DONANMAMECMUASI 109 – 110 / 158-159 21.MART.1918

DONANMAMECMUASI 109 – 110 / 158-159 21.MART.1918

Ressam Cemal Beyin 5 – 18 Mart muharebesini gösterir temsili bir levhası

Biz Türk eriyiz;  şanlı, güzel bayrağımız var.

Tarihimize nam verecek sancağımız var;

Düşman!  Seni kahr eyleyecek kuvvetimiz var

Dünyaları tedhiş edecek satvetimiz var;

Türkün ezecek kuvveti var;  kendi ezilmez.

Dünya şunu bilsin ki:  Çanakkale geçilmez.

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

Salı

5 cemâzi-yel-âhir:  1336

18 Mart:      1334

Senelik abonesi 80 kuruş

Ecnebi memleketler için 24 Frank

109 – 110 / 158 – 159

İstikbalimiz denizlerdedir.

     Şanlı bir zaferin hatıra-i fahr-i averi:

5 – 18 MART ZAFERİ

Ordu ve donanmamızın zafer müştereki –(donanma cemiyeti)nin iftiharı

     Karadeniz hadise-i malümesiyle devlet-i Osmaniye’de harp umumiye ye iştirak ettikten sonra Osmanlı ordusu bir taraftan Kafkasya’da Ruslara karşı harekât-ı taarruzuye ye girişmiş diğer taraftan da Süveyş kanalına ve Mısıra karşı taarruz için hazırlık yapmağa başlamıştı   Bu vaziyet karşısında İngiltere ile Fransa, Rusya’nın da ibram ve ısrarı üzerine Çanakkale boğazını zorlayıp geçerek İstanbul’u zapt etmek hevesine kapılmışlardı.  Bu suretle bir darbe ile müteaddit işler görülecekti. 

     Evvela – Türkiye, kalpgâhına bir darbe indirilerek, belki de tamamen, saff-ı harp haricine çıkarılmış olacaktı. 

     Saniyen – boğazlar açılarak Ruslara silah, cephane ve sair levazım-ı harbiye verilebilecek, Rusya’nın fazla zahire de İngiltere’ye nakil olunabilecekti. 

     Salisen – duçar-ı felç edilmiş olan Türkiye, Rusya ya karşı yapmakta olduğu ve İngiltere’ye karşı da hazırladığı taarruzlardan vaz geçecek idi. 

     Râbian – Romanya,  Yunanistan, hatta Bulgaristan o mühim anlarda, düvel-i merkeziye aleyhine, kıyam ettirilmiş olacaktı. 

     İngiliz – Fransız ricali ve bilhassa o zaman İngiltere bahriye nazırı olan “Winston Churchill” için pek sehil ve adeta tenezzehe ve talim kabilinden bir hareket-i harbiye mahiyetinde telafi ediliyordu.  Müttehit İngiliz – Fransız donanmasının bir iki hücumu ile Çanakkale istihkâmlarının zir ü zeber edileceğine itilaf mahfilinden hemen herkes iman etmişti. 

     Düşman matbuatı, Çanakkale istihkamatının hatta yalnız “HMS Queen Elizabeth”  dretnotunun 28 lik toplarından bir iki endahtıyla tarumar ve perişan olacağını bilâ pervazane iddia edip duruyorlardı.  İşte bu tafra furuşane muhakemat ve mütalaatın sevkiyledir ki Churchill, İngiliz – Fransız donanmasının Çanakkale’yi bir hamlede ıskat edeceğini zan ederek bil nasibe kısa bir hazırlıktan sonra hücum haberi icrasını emir ediyordu. 

     Düşmanlarımız vesait müdafaasını eski, çürük ve kuvvetsiz ad ettikleri Çanakkale’de Türk şehamet ve hamasetiyle karşılaştılar ve Türk kahramanlığının yalnız HMS Queen Elizabeth ‘in 38 lik toplarından değil, bütün donanmalarından çok kuvvetli, çok metin olduğunu, acı bir tecrübe ile öğrendiler.  Bu acı tecrübenin vuku bulduğu 5 – 18 Mart 1331 muharebesi, harp umumide Türk silahlarının ihraz ettiği en büyük ve en şanlı zaferi teşkil eder. 

     5 / 18 Mart muharebesi neticesinde düşman Kuvayı bahriyesi münhezmen ricat etmiş, bir daha boğaza denizden hücumu iyiki hatırından bile geçirmemiştir.  5 – 18 Mart muharebesinde düşman pek azim zayiata uğradığı halde Osmanlı Kuvayı müdafaası hiç denilecek derecede az ve ehemmiyetsiz hasar ile bu müthiş musareadan muzaffer çıkmıştır. 

     5 – 18 Mart muzafferiyetini ordu ve donanmamız müştereken ihraz etmişlerdir.  Bir taraftan tabıya ve istihkâmlardaki toplarımızla seyyar bataryalarımız düşmana mermi yağdırırken diğer taraftan da mayın gemilerimiz, düşman zırhlılarının rah-güzarına müthiş ve biaman silahlarını serpmişlerdi. 

     Milletin ruh hamiyetinden doğmuş olan [donanma cemiyeti] için ne kadar şayan-ı iftihardır ki bu büyük ve şanlı zaferin istihsalinde donanma cemiyeti ‘nin de bir hisse-i iştiraki vardır. 

     Filhakika donanma cemiyeti Balkan yolunun kapalı olduğu ve müttefiklerimizden esliha ve levazım–ı harbiye cihetiyle hiç muavenet gelmediği bir sırada

Bir Türk ve Müslüman sanatkârının ihtira gerdesi olan ve icra edilen muhtelif tecrübelerle hariçten gelen emsaline faikıyeti kati surette anlaşılan “saç torpil” numunesi üzerine birçok torpiller yaptırmış ve bu torpilleriyle Çanakkale’de mayın tarlaları vücuda getirilmiştir. 

     5 – 18 Mart muharebesinde batan düşman sefain-i harbiyesinin hep sabih torpillere çarparak duçar-ı hasar ve harabe oldukları nazar-ı dikkate alınırsa “donanma cemiyeti’nin” bu hizmetiyle iftihar etmekte ne kadar haklı olduğu tezahür eder.  5 – 18 Mart muharebesine ait düşman neşriyatından anlaşıldığı üzere hasım filolarını o gün bilhassa mayınlar zebun ve perişan etmiştir.  İngiliz – Fransız torpil taharri gemileri her ne kadar hücumun vukuundan birkaç gün mukaddem boğazın yukarı kısmını torpillerden tathir etmişler ise de 5 – 18 Mart gecesi “Nusret” mayın gemimiz, kemal-i cesaret ve fedakârı ile o temizlenen sahaya yeniden torpil dökmeğe muvaffak olmuştur.  İşte Nusret’in bu muvaffakıyeti, ertesi günkü büyük muzafferiyetin validi olmuştur.

     Düşmanlarımıza Karadeniz yolunu kapaması itibariyle Rusya’nın mağlubiyet katiyesini intaç etmek ve namağlup ad edilen İngiliz filosunu – Fransız donanmasının da mazhar-ı muaveneti olduğu halde – münhezim ederek Kuvayı berriye ve bahriyemize ebedi bir şan ve şeref kazandırmak gibi maddi ve manevi kavaid azime temin eylemiş olan 5 – 18 Tarihi, her devir senevisinde tesid etmek bir vazife-i milliye olduğu için mecmuamız, o büyük günü hatıra-i mefahirini yâd eylemek maksat mübecceliyle şu nüshayı fevkaladeyi tertip ve neşir etmiştir. 

          Donanma

O gün nasıl muzaffer olduk?

Osmanlı, İngiliz, Fransız nikat nazarından 5 – 18 Mart muharebesi

5 / 18 Mart muzafferiyeti nasıl istihsal edilmiş idi?  Çanakkale müdafaa-i kahramananesinin fâtiha-i hamaset ve nusreti olan bu şanlı zaferimizin ne suretle kazanıldığı Osmanlı, İngiliz, Fransız nikat nazarından takip ve tetkik etmek üzere o hadise-i azimeyı musavver makalat ve neşriyat muhtelifeden bazılarını bir veçhe zir derç ediyoruz;  neşriyatın hemen cümlesi nim resmi bir mahiyette oldukları için ehemmiyet ve kıymet mahsusayı haizdirler.

     Düşmanlarımız, pek kolaylıkla başa çıkaracaklarını zan ettikleri bu işe 18 zırhı ile müteaddit kruvazör, torpido ve sair sefain muavine tahsis etmişlerdi.  Düşman donanması, üç dört yeni sefineden maada, dretnotlara nispetle, modası geçmiş zırhlılardan, birkaç sene sonra ihtiyata çekilecek sefainden mürekkeb bulunuyor idi.  Gariptir ki vakit silahtaki tasavvuratın aksine olarak ihtiyata çekilecek zan edilen bu gemiler, o zaman birinci derecede bir ehemmiyet kesp ederek saf-ı harbe ithal edilmiş, ihtiyata geçen ise asıl dretnotlar olmuştu. 

     Bu Kuvayı bahriyenin mecmu tonu takriben 200,000 olup 128 büyük 158 mutevassıt 650 kadar da küçük topla mücehhez bulunuyor idi. 

     Medhal istihkamatıyla muharebe:

     Düşmanın boğaza karşı ilk harekâtı Rumi 6 Şubat’ta vuku buldu.  Yevmi mezkûrda, sabahleyin saat 10 da “HMS INFLEXIBLE” 12000 metreden (Seddülbahir) de “HMS Triumph”  6500 metreden Ertuğrul tabiyesine “Vengeance” ile “Suffren”  de 9700 metreden;  birincisi Orhaniye, diğeri Kumkale bataryalarına ateş açtılar.  “Vengeance”  istihkâmatın ıskat edildiğini zan ederek sahile sokulmuş, fakat “Ertuğrul” tabiyesinin müessir akışına maruz kalarak geri çekilmişti. 

     Havaların bozukluğu ikinci muharebeyi altı gün sonraya tehir etti.  12 Şubatta [HMS Queen Elizabeth], ( HMS Agamemnon), (HMS İrresistible), (Gaulois) medhal istihkâmatıyla harp ettiler.  Ertuğrul ve <Orhaniye> deki o zerrin toplar <Agamemnon>  a mükemmel isabetler yaptılar.  İngiliz zırhlısı telefat vererek saf-ı harpten çekilmeğe mecbur oldu. 

     Düşman istihkâmlarımızı böyle uzaktan ıskat edemediğinden, tabiyeleri ve topları iyice ve yakından döğmek üzere <<HMS Vengeance>> ile <<HMS Charlemagne>> ikişer ikişer boğaz methaline 3000 metreden daha az bir mesafeye kadar takrib ederek istikhkâmatı bombardıman ettiler.  Bu kadar yakın mesafeden icra edilen ateşe rağmen tabiyelerin hasarı cüzi ve kabul tamir idi.  [Ellis Ashmead-Bartlett ]  “Times “ e yazdığı mektupta, 12 Şubat bombardımanının ertesi günü Seddülbahir’de karaya çıkan İngiliz bahriye silah endahtlarının,  istihkâmatın tamamen sağlam kalmış olan toplarını dinamitle atmağa mecbur olduklarını beyan etmiştir. 

     Torpil toplama ameliyatı:

     Medhal bataryalarının ıskatı tarihinden, Marta kadar cereyan eden vukuat, en ziyade boğaz methalinde ve dâhilinde ki torpillerin toplanmasına müteallik idi.  Rumi 14 – 16 – 17 Şubat günleri düşman zırhlılara methalden içeri girerek <<Dardanos>> istihkâmı ile harp ettiler ve mezkûr istihkâmı ıskat eyledikleri zannına düştülerse de hakikat halde <<Dardanos>> pek az hasara uğramıştı. 

Düşman donanmasının 5 18 Martta duçar-ı hasar olan gemilerinden

[Gaulois] zırhlısı

     Rumî 22 Şubatta (HMS Agamemnon) ile (HMS Lord Nelson) zırhlıları (Suffren), (Charlemagne), (Gaulois) tarafından takviye edildikleri halde boğazdan içeri girerek Çanakkale <kilit bahir> istihkâmatı ile müthiş surette harp ettiler.  İngiliz zırhlılarına müteaddit isabetler vuku bulmuş, hatta <HMS Agamemnon> un kıç üstünde büyük bir mermi patlamıştı.  Diğer taraftan Fransız ve İngilizler, geceli gündüzlü bir gayretle torpilleri toplamağa çalışıyorlar, fakat bataryalarımızın ateşleri altında taharri gemileri pek büyük bir iş göremiyorlardı. 

     25 Şubat gecesi [HMS Ametist] kruvazörü ile yedi torpil taharri gemisi boğaza dâhil oldularsa da topçu ateşimizle kruvazör fena halde hasara uğradı.  3 torpil gemisi battı, diğerleri kaçtılar.  Sair geceler yapılan tarama ameliyatı da hemen hemen hep aynı suretle neticelendi.

     5 – 18 Mart hücumu:

     Düşman, 4 – 17 Marta kadar devam eden bu faaliyeti neticesinde torpillerin bir kısmını toplamıştı.  İngilizlerle Fransızlar boğaz dâhilindeki bazı istihkâmları ıskat ettiklerine zahib olarak boğaza karşı hücum umumi icrasına karar verdiler.  [Ferik Amiral Sackville Carden]  bu işi baya çıkaramayacağını anladığı için istifa etti.  Donanmanın kumandasını ikinci filo kumandanı olan Leva Amiral [John de Robeck} deruhte eyledi ve birkaç gün sonra 5 – 18 Mart muharebesi vuku buldu.  Bu büyük muharebenin safahatı hakkındaki neşriyat muhtelifeyi aşağıda ayrıca derç eylediğimiz cihetle burada tekrar tafsilat itasına lüzum görmüyoruz. 

Osmanlılara göre 5 – 18 Mart muharebesi

     Muharririn ve zabitan bahriyemizden Ahmed İsmail Beyin bahriye nezareti tarafından neşir edilen <<mecmua-i seneviye-i bahriye>> nin ikinci cildinde münderiç makalesi, 5 – 18 Mart muharebesinin sureti vukuunu pek güzel tasvir eylediği cihetle aynen iktibas eyliyoruz.

     18 Mart ale-l ısbah, [Amiral Guido von Usedom] paşa ile mevki müstahkem kumandanı Cevad Paşanın muhaveresi neticesi olarak Binbaşı “Schneider” ve kıdemli Yüzbaşı “Erich von Serno”  beyler, tayyare ile istikşaf icra etmek üzere emir ediyordu. 

     18 Mart sabahı hava, sakin, güneşli ve deniz rakid idi.  kıdemli Yüzbaşı [Erich Von Serno] der-akab Çanakkale’den kalktı.  1600 metre irtifaa kadar yükseldi.  Binbaşı [Schineider] rasat mevkiinde bulunuyordu.  Tayyare, garba doğru tiranına devam ediyor.  Boğaz methalinde bir veçhe mutad iki İngiliz zırhlısı ve ayrıca borda nizamında dört muhrip görülüyordu. 

     Biraz sonra İngilizlerin gerilerinden ve mürekkeb adalarının garp cihetinden doğru altı büyük ve üç küçük düşman sefine-i harbiyesinin pruva nizamında boğaza takribi müşahede ediliyordu.  Tayyare, bunların üzerinde cevelana başladığı zaman sefain mefkûrenin;  (HMS Queen Elizabeth) , HMS Lord Nelson), (HMS Agamemnon),  (HMS Triumph), (HMS INFLEXIBLE) ile üç küçük kruvazörden ibaret olduğu anlaşılıyordu.  Sol tarafta, Bozca ada civarında ahz-ı mevki etmiş bulunan Fransız Amiral gemisinin işaret sereninde rengârenk flama ve sancaklar temevvüc ediyordu.  Bu sırada dört Fransız zırhlısı da, vira demir ederek pruva nizamına geçiyor.  İngilizleri takibe kıyam ediyordu.  “Serno” düşman filosu üzerinden geçti.  Altında patlayan şarapnellerin hâsıl ettiği ufak beyaz bulutlar, bütün tarik seyrinde tayyareye refakat ediyordu.  Rasat, düşmanın üss-l harekesi olan Bozcaada civarında sekiz kıta eski zırhlı daha saydı.  Bunlardan maada 2 tamir gemisi, kömür gemleri, hasta hane gemileri, mayın taharri vapurları, tahtelbahirler ve muhripler, bir donanmanın Kuvayı muavenesi suretinde burada yatıyordu. 

     “Serno” artık Çanakkale’ye dönüyordu.  Binbaşı “Scheider”, makinadan sıçradı;  düşman geliyor haberini verdi. 

     Saat 11,30 da düşman, on kıta sefine-i harbiye ile bombardıman mevzi alıyordu.

     Anadolu sahilinde sağ cenahı, (HMS Triumph), ve “Bouvet” teşkil ediyor.  Rumeli tarafında dahi “Gaulois” ve “Charlemagne” ahz-ı mevki ediyordu.  Dört gemi, boğaz methalinden bir mil kadar içeride bulunuyordu.  Biraz daha gerilerde, sağ ve sol cenah arasında kalan genişçe fasılada “HMS Lord Nelson” ve “HMS Agamemnon”, “HMS Queen Elizabeth”  ve “HMS Prince George” görünüyordu.  Sağ cenahtan üç kilometre kadar geride “Souffren”, “HMS İnflexible” ağır ağır ileri geri hareket ediyorlardı. 

     Saat 11,40 da düşman ateşe başladı.  Gemiler, daima aynı kerterizde endaht edebilmek üzere yavaş yavaş hareket raksiye icra ediyor.  Bütün gün, aheste aheste boğaz dâhiline sokuluyordu.  Sağdaki cenah gemisi, “HMS Dardanos” ile obüs mevzilerine ateş ediyordu.  “HMS Queen Elizabeth” , “Lord Nelson” , “HMS Agamemnon” ve “HMS İnflexible” , Hamidiye Anadolu istihkâmını ve Mecidiye, Hamidiye(Rumeli) ve Namazgâh istihkâm ve tabiyelerini hedef ittihaz etmiş, “Gaulois” ile “Charlemagne” dahi, taret toplarıyla yaylım yaparak ale-l-ekser teker veya çifter toplarıyla endaht eden İngilizlere müzaheret etmekte bulunmuştu. 

     Gayret tecavüziye veya asabiyet, der-akab Fransızları ileri sürmüştü.  Bunlar pek bikarar bir hal izhar ediyorlardı. 

     Düşmanın gemi toplarından çıkan dumanlar, yağmurlu havalarda dağları sarar sisler gibi kâh top top, kâh parça parça uzun bacalar tarzında boğaz imtidadınca dağılıp yayılıyordu.  Fransız taretleri, yaylım ateşlerden çatallı alevler içinde kalıyor.  İngiliz gemilerinin bordalarında şimşekli helezonlar peyda oluyordu.  Sahilde hareket araziyeye mümasil tezelzülat hâsıl olmakta ve denizin fevkindeki hava tabakası mermi istimalatıyla ihtizaza gelmekte idi.  mermiler, düşmanın batarya zan ettiği kum tepelerini deviriyor, toprak siperleri tarumar ediyordu. 

     Vaktiyle efradı milyonları baliğ olan Serhas ordusunun meşietinden mütehassıl toz ve duman bulutlarına mümasil bir hal, etrafı kaplıyordu.  mermiyatın tesademiyle karadan ve denizden yüzlerce toz ve su sütunları yükseliyor:  bunlar meyanında bilhassa Hamidiye istihkâmına karşı ateş ederek istihkâmı kökünden yıkıp atacak mertebelerde şiddet ve dehşet arz eden 38 santimetrelik İngiliz toplarının kaldırdığı sütunlar calib-i dikkat görülmek lazım geliyordu.  Mermiyatın deniz sathıyla temasında zahir olan su sütunları adeta minare şeklinde havaya kalkıyor.  Bir saniye zarfında heyetiyle istihkâm önünde kalıyor.  Biraz sonra rüzgâr sağanağıyla bir tarafa atılarak velvele içinde kale üzerine sukut ediyordu.   Çanakkale ile Kilit Bahir arasında demir baranıyla kaynaşan deniz sahası, adeta hiddet veya ıstırabından köpürüyordu. 

     Zeval esnasında eski Çimenlik istihkâmındaki karkadim kale harap oluyor;  Bir humbara minarenin üst kısmını alıp götürüyordu. 

     Karşıda, Kilit Bahir kışlaları alevler içinde bulunuyor.  Bataryalar civarındaki evler ve saire yanıyordu. 

     Efrad, tamamıyla mahfuz siperler dâhilinde bulunuyordu.  Düşman, toplarının menzil müessiri dâhiline giripte sıhhat endahtından emin bulunmadıkça toplar kullanılmıyordu. 

     Saat 1,20 de Hamidiye istihkâmından ateş başladı, yarım saat sonra “Bouvet” yi bu tarafa yatmış olduğu halde methale doğru çekilmeğe icbar eylemişti.  Aynı zamanda Kilit Bahir tarafındaki üç istihkâm da “Gaulois” ile “Charlemagne”  yi ateş altına almış idi.  sırada “Gaulois” nin duçar olduğu hasar, o mertebe azim idi ki ale-l-acele çekilip merkep adasına oturtulmasaydı garkı muhakkaktı.  “Bouvet” istihkâmatın ateş saçasından çıkıp Kepez burnun gerisine çekilmişti.  Bu vaziyette “Dardanos” bataryasının ateşine hedef olmak lüzum gelirdi.  Hâlbuki mezkûr batarya, siperlerine karşı açılan ateşlerin tesiriyle halen kum içine gömülmüştü.  Bu hengâme arasında “Bouvet” nin bordasından bir taraka işitildi.  Gemiyi saran dumanlar içinden doğru bir lahza kadar direğin sancağa meyil etmiş olduğu görüldü.  Saat 2,03 de, Bouvet sancağa devrilmiş, omurgası su yüzüne dönmüştü.

     Birkaç dakikada bu vaziyette kalmıştı.  Can havliyle karinaya tırmanmak teşebbüsünde bulunmuştu.  Muhripler, mahal vakaya stop etti.  Bunlardan biri, Osmanlı topçuları tarafından batırıldı.  “Majestic”, “Souffren “, “Charlemagne” ve Triumph”.  Bu esnada kazazede gemiye yaklaşmış, istimbotlarını mayna etmişlerdi.  Saat bire kadar boğaz methalini müthiş bir velveleye veren ateş, artık gevşemiş;  ağırlaşmıştı.

     Bu arada, sabahtan beri Bozcaada civarında kalan altı düşman gemisi de geldi.  Muharebe hattını takviye etti.  Bunun üzerine muharebenin başlangıcından itibaren bombardımana iştirak etmekte bulunan bazı gemiler, değiştirildi;  Saat üçe doğru bombardıman, eski şiddetiyle devama başlıyordu. 

     Bombardımanın tesiratını keşif ve tahkike kalkan bir İngiliz tayyaresi, bir Osmanlı makinası tarafından takip edildi. 

     Saat dört sularında “HMS İrresistible”, Hamidiye istihkâmına iyice takrib etmiş bulunuyordu.  Yirmi dakika sonra “HMS İrresistible” ın bir yana yattığı ve bacalarından beyaz dumanlar, buharlar çıktığı müşahede ediliyordu.  Mezkûr gemi, bu esnada akıntının keyfine tabi olmuş, bi-hareket bir halde obüs bataryalarının ateş sahasına doğru sürüklenmekte bulunmuştu.  Bir aralık birden bire doğrulur gibi oldu.  Fakat topları işlemiyordu.  Taretleri, son ateş vaziyetini muhafaza etmekte idi.  Efradı, yara kapama ameliyatıyla meşgul bulunuyordu.  Saat beş raddelerinde efradını tahlis etmek üzere muhripler takrib etti.  Efrad, güverteye tabur olmuştu.  Fakat Osmanlı obüs ateşlerinin tesiriyle herkes kaçışmağa başlıyordu.

     Düşman, ateş hattını takviye için Bozcaada’dan son iki gemisini de celb etti. Mamafih artık hareket-i taarruzuyenin akim kaldığı zahir olmağa başladı.  Düşman gemileri Bozcaada’ya doğru yol vererek birer ikişer dönüyordu.  İlk dönenler meyanında, “HMS Ocean” zırhlısı bulunuyor.  Bu zırhlının, nagehan bir tarafına fena halde yattığı görülmeğe başladı.  Pek batî bir hareketle boğaz methaline vasıl olmak istediği halinden anlaşılıyordu.  “HMS Ocean” Halil ili açıklarında iken ağleb ihtimal gayri ihtiyari olarak sancak tarafına doğru bir kavis resm etti.  Bu esnada bir tarafına pek ziyade yatmış;  Bataryalara karşı ihtiyar sukûta mecbur kalmıştı.  Bu ana kadar topları harp ve darbe mahya bir hale vaz olunan Dardanos istihkâmı, “HMS İrresistible” zırhlısına karşı ateş açmağa başlıyor, saat yedide düşmanı ka’r-ı bahre gönderiyordu. 

     Dordanos bataryalarının tekrar canlanması, düşman ateşini de yeniden faaliyete sevk ediliyordu.  Bütün düşman sefaini, olanca ateşleriyle evvelce ıskat ve imha edildiğine hüküm olunan Dardanos bataryalarına karşı müthiş bir hücum icra ediyordu.  Mamafih böyle bir savlet-i müthişe, Dardanos’u ıskat edememişti.  Bu arada Mecidiye istihkâmının topları da muavenet ve muzaherete kıyam eylemişti. 

     Akşamüzeri saat altıda düşmanın harekete kudreti olan kâffe-i sefain ricata başladı.  Hepsinde yaralar, rahneler vardı.  “HMS İnflexible” ın baş tarafında köprü üstü irtifaına kadar çıkan bir alev sütunu müşahede edilmişti.  Bilahare anlaşıldığına göre torpido dairesi hizasından bir mermi veya bir mayın iştial etmiş ve bil-iltica gemi muharebeden sakıt olacak mertebelerde hasar zede olmuştu.  “HMS Queen Elizabeth” ile “HMS Lord Nelson” obüs ateşlerine maruz kalarak dumanlarla istila edilmişti.

     Gecenin ilk gölgeleri boğaza düşmeğe başladığı vakit bu sularda yalnız methalden dışarı çıkmak üzere bulunan “HMS Triumph” ile akıntıya tabi olarak bataryaların ateş sahasından harice sürülen ”HMS Ocean” zırhlısının yardımcı muhriplerle muhat olduğu görülmekte idi.  ertesi sabah, boğazın mazlum suları üzerinde üç büyük yağ lekesi görülüyordu.  Bunlar, mezarlıklardaki taşlar gibi dalgalara gömülen sefaininden nişane idi.  Bu nişaneler, “HMS İrresistible”, “Bouvet” ve “HMS Ocean” enkazının üzerinde zahir olmakta idi.  Bir Fransız filosuyla takviye edilen İngiliz donanmasının inhizamı, Osmanlılara üç zabit ile yirmi asker şehit ve iki zabit ile yetmiş yedi asker mecruha mal olmuştu. 

Düşman donanmasının 5 – 18 Mart ta batan gemilerinden

(HMS İrresistible) zırhlısı

     18 Mart hareket cesime-i bahriyesinin adem-i muvaffakıyete iktiranı İngiltere bahriye nazırı (Churchill) ‘i fena halde hiddet ve asabiyete duçar etmiş olmalı ki akab vakada herci bad abad Çanakkale seferini ikmalden bahis ediyordu.  Mehaza muhalif hava veya teşattüt efkâr ve ara veyahut esbab-ı saire hayluleti ile medid bir devre-i sükûn hulûl eylemiş bulunuyordu. 

     Esasen evvel emirde Çanakkale hakkında fikir ve reyıne müracaat edilen birinci deniz Lordu Amiral John Arbuthnot Fisher;  << Laakal 20 kıta eski gemisini feda etmeğe kail olan bir devlet, Çanakkale seferinde bir ümit muvaffakıyet görebilir>> tarzında beyanatta bulunmuştu.  Fransız başkumandanı “Kephart “dahi daima kuveyi ihraciyeden müstakil olarak yapılacak bahri hücumlarla hiçbir netice elde edilemeyeceği mütalaasında bulunmuş idi.  Fransız generali “Damed” Mart availinde inakad eden pek fırtınalı bir meclis harbiyede aynı mütalaayı dermeyan ederek mevcut kuvvetin adem-i kifayesinden ve adalarda iaşe celbine de imkân bulunamamasından bahis eylemişti.  İngilizlerin, bu hale rağmen ve sırf esbab-ı siyasiye ilcaatıyla böyle bir teşebbüsü başa çıkarmakta gösterdikleri inat ve temerrüt üzerine bir kısım Fransız kuvveti, Mısıra sevk olunmuş ise de bilahare tekrar celbine mecburiyet oluvermişti.  Müteakiben Limni, İmroz, Bozcaada ve Midilli adaları üss-l harekât itihaz edilerek buralarda tesisat ve teçhizat lüzumeye tevsil edildi. 

     23 Nisanda İngiliz başvekili “Herbert Asquith” mebusan meclise gelerek yeniden bir hareket müşterek-i harbiye [denizden ve karadan] kıyam edileceğini mevzu bahis eyliyordu.  Müttefikin, yalnız denizden doğru icra edilecek muhacemat ile husul matlube zaferyab olamayacaklarını idrak edince kuvayı cesime celb olundu.

         Ahmed İsmayil

Fransızlara göre 5 – 18 Mart muharebesi

Zirdeki tafsilat Fransa ümerayı bahriyesinin (Emil Vedel) tarafından haftalık (İlistrastion) mecmuasında “Çanakkale de bahriyelilerimiz” namıyla neşir edilen ve büyük Çanakkale harekât bahriyesinden bahis eyleyen silsile-i makalattan alımmış olup adeta nim resmi bir mahiyeti haizdir. 

Kalelere karşı zırhlılar

     17 Mart ta Çanakkale’nin tekmil ilk kısmında torpiller taranmış idi.  Mesele, şimdi tayyarelerin Akyarlar’la Soğandere’sinde vücudunu ihbar eyledikleri torpil tarlası arasında bir yol açmak ve bu yolu Nara’ya tekaddüm eden son dirseği teşkil eyleyen Sarısığlar limanına duhule mani bulunan çifte torpil hattı arasından temeddüd eylemekten ibaret kalıyor idi.  fakat üzerlerine çevrilen elektrik hüzmat şuayesinden has rüyetleri zail olan taraflar, dâhile doğru kati mesafat edildikçe sahilin iki taraftan adetleri teksir, beyinlerindeki mesafe tenakus eden müteaddit top bataryaları, tahrip edilmedikçe artık ilerleyemezler idi.  Hâlbuki Çanakkale ve Kilit Bahir’deki istihkâmat cesimenin ateşine maruz kalmadan, bu bataryaları topa tutmak mümkün idi.  binaenaleyh bir veçhe zir muhtasaran irae edilen boğazın müdafaa muvazi asliyesine karşı doğrudan doğruya ve esaslı bir surette taarruz etmek lazım geliyordu.

Rumeli Sahili

     Soğan Dere gurubu:

1 – İki kıta 15,2 santimetrelik top

2 – ? Obüs topları

3 – Altı kıta 5,7 lik seri ateşli top;  On mitralyöz.

     Kilit Bahir gurubu:

1 – Sekiz kıta 15,2lik, dört obüs

2 – ? Sahra topu ve mitralyöz

3 – üç kıta 15,2 lik ve ? sahra topu

4 – Altı mitralyöz

5 – İki kıta 28 lik, dört 24 lük, beş sahra topu

6 – Altı kıta sahra topu

7 – (Ahmediye ve toprak tabiyeleri) iki 35,6 lik , üç sahra topu

8 – (Namazgâh) bir 28lik, bir 26 lık on bir 24 lük, üç 21 lik, üç 15,2 lik ve ? sahra topları

9 – İki kıta 15,2 lik, üç obüs

10 – Altı kıta sahra topu

11 – (Mecidiye tabyası) altı 21 lik top

     Anadolu Sahili:

     Dardanos ve Ak Bayırlar Gurubu:

1 – Altı kıta 10,5lik Obüs

2 – Dört kıta 15,2lik

3 – ? sahra topu

4 – Yedi kıta 15,2 lik seri ateşli

     Çanakkale gurubu:

1 – (Hamidiye tabyası) iki kıta 35,6 lık, sekiz kıta 24 lük, alı kıta sahra topu

2 – (Hamidiye Sultaniye) iki kıta 35,6 lık, bir kıta 24 lük, bir kıta 21 lik, dört kıta 15,2 lik, dört kıta 12 lik, beş adet 8,7 lik

3 – (Anadolu Mecidiye) üç 28 lik, dört 26 lık, iki 24 lük, iki 21lik, üç 15,2 lik, ? sahra topu

     Boğaz istihkâmlarındaki toplarımın hays-ül-mecmû’ (15,2 lik, ondan yukarı olmak üzere) büyük çapta 102 adet top ile tahminen 150 farz olunan müteharrik batarya topuna baliğ oluyordu.  Şüphesiz müttefikin donanmasında ateş saçan efvahın miktarı 20 kıtası büyük (134 lük ve onun fevkinde) 226 kıtası küçük (10 luk ve 7,6 lık) olmak üzere kemiyeten mühim bir tefevvuku haiz bulunmakta idi.  Fakat boğazın vaziyeti münasip bir mesafeden yalnız mahdut bir zırhlı gurubuna ateş açmağa müsait bulunuyor idi.  Hareket katiye ye ibtidar ettiklerini göreceğimiz sefain yalnız 148 ağır ve 128 hafif topa malik olup bunlarda toplarının, aynı zamanda , yalnız nısfını istimal edebilmekte idiler ki bu da birinci sınıftan 102 topa mukabil 74 ve ikinci neviden 150 ye mukabil 114 kati top demektir.  Görülüyor ki mesareada mağrufunca müsavat mevcut değil idi.  Filhakika rüzgâr ve akıntı gibi, demir atmış olsa dahi gemiyi rahat bırakmayan esbab dolayısıyla tabiaten müteharrik bulunan sefainin bu hareket daimesi eseri olarak her iki taraftan ateş tanzim etmek pek müşkül idi.  bunun içindir ki bir istihkâmdan bir zırhlıya karşı beş yüz mermi atıldığı halde gemi de hatırı sayılır bir zarar husul bulmadığını gördüğümüz ve göreceğimiz gibi bilakis sefineden kaleye karşı atılan o miktarda mermiden istihkâmın pek mutazarrır olmadığı da görülmüş ve görülecektir. 

     Fakat buradaki harekâtta bu hadise bilhassa muhacimleri ızrar ediyordu.  Çünkü kaleleri tahrip etmekten ibaret bulunan gayesine vusulden onları men etmekte idi.  Filhakika bu maksada vusul için istihkâmata her zaman icap eden noktaya düşmek şartıyla öyle kesretli bir mermi ateşi yağdırmak icap ediyor idi ki bütün toplar tahrip edilebilsin.  Böyle bir netice de ancak bir kere tayyareler vasıtasıyla hedef güzelce tayin edildikten sonra bir topu yerinden çıkaran birkaç isabetli endaht istisna edilirse yalnız bombardıman esnasında mevki mukavemetsiz bir hale vaz etmeğe muvaffak oluyorlardı.  Kendilerini muhafaza ve siyanete mecbur olan istihkâm efradı yalnız ateş kesmekle tehlikeyi atlatıyor, bir kere fırtına geçtikten sonra tekrar ateşe ibtidar edebiliyorlardı.  Hatta efradın kâffesi itlaf edilse ve cephanesi tükense bile istihkâm, karadan işgal edilmeyince bunların her ikisini de yerine koymak sehil idi. 

     Vesait tedafiyenin bir cihet-i tefevvuku da toplardan daha ziyade müthiş olan tahtelbahir torpillerin keyfiyet istimali idi.  Bunların sabit olanları tarakla çıkarılmış olmakla beraber bir kaçının unutulmuş olduğuna kanaat getirilemez idi.  Bundan maada sabih torpil tehlikesi kalıyor idi ki bunun vücut ve adem-i henüz meçhul, her şeyin neticesi buna merbut idi.  teşebbüsün müşkülatı bunlar idi.  Bunları umuken nazar tetkik ve mülahazadan geçirdikten sonra amiral “Sackville Carden” ümit muvaffakiyet göremeyerek kumandayı muavini leva Amiral “John de Robeck” e havale etti.  İngiliz baş amiralliği ise mumaileyhe harekâta ibtidar eylemesini emir eyledi. 

[1 boğaz bataryalarının teslihatına ait olarak Fransız muharriri tarafından verilen tafsilat, düşmanın nakıs istikşafat ve istihbaratına müstenid olduğundan hakikate derece-i tevafuku meşkûktür. 

5 – 18 Mart günü düşman donanması boğaza

On sekiz Mart günü

     Martın on sekizinci günü sabahı saat 11,30 da muhtelit donanmanın en kuvvetli dört zırhlısı olan “HMS Queen Elizabeth” [sekiz 38,1 lik on altı 15,2 lik, on iki 7,6 lık top ], “HMS Agamemnon” [dört 30,5 luk, on 23,4 luk, on beş 7,6 lık top] , “HMS Lord Nelson” [teçhizatı Agamemnon’unku gibi] ,  “HMS İnflexible “[sekiz 30,5 lik, on altı 15,2 lik], sefain harbiyesi Çanakkale, Kilit Bahir kalelerinin beş esaslı istihkâmını batı bir endaht ile topa tutmak üzere boğaz arasına , <Narus’un>13,000 metre baad mesafesine gelip ahz-ı mevki ettiler.  Kuvayı muavine olarak bir de Suvifet çer [altı 25,4 lük, on 19 luk , on dört 7,6 lık] HMS Prince George [dört 30,5 luk, on iki 15,2 lik, on alı 7,6 lık, top] sefineleri bulunmakta idi ki bunların vazifesi evvelki gemileri civardaki sahra bataryalarına karşı muhafaza etmekten ibaret idi. 

     Ateşe ibtidar olunur olunmaz (saat sabahleyin 11,40) kaleler mukabele ettiler.  Mecidiye, Namazgâh ve Dardanos bataryaları bütün toplarını istimal eyledikleri halde Asya cihetinde bulunan Hamidiye yalnız üç topunu kullanmakta ve Avrupa sahilindeki Hamidiye tabyası ise asla mukabelede bulunmamakta idi.  Fakat İngilizlerin hususiyle “HMS Queen Elizabeth” zırhlısının endahtı mükemmel olup bunun bütün mermileri hedefe isabet etmekte idi.   o külliyen Anadolu cihetindeki Hamidiye istihkâmında bir iştial husule gelmiş ve Çanakkale şehri yanmakta bulunmuş idi.   Saat on ikiyi çeyrek geçe kalelerin daha yakından dövülebilecek bir derecede duçar-ı hasar olduklarına hüküm edilerek birinci sefin-i harbiye gurubunun 4,000 metre ilerisinde ikinci derecedeki bataryalarla harp etmekle beraber aynı istihkâmat cesimeye de taarruz eylemek üzere ikinci bir gurup daha teşkil edildi ki pişdarlık vazifesini ifa eylemek şerefi de “Suffren” [dört 30,5 lik, iki 27,5 luk, 13,8 lik, sekiz 10, luk], “Gauloiz”,[Dört 30,5 luk, on 13,4 lük, sekiz 10 luk top] ve “Charlemagne [eslihası Gaulois’in aynı] dan mürekkep Fransız fırka-i bahriyesinin hususuna isabet etti.

     “HMS Queen Elizabeth” den verilen işaret üzerine sevgili dört zırhlımızın mürettebatı top başına şitab ettiler.  “Suffren” ile “Bouvet” Anadolu sahili boyunu, “Gaulois” ile “Charlemagne” de Avrupa sahilini takip ederek Amiral (Émile Guépratte) ın intihap eylediği ateşe en ziyade maruz –ı mevkide bil münavebe ahz-ı mevki edeceklerdi.  Hakikaten Amiral, bu hususta o derece hissen niyetle hareket eyledi ki şecaatini takdir ve hayretle telakki eden İngilizler, kendisine Amiral Nelson’un, salah arkadaşlarından en cesurlarına bahis eylemekten haz duyduğu akl-l-anar unvanını verdiler. 

     Şimdi bir de, düşmana karşı sevk etmek saadetine nail olduğu askerler hakkında Amiral Émile Guépratte’nin şu parlak ve zengin hissen şehadetini dinleyelim;

     <<seferimiz, bizi Dardanos ve Soğandere bataryalarından 3,800 ve Akyarlar obüs toplarından ancak 2,000 metre mesafeye getirmiş idi.  Bu mevkiler pek müstahkem ve muhib idi.  diğer taraftan sahilin girintileri arasında muhtefi ve adetleri mütemadiyen mütezayid sahra bataryaları, Narus’ün ağır toplarıyla kesret iştigalimizden naşi;  Bahri ve tahrip etmeğe vakit bulamadan hayvan koşularak sık sık tebdil-i mevzi etmek suretiyle bizi döğmekte idiler.>>

     <<diğer cihetten büyük istihkâmatı muvaffakıyetle dövmek için tevkif ederek yalnız cereyanın harekâtına tabi olarak tebdil-i istikamet etmek mecburiyetinde idik.  Bu şerait tahtında düşmanın şiddetli ateşinin tesiratından azade kalamayacağımız suhuletle idrak edilir.  Mamafih muhtelif müşkülata rağmen sefain Harbiye’mizden hiç biririnin bir adım geri ye çekilmek niyet ve tasavvurunu izhar etmediğini büyük bir memnuniyetle gördüm. 

     “Gaulois”, “Bouvet” ve “Suffren” sefain harbiyesi ciddi surette hasara uğradıkları halde kemal-i hararetle ateşe karşı durdular ve nihayet saat 1,55 de Fransız fırka-i bahriyesinin İngiliz sefain harbiyesine teslim-i nöbet etmesi işareti edildiği zaman ateş hattını bir türlü terk edemeyen kahraman “Bouvet” sefainimiz hizasına gelmek üzere harekete ibtidar eyledi ve fakat bu hareket kendisinin mucib-i felaketi oldu.  Bu kahraman sefine sabih bir torpil tarafından karnı deşilerek yana yatmış ve bir dakikadan daha az bir müddet zarfında büsbütün kayıp olmuştu.>>

     Geminin mürettebatından 680 nefer ile 29 zabitten yalnız 71 kişi kurtulabildi.  “Bouvet”in ulularına şan ve şeref ve bir hayat kalanlarına hürmet!

Düşman donanmasının 5 – 18 Martta batan gemilerinden

(HMS Ocean) zırhlısı

Zayiat bilançosu

     Fransız fırka-i bahriyesi ateş hattından çekildiği vakit sefain harbiyesinin üçte ikisi muharebeden hariç bir hale ifrağ edilmişti.  Garkından mukaddem tam isabetli on iki mermi yiyen “Bouvet”  zırhlısının ihtizarına şahit olduk.  On dört dakikada on defa bordasına isabet vaki olan “Suffren” sefine-i harbiyesi de “Bouvet” nin yerini işgal etmek üzere iken 24 luk bir mermi 16,4 lük orta taretini delip geçmiş ve 10 luk top kazmatının tam altında infilak ederek topun bütün numero neferlerini hak halaka sermişti.  Ve iş bu kadarla kalmayarak üstelik anbarları da tutuşturmuştu.  “Gaulois” zırhlısının, su kesiminin aşağısına isabet eden bir merminin açtığı rahneden hücum eden suyun defi ve ihracına tulumbalar aciz kalmış ve sefinenin süvarisi, ön tarafı gittikçe batmakta olan gemisini Tavşan adasında karaya oturtmuştur.  Bundan başka bu kahraman sefineye isabet eden 21 lik bir mermi kıç güvertesini 30,5 luk taretin hizasından delip birinci ve ikinci güverte arasında infilak ederek yedi kişiyi itlaf etti ve diğer taraftan da serian bastırılan bir yangının hudüsüne sebebiyet verdi. 

     Yalnız “Charlemagne” zırhlısı, diğer sefain harbiye gibi parlak bir surette harp etmekle beraber, işin içinden hemen hemen bilâ hasar ve ziyan sıyrılmış bulunuyordu. 

     Bir mermi, torpidolarından birine isabetle ani ka’r deryaya sürükledi.  “HMS İrresistible” ve “HMS Ocean” sefain harbiyesini, “Bouvet” nin uğradığı felaket gibi hemen yine o civarda sabih torpillere çarparak gark oldular. 

     “HMS İrresistible” gark olmakta iken zabitan ve mürettebatı geminin kıç güvertesinde, tamamen münkeşif bir halde, tecemmü’ etmişlerdi.  Birkaç dakika sonra emvacın bel’ edeceği, bu silahından tecrit etmiş olan düşmana hürmet etmekten uzak bulunan Türkler, bu yekdiğerine sıkışmış insan kitlesi üzerine şiddetli bir ateş açarak bunlardan 34 ü bir lahza zarfında itlaf ettiler. 

     “HMS İrresistible” sefine-i harbiyesinin mürettebatından bir kısmı “Ocean” tarafından tahlis edilmişken bu sonuncu sefine-i harbiye de aynı akıbete uğrayarak gark oldu.  Bu iki felaketin kazazedeganı bir torpido muhribi tarafından toplanmışlar iken dalgın bir darbesi bunun da bir mermi ile vurularak gark olmasını arzu etmişti. 

     Bir saat zarfında üç kaza geçiren bu bedbahtlar için ne felaketengiz bir gün idi!

     Büyük zırhlıların teşkil eylediği hattaki sefain harbiyeden “HMS Queen Elizabeth” e birkaç defa isabet vaki olmuş ve “HMS Agamemnon” zırhlısı da azim haşarat ile çekilmeğe mecbur kalmıştı.  Nihayetinde, “HMS İnflexible” sefine-i harbiyesi de saat 4,55 de bir torpile çarpmış ve ancak pek elim bir fedakârlık neticesinde kurtulabilmişti. 

     Mezkûr sefinenin baş tarafında açılan bir rahneden hücum eden deniz serian yükselmekte idi.  suyun mücavir bölmeye nüfuzunu ve bu suretle geminin alabora olmasını men için sefinenin süvarisi, birinci bölmeden ikinci bölmeye geçilebilecek olan iki kompartıman arasındaki yegâne mahrecin serian kapatılması emrini verdi. 

     Hâlbuki bu suretle mahkûm olan bölmenin emniyet merdiveniyle yukarı ya çıkmakta olan mürettebattan yirmi altı nefer de orada ölüme mahkûm edilmiş bulunuyordu. 

Karin kabul olmayan bir dua:

5 – 18 Mart sabahı taarruzdan evvel HMS Queen Elizabeth’in kıç güvertesinde sabah duası ve zafer temennisi.

Çanakkale önünde Fransız filosu :  “Bouvet” karargâh ebedisine giderken

İngilizlere göre 5 – 18 Mart muharebesi

Atideki satırlar, (Ashmead Bartlett)  in Çanakkale harekât bahriyesi hakkında “despatches from the Dardanelles” ünvanlı kitabından alınmıştır.  İngiliz muhabir harbi bu kitabı İngiliz – Fransız Kuvayı müttehide bahriyesinin 5 – 18 Martta uğradığı mağlubiyetin esbab ve ledünyatını göstermek maksadıyla yazmış ve bu mağlubiyetin bar azim mesuliyetini o zaman İngiliz bahriye nazırı olan (Churchill), boğazın muazzam İngiliz – Fransız donanmasının taarruzatına mukavemet edemeyeceğine kail olduğu için müttehid kuvveyi bahriyenin hücum cebri ile boğazı geçmesini emir etmiş ve bu kadar cüretkarane bir harekete teşebbüs etmek istemeyen “Amiral Sackville Carden” i azil ederek yerine böyle bir hareket icrasına amade olan “Amiral Johm de Robeck” i tayin eylemiş ve bu şekilde bir hücumun müntac muvaffakiyet olmayacağı hususunda erkân-ı harbiye-i bahriye heyetinin, birinci deniz lordu (sir Henry Johnson) ile bahriye müşaviri Lord Fisher’in itirazatına da ehemmiyet vermemiştir. İşte “Churchill” in cüret-i cahilane ile emir ettiği bu hücum cebri, boğazın ve İstanbul’un zaptına bedel 5 – 18 Mart günü hüsran ve mağlubiyetle neticelenmiştir. 

Mucib-i nekbet ve felaket bir hücum bahri

     İngiliz muhabir beyninden “Ellis Ashmead Bartlett”in (Çanakkale harekât bahriyesine dair ifşaat) unvanlı eserinden:

     “HMS Queen Elizabeth” , “HMS Agamemnon””HMS Lord Nelson” , “HMS İnflexible” sefin harbiyesinden ibaret olan birinci fırka sabahın 11 nde boğaza müteveccihen seyre başlayarak, Erenköy önlerinde, Narus, Kepez burnu, Dardanos istihkâmlarına karşı mevki aldılar.  11,35 de “HMS Agamemnon” ilk topu attı.  Çanakkale ve Kilit Bahir istihkâmları 14 bin yardalık bir menzilden kemal-i teenni ile bu bombardımana başlanıldı.  Sahil bataryalarından şedid bir ateş açıldı ve kendisine her halde 12 den az mermi isabet etmeyen “HMS Agamemnon” zırhlısı, mevkiini tebdil etmek mecburiyetinde kaldı.  Aynı zamanda, zevalden biraz sonra “Amiral Émile Guépratte” in zir kumandasında “Bouvet, Gaulois, Suffren, Charlemagne” zırhlılarından mürekkep olan üçüncü fırka boğazdan içeri girip birinci fırkanın önüne geçerek Narus istihkamatından 9 bin yarda mesafede mevki alıp istihkâmlara ateş açtılar, istihkâmlar da pek şedid bir ateşle mukabelede bulundular.  “Gaulois” zırhlısı baş tarafına isabet eden mermiyattan pek müthiş bir surette hasara uğradığı cihetle adeta gark olma derecelerinde boğazdan çıktı.  İstihkâmlar hiçbir veçhile ıskat edilememişti.  Ve 1,45 de Fransız sefineleri tam süratle boğazdan aşağıya doğru kaçıyorlardı.  Anadolu sahilini takiben kaçmakta olan “Bouvet” zırhlısı 1,51 de grandi direği hizasında iştial bir torpilin sademesine atıf olunmaktadır.  Fakat her ne olursa olsun cephanelik iştial eyleyerek koca zırhlı 95 saniye zarfında ve hemen bütün mürettebatıyla birlikte gark ve nabud olup gitti.  Narus’dan 14 bin yarda açıkta bulunan “HMS İnflexible” dretnot kruvazörünün pruva muharebe çanaklığına 1,15 de isabet eden bir mermi orada bulunanlardan, bir kişiden maadasını, öldürdü ve yaraladı.  Aynı zamanda pruva köprüsünde yangın zuhur etti ve hatt-ı harbi, son derece bir hasar ile terk eyledi.  Kalyon kaptanı <<  Arthur Hayes-Sadler>> in tahtı kumandasında bulunan ikinci fırka, bu zamanda boğazdan içeri girip Kepez burnuna kadar ilerleyerek ensiz sefain harbiyesinin yerini tuttu. 

İngiliz – Fransız donanmasının inhizamı levhalarından HMS İrresistible an ihtizarında

     Birinci fırka ile ikinci fırkadaki sefaininin müşterek ateşleri Çanak ve kilit Bahir istihkâmlarının ateşini hemen tamamen ıskat edebildi ise de istihkâmlar tamamıyla tahrip edilememiş ve topçular mahfuz mahallere iltica eylemişlerdi. 

     Bu muharebe-i bahriye hakkında Türk menabiinden yazılan tebliğ resmiyi bilahare Roma’da gördüm.  Sefin Harbiye’mizin toplarından açılan gayet şedid ve kesif bir ateşin karşısında Türklerin son derecede bunalmış olduklarını ve nüfusça zayiatlarının gayet az ve yapılan hasaratın adeta hiç olmasından dolayı cenab-ı hakka hamd-ü sena ettiklerini raporda okudum.  Türk istihkâmları ateşin ıskat edilmesi hasebiyle torpil bahri hizmetinde bulunan merakib tarafından Kepez burnuna kadar bir geçit açılmağa uğraşıldı;  bir torpil infilak ettirildi ve ikisi de çıkarıldı.  İşte yapılan iş bundan ibaret.  Hal bu merkezde iken birçok kazalar vukua gelmeğe başladığı bilintica harekât bahriyeyi tevkif eylemek icap etti.  Kazalar vukua gelmeğe başladığı bilintica harekât bahriyeyi tevkif eylemek icap etti.  Zevalden sonra saat 4 de “HMS İnflexsible” dretnot kruvazörü pruva tarafında bir torpile çarptı;  satıh bahriden aşağıda kalan aksamı kâmilen su istila ettiği için “HMS İnflexible” boğazdan çıkıp gitmeğe mecbur oldu.  4,15 de “HMS İrresistible”  da gizlik bir torpile çarptığı için sancak tarafına meyil etti ve kıç tarafından su itmeğe başladı ve akıntının tesiriyle Kepez koyuna doğru sürüklenmeğe başladı.  Torpido muhripleri, kazazede olan bu sefineye berayı imdat sekettiler.  Kazanın vukua geldiğini anlayan düşman bataryalarının açmış olduğu kahir bir ateş altında mürettebatını tahlise şitaban oldular.  “HMS Ocean” zırhlısı “HMS İrresissible”ın muavenetine sevk olundu, fakat bu da bir torpile çarptı.  Her iki sefine de kâmilen tahliye ve terk edildi.  Ve bulundukları yerde gark oldular.  Tekmil ümitler boşa çıkmış ve filo dahi Çanakkale’yi terk etmişti.  Bu torpillerin nereden gelmiş olduklarını kimse bilmiyor.  İhtimal ki bunlar, Türkler tarafından salıverilmiş sabih torpillerden ibaretti.  “HMS Ocean” ile “HMS İrresistible” sefinelerini gark eden torpillerin, zahire çıkarılamayan Kepez koyundaki torpillerden veyahut Kepez açıklarında torpil tarayan merakibden kurtulmuş torpillerden ibaret olması muhakkak gibidir.  Bu günkü harekât bahriyeden elde edilen neticenin, Çanakkale istihkâmındaki toplardan ikisinin direk ateşle tahribinden 35 Türkün maktuliyetinden ibaret olduğunu Roma’daki Türk sefaretinin neşir etmiş olduğu tebliğ resmide mezkûrdur. 

     Ekseriyetle iddia olunmaktadır ki boğaz, o gün zevalden sonra fors alına bilirdi.  Fakat o gün içinde Bouvet, Ocean, İrresistible zırhlıların zıyaı ve birçoklarının da haşarata uğradığı nazar-ı dikkate alınacak olursa bu iddianın külliyen gayri varit olduğu derhal tezahür eder.  Birinci fırka, bombardımana 11,30 da başlamıştı.  Çünkü bu zamana kadar etraf tamamıyla görünebilecek bir halde değildi.  İkinci fırka, Fransız sefin harbiyesini değiştirmek üzere boğazdan içeri zevalden sonra 2 de girebilmiş ve düşmanın Narus istihkâmlarından açılmakta olan ateşi, en kavi ihtimale göre açık zevalden sonra 3 de ıskat edilebilmişti.  Ancak ba’de-z-zeval 3,10 da idi ki torpil taharri merakıbı içeriye sokulmağa ve Kepez burnuna kadar ufak bir geçit açmağa başlamışlardı.  İkinci fırka tarafından “HMS İrresistible” ın bir torpile çarptığı zamana yani 4,15 e kadar daha ziyade sokulmak ve ilerlemek üzere hiçbir güne teşebbüsatta bulunulmadı ve saat 5 de ise endaht icrasına veyahut Narus’u geçmek üzere teşebbüsatta bulunmağa müsait olmayacak derecede etraf kararmış idi.  aynı zamanda düşmanın ana lağım tarlasına daha hiç dokunulmamıştı.  Donanma, imkân tahtında olan şeyi yapmıştı. 

     Çanakkale fecayiana ait mesuliyetin, kime ait ve raci olduğu keyfiyeti henüz tahkik edemedi ise de bahri hücumun altında mündemiç olan hakayık o kadar basittir ki bu hususta en mübtedi olanlar bile bunu anlarlar.  Biz en müşkül-l icra bir harekete tasdi ettik ve esas noktalara dair malumat sahih elde etmeden evvel, mutadımız olduğu üzere, düşmanı hakir görerek böyle bir külfetli işe sarıldık.  Neticede ise herkesin itiraf ve kabul edeceği bir hezimete, mağlubiyete uğradık ki bunun için hiç de şikâyete hakkımız yoktur.  18 Martta mağlup olduk.  Bu babda tavile falana hacet yoktur.

     Müşahedat ve ihtisasatı:

     Bir Türk bahriyelisinin ihtisasatı

     << Turgut reis >> süvari-i sabıkı Rıza Beyin defter hatıratından. 

     Perşembe 5 – 18 Mart 1331   

     Parlak bir ilkbahar sabahı, hava sakin, deniz rakid idi. Bir aydan beri Bozca ada sularını istila eden İngiliz ve Fransız filolarından mefruz fırkalar gündüzleri Kumkale ve SeddülBahri önlerinde dolaşarak sahili tarassut ve sahil bataryalarının mevcudiyetinden şüphe edilen mevki müteaddit mermiler savrulmakla faidesiz cephane israf etmekte ve geceleri kruvazörler himayesinde boğaza ferceyab duhul olan torpil bahri gemileri birinci torpil hattına taarruzla mümerri tathire uğraşmakta ve fakat her defasında sahil bataryalarımızın şiddetli ateşine maruz kalarak hasarat azime ile def ve tenkil olunmakta idiler.  

     Düşman artık bu faydasız ve yorucu teşebbüsat ile bir netice elde edemeyeceğini idraktan mütehassıl bir hırs ve asabiyetle bu gün umumi bir hücum icrasına kıyam etmiş ve kable’z-zeval saat onda düşman donanması boğaz önünde tahşide başlamış idi. 

     Süvari olduğum Turgut Reis sefine-i hümayunuyla geceyi Nara limanında geçirdikten sonra tahtelBahri hücumundan tahaffuz için fecirle beraber demir mahallinden hareket etmiş ve Nara sularında devir ederek bundan evvelki günlerde olduğu gibi Kabatepe ve Arıburnu önlerine gelecek düşman sefain harbiyesinin sahil sırtlarındaki muvazi askeriyemize tecavüzatına men ve def için aşırma endaht icrasına hazırlanıyordum. 

     Çok geçmeden düşmanın maksadı taayyün etti.  Saat on birde mevki müstahkem kumandanlığından aldığım telsiz telgrafta ikisi dretnot olmak üzere on iki İngiliz, dört Fransız zırhlısıyla üç kruvazör ve müteaddit torpido sefinenin boğaza girdikleri, Domuz Dere ve Karanlık liman önlerinde bulundukları bildiriliyordu.  Bu haber üzerine derhal sefinemi harbe hazır ederek Nara körfezinin Kepez’e nazır kısmında vukuata intizara başladım.  Düşmanın vaziyetine nazaran, sahil istihkâmlarıyla müştereken harp edebilecek bir sahada ahz-ı mevki etmekliğime torpil hatları mani olduğundan harbin ilk safhasına maatteessüf seyirci kalmak zaruretinde idim.  Ancak düşman sefinelerinin Kepez önlerine kadar sokulmağa muvaffakıyeti takdirinde toplarımı düşmana tevcih ve ateş etmeğe imkân bulabilecektim. 

     Saat on bir buçukta bombardıman başladı.  Düşman Hamidiye ve Çelik tabyalarına ve Kilit Bahri üzerine şiddetli bir ateş açmış, Çanakkale ve Kilit Bahri sahili müthiş bir mermi tufanına maruz kalmış idi.  düşman toplarının, şiddetli gök gürültülerine, müşabih veluleleri afakı sarsmağa başlamış idi.  tabyaların civarına sukut eden 30,5 luk ve 38 santimetrelik humbaralar sema haraş tarakalarla infilak ettikçe etrafa cehennem ateşleri saçılıyor, kara dumanlar savruluyordu.  Fakat mermiler hedefe isabet etmiyor, tabiyelerin üzerinden aşarak kâh arkadaki hali araziye isabetle semaya doğru kesif dumanla karışık toprak kitlelerinden müteşekkil cesim ve muzlim sütunlar fırlatmakta ve kâh atik kalenin duvarlarına ve ahşap hanelere isabetle yıkıp yakmakta idi.  Kısa düşen mermiler, tabya siperlerinin önündeki sahilde, kasırga girdapları gibi kâh kum fırtınaları husule getirmekte ve kâh denizin rakid sularına çarptıkça ka’r deryadan feveran eden volkanlar gibi su kitlelerini havya fışkırtarak siperler üzerine şelaleler yağdırmakta idi. 

Çanakkale müdafaasına iştirak eden filomuzdan

Turgut reis zırhlısı

     Tabiyelerimizdeki kahraman topçular, güya bu heybetli manzarayı temaşaya dalmışlar gibi yarım saat kadar sukut ederek düşman sefaininin daha ziyade takribi ve müessir menzil dâhiline sokulmasını beklediler.  Saat on iki e Hamidiye tabyasının topları ra’d âsâ bir gürültü ile ateşe başladı.  Boğazın tarafındaki bataryalarımız dahi ateşe başlamış idi.  Artık her taraftan düşman müessir daneler yağdırılmakta ve İngiliz, Fransız sefainine müteaddit isabetler müşahede edilmekte idi. 

     Düşman sefainin büyük toplarını Çanakkale ve Kilit Bahre tevcih etmekle beraber on beş santimetrelik ikinci batarya toplarıyla da boğazın tarafındaki mevkii müstahkemi tarama ateşine tutmakta idiyse de bu tedbir düşmana boş yere mermi israf ettirmekten başka bir tesir husule getiremiyordu. 

     Bombardımanın derece-i tesirini anlamak ve mermilerin hedefe isabetini tarassut etmek için düşmanın keşif tayyareleri Çanakkale ve Kilit Bahri üzerinde cevelan etmeğe başladılar.  Mevki muayeneye muvazi tayyare bataryalarından bunlara mitralyöz ateşi açılmakta ve tayyare toplarından şarapnel yağdırılmakta idi. 

     Düşmanın harekâtını ve harbin safahatını karadan tarassutla cereyan eden vukuatı vaktiyle sefineye ihbar için sahile bir işaretçi takımı gönderdim.  Saat bir buçukta alınan bir işaretle Bouvet zırhlısının müthiş bir iştiali müteakip alabora olarak üç dakika zarfında gark ve nâ-bud olduğu tebşir edildi.  Bu vaka düşman donanmasının giriştiği kar azimede uğrayacağı zararın bir mukaddemesi olmakla beraber bu muhataralı teşebbüsün mahkûm akamet olacağına da beraat istihlal idi.

     Düşman donanması duçar olduğu bu ilk felaketin intikamını alabilmek için bombardımana şiddetle devam eylediği halde sahil bataryaları da müdafaayı kahramananeleinde sebat ediyorlardı.  En ziyade hücuma maruz olan Hamidiye tabyasındaki dilaverler bir besalet harikulade ile toplarını kullanmakta ve düşmana mermi yağdırmakta idiler.  Çok geçmeden bu muhrip danelerin tesiriyle HMS İnflexible namındaki İngiliz dretnotu mühim hasarata uğramış ve en nihayet pruva tarafından vuku bulan bir tahtelBahri infilak neticesinde hatt-ı harbi terk ile geri çekilmeğe mecbur olmuş idi.  Bir müddet sonra dahi Gaulois zırhlısı aldığı rahnelerle hareketten sakıt ve refik Bouvet’in akıbetine uğramasına ramak kalmış iken imdadına şitab eden kruvazörün muavenetiyle boğaz haricine sürüklenmiş idi.  bu vakayı düşmanın pay-ı sebatını lerze-dar etmiş ve hatt –ı harbinin intizamını ihlal etmiş idi.  Artık düşman topçularının da kuvve-i maneviyeleri tezelzüle uğradığı endahtlarından nümayan idi.  çünkü düşman mermileri hedefi şaşırmıştı Çanakkale ve Kilit Bahre tevcih edilen mermiler kâh mahalle içlerine düşerek müteaddit yangınlar zuhuruna sebep olmakta ve kâh Çanakkale limanına ve Kilit Bahri arkalarını aşarak denize düşmekte idi.  Denize düşen mermiler, şikârını kovalayan yunus balıkları gibi satıh deryada çırpınarak birkaç yüz metre sektikten sonra dalıp gidiyor ve bazen suya çarptıkça infilak ederek etrafa saçılan parçalar satıh ya da guna gün fevvareler husule getiriyordu. 

     Saat dört raddelerinde HMS İrresistible namındaki İngiliz zırhlısının mühim surette hasara uğrayarak bir tarafa yatmış olduğu haber alındı.  Saat beşte “Canopaş” sisteminde diğer bir İngiliz zırhlısının “HMS Ocean” dahi aynı hale uğradığı istihbar olundu yekdiğerini veli eden hasarat ve zayiat artık düşmanı ürkütmüş olduğundan gemiler ateşi kesip boğazdan harice firara başlamışlar idi.  .  Beş buçukta “Hamidiye” tabiyesi son mermiyi atarak ateşi kesti.  “Kepez” sahilindeki bataryalar hasarzede düşman zırhlılarına ve bunların tahliyesine şitab eden torpido sefainine şiddetli ateş açmışlar idi.  Sular kararıncaya kadar bu ateş devam etti.  Bu esnada iki kıta torpido muhribi gark edildi.   Karanlık çöktükten sonra bataryalar da ateş keserek ortalığı sükût istila eyledi.  Çanakkale ve Kilit Bahri de zuhur eden yangınlar hala devam etmekte idi. 

     Cuma: 6 – 19 Mart 1331

     Bugün lodos rüzgârı hübûb etmektedir.  Zevalde mevki-i müstahkem kumandanlığından alınan telsiz telgrafta düşman donanmasının Bozca Ada’da bulunduğu ve bir zırhlı ile üç torpido sefinesinin boğaz haricinde methali tarassut eyledikleri ve “Gaulois” zırhlısının “Mavra adası” na baştankara bindirmiş olduğu halde müteaddit sefain tarafından tahlisine çalışıldığı iş’ar kılınmaktadır.  Dünkü harpte aldıkları rahnelerden dolayı hareket edemeyerek boğaz dâhilinde kalmış olan İngiliz zırhlıları da dün gece gark edilmişlerdir. 

     Ba’de-z-zeval sahile çıkıp Hamidiye ve Çimenlik tabyalarını gezdim.  Top mevzilerini yegan yegan dolaşarak dünkü bombardımanın tesiratını nazar-ı tetkikten geçirdim.  Beş buçuk saat devam eden şiddetli top ateşinin bunlara iras edebildiği hasar şayan-ı hayret derecede ehemmiyetsizdir.  “Hamidiye” tabyasında yalnız bir topun kızağına isabet eden bir mermi kızağın ön perdesinden girip topun altından meyilen seyir ederek çıkıp gitmiş ve yalnız kızağını tahrip ederek topa hiç bir zarar iras etmemiştir.  Tabyanın siperlerine isabet eden bazı mermilerin sademesiyle iki cephaneliğin tavanı çökmüş bunlar da içeriden payandalar vurularak derhâl tamir edilmiş idi.  Siperlere isabet eden mermilerin oyukları da hariçten tamir edilip kapatılmış idi.  Hissen tesadüf eseri olarak Hamidiye istihkâmına sukut eden mermiler kâmilen top siperlerinin önünde denize veyahut siper eteklerine isabet etmiş ve kısm-ı külliyesi de topların üzerinden aşarak top platformlarının arkasındaki meydanda elli ila yüz metrelik mesafelerde kumlu toprağa saplanarak, cesim bostan kuyuları gibi, hafralar açmış idi. Çimenlik tabyasında bir topun mazgalından giren bir mermi topa çarparak kundağını bükmüş ve topu sağ tarafa dirise ettirmiş, başka bir hasar yapmaksızın arkada bulunan boş bir cephaneliğin duvarına çarparak patlayıp duvarları yıkmış idi.  Çimenlik kalesinin köşesine isabet eden bir mermi yarım ay şeklinde köşeyi uçurduktan sonra karşıdaki cami duvarına isabetle duvarı yıkmış ve minarenin şerefesiyle külahı da yarım tertip uçmuştur.  Mevkii müstahkem kumandanlığı dairesine isabet eden bir mermi de binanın yarısını yıkmış idi. 

     Bu tabyalardaki insanca zayiat, 3 Müslüman, 3 Alman efradın zıyaıyla 15 mecruhtan ibaret idi ki bu da düşmanın uğradığı zayiata nispeten hiç mesabesindedir. 

     Pazar:  8 – 20 Mart 1331

     Dünden beri şiddetli lodos rüzgârı devam etmektedir.  Dün gece “Nordic” telsiz telgraf istasyonu vasıtasıyla varid olan İngiliz tebliğ resmisinde “Bouvet”, “HMS İrresistible”, “Ocean” zırhlılarıyla iki torpidonun boğazda gark oldukları;  “Bouvet” den 5 zabit ile 25 efrad tahlis edilebildiği itiraf olunmakta imiş.  “Gaulois”, “HMS İnflexible” zırhlılarının mühim hasara uğranarak hatt-ı harpten çıktıkları ve “HMS İnflexibile “ zırhlısının baş tarafı rahnedar olarak 150 telefat verdiği ve iki sefine muavenetiyle boğazdan çıkarılıp Bozcaada ya götürüldüğü cümle-i işarattandır.  Bunlardan başka “HMS Queen Elizabeth”, “HMS Prince George”, “HMS Cornwallis”, “HMS Albion”, “Suffren” zırhlılarının da sahil bataryalarının ateşinden hasara uğradıkları tahakkuk etmiştir. 

     Düşman donanmasının daha ilk hücumda salisani zıyaı ve harasa uğradığı halde sahil bataryalarının kudret tedafüiye si her türlü halden masundur.  Şu halde düşmanın, ikinci bir hücuma tasaddi cüretinde bulunduğu takdirde dahi, aynı suretle münhezimen defi muhakkaktır. 

     Yaveran hazret şehriyariden

     Firkateyn kaptanı: Rıza

Çanakkale seferi esnasında gark ve hasar zede olan düşman gemilerinin bilançosu

Zırhlılar

İsimMilliyetTonTopSüratSuret-i gark
BouvetzırhlısıFransız120304418,2 milTorpil ve top ateşi 5-18Mart 1331
Ocean zırhlısıİngiliz121503418 milTorpil ve top ateşi 5-18 Mart 1331
İrresistibleİngiliz152503618 milTorpil ve top ateşi5-18 Mart 1331
Goliathİngiliz131503418 milMuavenet-i milliye tarafından 1-13Mayıs 1331
Triumphİngiliz120003220 milTahtelbahir tarafından12-25 Mayıs 1331
Majesticİngiliz151503618 milTahtelbahir tarafından 14-23 Mayıs 1331

Torpidobot muhripleri

İsimMilliyetTonuTopKovanSüratSuret-i garkı
Üç muhripİngilizxXX   Top ateşiyle
Louis muhribiİngilizTakriben 1500XX29Top ateşiyle
İki muhripFransız Takriben 1000xX29Top ateşiyle

Tahtelbahirler

E 15İngiliz3 Nisan 1331
E 2İngiliz14 Nisan 1331
Bir tahtelbahirİngiliz19 Nisan 1331
E 7İngiliz21 Ağustos 1331
E 20İngiliz22 Teşrin-i Sani 1331
SaphirFransız2 kanun-ı Sani 1331
SeyirseFransızŞubat zarfında 1331
JouleFransız18 Nisan 1331
MariotteFransız12 Temmuz 1331
Turkuaz (Müstecip onbaşı)Fransız18 Teşrin-i evvel 1331

Sefain saire

     Bunlardan başka müteaddit mayın gemileri, nakliye sefaini dahi boğazın dâhil ve haricinde batırılmıştır. 

Çanakkale seferi esnasında hasara uğrayan gemiler

     İngiliz donanmasından “HMS Queen Elizabeth” dretnotu ile “HMS Agamemnon”, “Lord Nelson”, “Vengeance”, “Prince George”, “Albion” zırhlıları ve “İnflexible” dretnot kruvazörü “Amethyst” kruvazörü, Fransız filosundan “Suffren”, “Gaulois” zırhlıları mühim hasara duçar oldukları gibi her sınıftan sair sefain harbiye de az çok hasara uğramışlardır.

Bâlâdaki hesaplara nazaran Çanakkale’de İngilizler:

5 zırhlı

4 muhrip

5 tahtelbahir

     Kayıp etmişlerdir ki bunların mecmuu 75,000 ton eder.

Fransızlar ise:

1 zırhlı

2 muhrip

5 tahtelbahir

     Zayi etmişlerdir ki bunların da mecmuu 16,000 tondur.

     Her iki düşman filosunun mecmu zayiatı ise 91,000 tondur. 

5 – 18 Mart muharebesinde tarafeyn zayiatı arasında mukayese

İngiliz ve Fransızlar: 110 toplu 42000 tonluk 6 gemi – takriben 1000 telef, takriben 1000 mecruh.

Türkler:  1 top 23 şehit, 79 mecruh.

NE EY EMVAC

     Gece siyah örtüsüyle şık kafesli pencerelerin dışarısında duruyordu.  Köşelere saklanmış çıkmamak isteyen gölgelerle uğraşan müphem ışığın hayal engiz bir kehf esrar gibi gösterebildiği odanın içinde ise kimsesizlik dolaşıyor, yalnız derin, boğulmuş, bir iki hıçkırık işitiliyordu. 

     Pencereye yakın, eski zamanlar yadigârı bir beşiğin başında, sacları perişan, yüzü elleriyle kapanmış genç bir kadın diz çökmüştü.  Saatlerden beri bu vaz perişanda idi. 

     Ve kocasının kaptanı bulunduğu torpidobotun bir can bile kurtulmaksızın düşman gülleleriyle gark olduğunu bildiren beyaz gazetenin kara yazıları ayağının dibinde bir semt meşum ve minnetle hala ona bakmakta idi. 

     Bedbaht kadının bu ana kadar o kadar sevdiği deniz, demek o genç bahriyeliyi de birçok ecdadı gibi kucağına çekip almıştı.  Kocasının ailesinden bahriyeli olmuş kimse yoktu ki;  coşkun muhteris denizlerin asırlardan beri sinesinden kopup gelen sesine, o muhib, ebedi çağırılışa nihayet itaat etmemiş olsun. . .  

     Genç kadın beşiğin üzerine daha ziyade eğilerek mini mini çocuğunu bir helecan sinesine yaklaştırdı:

     -sen denize çıkmayacaksın, meleğim. . .

Ve şiddetle hıçkırıyordu.

     Sen beni hiç bırakmayacaksın.

     Lakın bu anda ve mübhemat ile dolu görünen ıssız odanın içinde arkasından gelen derin, gür bir erkek sesi duydu;  diyordu ki; 

     Denizin sesi gelecek ve çocuk denize çağırılacak.  O zaman?

     Kadın, bir lerze-i elektrikiye içinde ve makine gibi, üzerinde birkaç saat evvel parlayan hayal ve ümit çiçekleri şimdi sıcak gözyaşlarıyla solmuş yüzünü o tarafa cevirdi.  Orada, ta yanında, uzun boylu, geniş omuzlu, çene kemikleri büyük, yüzü haşin ve abus bir yabancı duruyor.  Başındaki tolganın sathında zayıf ve korkak ışığın şulesi kığılcılanıyordu. 

     Kadın haşyetle gerilemek, kekelemek istedi.

     Oh, çocuğum o sesi işitmeyecek, çağrılmayacak. . .

     Lakın yabancı garip tebessüm etti.  Uhrevi bir tekellümün ağır darbeleriyle dedi ki;

     O da şüphesiz benim Yıldırım Beyazıt zamanında yaptığım gibi dini, milleti, padişahı için denizde kavga edecek.  Her ne kadar ikimizin arasında uzun, uzun asırlar varsa da kan yine o kandır.  Bekle görürsün, kızım!

     Mini mini çocuk nagehani bir hareketle uyandı.  Kadın itinakarane eğildi.

     Başını tekrar kaldırdığı zaman o, gitmiş;  yerine başka bir yabancı gelmişti.  Bu da öyle uzun boylu, kahraman bakışlı idi.  yalnız elbisesi daha kıymettar, zırhı daha parlak görünüyordu. 

     Olduğu yerden mini mini yavruya, genç kadın bir lahza baktı. 

     Ah, dedi, küçük yavru, bir gün gelecek sen de denizlerde. . .

     Kadın bir anın elem, bir vaz perişan ile yalvarmak istedi: 

     Yarabbi, yarabbi!  Merhamet ediniz.  Siz de çocuğumu benden almak istemeyiniz.  Mademki, o gitti, şimdi bundan başka kimsem yok. 

     Ben Fatih ile büyük Bizans şehrini Osmanlı gemilerine kapayan zincirin önünde, Rodos surları altında döğüştüm.  Bu çocuk da benim gibi milleti uğrunda düşmana ölüm darbesini vuracak ve sen o zaman iftihar edeceksin.

     Sonra köşeyi dolduran zulmetlere doğru ağır ağır yürüdü. 

Genç annenin perişan fikri, yaşlı gözleri onu takibe çalışırken karşısında üçüncü bir hayalin durduğunu görmemişti. 

     Lakin enzar-ı ricaatkârı onun sert çehresine tesadüf edince tekrar lezizedar oldu.  Bu çakır gözlü, beyaz saçlı, beyaz sakallı bir ihtiyar idi.  Eski Türklerin daima saclarını tıraşta gösterdikleri itiyada rağmen beyaz saçları uzayarak büyük sarığının alt kenarından vahşi denizlerin rüzgârı, uzak memleketlerin yakıcı güneşiyle kıvrılmıştı.  Büyük, sert ve esmer ellerinin, bileklerinin, bir heykel boynuna benzeyen esmer boynunun hududunu fasl eden al çuha esvabı üzerindeki sırma şeritleri ve cepkeninin denizler gibi geniş sine üzerindeki kapanışı genç kadına Türklüğün bir kıyafet maneviyesini ima etti.  Yalnız yarısı beyazlanmış gür kaşların üstündeki nasiyede öyle derin hudut katiyet, altındaki gözlerde öyle bir şule-i amiriyet vardı ki;

     Metin ve ölüm maneviyesinden dahi aşmak isteyen azimleri ima eden, ta uzaklardaki sahillerde parçalanmış dalgaların ruh feza ile aşina bu gök uğultularını andıran ve şiddeti sinede boğulmuş bir sesle dedi ki;

     Çocuk din ve millet için gidecek denize kızım. Ve sanki mukadderat beşeriyeti söyleyen bir peygamber gibi idi. Devam etti;

     Bil ki, ben bile Oruç reislerin, Barbaros Hayrettin paşaların yiğitliğine yüreğimi bağlayarak dinimizin, milletimizin düşmanı cihangir İspanyollarla dövüşmek, Fas’ta, Cezayir’de, Tunus’ta, Trablus’ta, inleyen İslamiyet onların sert kalıcı aletinden kurtarmak için kürekli teknelerle o kimsesiz, metruk İslamiyet’in yurdu şimali Afrika yalılarına ilk Türk kafilesiyle gittim…vurdum…vurdum..öldürdüm ve öldüm!..

     Bu öldüm, sözü matem zede kadına karşı onun muhafaza etmek istediği zan olunabilecek itidaline rağmen öyle bir kanı bir ateşle bir kuran idi ki:  o yanmış olduğu halde müphem noktalara bakan çocuk gözlerini sesin geldiği cihete cevirdi, çehresinde melekler göğsünden güzel bir gülüş ile pamuk ellerini mütekamin belindeki Cezayir’de bir İspanyol şövalyesinden alınmış murassa, ağır kılıcın kabzasına doğru uzandı:  Valide vaz müsterhim ve mütehaşisi ile murassa kılıçla pamuk elli oğlanın arasına girmeğe çalıştı.  Lakin o anda bir sayha-i haşiyetle meyus ve makhur kaldı.  Çünkü çocuğun çakır gözleri, nice seneler na-mahdut denizlerin na-mert ufuklarında fırtına ve düşman aramış eski gemicinin gözlerine merkuz gülerken sanki habersiz kınından çıkan bir keskin hançer validenin kalbini parçalamıştı.  Şimdi fark ediyordu.  Çocuğuyla bu hayalet kadimenin cehreleri arasında büyük bir müşabehet vardı. 

     İhtiyar korsan çocuğa hitap etti. 

     Uzat yavrum, ellerini bu kılıca!  Bir gün geçek bu zayıf ellerde vatan uğrunda bu kabzayı pehlivan parmaklarıyla tutacak!  Sonra kadına söyledi; 

     Der hatır et ki, bu memleketleri size bırakan kahramanların mezarı çiğneniyor, aklına getir ki, bir gün sizin hatırat abai ve imhatınızda bir (kâffe – şantan)ın ışığında hak-i pay safhayı ağyar olacak!  Düşün ki, bu harim ismetinde o zaman Osmanlılığın, İslamlığın efsane olmuş ihtişamına, cihanı boyayan al kanına ispat matem edebilecek bir bakire-i millet kalmayacak!  Biz yüzlerce seneler evvel bu düşünce ile tatlı canlarımızı düşmandaki kanlı kılıçlara verdik, sen de Osmanlı kadını, Türk zevcesi isen bu yolda en tatlı oğlunu vereceksin ve denizden, oğlunu dalgalara çağıran o ses gelecek!

 5 – 18 Mart mağluplarından

İngiliz filosu kumandanı Leva Amiral Carden

  •  
  •  

     Susmuştu:  Genç kadın bir teslimiyet mutlaka ile onun al ipek çoraplı, kırmızı yemenili ayaklarına doğru sokulmak istedi.   Lakin oda boş, yalnız kimsesiz ve sade o korkak ışıkla nim münevver, gözünün önünde titriyordu.  Beyaz kıvırcık saçlı, sakallı, al cepkenli, mücevher kılıçlı ve çocuğunun dedesi artık orada yoktu. 

     Kadınlar da en aziz, en mukaddes şeylere ait iptila ve tabiat tefeülden mütevellit bir tehalük gayri ihtiyari ile çocuğunun nazar bi pervayı takibine bakarak koşmak isterken;  önünde dördüncü bir yabancı gördü.  Bu gidenin ihtişamına, tezeyyününe nazaran pek sade kıyafet idi;  Yalnız düz, siyah setresinin üzerinde tıpkı kocasınınki gibi iki kalın sırma şerit görünüyordu.  Yirmi beş sene evvelki, hatta şimdiki Osmanlı bahriye zabitlerinin yirmi beş yaşında bir numunesi idi.

     O halde ki;  Genç kadın, deminki bütün o gayri menus kisvelerin, vazların vermediği bir tavır-ı haşiyetle ona ellerini – müdafi vakur bir vaz’ ret ile – uzatmak istedi.  Lakin çocuk, o tılsım samimiyet zair nevine öyle hanede paş ve aşina gözlerle bakıyordu ki;  Valide serangiz bir cesaretle gözlerini genç bahriyelinin yüzüne kaldırdı.  Delikanlı sesinde his olunur olunmaz bir ahenin keder olduğu halde – yaşlandığı zan olunan mavi gözleri beşikteki aşinayı ezeli ye merkuz- yavaşça dedi ki: 

     Ben ise çocuğumu görmeden denizde boğuldum.  Çünkü denizin sesi beni çağırmıştı. 

5 – 18 Mart mağluplarından

Fransız filosu kumandanı Amiral Guepratte

     Kadın müncezib ve ihtiyarsız sordu:

     Zairin mavi semayı uyununda bir sehab siyah açılır gibi oldu.  Bu ana kadar setresinde arkasında tuttuğu için kadının göremediği vahşi duygunun kendisini merhametsiz siyah kayalara vurduğu zaman mukavemet edebilmek sa’yiyle parçalanmış, kana boyanmış elini bir manayı teheyyüçle uzattı. 

     Evet, gencim ve bir zaman genç idim!  Ailemin, kabristanı olan denizden beni çağıran sesi duydum, durmak kabil değildi.  Kızım, hatta size benzemese de sizin kadar güzel olan bir kadın benimle gitmediği halde. . .

     Kanlı elini vaz bitabiyle solgun alnına kaldırmak istedi.  Lakin kemikleri kırılmış olan o el, hakikat olmamış bir ümit gibi tekrar yanına düştü ve o zaman söyledi: 

     Tanımadığımız kıtaların sivri burunlu, hain kayalı sahillerinde idik.  Aylarca yollardan gelmiş biz yabancılara bigâne duran fenerleri bize görünmezdi.  Ve başka günlerin yabancı yıldızları altında çalkanıyorduk.  Güya onlar artık bu dünyadan ümit kesilmek ve hüdayı mütalaa bakmak lazım gelmiş olduğunu bize söylerlerdi. 

     Tayfun uğulduyordu.  Ben ve beş yüz Osmanlı oğlunu nihayetsiz girdaplara, siyah ölümlere çağıran ve ihtiyar “Ertuğrul” firkateyninin son demine kadar vefakâr armasını parçalayan tabiatın bu kudurmuş naraları içinde “Navarin” de şehit olan dedemin Sinop’ta gemisini moskofa vermemek için eliyle havaya uçuran hayal meyal bildiğim babamın sesleri vardı. 

     Kadın niyaz mend sordu:

     Ya çocuğunuz?

     Çocuğum, şimdi mağriple meşruki kucaklayan denizde kanı dün benim kanıma karışmış olan senin zevcindir.  Şu çocuk için de onu kucaklamak hasretiyle inleyen dalgalardan, asırlardan biri denizlerin mazlum mağaralarından uzayıp gelen sesler artık bizi rahatsız ediyor.  Büyüt, kızım çabuk büyüt!  Sesi şimdiden geldi.  Yolcu yolunda gerek. . .

     Her şeye lakayt nıfs-ül-leyl ve ancak mesutlara sabah getiren güneş, bu genç Türk kadınını beşiğin ayağında hâlâ ağlar bulmuştu. 

     Çünkü:  denizlerden sesler var.  Vatandaş.

               Servet Seyfi

5 – 18 Mart galiplerinden

Mevki-i müstahkem kumandanı Cevat Paşa hazretleri

Muavenet-i Milliye’nin gazası

     Goliath nasıl battı:

     İngiliz – Fransız kuvveyi seferiyesi Gelibolu şibh ceziresine çıkalı on beş günden fazla olmuştu.  Düşman, kahraman Türk ordusunun mukavemetini kırmak için, donanmasının toplarına istinaden geceli gündüzlü akurna hücumlar icra ediyordu.  İngiliz gemileri şibh cezirenin adalar denizine nazar sahillerini sarmışlar her tarafa ateş yağdırıyorlardı.  Bu meyanda birkaç İngiliz zırhlısı Morto limanında sahile yakın demirleyerek Seddülbahir mıntıkasını müdafaa eden bahadır Türkleri koca toplarıyla kısa mesafeden cehennemi bir ateşle dövüyorlardı.

     Nisanın son günlerine doğru Morto limanında yatan bu düşman zırhlısına karşı bir torpido hücumu yapması kararlaştırılmış;   Bu son derece müşkül tehlikeli, fakat aynı zamanda şanlı vazifenin ifasına muavenet-i milliye torpido muhribi memur edilmişti. 

     Muavenet-i Milliye Çarşamba, 29 Nisan 1331 günü Çanakkale’de bu emri almış, süvari Ahmed Bey bütün mürettebatı güverteye toplayarak ifa edilecek vazifeyi tebliğ eylemişti.   Dünyanın en ziyade sahib-i satvet ve şöhret bahriyesine hücum etmek gibi şeref ve tehlikesi yekdiğerine muadil olan böyle bir hizmete memur edildiklerinden dolayı, süvariden ateşçi neferine varıncaya kadar bütün bu şeci’ bahriyelilerin yüreklerinde bir hissi heyecan ve iftihar dolmuştu. 

     Muhrip, bu pür mehalik ve muhatat vazifesine başlamak üzere cenabı hakkın samedaniyesine güvenerek saat yedide Çanakkale’den hareket etti. Boğazın daimi akıntılarından dolayı cidden daima muhatara olan sabih torpil hatları üzerinden süzülerek geçti ve aks-i umuk gölgeleri arasında, gece yarısına kadar saklanacağı mevkie muvasalat ederek orada demirleri. 

     Saat sekizi beş on dakika geçerken Seddülbahir’e bir düşman zırhlısı gelmişti.   Bunun üzerine muhrip, düşmana görünmek ve vazifesi duçar-ı tehir ve akamet olmak endişesiyle tebdil-i mevki eyleyerek, sahile yakın bir dere ağzında kıçtankara etmiş, bu suretle düşman tarafından keşif edilmek ihtimali tamamen bertaraf olmuştu. 

Çanakkale’de İngiltere’nin HMS Goliath zırhlısını batıran

Kahraman Muavenet-i Milliye muhribimiz

     Gemin fırsatta:

    “Muavenet-i milliye” gecenin yavaş yavaş bütün tabiatı kaplayan ridâi siyahıyla örtünmüş, menasik hululüne intizar ediyordu. 

     Bu güzel ilkbahar gecesinde hava sakin, sema mehtapsız, fakat yıldızların titreşen mai ziyalarıyla müzeyyen idi.  Seddülbahir’de toplar inliyor, makinalı tüfekler takırdıyor, piyade ateşi bazen şedit ve bazen hafif devam ediyor, boğazın bu köşesinde 17 günden beri bilâ ârâm kanlı, hevl-nâk bir musarea ile harp eden kahraman Türkler bu akşam yine müthiş düşmanlarıyla boğuşuyorlardı.  İngiliz zırhlısı projektörlerini yakmış, Türk mevzileri üzerinde gezdiriyor, irili ufaklı bütün kullanabildiği toplarıyla alaylarımıza ateş sağanakları yağdırıyordu. 

     “Muavenet-i Milliye” deki gemicilerin yürekleri bu manzara karşısında hırs ve hiddet, arzuvi intikam ile titriyor, gözleri karadaki arkadaşları üzerine ölüm saçan bu hain zırhlıyı bir anda mahv edebilecek olan torpido kovanlarına garip bir iştiyak ile bi-ihtiyar bakıp kalıyordu. 

     Nısf-ül-leyl e doğru muharebe biraz hafiflemiş, düşman zırhlısı da ateş keserek amik bir sukuta dalmıştı.  Bir müddet sonra projektörlerini de söndürünce artık Muavenet-i Milliye’nin sabırsızlıktan yanan mürettebatı, saatlerden beri beklenilen mühim dakikaların geldiğini görerek harekete hazırlanmışlardı.   

     On hücum:

     Nısf-ül-leylli 45 dakika geçerek Muavenet müstainen müteveffika teali, hareket etti ve bacalarından alev çıkıp da vaktinden evvel keşif edilmemek için 7 – 8 mil süratle “Morto” limanına tevcih eyledi. 

     Sefain Harbiye’de tam nısf-ül-leylde nöbet değiştirmek mutat bulunduğuna göre hücum zamanının nısf-ül-leylden biraz sonra olarak intihabı, İngiliz zırhlısında nöbeti devir edenlerin derin bir uykuya dalmış ve teslim alanların ise henüz uyku sersemi bir halde bulunmuş olmalarından istifade maksadına mübteni idi.

Çanakkale’de batan İngiliz gemilerinden:

HMS Triumph zırhlısı

                “ Muavenet-i Milliye “ bütün ışıklarını söndürmüş, bu karanlık gecede büs bütün zulmetlere gömülmüş olan dik yamaçlı sahillere sürünür gibi ilerliyordu.  İngiliz zırhlısı, pruvasını (başını) Çanakkale’ye çevirmiş, iskele bordasını[sol tarafını] Seddülbahir’e vermiş, bir heyula muhib halinde yatıyor, dört büyük düşman muhribi, ikisi Rumeli sahilinden Anadolu tarafına doğru, diğer ikisi de aksi istikamette dolaşıyorlardı.

     Saat tam birde “Muavenet-i Milliye” düşman gemisine 1200 metreye kadar takrib etmişti. Bu esnada karakol vazifesini eden muhriplerin ikisini zırhlıya devir ederek Anadolu sahiline doğru yol vermişler, öbürleri de Anadolu kıyısından Rumeli’ye dönmüşlerdi.  Biri beş dakika gece Muavenet-i Milliye birden bire İngiliz zırhlısının pruvasına döndü ve arada ancak 600 metre mesafe kalmıştı ki düşman tarafından keşif edildi.  Düşman gemisi, (flaşin) ziyasıyla Muavenet-i Milliye’den parola soruyor, fakat kendi muhriplerinden biri zannıyla üzerine ateş etmiyordu.

Çanakkale’de batan İngiliz gemilerinden

HMS Majestic zırhlısı

(14 – 27 Mayıs 1331 tarihinde

Tahtelbahir tarafından batırıldı)

     Bir işaret ikaz:

     Bu esnada Seddülbahir’de muharebe devam ediyor, hedeflerini şaşırmış kurşunlar muhribin etrafından vızıldayarak geçiyor, hatta bazıları sefineye isabet ediyordu.  Bu sırada karadan atılan el mehtaplarından biri cihet seyrini tebdil ederek <Muavenet-i Milliye> yi kısmen tenvir etmiş olduğundan İngiliz gemisi muhribimizi iyice görmüştü.  Muavenet-i Milliye düşmanın parola suallerine umumi işaret bahriye ile mütemadiyen ve telaşlı telaşlı << hazır ol, hazır ol>> cevabını vermekte idi.  Mühim bir haber tebliğ edecek gibi çekilen bu işaretler düşmanı bir lahza tereddüte düşürmek ve gördüğü sefinenin kendi muhriplerinden biri olması hakkındaki zannı takviye ederek İngilizleri iğfal eylemek maksadıyla veriliyordu.   Aynı zamanda bu manidar <<hazır ol, >>  işareti, Osmanlı bahriyesinden İngiliz bahriyesine fırlatılmış bir işaret-i ikaz, bir sille-i istihza mahiyetinde idi.  Artık kayıp edecek bir saniye bile yoktu.  <<Muavenet-i Milliye>> birden bire süratini tezyit ederek hasmının üzerine atıldı, düşman gemisinin 200 metre açığında, sancak baş omuzluğu istikametinden alabanda iskele ederken [dümenini tamamen sola kırarken] takriben 15 saniye zarfında kovanlarının üçünü de boşalttı ve yine aynı 15 saniye zarfında yekdiğerini müteakip üç mahuf taraka işitildi.  HMS Goliath’ın teknesinden semaya doğru korkunç bir alev sütunu yükseldi. 

     HMS Goliath ka’rı bahride:

     Torpillerin üçü de isabet etmiş, bir saat evvel Türk mevzilerine ölüm saçan o pür heybet ve azamet zırhlı bir dakika zarfında boğazın mazlum ve korkunç sularına gömülmüş gitmişti. 

     Vazifesini ikmal etmiş olan <<Muavenet-i Milliye>> süratini yirmi mile çıkararak Morto limanından tebâüde başladığı sırada karakol gezen düşman muhripleri de der-akab mahal hadiseye şitab etmişlerdi.  Muhribimiz biraz sonra, bacalarından alev çıkarıp da hatt-ı seyrini düşman gemilerine bildirmemek için süratini 7 – 8 mile tenkıs ederek akşamki ihtifagahına avdet eyledi.  Gece karanlığında torpil hatlarından geçmek fevkalade tehlikeli olduğu için, sabaha kadar, orada aram ederek ihraz eylediği muvaffakıyeti sahile bildirdi. 

     Bir müddet sonra mahal hadisede bi-sud nahriyattan bir faide hâsıl olmadığını gören İngiliz muhripleri kemal-i süratle boğazdan aşağı inmeğe ve “Muavenet” i takibe, arayıp bulmağa kalkışmışlardı.  Düşman gemileri anlaşılan istihkâmata kendilerini “Muavenet-i Milliye” zan ettirmek fikriyle borda fenerlerini yakmışlardı. Sahil bataryalarımız bu pek çocukça hileye aldanmadılar ve İngiliz muhriplerini müthiş yaylım ateşlerle karşılayarak kaçırttılar.  Düşman gemilerini karara mecbur eden bu top ateşleri, aynı zamanda “Muavenet-i Milliye” nin şanlı zaferini de selamlıyordu. 

5 – 18 Martta hasara uğrayan Fransız gemilerinden

Suffren zırhlısı

     Muhribimiz, sahil istihkâmının himayesinde olarak yattığı mevkie, sabahleyin şafakla beraber terk etmiş ve Çanakkale istihkamatındaki askerlerimizin semalara kadar yükselen tebrik ve takdir avazeleri arasında boğazdan geçerek, bu harpte henüz hiç bir bahriyeye nasip olmayan şanlı bir zaferle üss-l-harekesine avdet eylemişti.

          Abidin Daver

5 – 18 Martta hasara uğrayan İngiliz gemilerinden

HMS İnflexible dretnot kruvazörü

    “ Goliath” ın “Muavenet-i Milliye” tarafından garkı, tarih mukaddese ait bir vakıaya büyük bir müşabehet arz eylemektedir.

     Malum olduğu üzere meydan-ı musaraada kimsenin karşısına çıkmağı cesaret edemediği dev cüsse “Cellat” ı zayıf-il –bünye hazret Davut, alnına bir sapan taşı vurmak suretiyle yere düşürmüş, müteakiben başını kesmişti.  Cellatın İngilizcesi Goliath olduğundan kaç bin sene evvelki şu vaka-i tarihiye Çanakkale’de bir defa daha tekrar etmiş, Muavenet-i Milliye koca Goliath’ı Morto limanında, hazreti Davud’un sapan taşlarına benzeyen küçük torpillerle ka’rı deryaya göndermiştir.

A. D.

[Queen Elizabeth] in Türk şehamet ve hemaseti karşısında mağlup olan

Dehaş 38 lik topları

Bir levhayı ibret ve intibah

Magsub “Sultan Osman” dretnotumuzun Iskajerak muharebesinde bütün toplarıyla borda ateşi (bir İngiliz risale-i musavviresinden muktebestir.)

     Bir İngiliz risalesinden iktibas ettiğimiz bâlâdaki resim bizim için ibret amiz bir levha, acı bir ders-i intibah teşkil eder.  Kendi tersanesi olmayan bir milletin yaptıracağı gemiler, ale-l ekser, böyle zapt edilerek – İtalya’da yaptırdığımız <Drama> kruvazörü gibi – ya o millete karşı yahut ta – (Sultan Osman> , <Reşadiye> gibi o devletin dost ve müttefiklerine karşı kullanılır.  Milletin müdafaayı nefs maksadıyla verdiği milyonlar, siyanet arz muhafaza-i namus emeliyle yaptırdığı toplar, kendi hayatına kast etmiş olur.  İki defadır tekrar eden bu gasplardır artık ders ibret olmak ve bütün himmet ve gayretimizi milli tersaneler ve inşaat –ı bahriye tezgâhları tesisine hasr etmek zamanı gelmiştir. 

5 – 18 Mart zaferinde büyük bir hisse-i iştiraki bulunan

Nusret mayın gemisi murahhası belalarını denize dökerken

Hamidiye tabiyesinde

     Bugün yanık bir harabeden başka bir şey olmayan Çanakkale kasabasının dibinde, büyük çaplı korkunç toplarının ağızlarını Seddülbahir Kumkale kapısını yoklayacak her hangi bir hayduda karşı ateş püskürecek surette açan Hamidiye tabyası 5 – 18 Mart gazasının en şerefli kahramanıdır. 

     Cenup tarafındaki kapısından büyük bir meydan kadar geniş avlusuna girdiğim zaman yüreğim hoplamağa başladı.  Birkaç sene evvel Çanakkale’ye gelmiş, bu tabyayı dışarısından görmüştüm.  O vakit bende hiçbir duygu uyandırmayacak kadar mütevazı duruyordu.  Koca tabya görünüşte tevazuundan bir şey kayıp etmemişti.  Kasabanın tamamen garp cihetindeki kıyıda, toprak siperlerinin eteklerini denizin çapkın dalgalarına uyduran Hamidiye Tabyası hiç de muhayyel bir şey değildi.  Denizden üzerine yağacak bir ateş cehennemi altında eriyip gidecek zannını veriyordu.  Hâlbuki boğazın en büyük, en dehşetli deniz saldırışını burası idare etmiş, bu harbin tarihe altın yazılı bir şahamet sahifesini burası ilave eylemişti. 

     Bizi karşılayan genç zabitler, topların yanına götürdüler.  Sükûnla, ihtiramla gezdik, gördük.  Anlattıklarını hayretlerle dinledik.  Yanımıza, o meşhur gazada bulunan üç nefer çağırdılar.  Hep birlikte çimenli siperlerden birinin üzerine çıkarak oturduk.  Bir müddet, boğazın ilerisine, adalar denizinin görülebilen yerlerine kadar uzun uzun bakmaktan kendimizi alamadık.  Şu uçları sararmağa başlayan gururlu çimenler üstünden, bir daha karanlık limana, korkunç topların ateş menziline girmeğe cesaret edemeyen zırhlılardan bir gölge görmeğe çalıştık.  Hiç, hiçbir şey bu kadar.  Boğazın şıpırdayan suları, uzaktaki adalar denizinden çok dehan fetndı, yaramazdı. 

5 – 18 Martta düşman gemilerini ka’ra indiren

Torpillerimizden biri denize indirilirken

     İngilizlerin parlak mavi derinliklerinden yorulan gözlerimiz, bizde göğsümüzü kabartan duygular uyandırarak, koyu lacivert bir gül gibi uykuda duran “Karanlık Liman” ı gördü.  Bu adeta hissiz, nazlı suların alına kaç yüzlerce düşman cesedi gömülmüştü. 

     Biraz daha beride “Hasan – Mevsuf” bataryasını, aşina gözlerle selamladık.  Bu bakışlarımızda yüreklerimizin en heyecanlı şükranları titriyordu. 

     Şimdi karşımızda diz çöken şu yağız yüzlü, utangaç kahramanları süzüyorduk. Bu vakarlı durgunluk, hiçbir iddia beslemeyen, yaptığı işin yüksek, pek yüksek kıymetinden hiç bir gurur duymayan, mahviyetli vatan gazilerine yakışacak kadar lahüti idi.  o anda, bir de onlar kadar yüksek ruhlu olmadığımıza ahindik.  Zan etmem ki bu acınmamız bir kıskançlık olsun.  Belki bu büyük ruhlu Muhammet ciğerlerin karşısında kendimizi, birer çocuk kadar küçük değil, belki birer hazıra konuk kadar suçlu buluyorduk. 

     Artık sürgülerimize başladık.  İmtihan veriyormuş sıkılarak, kızararak anlattılar.  En büyük kahramanlıklar, şehit olanlarla şimdi yanımızda bulunmayan arkadaşların da idi.  kendileri sanki hiçbir şey yapmamışlardı.  Düşman zırhlılarının yağdırdığı mermi dolusu altında top başından ayrılmamak, sakin  sakin nişan almak, topu silmek, mermi taşımak zor bir iş mi idi?  kim olsa vazifesini yapmayacak mı idi?  ah!  Kuzu gönüllü aslanlar; 

      Biri diyordu;

     Zırhlılar ateş menziline girinceye kadar kıpranmamamız emir edilmişti.  En önden, torpil arayıcı gemilerle irili ufaklı torpidolar geliyordu.  Arkalarından zırhlılar sağ sol kıyılara, üzerimize ateşler kusarak ilerliyorlardı.  Fransız’ın “Bouvet” zırhlısı tam karşımıza geldi, durdu.  Kendimizi kayıp etmiştik.  Üzerimize yağan mermilerden, kulakları tırmalayan gürültülerden ürkmüyorduk.  Kulaklarımız kısa kumandalarda, gözlerimiz ya karşımızdaki düşman da, ya elimizdeki işlerde idi.  bir de yanık yanık okunan bir ezan sesi işitildi.  Bölüğümüzün imamı yüksek bir yerden <<Allah’ı Ekber, Allah’ı Ekber>> derken hain bir mermi geldi, zavallıyı şehit etti. 

(Muavenet-i Milliye) nin zaferi

“Goliath” zırhlısı batarken

     İçimizde bir şeyler kaynıyor, göğsümüzden taşıyordu.  Bir mermi cephaneliklerden birine düştü.  Yalnız mülazımımız Bursalı Adil efendinin elini yaktı. 

     Alev, duman, top gürültüsü arasında uzaktan birkaç yüz elin birden çıkardığı bir alkış sesi duyduk.  Bir de karşımızdaki “Bouvet” in ateşler, alevler içinde bir tarafına yatarak batmakta olduğunu görünce o kadar sevindik ki. . .

     Birkaç dakika ateşe durgunluk geldi.  Toplar patlamaktan kaldı, fakat düşman daha ziyade kudurdu, ateşini tekrar şiddetleştirdi.  Biz de karşılığını vermekte gecikmedik.  Şimdi karşımızda daha büyük bir hiddetle kabaran iki zırhlıyı da <<Bouvet>> nin yanına göndermeğe çalışıyorduk. 

     Arkadaşlardan Ahmet onbaşının bir bacağı koptu, sıhhiye neferleri kendisini sargı mahalline götürdüler.  O bacağının ağrısını unutmuş, top başından ayrılmak istemiyordu.  <<Beni topumun bayına götürün, daha vazifem bitmedi. >>  Diye yalvara yalvara şehit oldu. 

(U-5) in zaferi

HMS Majestic zırhlısı ka’r deryaya inerken.

     Artık akşam oluyor, sular kararıyordu.  Karşımızdaki iki zırhlı, daha arkalarındakiler, şeytan gibi encikleriyle beraber geri geri gitmeğe başladılar.  O iki zırhlıyı bir daha görmedik, onları da “Bouvet”in yanına göndermiş olduğumuzu sonradan öğrendik.

     Arkadaşlarımızdan birkaçı şehit olmuştu, bunlar arasında birkaç Alman da vardı.  Allah’ımıza çok şükür, düşmanı kaçırdık, vazifemizi yaptık. 

     Sustular, bu basit hikâye bizi bir birine karışan bin türlü düşünceye düşürmüştü.  Gazileri mübareklerdik, oradan ayrıldık.

     Tabiyenin cenup tarafında, birkaç yüz metre kadar uzakta beyaz badanalı duvarlarıyla gözümüzü alan şehitliği de gezmek istedik.  Burada ön tarafa Almanlardan, geriye Türklerden, onların sonuna Avusturyalılardan. Hamidiye tabiyesinde 5 – 18 Martta şehit olanlar gömülmüş, mermilerden yaldızlı mezar taşları dikilmiş idi.  mezarların üzeri bir çiçek bahçesi haline konmuştu.  Şehitliğin orta yerine mermi bilezikli bir de kuyu kazılmıştı.

     Şehitleri ziyaret ettik.  Ruhlarına   Fatihalar gönderdik.  Sonra göğüslerimiz kabarık, gözlerimiz yaşlı, mevkii müstahkem karargâhının yolunu yolunu tuttuk.

     Hazım Nami

DÖNÜŞ

     Onlar geçerken, caddenin hayat ve gulgulesini manalı bir sükût içinde durduran, bir hürmet olmuştu. 

     Ağızlarında halim bir musiki, hüzünlü bir mişvara bürünmüş mağrur bir güfte ile geçiyorlardı. Çanakkale’den geliyorlardı.  Gözleri, hülya ile dolu, yüzleri, harp ve güneşten yanmış ve dudakları masum bir tahassüsle gerilmiş askerler, göğüslerinde birer kızıl yıldızla zafere nişanlanmış gaziler, size gösterişsiz, bu geniş caddenin sükût ve hareketsizliği ortasından gidiyorlardı bu hürmetkâr sükûtun üstünde, alayını zaferden getiren ve kim bilir hangi, zafer için götüren sancak etrafında coşkun ve galeyanlı bir istikbal ihtiyacıyla salınıyordu.  . 

     O, Çanakkale güneşine renginden yadigâr vermiş, onun için biraz solmuş harbin barut ve ateş savuran rüzgârlarından biraz kararmış, üzerine bir eskilik giymişti.  Bununla solgun ve ipekleri, sırmaları ve kıvrımlarına eski bir gölge gibi nüfuz eden tarihin mukaddes rengiyle dalga dalga gurur, lema lema mefharetti.

     Yavaşladılar, sonra durmuşlardı.  Zan ederim, küçük bir istirahat verilmişti.  Renkli yazmalarıyla terlerini siliyorlar, kalın yük çantalarından bir iki düğme çözerek bu sıcak Ağustos gününden, yorgun ve yanmış göğüslerine serin bir nevaziş arıyorlardı.  İçlerinde, yaya kaldırımın kenarına tevfikini kucağına yatırarak, ellerini dizleri üzerinden arada saz sarkıtmış, çömelenler vardı. 

     Onları daha yakından görmek memnuniyetiyle, sokuldum.  Hepsi biçimine ehemmiyet verilmemiş elbiselerini kuşatan çanta ve palaska kayışları altında arkamıza ait endişelerimizi susturan, gürbüz, yapılı vücutlardı.  Neşvedar bir lakaydıyla başlarına geçirilmiş kalpakların gölgesinde esmer, sade hatlarla çevrilmiş simalarının cazibesine, munis nüfusuna kapıldım. 

     Durgun ve heyecansız bir hülya ile bakan bu siyah, kumral, sarı, ela gözlerde Çanakkale’yi arıyordum.  Bu gözlerde saklanan yeni ve canlı tarihi görmek, yorgun bir teneffüsle açık dudakların sustuğu menakıbı dinlemek için ne yapmalıydım.  Bilmiyordum?

     Önümde bir tüfeğin namlusunu kavramış, küçük parmağını gümüş bir halkanın boğduğu bir elle alakadar oldum.  Tüfek bu avucun içinde aciz ve esir bir teslimiyetle kıvranıyor.  Hissini veren bir el, baktıkça kuvvet ve tahakkümün bir timsali gibi hayalinizde büyüyerek size bu günkü gururunuzun, yarınki saadetinizin, her şeyinin onun çelik yumuluşunda saklı olduğunu söyleyen bir el.  Uzun bir boy ve arka çantası, bu elin ait olduğu cehreyi benden saklıyordu.  Bana döndüğü vakit iri kaşları ve gölgeli gözleriyle esmer yüzü, kulaklarına doğru incelen genç ve kumral bir sakalın hâlâlı içinde bir onbaşı görmüştüm. 

     Bazı cehreler vardır ki her kalıbın aşinasıdır.  Bu onbaşının ki gibi.  Ona hitap etmek, onunla görüşmek için gözlerinin dudaklara güya bir daveti vardı.

     Hoş geldiniz, hemşerim, gazanız mübarek olsun.  Tabii tebessümlü bir ifade ile cevap vermişti.

     Eyvallah, cümleye mübarek olsun, hemşerim.

     Onlar Çanakkale’de ön siperde giderken sarmaşırlar, göğüs göğüse, kalp kalbe gelirler ve dalaşırlar, döndükleri vakit de karalarını kutlaşırlardı.

     Cümleye mübarek olsun.

     Gaziler tebriklere böyle mukabele ederlerdi.  Onun için bana da bu harp lisanıyla cevap vermiş, haşa beni de gazi zan etmemişti. 

. . . ncı alay değil mi?  İngilizleri yıldırdığınız, düşmanlar, kendileri söylüyorlar, iyi harp ettiniz hemşerim.

     Birden bire kızardı.  Bu mahcubiyet içinde bir müddet cevap bulamadı.  Sonra elini göğsünün üzerine koyarak, saf bir itirafla:

     Allaha şükür, dedi.  Padişahımızın payitahtına acık alınla dönüyoruz.  Bir iki saniye durdu.  Anlıyordum, henüz söyleyeceği vardı. 

     Ama dedi. 

     Anadolu şivesine mahsus kısa, mini mini <<emme>> tekrar etti.

     Ama daha ne iyi harp edenler var, onların yanında biz neyiz ki! 

     Etrafına bakındı, bana en iyi harp eden kahramanları birer birer göstermek istiyor zan ettim.  Aynı haileyi oynamış, aynı rüzgârda azmin mukaddes ateşini yakmış cehreler içinde, hepsinin fevkinde bir hurafe kahramanlıkla temiz edenleri araştırıyordum.  Gözleri arkadaşlarının yüzlerinde tevkif ede, ede süzüldü, nihayet müphem bir in’itâf almıştı. 

     En iyi dövüşenler?  Onları göstersen e hemşerim.  Yüksekten, bir ruhun bütün heyecanını boşaltan bir bakışla beni süzdü.  Solgun dudaklarında his olunur bir raşe vardı.  Göğsüne sığmayan bir teheyyücün tazyiki, onların musır imtizacını açmak işitiyorlardı.  Gözleri yine arkadaşlarının yüzlerine ilişe ilişe dolaştı, o müphem in’atakı aldı ve eli havada gösterilecek bir ufuk arıyordu.

     En yaralılar, en iyi harp edenler, hemşerim, orada kaldılar, dönmediler.

     Şimdi bu elin işaret ettiği ufku görüyorum.  Bu süzgün gözlerin müphem in’itafında gizlenen kutsi hakikati anlamıştım. 

     Ey Türk:  Bu gün seni bulmuştum.  Ninemin, halamın, babamın hayal ve hissime ilk gıda olan masallarında, hatıralarında;  ecdadın, kalplerden kalplere döküle döküle mukaddes bir ırmak nuru teranesiyle gelerek ruhumun ilk ateşine sunan türkülerinde;  çocuk gözlerimde, mazinin kat kat siyah perdelerini kaldırarak asil tarihimin muhteşem fecrini sıcak ve cebirli bir sesle, yaratan hocamın derslerinde aradığım, duyduğum, gördüğüm, sendin.  Yurt için bu kadar tevekkül ve saffetle dolu aşk ve bu aşk için bir pervane samimiyet ve fedakârlığıyla yanmak yalnız senindir.  Vazifesine yalnız ölümü gaye tanıyan iman, askerlikte rütbeyi ölüm bilen müthiş itikat, ancak senindir. 

     Şimdi seni tanıyorum.  Sen Çanakkale’den geliyorsun.  Fakat sen o masallarda, türkülerde, tarihlerde yaşayan ruh değil misin?   Ey Türk!  Çanakkale’yi sen, bu ruh ve imanla müdafaa ettik, hakikat tarihine mucize ve efsane sahifeleri yazdık.  Asırlardan beri insaniyet üstüne ihtiras ve cinayetten, gurur ve nahvinden yığılan tazyiki kaldıracak bu inkılap harbinin kanlı manivelasına kalbin Çanakkale’de yıkılmaz, sarsılmaz bir istinat yeri oldu. 

     Fakat sen dün nerede idin?  Bak ruhumda nasıl mukaddes bir hüsran bağırıyor?  Sen nerede idin?  Senin karşında, bu günkü gururumun yanında kanayan eski yaralarla sana böyle sorarken bu suallerimde, onlara iltiyam ve kukun veren bir kudret buluyorum.  Tevarüs edilmiş, yaşanılmış bütün felaketlerin bu serzenişli feryatlarıyla ruhumdan boşaldığını duyuyorum.  Bırak devam edeyim; 

     Sen dün nerde idin?  Nerde idin? 

     Hareket etmişler.  Yanımdan gittiğini, gittiklerini duymamıştım.  Sokak ortasında dalgın bir yolcunun çarpmasıyla kendimi bulduğum vakit onlar, yine gürültülü cereyanına başlayan bizim kalabalığımızdan, aşina uzak bu esatiri insanlar, bu ölümleri, mezarları, cehennemleri atlamış, bütün cürufunu Çanakkale ateşlerinde eriterek ruhunun saf ve halis cevheriyle cennetini arayan bir uhrevi kafile gibi, bu tarih ve inkılap yolcuları, muhitindeki hayat ve dünyaya teması etmeden, bizim lakaydi ve heyecansızlığımızdan memnun, müsterih edimlerle uzun caddeyi dönüyorlar ve şüphesiz yeni bir vazife ve şeref yoluna gidiyorlardı.

     İçimde uzun senelerden birikmiş gibi kuvvetli bir tahassür uyandı.  Arkalarından koşmak, yırtılan bir sesle bağırmak istiyordum. 

     Uğurlar olsun, ey Çanakkale evlatları.   Bir daha nerede buluşacağımız.  Sizi yalnız Çanakkale’de değil, her yerde, her sahada, âlemde, fende, sanatta, bütün hayatta bulmak, görmek isterim.  Buna inan ki işte o gün, ebediyen kurtulduğumuz gün olacaktır.

          Rebani Fehmi

     Çanakkkale mefahirinden:

     Arı burnunda

     İki asker karşılaştılar

  • Nereye gidiyorsun?
  • Arı burnuna, , ,

Cevabı veren Konyalı bir neferdi.  Sanki köyüne dönüyor.  O kadar asude, o kadar şen…  Cephe arkasından.  Uzaklardan geliyor.  Kim bilir yarasına hangi Hasta hanede bakmışlar;  taburcu olmuş.  Kendi başına bırakmışlar.  Buruşuk kaputunun saçaklı eteklerini eyerlerde sürüye, sürüye vazifesi başına, ateş karşısına gidiyordu. 

     Hayatı neşeler içinde istihkar eden bu Konyalı fedayı Arıburnu’nda can alıp verenlerin, şehadet rahiki içenlerin en küçük bir numunesi, en mütevazı bir timsaliydi. 

     Dar bir vadide uzun bir şose, uçurum yamaçlar arasında sahile kadar uzanmıştı.  Kuytu, emin. . .tayyarelerden bile emin bir yol. .  Sakin, sakin cepheye giden asker kolları;  kâh arkadaşına dayanmış, kâh sedyeye uzanmış, kanlı sargılar içinde yaralı kafileleri;  yük arabaları, makarı beygirleri hep buradan geliyor, geçiyor ve hiç arkası kesilmiyordu.

     İşte bu;  şan yolu, şahadet yolu, Arıburnu yoluydu.  Konyalı nefer bu yolun yolcusu.

     Arıburnu:

     Burada düşman;  sahilin kumluklarına saplanmış, bir iki kilometrelik bir sahada denizin dalgalarıyla Osmanlı bombaları arasında sıkışmış;  karşısına yükseklerden bakan üç cephe.  Yükseklerde duran üç sine gibi Osmanlı mevzileri dikilmişti. 

     Kabatepe, kanlı sert, cesaret tepesi.

     Düşman, cesaret tepesine karşı bütün gayzıyla ateşler püskürürken, batarya ateşleri saikalar gibi hava tabakalarını yararken. . .   Birdenbire kulaklar hiç beklenilmeyen bir ahenin esvat içinde kalırdı.  Evet, oradaki kahramanlar, dillerde dolaşmağa namzet olan destanlarını bir taraftan kanla yazarlarken, bir taraftan da terennüm ederler.  Çılgın infilak tufanları arasında askeri bir bandonun şetaretli, Perran nağmeleri cesaret tepesinin istihzali bir kahkahası gibi etrafa aks etmeğe başlardı. 

     Yok yok, ben günah işledim, o terennümler istihza kahkahası değil iman neşesiydi.  Sanki düşmana arka çevirmeyen cepheler kıbleye tevcih etmişler, cedbeli terennümler içinde gaza ayini icra ediyorlardı.

     Lakin bu neşe imanın en azametli nişanesi, düşmanın en büyük savleti, harbin en şanlı menakıbı Kabatepe civarında çıplak bir sırtın üstünde görülmüştü.

     Buradaki siperler o kadar birbirine geçmiş, o kadar bir birini kucaklamıştı ki artık bütün gemiler, bataryalar susmuş;  bunların birine fasılasız savrulan humbaraların, sık sık ateşlenen lağımların tarakaları infilakları kaim olmuştu.  Bu topraklar o kadar şehit kanı emdiler, o kadar yetim ağlattılar ki Osmanlılar, bu sırtın üzerinde dökülen kanları ebediyen unutmamak istediler ve adına <<kanlı sırt>> dediler. 

     Orada her şehit olanın bir menkıbesi, her gaza edenin bir destanı var, elbette bir gün terennüm edecekler.  Ben onlar içinde yalnız birinin menakıbını anlatayım;

     Kanlı sırt üzerinde iki taraf siperleri bazen birbirine beş altı arşına kadar yaklaşmış, bazen de daha ziyade uzaklaşmıştı.

     Düşman ya lağım ateşliyor, ya bomba atıyor;  lağımlar bazen kendi siperlerini yıkıyor;  bazen de hem kendi siperlerini hem de bizimkileri harap ediyordu. 

     Fakat bombalar siper içinde kimseye aman vermiyor.  Düşmanın mükemmel vesaitine karşı bizim tarafta pek iptidai humbaralarla iş görülüyordu.  Onun için biz de bomba kullanmak elimizdeki iptidai silahla düşmana göğüs germek pek büyük bir melekeye mütevakkıftı.  Bombacılar çoktu.  Fakat içlerinden bir tanesinin bir imtiyaz mahsusu vardı.  O yalnız günde bir saat siperde bulunur, kucağındaki bombaları atar, sonra cephe arkasında istirahate giderdi.  Ona bu imtiyazı, zabitler, kumandanlar vermiş hiç kimse bunu kendisine çok görmemişti. 

     Evet, onun bir mahareti vardı.  Her kesten uzak, kırk elli metre mesafeye kadar bomba fırlatıyordu.  İşte bunun için orduda faideli, kıymetli bir unsur olmuş kendisine küçük fakat mümtaz bir zabit muamelesi edilmişti. 

     Bombacı Recep çavuş…  O bilmem, hangi yurdun evladıydı.  Bildiğim bir şey varsa bu memleketin mücahidi, bu dinin bir müdafii olmasıdır.

     O bir kahramandı;  bir Müslümandı.  Kahramanlar birbirlerine yardımda bulunmak, Müslümanlar dindaşlarına nusret etmekle mükelleftiler. Boş durmağa ulu cenabı tahammül etmedi.  Cephe arkasında da faydalı bir unsur olmak istedi, şüheda arkadaşlarının son mekânını hazırlamayı deruhte etti.

     Her gün siperde bombasıyla çarpışıyor ve vuruşuyor;  siper gerisinde kazmasıyla uğraşıyor, çalışıyordu.

     Günlerce, haftalarca bu iki işi gördü, şehit arkadaşlarını toprak üstünde zelil etmedi.  Yine bir gün şühedanın miktarını söylediler, gitti hepsine bir yer hazırladı.  Fakat fazla bir kabir kazdı.

  • Bunu kime kazdın, Recep çavuş, dediler. 
  • Buraya da bir gelen bulunur;  diye cevap verdi ve sonra siperdeki

Vazifesine gitti.  Fütursuz düşmana göğüs gerdi.  Bombalarını ateşleyip fırlatmaya başladı.  Birden bire bir infilak duyuldu.  Baktılar;  bir meşum bomba patlamış;  o fedai mücahidin iman ile dolan göğsünü parça parça etmişti.  Kanlar içinde düştü.  Masiyetsiz ruhu Allahlına kavuştu.  Şehit idi, kanıyla gusül oldu. Kefeni libası oldu.  Sevdiği sancağına sarıldı.  Götürdüler.  Hazırladığı boş kabre koydular.  O varını vatanına vermiş;  vatandaşlarının son hizmetine bile müftekir kalmamıştı.

     Çocuklar!  Kanlı sırt üstünde hep böyle fedailer vardı.  Onların hepsi birer kahraman idi.  Kaba Tepenin kuytu yamacında mevki kumandanın oyuklar içindeki kalm daireleri bu kahramanlık neşidelerinden birçoğunu yazdı, yazdı ve size bir sahife-i şan bıraktı.  Onları terennüm ediniz.  O zaman hissen iftihar ile göğsünüz kabarır, ruhunuz yükselir, metanet alır.  Fakat sakın bu neşidelerin mazlum kalan kahramanlarını unutmayınız.  Onlar da hep sizin ve sizi yetiştiren anaların hayatını kurtarmak için öldüler.

          Seraceddin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.