DONANMA MECMUASI 91-140-11 Ekim 1917


DONANMA MECMUASI 91 / 140 – 11 Ekim 1917

Perşembe 11Teşrin-i Evvel: 1333 / 24 Zilhicce: sene 1335

İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için senelik kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.

Safayı bahar

Nüshası: 40 para

Merkez tevzi bab-ı ahi caddesinde ay yıldız kitap hanesidir.

Merci: mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daireyi mahsusaya müracaat edilmelidir. 

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.  En meşhur muharrirlerin muavenet mahsusayı kalemiyesi temin edilmiştir.

Matbaa Ahmed ihsan ve şürekâsı

NÜSHASI 1 KURUŞ – DONANMA HAYATTIR – NUMARA 91/140

Mülahaza

MAKSADA DOĞRU

İstikbal donanması

     Her hafta bu bahis ile iştigal etmeği kendimize bir vazife biliyoruz.  Zaten mecmua, ismi delaletiyle de sabit olduğu üzere, bu esastan inhiraf edemez.  Ve bu suretle vatana hayırlı bir iş gördüğü kanaati besler.  Görülüyor ki istikbaldeki denizcilik için umumi bir hareket var.  Gerek resmi ve gerek hususi tespitler bize pek güzel anlatıyor ki yarını bu günden düşünmeğe başladık.  Samimi olarak hepimiz itiraf etmeliyiz ki şark ruhuna ferda endişesi ancak şimdi girebilmiştir.  Güç olsa da şimdi yine var olabilmesi bizi sevindiriyor.  Yine sevinçle görüyoruz ki bizde denizcilik harbin, yani halk ihtiyaçlarına karşı pek yüksek bir fedakârlıkla çalıştığı gibi istikbal için de sesimiz, gürültüsüz fakat müsmir ve feyyaz bir sa’y ile hazırlanmaktadır.  Bahriye-i şahanenin bu günkü manzarası gönüllere ne büyük ümitler veriyor.

     Resmiyet bu halde iken hususiyet de kendi âleminde çalışıyor.  Bizim en büyük noksanlarımızdan biri de yazacağımız yazılar için tetebbu ve mahalli tetkik noktalarına ehemmiyet vermemek ligimizdir.  Faraza hususi denizcilik teşebbüslerinde efrad ne dereceye varmıştır, ne gibi gayeler takip ediyor, istikbali hazırlamak meselesinde hataları var mıdır?  Buraları iyi, zati, mahalli tetkiklere arz etmeyiz.  Hele istatistik hala madum duruyor.  Hâlbuki istikbal donanması için çalışmağı mecmua en büyük vazife olarak bildiği için bu husustaki tetkiklerini ileri götürmektedir. 

     Bu tetkikler neticesinde anlıyoruz ki denizcilik hususiyet dairesinde de ümit bahis adımlar atmaktadır.  Bunun güzel bir misalini de şu sütunlarda, teşkilindeki maksadı, gayeyi, birkaç defa izah eylediğimiz “inşaat-ı bahriye milli anonim şirketi” teşkil etmektedir.  Şirket denizcilikte feyizli bir yol küşat etmekte olduğundan – tahminimiz veçhiyle – her tarafta ehemmiyetle telakki edilmektedir.  Hatta geçenlerde (Osmanişer Loyd) refikimiz, buna dair yazdığımız bir makaleyi karilerine bildirmiş ve bu teşvik ile maksadın ehemmiyetini anlayıp bizi de ayrıca müteşekkir bırakmıştır.  Refikimizin şu ihtimamı ne derece müteşekkirane karşılanırsa, bizi o kadar da tefekküre saik olmalıdır.  Düşünmelidir ki bu gibi teşebbüsler (gaye) ne demek olduğunu bilen, ameli ve asıl çalışan sanat ve ticarette bu günkü harikaları gösteren milletler nezdinde hiçbir zaman istisgar edilmiyor.  Almanya’nın iktisadi eserleri her gün manzurumuz oluyor.  Şarka ait ihtimamlar, tetkikler bize vazifemizi ihtar edip durmaktadır. 

     İşte “Milli inşaat-ı bahriye anonim şirketi” de vazifeyi idrak ve ifa muhimmesinin mahsulüdür.  Şirketin teşkili zamanından beri bir hakikati tekrar etmekte biz ulum ve fennin vatanı olmasa da sahiplerinin elbette vatanı vardır.  Vatansız marifet sahibi bizce faidesiz bir insan demektir.  Sanat da böyledir.  Ve bu gün de memleketimizde teşviksizlik, himayesizlik sebebiyle nice sanat sahibinin zekâsı sönmeğe mahkûm duruyor.  Hâlbuki memlekette bu gibi müesseseler çoğalırsa milli sanat yurtları çoğalmış demektir.  Hususiyle biz, istikbal donanması için ne kadar çok ve mühim şeylere muhtacız.  [şurada ufak bir istitrada lüzum görüyor.  Bir milletin donanması yalnız harp sefinelerinden ibaret değildir.  Ticaret filosu da donanmaya dâhildir.  İkisinin muvazi olarak terakki etmesi lüzumu bugün bedihi bir hakikat derecesine varmıştır.]  fennin nice terakkileri de bu türlü müesseselerin çoğalması, halkın rağbet ve teşviki artması sayesinde, yine bu fabrikaların ufak odalarında temin edilmiş, nice ihtiralar bu vasıta ile âleme yayılmıştır.  İşte biz yeni şirketi atinin bu ferahlı vaatleri namına da takdirler ile karşılıyoruz.  Şirket esası, terakki esası demektir.  Umumun iştiraki olmazsa ve hiçbir müessese ufak bir terakki hatvesi bile atamaz.   Halk kendi menfaatinin, vatanın menfaatiyle tev’em olarak muhafaza edildiği bu türlü teşebbüslerin hakiki manasını anlarsa, şirketler sayesinde bu kadar muazzam, harika derecesine varan işleri meydana çıkaran memleketlerde siyasi reşit ve izan namına bir mevki daha kazanmış oluruz. 

     Mübalağaya tevdii nefs etmeden söylüyoruz.  Yeni şirketin ilk 100000 lira sermayesi milletin himmet ve teşvikiyle 1000000 olabilir ve buna da namzettir.  Düşünelim ki cihan harbinin en büyük simalarından biri olan Kurupp müessesesinin esası Essen’de ufak, karanlık, ratıp ve fakir bir demirci dükkânı idi. . . .

    Donanma.

İcmal-i hadisat

İzah maksat ve meslek [*}]

1

     Donanma mecmuasının son defa intişarı üzerine tayin mesleği namına iyi kil ü kal işitildi.  İhtisas ne demek olduğunu bir iki kitaptan birkaç nazariye öğrenerek değil, bir mesleğin şakird mütetebbi şeklinde ifna-yı umur ederek bilen mütemeddin memleketlerde bile umumun zevk mütalaasını tatmin edecek asara her gün tesadüf edilmekte.  Hatta efkâr ve nazariyat mahsusanın ta’mimi için ekseriya “ammenin arzuvi kıraiti” cihetine ehemmiyet verilmekte olduğundan mecmuada bu şıkı tercih eylemiş ve buna dair bir makale-i izahiyede yazarak bu münakaşaya hitam vermeği münasip görmüş idi.  Fakat şimdi anlıyorum ki bu güft ü gû bitmemiş, eksilmeyip artmıştır.  Hele bazı mahsulat kalemiyenin muvahazası nokta-i nazarından ihtiyar edilen mesleğin, bazı taraflarca da dâî-i infial olduğunu da işittim ve gördüm.   Ve o zaman ikinci bir tavzih name daha yazmak mecburiyetini takdir ettim.  Mecmuanın mesuliyet tahririyesini deruhte etmek benim için büyük bir şeref olduğu gibi ifası müteassır ve belki müteazzır bir vazife olduğunu da takdir etmez değilim.  Fakat şu temaşa gâh garaibde, uzun seneleri, gazetecilik denilen istimdad fersa bir meslekte ifna etmiş bir adam, ne olursa olsun bir tecrübe sahibi olmaktan da mahrum kalamayacağından mecmuanın bar neşrine bunun için tahammül ettim.  Mecmuanın mesleğinden, bana refakatleri ile müşerref eden birkaç sevgili arkadaş da bittabi alakadardır.  Bu sevgili refikler, düşündüklerimi kabul eden veya benim gibi düşünen, pek namuslu ve bu toprağa hamule-i kitaptan daha har bir muhabbetle merbut bir iki sahib-i kalem olduğundan mecmuanın hudut mesaiyesi, hedef muvahezesi hakkındaki müdafaatı benim deruhte etmekliğim iktiza ederdi.  Bu yazılar, o hizmet müdafaayı eda eyleyecektir. 

     Donanma mecmuası edebiyatı ve muahazet edebiyeyi muhit neşriyatına ithal ettikten sonra bu iki kısma da bir hat aslı tayin etmek lazım geliyordu.  Biz bu hattı – en ziyade tarz ifadesi calıb-i tekellüm olan – tenkide ait sütunların ihtar manevisinde mündemiç görüyor idik.  Fakat ortadaki güft ü şinîd Kanaatlarımızı mütezelzil etti.  Tecrübeten anladık ki hakikatin daha açık, maksadın daha muayyen olması hatta sui tefhimlere bile mani olacaktır.  Onun için evvelki yazılarımızın işaretinden ziyade bu makalenin sarahatini – şimdi – tebeyyün maksada daha elverişli bulunuruz.  Mecmua, dokuz senelik bir hayata maliktir.  Onun umde-i neşri, <irşad-ül ümmet> kaziyesidir.  Bu millete, hikmet-i mevcudiyetini, ser bekasını anlatmak bir hizmet me’cûre olduğuna kail olanlardanız.  On seneye varan, bittabi kaleme ve lisana küşâyiş veren hayat meşrutiyet, bize birçok açı misaller ile anlattı ki bu memlekette eshab-ı kalem bu irşad kaziyesinde ekseriya me’cur değil, huzur-i tarih ve mantıkta mutlaka bi huzur olacaklardır.  Biz, neşriyatımızla bundan teberri etmek istiyoruz.  Bu teberri yalnız aksam-ı neşriyatın faraza siyasiyat kısmına ait değildir.  İçtimaiyat, edebiyatta bu hükme dâhildir. 

     Esasat terkinin hiç biri bizce merdud olamamak tabiidir.  Tevkifin bile tedenni ad edildiği bir zamanda ileriye doğru atılacak bir adıma karşı çîn cebin izharı, hacalet maneviye den başka bir netice vermez.  Bu bedihe karşısında fazla tevkif etmek bile zaittir.  Fakat çok ve asılsız koşmak nasıl muzır ise yanlış adım da o kadar tehlikelidir.  Asılsız ve vakitsiz her gün, her gün olmasa bile birkaç senede birkaç defa değişen kanaatlerin, nazariyelerin mahsulü olarak meydana çıkan prensipler, insanda tabii bir aks-ı amel, makusiyet his ve nazar husule getirir.  Seyir terakkiyi temsil edememek, taraftar tevkif veya münhemik mazi olmağı istilzam eder.  Mevlûd terakki;  dert istiskaya uğrar, binaenaleyh mahkûm mevt olur.  Âlemde cari sent ilahi, bizim için büyük bir ders ibrettir.  Tedrici tekâmülü inkâr ederek bir hamlede ileriye atılmak isteyenler hakayık eşyadan gafleti kabul etmelidirler.  Hilkat beşer bile, hâkimiyet şark iyeden bizlere intikal eden <hikmet tedriciye> nin bur numuneyi mükemmeli iken biz bu hakikatten araz edemeyiz, edebiyatta böyledir. 

     Görüp ve anlıyoruz ki evvela <muâhezât edebiye> de terviç ettiğimiz lisan celb-i dikkat ve belki hiddet ediyor.  Bunun bir hata olduğunu itiraf etmek zaruridir.  Bu hatayı samimane itiraf ettikten sonra sebeplerini de izah eylemek lazım geliyor.  Birinci sebep, ülfet sa’yiye mağlubiyettir.  Bizim gibi eskiler ile çok uğraşmış yazıcılar, birkaç asırdan beri takip ede gelen usul sekimeyi kolay, kolay terk edemiyorlar.  Yalnız bizim için medarı teselli olacak bir cihet var ise yenilerimizin de hemen hemen aynı marazla malul olmalarıdır.  Faraza, son intişar eden resaileden birinde meşhud olan şu fikre-i techiliyeye ne demek lazım geldiğini insaf ve vicdan mahkûmesinin vereceği hükme terk ederiz.

     [Edebiyat tarihimizin şimdiye kadar, hatta edebiyatla en çok meşgul olanlar arasında, tamamıyla meçhul kalması, arada sırada ortaya yalan, yanlış bir takım nazariyeler fırlatılmasına imkân veriyor.  Tarihin en basit mütearifelerine karşı göz yumularak, numune edebiyat ve harabat gibi çok yanlış ve çok iptidai kitaplardan edinilmiş amiyane malumat ile vücuda getirilen bu nazariyeler, ciddi bir tenkit önünde hatta bir dakika bile ayakta duramaz.  Tarihi kendi hissi kanaatlerine yalancı şahit yapmak isteyenler, sahte bir ilim kisvesi altına soktukları bu esassız ve iptidai müddeaların çok zaman yaşayamayacağından emin olmalıdırlar.  Hiçbir ciddi tetkike istinat etmeyen bu inadı nazariyelere. . . ]

     [ . . . .  Tertip tasavvurda müellif hazretlerinin ihtiyar ettiği nazar-ı hikmet, eğer ihlafına ders-i ibret olmuş olsa idi, hiç şüphe bu kadar ki şimdi bizde de – tarifine layık – bir lisan edeb mevcut olurdu.  Hayfa ki Osmanlıların sîf celadeti İranlıları ne kadar gerdandadeyi inkiyad ettiyse İranlıların türrehât kalemi dahi Osmanlıları o derecede meftun-i hayret eylediğinden öyle bir hâkimin gösterdiği numune-i müreffan dahi ve safın hoca cihanın bir satırda sekiz kaf ve on altı şın cem etmekten ibaret olan şakşaka zenliklerinde halkın tevhim eylediği letafete galebe edememiştir.]

     Diyerek, bugün müdafaa edilen efkâra o zamandan tercüman olmuş ve Ziya Paşa da harabatın mukaddemesinde:

Taklid ile çün lisan bozulmuş

Ozan aruzu gaib olmuş

Çıktıkça lisan tabiatından

Ebette düşer fesahatından

Failen fiil olmadan nemayan

Parmak eyledi bizde ozan

İşte bu sebepledir ki elan

Terkide yok irticale imkan  

     İhtarıyla bu günkü milli vezin gürültüsüne kırk sene evvel fakat bilerek, düşünerek bir hediye takdim etmiş iken, acem edebiyatının Türkçeye olan tesirinden bahis bir konferansta müdafaa edilen – gayridir ki:  bu yeni nazariyenin nasıl ve ne surette teşrih edildiğini maatteessüf bilmiyoruz – itirafıyla yalnız – belki masna – bir mektubun iki cümlesiyle, yıkılmak istenilen efkârı muaheze kastıyla yazılan bir makalede kalemi usul mevzuanın haricine çıkartıyor.  [bu misallerin tadidi bizce inkişaf hakikat namına mültezim olduğundan ileride yine bu bahse avdet edeceğiz] sizler, donanma mecmuasına nakil edilerek, mazi ile halk mukayesesine sebep olduğu için bais infial olan büyük mektubunda yazdığı:

     (. . .  Çünkü ulum kelimesi kos koca bir şeydir. . . Biz olsa olsa edibadan veya tabir sahihiyle hürde-furüşuz.  Ebu cehalik gösterecek kadar cahil değilsek, allamelik satacak kadar da alin değiliz.  Sokrat’ın hâkim unvanını muhip hikmet tabirine tahvil eylediğinden olsun ibret alalım.  Mahiyet ünvanlı bir eserde ulumun mahiyetinden de bahis olunur.  İnsan hatasında eshabı insafın müsamahasına da mazhar olur.  Hâsılı birader, biz Sokrat gibi bir hâkim, Russo gibi bir edip olabiliriz.  Fakat İbni Sina gibi, Seyid gibi, İbni Kemal gibi, Humbolt bir âlim geçinmeğe kalkışırsak haddimizi bilmemiş. . .)

     Hâkimlerinin, hadisat cariye-i edebiyenin muvaceheyi hayret fermudunda tebdil ettiğini ispat edebilirseniz. . .]

     Dese acaba verilecek cevap yine techilattan mı ibaret kalacaktır?  İşte bunun için mahiyeti tenkid, cidal şeklini alıyor.  Misallerimiz daha bitmedi, bahis siyah kimindir bilemem.  Bitmeyecek de galiba. . .  Şeyhinin hürnamesini tahlil ederken Köprülü zade Mehmed Fuad imzası üstünde:

     [ . . . Bu ufak ve basit aşk hikayesi’le şahsiyetini tesbit etmiştir.  Esasen bu hikâye mevzuu itibariyle o kadar güzel ve o kadar her muhite, her devre tatbik kabiliyetindeki, bir yüzünde her zaman aç aşikâr ve doymuş o gözler bulundukça omun lezzetiyle, okunacağını tahmin etmek büyük bir keşif sayılamaz.]

     Hamlelerini görenlerin ne diyeceğini keşf etmek de büyük bir maharete tevakkuf etmez.  İşte bu sebepledir ki kavgalarımız makalesinde görüldüğü üzere tarz beyan değişiyor.  Şimdilik bu kadar misaller anasıyla mazeretimizin tasdiki edileceğine, emin ve müsterih, itikat ediyoruz. 

     Muahedeyi garaz kârane kabilinden değil uhuvvet perverane ve samimane ihtar ve irşad şeklinde bize tevcih edilen ikinci bir itiraz da meslek neşriyatın usule rabtı noktasıdır ki, yukarıda dediğimiz gibi biz evvelce bunu mecmuanın koleksiyonunda mündemiç görüyor idik.  Şimdi bu işareti de noksan buluyoruz.  Ve bu noksanı ikmal için bu birinci izahı masat ve meslek makalesini yazmağı münasip gördük.  Tekâmül tedrici nazariyesinin müdafaası mesleğimizi hülasa etmiş ve anlatmış olacağını tahmin edebiliriz.  Bediiyattandır ki bu gün cihanın her tarafında bizim müdafaa ettiğimiz nazariyenin müdafaaları da bulunuyor.  Muahezeleri de bunun için pek o kadar cahilane ad edileceğini umarsak, acaba fazla safdil olur muyuz?  Fakat ne olur ise olsun hakikat seyrini bila mezahim ikmal eder.  Bu itikat samimi ile bu satırları yazdık.  Yine itikat ediyoruz ki hayat umumiyesinde kanaatlerimizin daha mutedil bir lisanla akisleri vardır.  İçtimaiyatta, edebiyatta katiyet hesabiye olamayacağını takdir ettiğimiz içindir ki, biz kendi tarihimizin bu güne kadar irae ettiği misalleri tetkik etmek ihtiyacını his ediyoruz.  O misallerin teraküm ettirdiği bedahetler ise bize kâfi geliyor.  Ondan fazlasını da kasri bir reviş ad eyliyoruz.  Faraza vicdan-ı milliyi uyandırmak için elimizde bi nihaiye mevzular dururken vatanın umumiyeti tarafından temsili, taakkül ve sonra imtinalı pek kolay iken menkulatın hakkını hale vermek için ısrarda bir mana göremeyerek, haşiyesinde:

     [. . .Her oymağın bir hayvan isminden ibaret olmak üzere bir ongunü vardır.  Cem alltı erihin beyanına göre o oymağın fertleri bu hayvanı mukaddes telakki ederler, öldürmezler.  Önünü temizlerdi o halde bu bir nevi totem demektir. [*]

     Sözleri manzur olan altın ışık manzumesini tevcih edilen hedefle münasebettar ulamıyorum ve yine iddia ediyorum ki, bunlar, teraküm ettiğini söylediğim tarihin bedahetleri değildir ki halk – gaye nokta-i nazarından – mali olabilsin?  Hatta biz, bu türlü sözlerin mahezleri olan asarı bile biz henüz tahlil âlemi nokta-i nazarından çok şüpheli buluyoruz.

     Makale haddinden fazla uzadı tavzih maksada ikinci bir makale daha tahsis edeceğiz.

          Hüseyin Kazım

         [ * ] bu makalemi çok sevgili kardeşim Şevket Bey efendiye ithaf ediyorum.  Hakiki ve ebedi hürmetlerin bu takdime-i ihvanı kabul etmesini hakkımdaki teveccühünden, ser ithafın takdirini zekâvet müsellemesinden rica ederim.

Hafta başında

İkinci ders

     Maalesef istediğim ve yazdığım gibi çıkaramadığım evvelki makalede Köprülü zade Fuad Beyin ne aruz, ne de hece vezninin mahiyetini anlamadığına dair yeni ve eski delillerim olduğunu söylemiştim.  Tetkiklerimi ziyadeleştirdikçe gördüm ki kendisi tarafından anlaşılması şöyle dursun, Fuad Bey, bunları <vezinler her milletin ruhundaki sesin, ahengin mahiyetine göre yapılmış harici ölçülerdir.> gibi doğru, bununla beraber adeta korkutucu bir ifade ve bir şive ile başkalarının da anlamasına mani olmak meyelânındandır.  Bunun için hataları ispata başlamadan veznin, hususiyle aruz ve hece tabirlerinin mahiyetini mücmelen işaret eylemek lazım gelir.  Veznin bir ölçü, bir hesap olduğuna, bu ölçünün, bu hesabın lisanın kendi bünyesinden, kendi hususiyetlerinden çıkabileceğine ve bu teşekkülde de bir milletin ruhen tanıdığı ses ve ahenk hâkim olacağına ben şüphe edenlerden değilim.  Hatta dikkat olunursa, bu hususta ondan daha ileri giden bir kanaatim bile vardır.  Fuad Bey milli vezni hangi lisanın bünyesinden çıkmış yani hangi milletin ruhundaki müşterek ahenge tercüman olmuşsa o lisan için o milli vezindir. 

     Tarifiyle kabul ettiği milli vezin denilmeyi, milletin ruhundaki müşterek ahenge tercümen olmayı, yani, rabıtasıyla tefsir ederek, bir lisanın bünyesinden çıkmaya hasr ve kasr eylediği halde ben milli veznin teşekkülünde hem lisanın bünyesine, hem milli zevke uygun olmak şartını varid görüyorum.  İkisi arasındaki farkın büyüklüğü bilhassa ölçünün olabileceği görüldükten sonra anlatılacaktır. 

     Denilmişti ki nazımda milli vezin evvela bir lisanın kendi bünyesinden çıkar.  Evet, bu böyledir.  Fakat şurasını unutmamalıdır ki ben Fuad Beye hece vezninin milliliği Türkçe ile başlamış olmasında mıdır?  Diye sorduğum vakit de ki – buna yukarı ki tarif ile mukabele olunmuştur – düşündüğüm burasıydı.  Zira pek muhtemeldi ki lisanın ilk günlerinde heceleri muayyen miktarda ayırıp tekrar dizmekle başlayan bir vezin, bir gün gelsin de birleşen hecelerin bir birleriyle tatlı bir imtizaç görmesi esasından bir hususiyet daha kazansın ve göstersin.  Yani hece esası bir de aruz esasına iltihak ve imtizaç etsin.  Demek, bir vezin bir lisanın bünyesiyle nasiyle bir münasebet peyda ediyor.  Şimdi bunu bilmek zaruretini duyuyoruz:

     Malumdur ki lisanlar hecelerle başlar.  İşte bir lisanın vezni de lisana bu izafetini, hecelerin bazı hususiyetlerine mutabakatla temin eder ki bu mutabakat bilahare, ruhun zevkine göre, bir takım şekiller iktisap edecektir. 

     İşte Fuad Beyin anlamadığı hakikatlerden biri budur.  Bizim hece vezni, umumiyetle denildiğine göre lisanla mutabakatını hecelerin muayyen miktarda muayyen ve mütenazır cüzlere ayrılmasında buluyor nasıl ki Fransızcanın da buna benzeyen bir veznini biliyoruz.  Bunun Türkçede

     Birisinin bir kartalı kaldırdı vurdu yere

     Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu – YUNUS EMRE

     Beyti eski,

          Dün gece yattım, rüyama girdi

          Tahta sakallı bekçi babalar

          Vurdukça sopayı dağlar erirdi,

          Yıkılır, düşerdi tekmil obalar. . .

     Kıtası pek yeni misallerindendir.  Bu tarzın lisanımıza mutabık olmamasında mani bu kadar.  Aruza gelince:  bunun da rüknü, esası hecedir.  Fakat muayyen ve mütenazır cüzlere taksiminde aruz birer kapalı heceyi kâfi görmekle beraber her cüzün ihtiva ettiği hecelerde açıklık ve kapalılık ve icap ediyorsa, uzunluk ve kısalık itibariyle bir tertip, bir intizam hâsıl olmasına dikkat eder.  Hemen hemen Yunanca ve Latincede olduğu gibi. .

     Mecliste bu revnak, şetaret sana mahsus

Mısrağı bu tarzın eski,

     Artık ay rüzgâr unuttum seni, sen hülyasın,

Sen de gönlümde uzun bir gecesin, rüyasın!

Beyti yeni bir misalidir.

     Görülüyor ki Türkçe lisanının bünyesinde de hecelerin açık veya kapalı olması gibi Arapçaya hatta her lisana benzeyen bir hal vardır.  Demek, bu tarzın da lisanımıza uymamasında mani bu kadar;  hatta İsmail Safa Beyin latife maksadıyla söylediği mısraında bile Fuad Beye anlatmak istediği budur.  Yalnız dikkat olunacak nakza aruz esas ve erkânının Türkçeye uygun olmasında değil bu uygunluğun milli zevke göre tensiğindedir.

          Güvercin dem çeker viranelerde

     Mısrağı ise parmak hesabına olduğu kadar aruz lisanına da uygundur. Nasıl ki Cevdet Paşanın da fark ettiği gibi mevlüdün

          Vacib oldu cümle işte har kula

     Mısrağı ve emsali Türkçenin bu iki esasa muvaffakıyetini Fuad Beyin kendi gözü önünde hala söyleyip duruyor.  Bu şenlik sonradan, vaz olarak dahi ihtiyar olunması, davasından kimseye bir şey kayıp ettirmez.  Çünkü Fransızlarda yedi heceden aşağı mısralı müstakil manzume olmamak esas kaide iken bunun haricinde manzume yazılmış ve milli ad olunmasına ses çıkaran olmamıştır.  Nitekim yine Fransız nazmında esas sayılan kafiye bile kurûn vasati içinde tesis etmiştir.  Bizim de bu günkü kafiyelerimize bakalım.  Dünkü kafiyelerimizin aynı mıdır, daha çok incelmemiş midir?

     Şimdi, hece vezniyle aruzun mahiyetleri hakkında şöyle bir fikir peyda ettikten sonra, Fuad Beyin bunu zaten anlamadığını ve bugün yine anlamamakta veya anlamazlığa gelmekte olduğunu izah edeyim: 

     Fuad Bey dün hece vezninden bahis ederken ihatası tam değildi. 

     Vezin millide bir kelamın manzum ad edilmesi için mısraların aded hecesi nazar-ı itibara alınır (malumat edebiye: s 73)

     Diyordu;  hâlbuki hece nizamında iki mısraı veya mısralar şartı yoktur.  Bir mısra, veznin icap ettiği ahenge malik olmak için kâfi veznin tarifinde vahit kıyası olmak lazım gelirdi. 

     Hece vezninde tadadın ıtrad fikir ve asabı fena halde tahriş eder.  Bazıları hece vezninde tehalüf ahenk mevcut bulunduğunu söyleyerek aruz vezninin o kafiyesini kabul etmemek istiyorlar.  Verdiğimiz izahat vezin milliyenin esas mahiyeti itibariyle aruz vezni kadar vasi olamayacağını ispata kâfidir.  (malumat-ı edebiyye:  s. 73, 74)

Diyordu:  hâlbuki bu noktada ben Fuad Beyden ileriye giderek, hece vezni lehine iddia edeyim ki hece vezninin mahiyeti genişlemeğe daha fazla müsait ve müstait bulunuyordu.  Kezalik Fuad Bey Fransız nazmıyla mesela Türk ve Arap nazımları arasında kayıp büyük ve zaruri farklar mevcuttur.  [Malumat-ı edebiye; s47]

     Demesine rağmen bir sahife geçmeden,

     Parmak hesabı Fransız usul inşadiye pek müşabihti, Fransızlar nasıl mısralar beyninde adet hece itibariyle bir tenasüp ararlarsa vezin milliyemizda da aynı noktaya atıf dikkat olunur. 

     Diyordu.

     Bazı işareti vezin milliye tevfiken tanzim eden Abdülhak Hamid hece veznini de imken derecesinde ıslah ve tevsiye muvaffak olmuştur.  (malumat-ı edebiye: s. 63)

     Diyordu;  hâlbuki Hamid’in hece veznindeki tasrifini ıslah ve tevsi ad etmek hece veznini hakikaten anlamamak demekti. 

     Hece vezninde nazar-ı itibara alınacak en mühim şeylerden biri de takti’dir.  Bu hususta umumi bir kaide vardır.  Çift mahalli mısralar müsavi sayıda parçalara ayrılmalı.  Sekiz heceliler 4 – 4 (malumat edebiye, s. 54) diyordu.  Hâlbuki bunu takiben (Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin) , (Akşam olur, güneş gider şimdi buradan) misallerini getirmekle bu kaideyi takzip ediyordu. 

     Fuad Beyin hala hece vezni bilmediğine kati bir delil ise (kelimelerimizin yalnız onun kalıbına gerebildiği) iddiasında bulunmasıdır. 

     Kelimelerimizi yine bu kalıba koyabileceğine inanmam. 

     İbaresini, teklif ediyorum, Fuad Bey hece vezninin maruf şekilleri içinde bir yere koysunlar.  (uzaklaştırılamayacaktı.)  gibi Türk lisanı kelimelerinin hece veznine gireceğini söyleyebilmek için bu vezni bilmekte Fuad Bey derecesine inmek lazımdır!

     Fuad Beyin bu vezni anlamadığını ayrıca aruz da anlamamış olmasıyla ispat edebilirim.  Fuad Bey malumat-ı edebiye ismindeki kitabında aruzu tarif için

     Aruz vezinleri memdudiyet ve maksudiyet, meczumiyet ve meşhukiyet itibariyle bünyeyi masari arasında istihsal intizama yarayan birer vahid kıyasiyedir.  (s72)

     Diyordu.  Buradaki bünyeyi masari terkibinden anlıyoruz ki aruzda da veznin hizmeti mısraları yekdiğerine benzetmekten ibarettir;  hâlbuki veznin bu hizmeti asıl tek bir mısrağı içinde husule getirdiği intizamla başlıyor ve bitiyordu. 

     Bu günkü lisanımız Arabi ve Farisi birçok kelimat ile memzuç bulunmasaydı aruz vezniyle pek güç ülfet ederdi.  (malumat edebiye s. 77) 

     Diyordu;  hâlbuki Kastamonulu Galip’in sırf Türkçe kelimelerden vücuda getirdiği yazılar aruz vezninde idi ve hatta emalesizdi, zehafsızdı.

     Arabi ve Farisi kelimeler kemal-i suhuletle aruz vezinlerine ithal edildiği halde esasen Türkçe olan bazı kelimat ve bir takım sığ marufa ozandan kısım azmine veya hiçbirine ithal olunamıyor, mesela (gideceğim) asla kullanılamıyor (malumat edebiye, s. 77)

     Diyor, bununla aruzun – eski şairlerimizin, nedendir Fuad Beye sormalı, aruzdan alıp kullanmadıkları – (fasıla-i kübra) yı bilmediğini ilan ediyordu.  Fasıla-i kübra dört müteharrikle bir sakinden mürekkeptir.  Hatta Hamid Beyin son günlerde intişar eden (yadigâr-ı harp) inde [bize göre gazi ya şahadet. İkisi de aynıyla şahadet] beytiyle başlayan parça beş müteharrikle bir sakinden ibaret bir cüze tatbik etmişti ki bu türkün ve acemin ret ettiği bir tertiptir.    

     Fuad Beyin aruz hakkında dünkü malumatı böyle nakıs olduğu gibi bugün de bu halden ileri gitmemiştir.  Hatta pek doğru olarak kaydını ilave etmemiş olsaydı Cevdet Paşadan aldığı cümlelerde müşarın olduğuna inanmak için evvel emirde böyle bir maziye inanmak icap ederdi. 

     Cevdet Paşa da ıslafı Farisi vezinler kullanarak Türk lehçesini bozmuş olmakla muahede ediyor.  Evet, ıslafı hatta bazı şiirlerinde Fikret ve Faik Ali bile bu vezni kullanıyorken tabii şiveyi bozacak ve lisanı vezin için feda edecek kadar beceriksiz veya ihmalkâr olmuşlardır.  Bir takım zaruret vezinler tevhim ve bu tevhimlere iltica etmişlerdir.  Fakat böyle bir zaruret kabul etmeyince

          Hülya bu ya, ben sahibin olsaydım – ilahi

          Hülyası da bir neşe ve bir haz mübahi-

          Ruhum bu kadar ruh ki etmezdi temlik!

     Mısraları gibi İstanbul telaffuzu hiç de bozmayan misaller çıkabilir hükmünü verirsek bilmem niçin <küstah> oluruz?

     Evet, Cevdet Paşa gibi bizde biliyoruz:

     Lisan Arabi’de medd maksur, kasr memdud caiz değildir.  Fakat kafiye medd ve işba’ olunabilir ama lisan terkide imla medd yoktur.  Elif, ya, vav ancak alamet hereke olarak kullanılır.  Telaffuzda medd ve işba’ olunmazlar.  Lisan terkinin seciye-i mahsusası budur.

     Lakin (iş’ar terkiye ozan Arabi’ye ve Farisi’ye ye tatbik olunamaz) hükmüne gelince, buradaki <ozan> ı böyle cem sigasıyla ve hele aruzun erkânı manasıyla almaktan ihtiraz ederiz.  Zira aruz hasren memdud heceler için tertip olunmuş bir vezin mecmuası değildir ve hatta kavaid edebiye kitaplarında amaleler, belki Fuad Bey de bilir, avarız ozan olmak üzere zikir olunur.  Bir yerde amele gelince ona tabiatıyla alelade heceden fazla kıymet verilir.  Ve aruz ile yazılan mısraların dürüst okunmasında görülen müşkülat, ameleler, zehaflar, o ahengin ruhtan kopmamış olmasından değil, aruzu kullananların aczinden veya müsamahasındandır. 

     Yoksa mektup sıralarındaki malumat edebiyesiyle lisan hazırımız aruz usul vezniyle fevkalade kesb ülfet eylemiş demekte olan Fuad Beyin bu gün Türkçenin aruz ile istinas hususundaki macizesine inanmamakda mazuruz.  Diye döndüğü için yakın bir zaman içinde – eğer bildiğimiz hislerden kendisinde varsa – pişman ve muztarip olacağında ve bir de bu günkü hür name muharririni haşlamakta bizimle ittifak edeceğinde ben hiç şüphe etmiyorum.

          Nişantaşı 7 teşrin-i evvel 1333 /

          Hakkı Tarık

Hatırat:  [Heybeli ada kayık yarışları – bahriye nazırı Cemal Paşa hazretlerinin vürudu]

Hatırat:  Heybeli ada kayık yarışları vükela çadırı.

HARP HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan mabad

     Prusya başvekili İngiltere’nin Fransa’ya kayırıcı siyasetini görünce mahzen evrakı karıştırıp Biyarich mülakatında üçüncü Napolyon’un Belçika ve Lüksemburg hakkında tasarladığı balade mezkûr mukavele mesudesini Times gazetesiyle neşir ettirdi (25 Temmuz) ve Napolyon politikasının foyasını meydana çıkardı.  İngiliz efkâr-ı umumiyesini birden bire telaş aldı.  Hükümet Belçika’nın bitaraflığını temin için düvel-i muhasıma nezdinde derhal teşebbüs eyleyerek her ikisine de tasdik ettirdi.  Aynı zamanda İtalya’da dahi icrayı nüfuz ile İtalyan hükümetinin tam bir bitaraflığa sülüğüne sebep oldu.  İtalya kralı Fransız askerinin infikakını (12 Ağustos) müteakip papa malikânesine duhul ile Roma’yı işgal ve az müddet sonra payitaht ittihaz kıldı.  Ve ondan sonra keyfine bakıp Fransa’nın mezaim mütetabisine uzaktan vah vah deyici ve işe karışmadığına sevinici oldu.  Dük de Gramond Roma meselesini selamet vatana tercih etmesi neye yaradı?  Gerçi gafleti, amalini, inadı ile Fransa tarihini lekeleyen amil Olivia kabinesi 19 Ağustosta sükût etmiş idi lakin vatan hacalet ve elem çamuruna yuvarlanmış idi.

     Fransa – Prusya muharebesinin safahatı devlet Osmaniye’ce dahi dikkatle takip olunur idi.  Sadr ve kat Ali Paşa Fransa’nın mağlubiyetinden devlet aliyeye zarar tevaridini tahmin eyleyerek öyle bir neticeyi hatırına getirmek istemiyor idi.  Seferay saltanat seniyeden yalnız Berlin sefiri Erstarki Bey Prusya’nın behemehâl galip olacağını Bab-ı Ali ye yazmakta olduğundan Ali Paşa infialini ketum edemeyip istihza makamında bizim Erstaki Bey hayli ukaladandır der imiş.  Vukuat her ikisini de tahminlerinde haklı çıkarmıştır. 

     Gorcakof Fransa’nın mağlubiyetinden ve Bismarck’ın mümaşatından bilistifade Paris muahedesinin Karadeniz’in bi taraflığına dair olan ahkâmını fasih ve iptale kıyam etti.  1871 Kanun-i Sânî’sinde Londra’da bu hususu müzakere için beyneldüvel bir konferans akd olundu.  Müzakerat vaki 13 Mart sene 1871 mukavelesiyle neticelenmiştir.  Mukaveleyi mezkûr mucibince Karadeniz’in bi taraflığı ilga kılınıp boğazlar hakkında devlet-i Osmaniye’nin hâkimiyet kadimesi tasdik ve teyit olundu ve cemile olarak ecnebi devletler sefin harbiyesinin boğazlardan müruruna müsaade edip etmemek hakkı kendisine verildi.  Zira 1841 Londra muahedesinde devlet Osmaniye hali hazırda sefin harbiyeyi ecnebiyenin boğazlardan müruruna müsaade etmek hakkını haiz idi. 

     Ali Paşa kendi imza ettiği Paris muahedesinin Karadeniz’e müteallik olan ahkâmının bir veçhe bila tağyirini yine kendimi kabul etmek mecburiyetine elimesine duçar olmuştur.  Rusya devleti Avusturya yı tehdit ile Prusya’nın işine mükâfaten bu meselede Bismarck Rusya’nın amaline hizmet etmiştir. 

     Fransa’da imparatorluk kabinesinin düvel-i muazzama nezdinde gayri müsmir müracaatlarına müdafaayı milliye hükümet muvaffakatesi dahi tecdiden tevsil eyledi.  Hariciye nezaretini deruhte etmiş olan zül faver mösyö Tiyer’i bu işe memur etti.  Tiyer hattı zatında kar ezmude ve sahib-i temkin bir rical-i siyasi olduktan başka imparatorluğun serfiraz muhalifini olup harbin men vukuuna elinden geldiği kadar çabalamış ve ilan-ı cumhuriyetten sonra harekete gelen revalüasyon temayülatına mine’l-kadim adavet edegelmiş idi.  Harp ve revalüasyon taraftarı olması sulh ve itilaf işine memuriyetine kıymet mahsusa veriyor idi.  İmparatorluk istibdadı kalktıktan ve revalüasyon harekâtının önü alındıktan sonra Fransa’ya kendini toplamak ve sükûn ve itidal içinde inkişafat meşuriye yi tabiiyetiyle uğraşmak için lazım gelen müsalemet ve müddet-i düvel muazzama derig etmeyeceği mamul idi.  Bu ihtiyar vatanperver eylül ve Teşrin-i evvel aylarında Londra, Petersburg, Viyana ve Floransa şehirlerini dolaştı ve ser emedan ve hükümdaran ile görüştü.  Cümlesi Fransa’ya izharı haber havaiden geri kalmadıkları halde hiç biri fiilen muavenet vaadine yanaşmadı ve nasihat ve teselliyetlerle ve şahsına riayet faike ile rica ve iltimaslarına mukabele ettiler. 

     Diğer taraftan Tiyer’in böyle düvel-i muazzama payitahtlarını devir etmesi Bismarck’ı kuşkulandırmış idi.  Usta diplomat kıldan nem kapıyor ve en ufak bir hadisenin düvel-i muazzama ya tahvil tavır ettireceğini ve mesela iki devlet söz birliği ediyorsa diğerleri dahi onlara uyarak müessir bir tavassut icrasına kıyamlarını mümkünattan ad ediyor idi.  Gerek yarandide bu ihtimali kable’l-vuku karşıladı.  Bidayet-i harpten beri Avusturya’yı Rusya ile korkutarak iraç bıraktığı gibi bu kere de Fransa’ya kayırmak yüzünden vuku bulacak müdahaleyi Prusya vesileyi harp ittihaz eyleyeceğini Londra ve Petersburg kabinelerine yazmış idi. 

     Tiyer’in baş vurmasından dahi bir netice çıkmadı.  Harp kemal-i şiddetle devam etti.  Paris muhasara olundu.  Fransa’nın en güzide ve en cesim kuvvetine malik olan Mareşal Bazon vatana ihanet ederek Mec kalayı müstahkemesini bilcümle ıslaha ve mühimmatıyla ve yüz yetmiş bin askeriyle düşmana teslim eyledi.  (27 Teşrin-i evvel).  Müdafaayı milliye hükümetinin vilayet garbiye ve  cenubiye de tez elden tanzim ve teslih eylediği ordular birer birer perişan oldu.  Alman bayrağı Fransa’nın otuzu mütecaviz departmanında mütemevviç idi.  Paris mahsur olup hükümet muvakkate payitahtı terk etmemekle beraber vilayet ile münasebatı münkati olmamak için eczasından bir kaçını Tarn şehrine göndermişti.  Tarn şubeyi mersulesinin rükn azami olan dâhiliye nazırı gambotta istitaat beşeriye fevkinde himmet ve hamiyet irazıyla vilayet ordularını peyder pey teşkil ve tanzim ve ıslaha ve levazımını tedarik ve eleman leşker muzafferiyete karşı sevk eylemiş ve hatırayı millette unutulmaz nam bırakmıştır.  

     Nihayet Paris şehri erzakı tükenip sukuta mahkûm oldu.  Talih harbin Fransa’ya adet-i teveccühüne imkân kalmadı.  Akd sulh etmek ve muzaffer ve mağrur düşmanın şeraitine samimane ve itaata diye boyun eğmek zaruri idi. 

     Silahın şeraiti ne olacaktı?  Bismarck Alman unsuruyla meskûn olmaktan dolayı Almanya’nın eczayı mütemimmesinden ad olunan Alzas eyalet kadimesiyle Loren ayalinin bir kısmını Fransa’dan almağı şart esası ittihaz etmiş idi.  Almanya efkâr-ı umumiyesi, matbuatı, hatipleri, dar-ül fünun hocaları hep bunu şiddetle iltizam eyliyorlar idi.  Muharebe uzadıkça ilhak araziye külliyetli tazminat nakdiye dahi inzimam edecekti.  Hâlbuki hariciye nezareti mevkiine gelir gelmez bitaraf devletlere yazdığı tahrirat-ı umumiyede sebep vega olan imparator ortadan kalktıktan sonra Fransız milletinin sulha amade olduğunu ve fakat ne bir karış toprak ve ne ufak bir kale taşı feda edemeyeceğini tumturaklı bir eda ile beyan etmiş idi. Namdar avukat ve hissiyatı gaipliğin diplomatlıktan bihaber olan Jöl Faver iş bu beyanatı fırlattıktan sonra doğrudan doğru hasmını istimzaç etmek istemişti.  Ve cihet-i askeriyenin müsaadesi üzerine bizzat Alman karargâhı olan Fariyere giderek Bismarck ile görüşmüş idi. (19 ve 20 Eylül 1870).  Fariyer mülakatı pek garip idi.  Bir taraftan Jöl Faver mağlup bir milletin hukukunu fezaya beliğ-i mantıkiye ile müdafaaya çalışıyor, diğer taraftan neşeyi zaferle kalmayıp ve hırs istila ile cevval olan Bismarck şikârı kaçırmamak azim katiyesinden vaz geçmiyor idi.  Zaten Bismarck bu mülakatı kabul edişi Alman orduları fazla zahmete girmeden Alsas – Loren kıtasını koparmak maksadına mebni idi.  Zira Paris, Meç ve Strazburg mevkii müstahkemesi henüz tahtı muhasarada olup bunların zaptı bir hayli fedakârlığa mütevakkıf idi. 

     Bismarck Fransa hükümetinin niyet istila cûyânesinden ve şayet Fransa orduları galip gelse idi Ren nehrinin hatt-ı yesarı ile iktifa olunmayıp Almanya’nın dedik dedik kılınacağından acı acı bahis etti.  Jöl Faver dahi bir takım müraiyelerin Nisan makülanelerine kapılmış olan Fransız milleti şule-i hakikatle uyandığını ve terk araziyi haysiyet ve hamiyetine sığdıramayacağını ve kat’ uzuv unulmaz yara açacağından elhak araziden sarf-ı nazar olunmasını ve münasip tazminat naktiye ile sulha rabıta verilmesini bast ve rica eyledi ve hissiyatı o hesaba çok daha bir çok şeyler söyledi.  Hatta Bismarck’tan <<siz bir Fransız gibi düşünüp söylüyorsunuz mesaide buyruk ben Alman kalayım>> mukabelesini gördü.  Jöl Faver meyusen Paris’e avdet etmiş idi.  Galibin Fransa’dan bir parça koparmaksızın sulha yanaşmayacağı tezahür eyledi. 

     Jöl Faver beş ay sonra 23 Kanun-i Sani 1871 de ikinci defa olarak Alman karargâhına gitti.  Fakat karargâh bu kere, Versay idi.  Açlık Paris şehrini teslime mecbur etmiş idi.  28 Kanun-i Sani’de Bismarck ile bir mütareke akd edildi.  Bismarck müdafaayı milliye hükümetini tanımak istediği cihetle sulh katiyi imzalamak için bir hükümet müşir-ül azim idi.  Mütareke Paris istihkâmatının teslimini ve Fransız orduları hakkında bir takım ahkâmı ihtiva eylediği gibi Fransa’da intihabat umumiye icrasını ve Almanların işgali altında bulunan departmanların dahi intihabata iştirakını da havi idi.  Bu suretle intihap olunan mebusan Bordeaux şehrinde toplandı ve Tiery kuvveyi icraiye reisi tayin eyledi.  Mebusanın ekseriyeti fecayı harbin nihayet bulmasına ve sulh ve müsalemetin tekrarına taraftar idi.  Millet dahi huzur ve ârâma muhtaç idi.  Tiyer şerait sulh tezakkür ve takrir etmek için Versayla geldi ve Şubat 21 / 1871 tarihli mukaddemat sulhiyeyi imza ve meclis mebusan hararetli münakaşalardan sonra işbu mukaddematı kabul etti. ( 1 Mart 1871 ) şerait katiyeyi sulhun bitaraf memlekette devam müzakeresi mukarrer olduğundan 26 Martta Brüksel de Almanya ve Fransa murahhasları arasında konferans küşat olundu.    Maalesef o esnada Paris’te dehşetli bir komün ihtilali patladı.  Muhasaranın ıstırap ve mahrumiyetleri ve mağlubiyetin tesiratıyla heyecana gelen efkâr ahaliden bilistifade müfrit cumhuriyetçiler ve komün davasını güdenler ihtilal bayrağını kaldırmışlar idi.  Komünarların Paris’te yaptıkları tahribat malumdur.  Kuvveyi icraiye reisi Tieri bir taraftan şerait sulhiye müzakeratını idare ve diğer taraftan ihtilali bastırmak ile uğraşmağa mecbur oldu.  Bu manzara karşısında Bismarck tahfif mutalebe bittabi yanaşmayacak idi.  Lakin ihtilal, sirayetinden korkulur bir alet olduğundan bir ayak evvel teskini kendince de mütelezzim idi ve onun için mösyö Tieri muavenette bulundu ve eserayı Harbiye’den miktarı kâfi asker verdi.  Tier, ihtilali kanlı bir surette bastırmış ve ihtilalcilere bila af ve aman muamele etmiştir. 

          Mabadı var

               Abdurrahman Şeref

Hatırat

türk neferlerinin menakıp ulviyesi

4

Halil’in kulu

      Kutül Amare’deki General Townshend ordusunu kurtarmak için üçüncü defa teşekkül eden İngiliz ordusu 5 Nisan 1916 sabahı ilk hücumu yapmağı kararlaştırmış idi.  Bunu sekiz saat evvel istihbar eden Osmanlı ordusu kumandanı mevzuen düşmanın yan ateşine maruz kalan Felahiye birinci hatt-ı müdafaasını tahliye ettirerek kuvayı umumiyeyi ikinci hatt-ı müdafaaya aldırmış ve metruk birinci hatta kırk dördüncü alaydan iki bölük bombacı bıraktırmış ve mezkûr alayı mutavassıt mevziiye yerleştirtmiş idi.  Tarih mezkûr tesadüf eden 23 Mart 1331 sabahı tulûdan evvel İngilizler havaya yirmi bin top mermisi attıktan sonra hücuma kalkmış idi.  Birinci hatta bulunan bombacılar, mütecaviz düşmana karşı bombalarını atıp alaylarına iltihak etmek üzere hudut muvasaladan

Spor hayatı: [Son müsabakalarda bilhassa temayüz eden Beşiktaş Jimnastik kulübü heyeti]

Geriye giderler iken bir şey aranmakta olan alay 44 den Ankaralı Halil’i çağırırlar.  Halil hem aranır hem de şöyle der:  düşmanın topu sağ kolumu kopardı siz gidiniz.  Düşmana kalmasın onu bulunca gelirim.

          Mahmud Muan

DONANMAMIZ İÇİN

     Vatandaş!

     İstikbalin şanlı donanması için ayda kırk para vermeği, himmet borcunu unutma!

Letaif tarihiyeden:

ESKİ BİR KAPTAN PAŞA HİKÂYESİ

     Sultan Mahmud Sânî devrindeki kaptan paşalarımız arasında bir <Abdullah> yahut <Hamdullah> paşa vardır.  Bu zatın ismi <şanı zade> tarihinde <Hamdüllah> <Cevdet Paşa> tarihinde <Abdullah nam-ı diğerle Hamdullah> suretinde mezkûrdur.  <harita-yı kaptan-ı derya> nam eserde <Abdullah> deniliyor.  Hatta bir de <Deli> sıfatı izafe ediliyor:  Mamafih bu zatın başlıca <deli Abdullah paşa> namıyla şöhretyab olduğu anlaşılmaktadır.  Filhakika (büyük Petro) gibi birçok büyük fikirli, etvar ve harekâtı avamın tavır ve hareketinden ayrılan zevata, haza anlaşılamamazlık neticesi olarak <deli> lakabının izafe olunduğu tarihin her devresinde tesadüf edilen bir hadise ise de maalesef bu <deli Abdullah> paşayı bu müstesna sınıfa ithal edemeyeceğiz.  Abdullah paşanın ne meziyet zatiyesinde, ne icraat resmiyesinde yukarı ki sınıfa mensup asalet mahsusadan eser olmadığı münasip azimeyi zamanın hususiyeti, kaht-ı rical sebebi ve sultan Mahmud Sânîyenin kendisini pek yakından tanıyarak her ne dense harekât ser bazanesine bir kıymet atıf eylemesi – ile yetişebilmiştir. 

     Abdullah Paşa hasekiyanda iken nihayet bostancı başı, müteakiben mîr-âhûr olmuştu.  O zamanlar Yunan ihtilalinin arife-i zuhuru ve yeniçeri, kalyoncu ve sair tavaifin zorbalığı, tecavüzatı İstanbul sokaklarını düello meydanı, eşkıya yatağı haline getirdiği fena günler idi.  İki yeniçeri ortası yahut mesela ser – gerdeleriyle humbaracılar arasında bir ağa çıkıyor, iki taraf adeta topa, tüfeğe müracaat ediyor, sokaklara metrisler yapılıyor, küçük bir muharebe halini alan arbede günlerce uzuyor, yeniçeri ağası, Kaptan Paşa, hatta sadrazam tavassut hayırhah hanede ( )  bulundukları halde iki taraf da kulak asmıyor idi.  Binaenaleyh:  O vakitlerde İstanbul’un Galata, Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy vesaire gibi yeniçeri ortalar, kalyoncular ve sair nikar esnaf ile meskûn aksamının inzibat memurluğu vazifesine haiz olan Kaptan Paşaların umur-i bahriyedeki iktidarlarına değil bu gibi arazlı zapt-ü rapttaki kudret ve satvetlerine ehemmiyet verilir, bunların nasb ve tayininde bu mütalaanın tesirat azimesi olurdu.

Hatırat:  [Heybeliada kayık yarışları – manzara-i umumiye ve deniz tayyaresi]

     Sultan Mahmud Sânî devrinde ve bin iki yüz otuz dört senesinde Kaptan derya mevkiini işgal eden Hüseyin Paşa o mevkii kasap başılıktan gelmiş olduğundan umur-i bahriyede zerre kadar sahib-i malumat olmadığı gibi Kaptan Paşalık mevkiinin zapt-ü terhib er ezelde malik bulunmasına lüzum kati olan heybet ve şiddetten dahi külliyen mahrum idi.  Pek az fasılalarla zuhur eden Hasköy ve Galata kavgaları esnasında bu zatın hiçbir tesir muslihane ve tehdit amirane gösterememesi üzerine Kaptan Paşalık mevkiine yeniçeri ve kalyoncu eşkıyasının gözünü yıldıracak şedidaleşkirme ve tehdidini ika’ kadar bir zatın tayini lazım gelmişti.  Yeni Kaptan Paşa intihap olunan zat ise sabık bostancı başı ve la-hak mir ahır deli Abdullah Paşadan başkası değildi.  Abdullah paşa şekil zahirice heybetli, etvarı ser bazana, herkese herkesin yanında hatta huzur-i padişahide bile ağzına ve aklına geleni söylemekten çekinmez bir adam olduğundan, hususiyle bu hali sultan Mahmud’un hoşuna gittiğinden avam nas arasında haylice itibar sahibi idi.  Bostancı başılıkta iken envar-ı inzibatiye ile de meşgul olması ayrıca bir meziyet ad olunmuştu.  Binaenaleyh:  hemen rütbeyi vezaret ile makam kaptanlığa getirildi.  Abdullah paşanın tercümeyi hali (haritayı kaptanıderya) da şu veçhile mestur bulunuyor:

     Müşarünileyh Çengelköy’de bir pespaye ve bir bî-vâyenin oğludur.  Hasekiyandan olmakla şecere-i amali şah Endaz-i ikbal olmaktan naşi bostancı başı olup sonra mir ahvar evvel ve muzmar kamkaride kerem inân jaje hayâ-i mühmil [ 1 ] olmakla bi-muhâbâ sövüp saymasıyla sanki kalıp arazlı cazip ve bu hali vakti hal iktizasıyla hakkında tevcih aliyi celp edip rütbe-i vâlâ vezaret ihsanıyla kâm-rân ve otuz dört ramazanında Hüseyin Paşayı müşarünileyh üstüne kaptan ve otuz ay kadar sandal süvari derya-i unvan olduktan sonra azil ve Kara Hisar sahip sancağına nakil ile der-aliyyede ikamete memur iken otuz sekiz seferinde müzaç vaktin icabı üzere erazil ve eşkıyanın ağızından tutar ve edepsizi sövüp saymasıyla korkutup zapt eder memuriyle İzmirli hacı Salih Paşanın üstüne sadrazam oldukta mesalih naz ki devlet aliyeyi derki ve kadr vükela saltanat saniyeyi farka dikkat etmeyip er ezelce jeje hayâ-i hareketi cihetiyle dördüncü ayda azil ile dar-ı devletten devir vaz nikbinlikde ikamete memur olmakla orada fecien fevt ve sernihada senk mevt olmuştur.

     Yukarı ki satırlardan Abdullah Paşanın sövüp saymağa ne kadar müptela olduğu anlaşılmıştır.  Zan ederiz eğer anlaşılmamışsa aşağıki hikâye bu iptilanın derecesini mudhik ve mevsik surette bize anlatmağa kâfidir.  Bu vakaya 1829 senesinde İstanbul’da bulunan [Charles Macfarlane] nam İngiliz’in (İstanbul ve Türkiye’de on altı ay ikametim) unvanlı seyahatnamesinde müsadif oldum.  Hadise ise (deli Abdullah) paşanın henüz (bostancı başı) bulunduğu senelerde cereyan etmiştir.  İngiliz’in yazdığı satırları aynıyla tercüme ediyorum:

Hatırat:  [Makedonya cephesinde Arnavut gönüllüleri]

     Sultan Mahmud Sânî gibi metin fikirli, bütün düşüncesi binlerce müşkülat ile muhât maksadının meydana çıkarılmasına masruf bir padişahın çocukça letaif ve şakalar için vakit bulabileceğine çok kişiler itimat etmek istemezler.  Lakin hakikat, padişahın bu gibi şakalar içinde sık sık vakit bulabildiği merkezindedir.  İstanbul’da bulunduğum müddetçe bunlardan birçoklarını işittim.  İşte en mevsuklarından birini hikâye ediyorum:

     Sultan Mahmud’un – muahharen kaptan-ı derya olan – bir bostancı başısı vardı.  Bu adam pek hadid, kaba ve ağzına geleni söylemekten çekinmez olduğu halde padişah safiyet kalbine emin olduğundan bu halinden hoşlanıyor, son derece müsamaha ve müsaade gösteriyordu.  Padişah ekseriya bostancı başıya tesadüfte uzunca bir mükâlemeye girişir, sözü bilhassa bu adamın sövüp saymasını mucip olacak bir vadiye, yani Boğaziçi’ndeki inzibat memurluğu esnasında müsadif olduğu vakayı sevk ederek kahkahalarla gülerdi.

     Şurası malum olmalıdır ki:  Bostancı başılar Karadeniz boğazı sahil ve kara mütekabelesinin temin inzibatına memur oldukları gibi padişahın Cuma namazına azimetinde bindiği saltanat kayığının ser dümenliği ile de muvazzaf derler ve saltanat kaşığının yirmi altı kürekçisi onun kumandası altında bulunur.  Sultan Mahmud saltanat kayığına rakib olduğu vakitlerde, kürekçilerin en ufak kusurları üzerine, kendisinin müsamaha ve hissen nazarına mağrur olan bostancı başının huzur-i şahanede bulunduğunu katiyen nazar-ı dikkate almaksızın kürekçilere ağzına geleni söyleyip haykırdığına, en kaba tarzda sövüp saydığına dikkat etmiş idi.  Bir gün ciddi ve barid bir çehre ile mumaileyh dedi ki;

     Taaccüb ediyorum;  Ne zaman kayığa binsem görüyorum ki, Beşiktaş’tan Tophaneye gidinceye kadar bin kere Sebb ü şetim etmeden yapamıyorsun!

     Bostancı Abdullah Ağa alışmadığı bu sert ve barid vaz şehriyari karşısında bozuldu.  Mahcup ve mütereddit itizara davrandı. 

     Lakin şevketli sultanım, bu kürekçiler o kadar ahmak herifler, insanı o kadar kızdırıyorlar ki. . . .   Mamafih, mademki, bu kölenizin sözleri şevketli padişahımın canını sıkıyor, bir daha katiyen yapmayacağım.

     Padişah bu cevaba karşı gülmekten men-i nefis edemeyerek,

     Bir daha yapmayacaksın, sebb ü şetim etmeyeceksin, öyle mi?  Hâlbuki ki bana öyle geliyor ki, sen sebb ü şetim etmeksizin olamazsın.  İşte bu hususta ben büyük bir iddiaya girişiyor ve mükâfat vaz ediyorum. 

     Sultan Mahmud’un iradesine nazaran, gelecek Cuma günü bostancı başı saraydan hareket ve tekrar oraya muvasalat edinceye kadar hiç sebb ü şetim etmemeğe tahammül ettiği halde büyük bir mükâfata mazhar olacaktı.  Bostancı başı bu mükâfata her halde nailiyeti kurmuş olduğundan ne olursa olsun o kadar çok bir müddet zarfında çenesini tutabileceği ümit kuvasında bulunuyordu. 

     Nihayet yevm-i imtihan hulul etti.  Hâlbuki padişah tarafından saltanat kayığı kürekçilerine bu seferde mümkün olduğu kadar fazla acemilik göstermeleri suret-i hafiyede tembih olunmuştu.  Bostancı Abdullah Ağa aleyhinde tatbik olunan manevradan tamamıyla bihaber, kemal-i vakar ile serdümen mevkiine geçti.  Kayık da padişahı hamilen rıhtımdan avara etti.  Daha iskeleden üç hamle açılmamış idiler ki, kürekçilerden ikisi küreklerini denize düşürdüler.  Bu kadar büyük bir kusur, bu kadar acemilik, bu derece ma’yûb bir hareket ihtimali şimdiye kadar bir saltanat kayığında aslen vukua gelmemişti.  Lakin bostancı başı gayet padişahının iddiasını ve taht-ı tehlikeye girecek mükâfatı aklına getirerek kendini tuttu.  Kabahatlileri sebb ü şetimsiz tevbih etti.  Pek az geçmiş idi ki, kayıkta kürekçilerin gayri muntazam hareketlerinden adeta alabora olmağa yakın bir muvazenetsizlik görüldü.  Lakin bostancı kararında sabit kalıyor, dişlerini sıkmış duruyordu.  Dudakları arasında yalnız, falaka istersiniz, falaka kelimeleri döküldü. 

     Lakin ne oluyordu?  Kürekçiler çıldırmışlar mıydı?  Şimdi hiç biri birine uymayarak ayrı ayrı kürek çekiyorlar, kürekleri birbirine çarpıyorlardı.  Saltanat kayığı küpeşte küpeşteye yalpa ediyor, sular sıçrıyor, kayık adeta zik zak bir tarik takip eyliyordu. 

     Artık bu rezalete tahammül kabil mi idi?  Bostancı başı mosmor olmuş bir çehre, ateş gibi parlayan gözleriyle mevkiinden deli gibi sıçradı.  Şimdi bütün kürekçilere ve analarına, babalarına, silsilelerine karşı ağızından yalnız nefes alabilmek için fasıladar bir sebb ü şetim tufanı boşanmağa başlamıştı.

     Bu neticeye karşı padişahta kahkahayı salıyormuş, bostancı başıya hitaben: 

     Ben sana sebb ü şetim etmeden yapamazsın demedim mi?  Anlıyorsun ya, şimdi bahsi kayıp ettin.  Demiştir.

     Zavallı deli Abdullah Paşanın yukarıda derç edilen tercüme-i halinden anlaşıldığı üzere, bu küfürbazlığı yüzünden yalnız o bahsi değil, senelerce sonra nail olduğu sadaret azami makamını bile elden çıkarmıştı.

          Ali Rıza Seyfi

Deniz sesleri

TAHTELBAHİR MUHRİBİ

     İngiliz nazırlarından Bonarlow’un bir sözüne bakılırsa:  İngiltere’de ve Fransa’da en akıllı kafalar, (tahtelbahir harbine ne suretle mukabele edilmek lazım geleceği) meselesiyle iştigal eylemektedir.  Büyük torpido muhripleri, kruvazörler veya hatta muharebe sefaini limanlardan dışarı çıkarılmağa cesaret edilemiyor.  Çanakkale vakasında görüldüğü üzere bunlar, daha o zamanlar layıkıyla ikmal edilememiş bulunan tahtelbahirlere birer kurban oluyordu.  Bunun üzerine şimdi Amerika’da yeni bir gemi sınıfı vücuda geliyordu.  Tahtelbahir muhribi.

     Tahtelbahir muhripleri, cüzi su çekimleri sebebiyle torpidolanmaktan azade, meriyet cüzi yelerine sürat azimelerinin inzimamıyla bütün taarruzattan masun kalacaklardı.  Bunların suret-i ihtimali, şu tarzda düşünülmüştü.  Bunlar, toplu olarak açık denizde mıntıka-i memnua hudutlarını bekleyecek, deniz tayyareleri, bunlara düşman tahtelbahirlerinin vücudunu, istikamet seyrini gösterecek idi.  Bunun üzerine tahtelbahir muhripleri de takibine kıyam ederek deniz altında seyir eden tahtelbahri, bombalarıyla batırmağa çalışacaktı. 

     Böyle bir tahtelbahir saydinin, ne mertebelere kadar çıkabileceği, o vakitler daha (bitaraf) bulunan düvel-i müttehidenin – bir dar-ül sanayisi tarafından:  en kısa bir mühlet zarfında bunlardan 550 adedini teslim edilebileceğinin taahhüt edilmesinden anlaşılabilir.  Bu kabil merâkibin ebadı, ale-l takrib ber-vech-i âtî dir:

     Güverte üzerinde tul          29 metre  
     arz                                               4,30 mt.  
     Vasatta çektiği su                    1,20 mt  
     Mai mahreç                               70 ton  
     Motor kudreti           600 beygir hp.  

     Başta apaçık bir makinalı tüfek ve kıçta dahi 5,3 S / M lik seri ateşli bir top (borda açık) bulunmaktadır.   Telsiz telgraf tertibatı ile gece işaret cihazı da mevcuttur.  Bu botlar, iki ve bazen üç pervane ile tahrik olup 40 mili mütecaviz bir sürate haiz olmak (mutasavver) dir.  Bu taktirde tabiatıyla mai ihtirak mevcudu çar çabuk sarf edilir ve sa’yi seyir dahi tenakus eyler, sürat vasatiye, takriben 12 – 14 mile baliğ olacaktır.  Bu iki sürate müteallik malumat mübalağalı olmak caizdir.  Mürettebat iki zabit bir makinist ve yedi efrattan müteşekkildir.  Tahtelbahrin muhriplerinin cihet-i istimalinde talik eden ihtimalat kemali dikkatle derpiş edilince bunların pek meşkûk birer mahiyete haiz olduğu meydana çıkar.  Bir kere bu nevi ufak gemilerin denize tahammül kabiliyeti pek azdır.  Bu cins botlar, biraz denizli havalarda mütemadiyen büyük denizde kalamaz, nerede kaldı ki muvaffakıyetlerinin mevkuf aleyhi olan o yüksek süratlerinden fırtınalı denizlerde istifade edebilsin.  Bunlar, bazı mertebe fena havalarda bir limana iltica etmek ve bittabi en tehlikeli noktalardan, mantıken memnu hudutlarından uzaklaşmak mecburiyetinde bulunurlar.  Fakat iyi havalarda dahi tayyarelerin vücuduna bağlıdırlar.  Tayyareler ale-l devam açık denizi tarassut etmek lazım gelince bunlar için tayyare ana gemilerine ihtiyaç zahir olur.  Bu gemiler dahi cesim deniz tayyarelerini güvertelerine alabilmek için büyük olmak icap eder.  Bu ana gemileri ve uçurulan tayyarenin tekrar botu bulabilmesi için, muayyen bir sahaya bağlı kalır.  Bi-n-netice torpidolanma tehlikesine daha ziyade muarız bulunur.  Ana gemilerinin mühim zayiatı da bu halden neşet eyler.  Bundan maada yeni tahtelbahirlerin kuvvetli silahlarına karşı, güvertede apaçık duran 5,3 s/m lik seri ateşli bir topu ve ince saç teknesi ile böyle zırhsız bir tahtelbahir muhribinin satıh bahride mücadeleye kıyam etmesi imkânsızdır.  Ayrıca hemen hemen su kesiminin iki metre irtifaına çıkan yüksek kısım fevkanisi ve 30 metre tulunda oldukça iyi bir hedef de teşkil eder.   Böyle bir tahtelbahir muhribin müessir surette işe karışması birçok şeraite bağlıdır.  Bil tecrübe sabit olduğuna göre suni bir şey, harpte daima pek meşkûk bir mahiyettedir.  Alman ve Nemçe tahtelbahirleri, bu 550 avcı geminin muvasalat ve faaliyetini sükûn ve huzur ile beklemektedirler.  Bu sınıf merakıb, bu ana kadar sürat azimelerini, yalnız Alman ve Nemçe tahtelbahirleriyle torpido muhriplerinden kaçınmakta istimal eylemiştir.  Tahtelbahir vebasına karşı sırf Amerikanvari böyle bir vasıta-i devâîye üzerine ilk memnuniyet neşeleri sutunca (İngiltere de ve Fransa’da mevcut en mükemmel kafalar tekrar yeni bir vasıta-i müdafaa taharrisi uğrunda beyin patlatabilirler.)

          Ahmed.

Şark cephesinde: [Tuna nehrini mürur eden Alman askeri ve Riga nehrinde Alman süvarisi]

Şark cephesinde:  [son muzafferiyetlerin hatıratından Tuna kenarında Almanlar ve iğtinam edilen Rus topları]

Küçük hikâye

YENİ BİR HEDİYE

     Yemekten kalkalı belki bir saat olmuştu.  Karı koca, kahvelerini, her vakit ki gibi yalının balkonunda içtiler.  İçindeki şeyler silinmiş süpürülmüş de sonra havaya mıhlanmış gümüş bir tepsiye benzeyen ay her tarafı aydınlatıyor, dargın denize uzun ve yaldızlı aksini bırakıyor.  Yorgun dağları, ziyasız yalıları, bülbülsüz koruları mor ve serin bir sisinle, örtüyordu.  Sadi Bey üçüncü sigarasını da bitirdi.  Bu otuz yaşına gelmeden altmışını tamamlamış sıska bir gençti.  Gail baliğ olmadan dökülmeğe başlayan saçlarından şimdi tepesinde tek bir kıl bile yoktu.  Kafası ayın ziyasıyla bir bal kabağı gibi parlıyordu.  Gözlerini uzaklara, pek uzaklara dikmişti. 

     Karısı Cevriye Hanım – kocasına inat – gürbüz, şişman, canlı, kanlı, genç, dinç bir vücuttu.  Yirmi beş yaşında vardı.  Ama o kadar körpe görünürdü ki. . . Tanıyanlar hep, ancak on dördünde hükmünü verirlerdi.  Hem de şairdi.  Kafiye ve milli vezin ona hayat iksiri gibi tesir ediyor, yeni şiirleri okudukça şişiyor, u yazın dayanılmaz sıcağında Tokatlıyan’ın frambuaz dondurmasını yemiş gibi ferahlıyor, iştihası açılıyor, günde on iki defa karnı acıkıyordu.

  • Oh ne ulvi manzara! Dedi.
  • . . .
  • Sadi Bey sesini çıkarmadı.  Sanki işitmemişti.  Cevriye Hanım kıvrandı.  Balkonun kenarını sıktı.  Bir elini kalbinin üstüne koydu.  Sıkı sıkı nefes oluyordu:
  • Ah, ölüyorum. .  Diye derin derin içini çekti.  Sadi Bey uykudan uyanmış gibi sersem bir hayretle sordu.
  • Niçin karıcığım?
  • Tesirden. .
  • Hangi tesirden?
  • O halimi görmüyor musun?
  • Görüyorum.
  • Ne görüyorsun?
  • Çok yemek yedik.  Bir az hazımsızlık sıkıntısı. .
  • Heyhat, işte erkekler!

Diye Cevriye Hanım hüngür hüngür ağlamaya başladı.  Tepiniyor, hayali bir velespitin görünmeyen tekerleklerini çevirir gibi ayaklarını hareket ettiriyor:

  • Ah Sadi!  Sen hiç beni anlamadın! diyordu.

     Sadi Bey hakikaten karısını iyice anlayamamıştı.  O kadar hassasiyetine, tesir kabiliyetine rağmen her gün şişmanlıyor, hiç zayıflamıyordu.  Sadi Bey pek maddi, pek ciddi idi.  Her şeysi soğukkanlı muhakeme ederdi.  Yine öyle iken muharebenin başından beri her sene tavklarının kemerinden beşer parmak kasılmak mecburiyeti baş gösteriyordu.  Otuz dokuz numara yakalık kullanırken şimdi otuz iki numara yakalık içinde boynu İsveç jimnastiğinin en güç hareketlerini bile rahatça yapabilirdi. 

     Karısı tekrar sordu;

  • Bu halim, çok yemek yemekten mi?
  • Bilmem. .
  • Bilmiyorsak neye iftira atıyorsun?
  • . . .  

     Sadi Bey cevap vermedi.  Yeni derinlere daldı, gitti.  Fakat Cevriye hanımın hiddeti geçmedi.  Kocasına hiddetli hiddetli bakarak; 

  • Sende saksağan kadar hissiyat yoktur, dedi.  Aklın fikrin hep yemekte.  Balık pazarı tellalı mısın?  Nesin?  Pirinç, bulgur, yağ, peynir fiyatı. . .  Düşün babam düşün. .  Sanki senin düşünmekle fiyatlar düşecekmiş gibi. .  Hâlbuki benim tesirim ne kadar hissi, ne kadar ruhi!  Şu havada parlayan aya bakıyorum.  Bu gülümseyen ay şimdi kürreyi arzın yarısına bakıyor. .  Kim bilir ne kadar aşk ve alaka levhası seyir ediyor.

     Sadi Bey omuzlarını büzerek asabi bir tavırla;

  • Bize ne?  Dedi, ne seyir ederse etsin. .

Cevriye Hanım kocasına baktı, baktı.  Sonra ellerini aya kaldırarak: 

  • Ey ilahi çehre!  Gülen gözlerinin altında ne kadar hayvanlar bulunduğunu anlıyor musun?  Dedi.

Yıldızsız semada yalnız başına bakan ay; anlıyorum, anlıyorum. .  Der gibi sanki daha beter gülümsüyor, hafif bir rüzgâr denizdeki uzun aksini genişletiyordu.

Sadi Bey:

  • Benim başkalarının aşk ve alakasıyla uğraşacak vaktim yok. .

Dedi.  Cevriye hanım cevap verdi:

  • Balık pazarı tellallarının işleriyle uğraşacak vaktin var ama. .

Karı koca birbirlerine baktılar.

Sadi Bey sordu;

  • Sen benim ne düşündüğümü bilir misin?
  •  Bilirim.
  • Ne?
  • Et..
  • Hayır.
  • Pirinç
  • Hayır
  • Yağ
  • Hayır
  • Bulgur
  • Hayır
  • Ney öyle ise fasulye,
  • Hayır
  • Kuru fasulye
  • Hayır diyorum, hanım.
  • Ne?  Patates mi?
  • Hayır. .

Cevriye hanım kocasının bir şey düşüneceğine hiç ihtimal veremezdi.

  • Şüphesiz bir saattir şairane hayaline dalmamıştık ya?
  •  Doğru. .   Şairane değil. .
  •  Ne düşünüyordun öyle ise sen söyle. .
  •  Ne düşüneceğim?  Yeni bir masrafı. .
  •  Ne gibi?

Bütçemizi alt üst edecek bir masraf. .   Bu ay üçüncü hediyeyi alacağız. .

          Cevriye hanım birden anlamadı;

  • He hediyesi?
  • Dayının çocukları sünnet oldular.  Yarın akşam davetliyiz.  Ne hediye götüreceğiz?  Bu ay düğünleri olan iki akrabamıza beşer liralık hediye götürdük.

Cevriye Hanım:

  • Mutlaka maddi bir hediye götürmek lazım mı?  Dedi, manevi bir hediye götürmeli.  Bedava, fakat pek çok kıymetli bir şey. .
  •  Ne gibi?

Romanya’da:  [imparator – kral Şarl hazretleri – bir numara ile işaret edilen meşhur general fon Arç]

Prens Le Vrai: [Fransa buhranını düşünen reis vükelası]

  •  Ben bir şiir yazayım.  Onu götürelim.
  • Böyle maskaralık olmaz.
  • Vay, sen şiiri hakir görüyorsun ha. . .
  • Canım. . .   Şey
  • Ne. .
  • Böyle şey olur mu?
  • Niçin
  • Sonra.  Bize. .
  • Ne diyecekler. .
  •  Deli derler. .
  • . . . .
  • : . . .

     Karı koca, yarım saat kadar münakaşa ettiler.  Her münakaşadan olduğu gibi onların münakaşalarından da hiçbir netice çıkmadı.  Fikirlerinin çarpışmasından adeta hakikat şimşeği söndü.  Ay onları daha iyi görebilmek için yavaş yavaş, çaktırmadan daha tepeye, göğün ta ortasına çıkıyordu.  Cevriye Hanım boş laflarınla şairane hayalatımı dağıtıyorsun!  Diye kocasına darıldı.  Rebabi tesirinden gerine gerine yatak odasına çıktı.  Balkonda yalnız kalan Sadi Bey karısının içine fenalık verecek derecede müessir olan bir ulvi manzara içinde, yarın alacağı hediyeyi düşündü.

  • Ne alayım?  Ne alayım?

Diyordu.  İki tane sünnet çocuğu. .  Birer kol saati alsa. .   Üçer liradan altı lira. .   Birer hokka takımı. .   Beşer liradan on lira. . Bigmalionda kemik bir kâğıt bıçağının fiyatını sormuş ve tenekeden örgün cesur bir spor beygiri gibi iki adım geriye fırlamıştı. Bir kâğıt bıçağı beş buçuk liraya idi. .   Düşündü, düşündü.  Dünyada ucuz bir şey kalmamıştı.  Bu ay hediye için on lira mümkün değil veremeyecekti.  Ayın nihayetine daha on sekiz gün vardı.  Gözlerini havadan denize indirdi.  Ayın aksi içinden bir karaltı geçiyordu.  Dikkat etti;  bir torpido. .

     Havada ay. .   Denizde ayın aksi. .   Ayın aksinin içinde yaldızlı, gümüşi köpükler saçarak yürüyen sessiz, kahraman bir torpido. Bir ressam olsa şu manzaraya dahli olurdu.

     Sadi Bey böyle düşünürken sanki ressammış gibi dahli oldu.

  • Buldum!  Buldum! . .

Diye haykırdı.  Karısı henüz uyumamıştı.  Yatak odasının penceresinden dağınık saçlı başını çıkardı:

  • Ne buldun?
  • Alacağımız hediyeyi.
  • Ne?  Ucuz bir şey mi?
  • Hem ucuz, hem pahalı.
  • Pahalı.  Kaç kuruş?  Bin kuruş mu?
  • Hayır, bir milyon kuruş.
  • Tanesi mi?
  • Evet.
  • Sen deli olmuşsun?  Bu parayı nerede bulacaksın?
  • Bir milyon kuruş kıymetinde ama. .   Tanesi bir liraya. .
  • O ne?
  • Bil bakalım
  • Benimle eğleniyorsun
  • Hayır, vallahi sahih söylüyorum
  • Söyle Allah aşkına ne?
  • Söylemem, sen de düşün bul.
  • Söyle diyorum, şimdi zihnim dağınık.
  • Canım sen de hiç sürat-i intikal yok mu?
  • Sende sürat-i intikal yoktur.
  • Sadi Bey balkonda bir kahkaha attı.
  • Pek ala, bende sürat-i intikal yoktur.  Sende vardır.  Öyle ise işte sana söylüyorum.  Bir milyon kuruş kıymetinde bir hediye!  Fakat alırken bir liraya alacağız.  Ne dir?  Bul.
  • Eğleniyorsun benimle.
  • Hayır eğlenmiyorum.
  • Yenir mi?  Yenmez mi?
  • Yenmez be.  Bir milyon liralık şey hiç yenir mi?
  • Büyük mü, küçük mü?
  • El kadar.

     Cevriye Hanım pencereden yarı beline kadar sarkarak balkona atılacakmış gibi kocasına bakıyor, düşünüyor, düşünüyor, bir türlü bulamıyordu.

  • Yumuşak mı,  Katı mı?
  • Yumuşak ama pamuk gibi değil.  Kâğıt gibi.
  • Baş harfini söyle.
  • Dal.

     Cevriye Hanım dal harfiyle başlayan birçok şey saydı:  dondurma, davul, dama, damızlık koyun, duvar saati, dev aynası, darı, diba, demir, dem çeken güvercin, derece, dikiş makinası ve ilah.. O söyledikçe Sadi Bey gülüyor, bu milyon kuruş kıymetinde mi?  Diye karısını üzüyordu.  Cevriye Hanım bu hediyenin ne olduğunu bulamadı.  Canı öyle sıkıldı ki.  Nihayet cevaben dedi:

  • Söyle, nedir, yoksa vallahi kendimi aşağı atarım.

Diye haykırdı.  Sadi Bey gülmekten katılıyor, parlak kafası sarsılıyordu.

  • Kendini atmağa hacet yok, bende sürat-i intikal yok, söyleyeyim.
  • Pek ala, yok.

Sadi Bey sandalyesinden kalktı.  Meraktan kıvranan karısının yüzüne bakarak şen ve keyifli bir kahkaha attı.  Donanma piyangosu ya.  Dedi.  Ağır bir masraftan birden bire kurtulan züğürtlere mahsus samimi bir sevinçle ellerini oğuşturarak içeri girdi ve o gece pek rahat bir uyku uyudu.

          Ömer Seyfeddin

TEHLİKE

Gecen nüshadan devam

     Saban olurken kendimizi yeni harekâta hazırlamış bulunuyorduk.  Çünkü karanlıkta Times’a girmeğe çalışan sefain meyanında bazılarının zamanı yanlış hesap ederek gecikmiş olabileceklerini tahmin ediyor ve onları yakalayacağımı umuyordum.  İşte Manş’tan yukarı gelen Amerika bayrağını hamil büyük bir gemi.  Britanya adalarına kontra banda siya nakil ettikten sonra hangi bandırayı hamil olursa olsun!  Bu anda, civarımızda torpidobot da yok, hemen satıh deryaya çıktım ve pruvasından geçmek üzere bir mermi endaht ettim.  Yoluna devam etmek istiyor gibiydi.  İkinci bir mermi ile iskele baş omuzluğunun sudan yukarı bir noktasını vurdum.  Bunun üzerine gemi tevakkuf etti.  Ve gayet hiddetlenmiş bir adam, kaptan köprüsünde elleriyle, kollarıyla işaretler ederek bir şeyler söylemeye başladı.  Hemen Yuta’yı geminin bordası yakınına sevk ettim ve:

  • Geminin kaptanı mısınız?  Diye sordum.
  • Seni gidi. . . .

Onun söylediğini buraya aks ettirmek istemem, dedim ki; 

  • Geminizde yiyecek var mı?
  • Lanet herif!  Diye bağırdı.  Bandırayı görmüyor musun?

Bu Boston limanına mensup Dermonia nam Amerika gemisidir.

  • Maalesef kaptan, dedim.  Çene yarıştıracak vaktim yok.  Attığım mermiler

Torpidobotları buraya çekecek.  Ve zan ederim telsiz telgrafınız da şu anda bana müşkülat hazırlamakla meşguldür.  Binaenaleyh lafın kısası, gemidekileri filikalara koyunuz!

     Blöf etmediğimi ona ispat etmek lazım geliyordu.  Bunun için geri çekildim ve su kesimine mermilerimi yapıştırmağa başladım.  Ben, min haysü’l-mecmû’ yirmi mermi attım.  Torpidoya ihtiyaç yoktu.  Çünkü sefine, iskele tarafına ziyadece yatmağa başlamıştı ve çok geçmeden devrildi.  Ka’r-ı deryaya gitmezden evvel iki üç dakika bu halde kaldı.  Battığı zaman etrafında hınca hınç dolu sekiz filika vardı.  Hepsinin de kurtulduğu me’muldür.  Fakat tahkik için bekledim.  Her cihetten faidesiz harp gemileri sökün etmişti.  Sarnıçları doldurdum denize daldım ve 15 mil cenuptan tekrar çıktım. 

     Bu hadiseyi müteakip bir büyük patırtı olacağını tahmin ediyordum.  Filhakika başladı.  Fakat bu halin Londra fırınları civarında biriken aç halka ne faidesi vardı?  Zavallı fırıncılar!  O kalabalığa ellerinde bitecek hiç olmadığını izah etmeğe ancak canlarını kurtarabiliyorlardı. 

     Sizin de tasavvur edebileceğiniz veçhile âlemde neler cereyan etmekte olduğunu ve bu vaka üzerine İngiltere’nin ne düşündüğünü öğrenmeği merak edeceğim tabiidir.  Binaenaleyh bir balıkçı kayığına takrib ederek gazetelerini bana vermesini emir ettim.  Maalesef pis bir akşam gazetesinden başka bir şey yokmuş, bu da kuru gürültülerle mâl-â-mâl idi.  İkinci tespitte Eastbourne’dan gelmekte olan bir tenezzüh yatına rast geldim.  Denizlerin dibinden nagehan zuhurumuz, onları ölümle korkuttu ve kendilerinden Londra’da münteşir Courier nam gazetesini almak talihine muzahir oldum.

     Muhteviyatı o kadar şayan-ı merak idi ki derhal bütün taifeme ilan ettim.  İngilizlerin ser levhalarlai ilan usulünü bittabi bilirsiniz ki bu sayede bütün hadiselere yek nazarda muttali olmak mümkün olur.  Bu gazetenin de serapa ser levhalarından mürekkeb olduğunu gördüm.  O kadar heyecan bahş bir surette yazılmıştı.  Fakat bana ve filotillama ait hemen hemen bir harf yoktu.  Biz, ikinci sahifeye dalmıştık.  Biri şu tarzda bir şeydi; 

    Blankenburg’un zaptı, düşman filosunun tahribi, şehrin ihrakı, balıkçı kayıtları vasıtasıyla mayın tarlasının tahribini, iki düşman zırhlısının garkı, daha var mı? 

     Tahminlerim bittabi zuhur etmişti.  Şehir İngilizler tarafından bilfiil işgal olunmuştu.  Ve onlar bunu nihayet ad ediyorlardı.  Bakalım görürüz.  İkinci sahifenin bir köşeciğinde ve şanlı, şaşaalı bir takım makalelerin arasında ber-veçh-i âtî bir sütun sıkıştırılmıştı:

<<düşman tahtelbahirleri>>

     Düşman tahtelbahirlerinin bir kaçı denizde bulunuyorlar ve sefain ticariyemize his olunacak derecede hasar iras etmişlerdir.  Tehlike mıntıkası, Pazar ertesi ve Salının kısm-ı azamı, Times ağzı ve Solent’in garp methali olduğu görülüyor.  Pazar ertesi günü Nur ile Markeyt arasında bey gemi batırıldı.  Adela, Moldavya, Kosko, Kormorand, Meydof, Asanis.  Bunlara ait tafsilat aşağıda görülecektir.  Aynı günde, Bombay’dan gelmekte olan Verolam, Venetnor’a yakın bir yerde batırılmıştır. 

          Mabadı gelecek nüshada.

Onuncu asır hicride

OSMANLI DONANMASI

(966 – 1000)

Gecen nüshadan mabat

34

     Tuna yalısındaki gemilere kürekçi tedariki için:

     Tuna yalılarında vaki olan kadılara vükela dizdarlarına hüküm ki haliya Niğbolu canibine irsal olunan gemilere kürekçi hususu için Eflak voyvodasına hüküm şerifim gönderilmiştir.  Buyurdum ki vardıkta mezkûr voyvoda emrim mucibince kürekçi gönderip gemilere konuldukta siz dahi zikir olunan gemileri sürmek için kifayet miktarı hisararı tayin edesiz ki gemilere girip sürdürüp mahal memura alınıp teslim ettireler.  Maslahat avk ve tahir olmaktan sakınasız.  Fi 29 Muharrem 966

35

     Portekizlilerin harekâtına dair Mısır beylerbeyisine emir.

     Mısır beylerbeyisine hüküm ki mektup gönderip kefere-i Portakalın deryada hareketi olduğun Mekke-i Mükerreme kazası ile Cidde emini arz-ı itmama erişmek üzere olup ve Hürmüz’den gelen iki kıta baştardaya Yemene yazılması ferman olunan kuldan üç yüz kul yazılıp ulufeleri verilip zikir olunan baştardaya tahmil olunup ağaları ile irsal olduğun bildirmiş,  imdi Süveyş’te bina olunacak gemilerin itmama erişmesi lazımdır.  Buyurdum ki zikir olunan gemilerin levazım ve mühimmatın tedarik ve ihzar edip itmama eriştirip hazır ve mahya edesin ki lazım oldukta bir hususa tevkif etmek lazım gelmeye (derviş kethüdaya verildi) fi garra-i rebiyülevveli 967

36

     Üsküdar sahilinden hassa kadırgalarına biçici tayin olunmasına dair Üsküdar kadısına hüküm ki haliyya mektup gönderip sabıka derya kenarında olan Çengerköy, İstavroz ve Kuzguncuk nam kariyeler halkından bazı hassa kadırgalar mühimmatı için mîrî fondacı tayin olunup ve bazı mîrî biçici haliya mezayıka hininde muaccelen fonda çektirmeğe zikir olunan koylarda biçici olanlar dahi fondacı olup biçiciler yerine deryaya baîd olan fondacılar biçiciliğe tadil olunmak evvelidir diye bildirmişsin.  İmdi buyurdum ki vardıkta çayır hizmetine tayin olunanlar ne miktardır ve fondaçılığa tayin olunanlar ne miktardır ve hizmetleri tebdil olunacaklar ne miktardır mufassal defter edip bildiresin.

     (Kurt kethüdaya verildi)  fi 5 rebiyül evvel 967

37

     Düşmanın Trablusgarp’a hücum edeceği haber alınır alınmaz Turgut paşaya gönderilen emir.

     Mağrib Trablus’u Beylerbeyine Turgut Paşaya hüküm ki haliya sedde-i saadetime mektup gönderip küffar haksarın donanma-yı hümayunumuz müracaat ettikten sonra gîrev sefain hasaret karaini cemiyet tedariğin edip vilayetimiz bura kastına tevcih namucaları olduğun bildirmişsin.  İmdi vilayet Trablus sayir memalik mahrûsum gibi olup ve reaya ve bir ayası ve halk dahi sayir memalik mahmiyyem halkı gibidir.  Daima nazar-ı merhamet eserim ol diyar celil ül itibara fikrinden hali olmayıp her veçhile hıfz ve hirasetleri ve aday-i dinden onlara vilayete zarar ve gezend eriştirmemek (babında) ehem mühimmattan olmağın ol husus için tekrar merakib güvakıb şimar teçhiz ve ihzar olunup edevat dârû-gîr ve asakir-i düşman gîrmerk tesiri ile meşhûn kılınıp muacelen irsal olunup inşallah el-izin karib erişmek üzeredir. İle ve lse sen dahi her veçhile yarar olup hizmet-i din babında ve devlet hümayunuma müteallik olan umurda nice defa sadakat ve ihlas ile bezl makdûr ve sa’y meşkûr zuhura getirmiş kulumsuz.  Onun gibi kefere-i lâîn ve fecre dûzahımgin donanmayı nusret rehinimiz varıp onda mülaki olmadın vilayetimiz bura üzerine hücum ederlerse sana gereği gibi muavenet ve muzaheret etmek için onda olan müşabih urbana vilayetin ulema ve salaha ve ayanına ahkâm şerife gönderilmiştir.  Buyurdum ki vusul buldukta onun gibi küffar hezimet encamın hareket bi-bereketleri ol canibe mukarrer olursa sen dahi cibilliyetinde merkuz olan asar diyanet ve hissin istikametin muktezasınca bu babda hissen tedbir ve tedarik eyleyip onda olan kabayı irab ve meşayıh urban ve sair ahali-i vilayet ile hissin ittihad ve ittifak üzere yek dil ve yek cihet olup ahkâm şerife ulaştırıp gereği gibi istimalat verip eğer Trablus dur ve eğer ol yalılarda vaki olan mahallerdir gecelerde ve gündüzlerde evkat veçhile hıfz ve hıraset edip tamir ve termime muhtaç olan kala dahi tamir edip yat ve yer aklarında kusur komayıp inayet Allah taala adayı din ve kefere-i lainden memleket velayet ve kula ve bekaa ve tevahi ve karaya ve riaya ve bir ayaya zarar ve gezend eriştirmeyip ahsen veçhile muzerret ve efsatların defi ve refi eyleyip din babında ve devlet hümayunuma müteallik cumhur umurda envai mesai cemile zuhura getirip yüz ukalalıkları  tahsiline sa’y ve ikdam eyleyip mecd ve merdane olup gaflet ile iliaz bah taala arz namus saltanata mugayyir vaz sadırından heder eyleyip muhtaç arz olanı bildiresin.  Ümittir ki inayet bari yarı olup daima adayı din ve devlet münhezim ve makhûr ve olayı mülk ve millet muzaffer ve mensur olmaktan hali ve zayile olmaya (kurd kethüdaya verildi)  fi 6 Rebiyülevvel 967    

38

     Bu emrim süratle Turgut Paşaya isali için İnebahtı Beyine hüküm. 

     İnebahtı Beyi Turhan Beye hüküm ki haliya mağrib Trablus  Beyler beyi Turgut dam ikbale gönüllü reislerinden Mustafa reis ile müstacelen isal için mühürlü kese ile dergah muallem çavuşlarından kudvet-ül mail Mustafa zıd kadra ile ahkam-ı şerife gönderilip buyurdum ki varıp edende her kanda ise mezkur reis muacelen bulup getirtip zikir olunan hükümleri teslim edip ber veçhe istical müşarülileyhe gönderip teslim ettirip ve teslim attığına müşarülilehden temsik getire.  Bu babda mezbur reise dahi müstakil hüküm şerif gönderilmiştir.  (Bali çavuşa verildi)  fi 6 Rebiyülevvel 967 

     [Akdeniz yalılarındaki Beylere ve kaziyelere, gönüllü reislere, gönüllü nasuh reiste aynı mailde hükümler yazılmıştır]

         Mabadı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.