DONANMA MECMUASI 106/155 28,Şubat,1918

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir

Perşembe

17 Cemâzî-yel-evvel:  sene 1336 / 28 Şubat 1334

28/Şubat/1918

İştirak şartları:

İstanbul ve taşra için seneliği seksen kuruş ecnebi memleketlere

Yirmi dört franktır.

         İLMİ STPOR

     Her şeyde bir ilmi bir de ameli ve esası şekli vardır.  En küçük meşagilden en büyük işlere kadar bu, böyledir.  Musiki, edebiyat, ticaret, sanayi-i nefise hep bunların bir hevesle uyanmış ve müsait zeminde oldukça ittisa peyda etmiş ehemmiyetli nurları, fakat sırf tabii nurları görülmüyor mu?  İşte o kuvvetli istidatlar ilim ile tezyin eder, takviye olunursa güzide şahsiyetler dediğimiz nadirat meydana çıkıyor.  Demek isterim ki istidat ve kabiliyet funun ve ulumun mazhar-ı feyzi olunca nevinin oldukça yüksek mertebesini bulmakta gecikmez.  Ve elan bir zaman parıldar, sonra söner. 

     Kastımız biz de mertebe-i fende belirip sönüveren kabiliyetlerden bahis etmek değildir.  Bu vadide yalnız sporun vaziyetini izah eylemek isteriz.  Alakadaranın az çok bildiği veçhile Türkiye’de spor daha yirmi, yirmi beş senelik bir meta’dır.  Ondan evvelki meşagılemiz arasında, spor ismi altında bu gün. . .   Malum olan eşkâlden hiç biriyle uğraştığımızı bilmiyorum.  Belki sportif bir mahiyete haiz olan taş atma, esir alma gibi şeylerle uğraşmış olan beyleriz.  Fakat bayı bozuk bir halde ara sıra ve eğlence kabilinden yapılan bu gibi spor bize sporda bir mevki medeni verecek ne kıymet ve ne de mahiyettedir. 

     Yirmi beş senelik şu yeni meşgulemizin elan muhafaza eylediği şekil yukarıda söylediğimiz gibi yalnız amelidir.  Bir birinden görerek tamim etmiş, hatta ahbaptan iyice öğrenilemeyip – hokey gibi – hala gayri muayyen bir takım kavait, daha doğrusu itiyadat ve itibarat ile ancak takyid edilebilmiş olan sporun bizdeki mütevakkıf haline başlıca sebep de bu yalnız ameleliktir. 

     Meşrutiyetin ilanına kadar spor namına yalnız futbol mevcut iken 10 Temmuzdan sonraki senelerde ara sıra atletik, sporlardan;  koşma, atlama gibi bazılarının münferit olarak tatbik edilmek istenildiğini gördük.  Futboldan itibaren bütün bu zorlu meşgalelerin hiç biri muntazam kavaide tabi değildi. 

     1330 senesinde ancak futbolun yalnız kavaidini tedvin kabil olabilmişti.  Fakat esef olunur ki o kavaidi değil mu’lem, müteallim,  bütün futbolcularımızın tetebbu;  hatta en ileri gelen hükümlerimiz bile işi benimsememişler, daha doğrusu o kavaidi tedvine çalışanları mühimsememezliğe gelmiş olmak için cihallerinde taannüd etmişlerdir.  Bütün hem mesleklerime karşı açık nasiye ile iddia ederim ki içlerinde yüzde beş kişi bile futbol kavaidini bilmez. . .  Ve beni bu hususta tekzip edebilmek için daha seneler geçmesi lazımdır. 

     Futbolda böyle olan hal –i alemimiz atletin müsabakalarda mevkide ve saire de büsbütün sıfırdır.  Hiçtir.  Onlar da böyle müdevven – velev ki mühmil – kavaidde bu kadar ağızdan ağıza bir tevatüredir gidiyor.  Ne söyleyen, ne de dinleyen o rivayetin agâhıdır.

     Biz bu amelelik, bu cehl yüzünden her şeyde ettiğimiz gibi sporda da büyük zararlar etmekteyiz.  Bütün nadir istidatlarımız hep sevk-i tabii şeklinden çıkamamakta, nihayet birkaç malum ve müteayyin olanlardan başka saha-i ittisa’ bulamamaktadır. 

     Ne koşucularımız, ne atlayıcılarımız ne futbolcularımız, kabiliyetlerinden azami istifade temini şöyle dursun asgari bir neticeyi bile güç elde etmektedirler.  Ne idmanlarımız ilmi, ne düşüncelerimiz ilmi velhasıl ne de sporumuz ilmidir.  İlim bizim memleketteki bahtını sporda büsbütün tezyid etmiştir.  Bizde bir pehlivan yetişir.  Dünyayı yener, devirir.  Menakıbını Avrupa asarından nakil suretiyle ancak okuyabiliriz.  Kendisi ne bir hatıra ne bir usul yazar, yazdırır.  Ona sorsanız alecengiz cevap;

  • Toprağımız kuvvetli.

           Gibi amiyane bir ses’dir.  Pehlivanlık gibi bizde pek de asalet kesb edememiş idmanlardan sarf-ı nazar, futbolu ele alsak bize nazaran mahir ad edilen oyuncularımızdan hiç biri maharetinin memba ve mahiyeti hakkında bir satır yazamaz da söyleyemez de.  Çünkü o düşünmez, sevk-i tabii ile çalışır.  Düşünmeyen de bittabi ne söyler;  ne de yazar. 

     Bu bir felakettir.  Endişeye seza bir felakettir.  Her gün arttığını görmekle sevindiğimiz idmancılarımızın bir iki sene zarfında münhasif olduklarını çabucak meydandan çekiliverdiklerini gördükçe cidden müteessir olmakta ve işi artık düşünmek zamanının geldiğine mani bulunmaktayız. 

     Garpta en küçüğünden en kavisine kadar bütün sportmenler, atletler ihtisasları dahilinde bentler, risaleler neşir etmekte bu suretle hem kendi kıymet-i ilmiyelerinin ittisaına hem de ihtisaslarından etrafın istifade eylemesine çalışmakta ve muvaffak olmaktadırlar.  Yirmi sene güreş unvanıyla pehlivan, Yunus’un yazdığı, nasıl koşmalı?  Unvanıyla Jan Busen’in telif eylediği velhasıl makam-ı temsilde söylediğimiz bunların emsali bütün mütehassısların neşir ettikleri asardan, değil hem ırkları bizler bile istifadeye çalışmaktayız.  Bu onlar için bir şeref bizim için de oldukça ehemmiyetli bir nakisedir.  Mütalaa etmemek, öğrenmemek, ilmileşmemek teki inadımızın ise bu şekil muvacehesindeki fena vaziyeti edna mülahaza ile anlaşılabilir.  Bizde az çok bir vukuf ve salahiyet ile yazılmağa çalışılan seyrek satırların idmancılarımız üzerinde karagöz gazetesi kadar da tesiri olmadığını, hatta bir kısımları tarafından istihfaf ile telakki edildiğini görmek bu gençlere hizmet etmekten nefsi men edecek şeylerden ise de başlanmış ale-l husus oldukça emek sarf edilmiş bir işte nevmid olmağı muvafık

DONANMA

İstikbalimiz denizlerdedir

Haftalık icmal:

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!

     Evet, öyledir;  <<dayak cennetten çıkmadır>> da derler. 

     Hülasa-i mal ve meram;  tatlı dil ile matlub olan asar-ı salah elde edilemezse cebir ve şiddete müracaat haiz ve mahalinde masruf bir sile-i te’dib bazen bir iksir mürebbi kuvvetini haiz olur demektir. 

     Fertlerin terbiyesinde ıslah- ı hal için son çare olmak üzere istimali muvaffak görülen cebir şu en son tedbir, müessir olmak saffetini haliya muharip milletlerin hakiki ve tam bir hal-i sulh’a intikali için dahi muhafaza edecektir. 

     Bu iddiamızın delili olmak üzere Rusya’nın halini misal gösteririz.  Cümlenin malumudur ki;  Rusya’da sulh fikri en büyük kuvvetini bir cebr-i daliliden, harp aleyhtarı olan bir ekseriyet azimenin yaptığı ihtilalden almıştır. 

     İhtilali idare edenlerden sulhu getirmek huşunda leyte lealle tarikini tutanlar yani “Kerenski” ler;  sulh perverliklerinde artık şimece şüphe olamayanlar, Bolşevikler tarafından ıskat edildiler.  Rus inkılabının bu safha-i hadisatı dahi her şeyden evvel, sulh gayesiyle yapılmış bir tazyik-i dahili idi.  “Lenin” “Troçki” hükümeti mevki iktidara gelir gelmez ilk işi efkâr-ı umumiyesinin ateş intizarını söndürecek çareyi, sulhu hazırlamak, malum olan mütarekeyi teklif etmek oldu. 

     Mütareke sulh müzakeratına kapı açtıysa da açılan kapıdan sulh’u içeriye sokmağa çalışmak Bolşevikler için kendi içtima mefkûrelerini kapı dışarı etmek demek olacağı gibi heyet müttefike için dahi kendi harim hükümdarilerine mazinne-i sui takımından birçok efkâr ve nazariyatın ferceyab duhul olmasına müsaade etmek idi.  Alman gurubu işin içinden tatlılıkla çıkmak çarelerini bihakkın vasi müsamahakâr bir hayır hahlıkla çok aradı.  Hatta Rusya’da türeyen yeni hükümetler içinde az çok kabil-i hitab gördüğü “Ukrayna” ya karşı el uzatmakta, hatta kendisine karşı bir vasi şefik bir hami-i hayırhah vaziyetini takınmakta tehâlük gösterdi.  Ukrayna ile yapılan sulh Avusturya ve Almanya efkâr-ı dahileyesinde şayan-ı tenkit esaslı noktalardan hali görülmediği halde Alman gurubunun menafi esasiyesine muhalif şeraitten ari bir sulhu Ruslar için azami derecede şerefli bir şekilde dahi olsa kabul edecek idik.  Ve bunun için “Troçki” ye hayli zaman tatlı dil, güler yüz gösterdik.  Galip vaziyetinde bulunduğumuzu hatırdan çıkarmamasını “Hoffman” lisanıyla kendisine ihtarda ettik.  Troçki ne okşanmaktan anladı ne tehditten müteessir oldu!  Nihayet bil zaruri;       tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir./ demeğe mecbur olduk.

     Şu satırları yazarken Troçki’nin matlup derecede uslandığı ve sulhu imzaya hazır olduğunun resmen tahakkuk ettiği haber alınmış ve murahhaslar yola çıkmıştı. 

     Ümit edelim ki, Troçki bu sefer de sulh masasını bir ihtilal konferans kürsüsü haline getirmeğe kalkışmaz.  Zaten müttefikler de, artık ikinci defa olarak dolaba düşmeyecek kadar tecrübelerde hâsıl oldu.  Onun için inşallah bu sefer sulh katidir. 

     Romanya ile Kafkasya dahi sulha talep olmuşlardır.  Fakat biz asıl ümidimizi yine dayağın tesir meslahanesına bağlamalı ve şerefli bir sulh umumiyi diğer düşmanlarımıza vuracağımız darbelerin katiyetiyle beraber bizim tarafın bilhassa tesir samimiyetinden, düşman memleketleri dahilinde şamil ve umumi şekilde vuku bulacak sulh ihtilallerinden beklemeliyiz. . .

     Pazar – 24 Şubat      N. V.

     N. V.

Maksada doğru:

BAHRİYE MÜZESİ

2

     Bahriye müzesi hakkındaki tetkikat ve mütalaatımıza bu hafta da devan edeceğiz.  Evvela şurasını söyleyelim ki yeni ve büyük bahriye müzesinin hisarlarda tesisi, güzel düşünülmüş bir teşebbüstür.  Biz her ne zaman o iki abideye nazar etsek, himmet mütehaccire tabirini istimalden men’ nefis eyleyemeyiz.  Hayf ki devr-i zaman, a’sab ahfattan, kadirşinaslık hasisesini izale eylemiş gibi, uzun seneler mahkûm-ı nisyan olup kalmış, her surah indurası bu lakaydiye doğru açılan ve sıkılan dünden teşenni’ şeklinde görünerek devr-i duvarında otlar yetişmiştir.  Biri daha bidayet-i tesis saltanatta milletin padişahta temsil eden emel celladına, değeri Fatih costantiniyenin terviç maksattaki fikir hikmetine delalet eden bu iki heykel müstesnayı tarihi böyle mi kalacaktı?  Tarihler, Rumeli hisarının müddet-i inşası kırk güne taksir, bazıları bir efsane daha nakil ederler.  Bize kalırsa himmet Fatih zamanına yalandan çok yüksektir.  Menkulat ıslafdan anlaşıldığına göre  “Hunyad” istilası üzerine cenab-ı Fatih vaka-i hali’ ile telh-kam eden badire-i müthişe esnasında Anadolu’dan Rumeli’ye asker nakil meselesi, gemisizlik yüzünden mahkûm tehir olmuş idi.  Hisar ziyaret edilirken musibetten alınan ders-i ibretin efkâr-ı aliye eshabı üzerinde derece-i tesiri o harabe-i azamet nemanın her sengi paresinden istintaç edilemez mi? Bir zamanlar tabir-i kadim üzere “hisar üstüvar” olan iki kalede adeta enkazı tarumardan başka bir şey değildir.  Anadoluhisarı bir takım mebani arasında boğulup kalmış, Rumelihisarı etrafını saran köhne ebniye meyanında burç ve bârûsunu örten nebatat tüfeyliyeye cay-ı nema olmuştur.  Hâlbuki inşasından bir iki asır sonra da şekil mamuriyetini muhafaza etmekte olduğu tasavvur atikadan anlaşılıyor.  Hatta devr-i Mecidiye ye gelinceye kadar Göksu deresi gayet geniş olup ne ter sebatıyla mahyayı inhidam sahil cedid peyda olmuş, ne de sahil haneler yapılmış idi.  Hisar duvarları ise bir taraftan dere kenarına kadar inerek, dizdar kalesi ayrı bir zarafet vermekte idi.  kırım muharebesi esnasında der saadete gelen İngiliz erkânı harbiye heyeti tersim ettiği İstanbul haritasında dere ağzını 135 metre gösterdiği halde bugün ancak 30 metredir.  Muamele-i istimlakiyle iki hisara teşmil, dere tevsi’ ve tamik edilecek olursa, şu kâr hayır âlemi her manasıyla tezeyyün edilmiş olur.  Şu suretle de mütemadi bir ihmal ve tesbit teraziye-i kafiye verilir. 

     İşte esbab-ı anif dolayısıyla biz, bahriye müzesinin (intihab-ı mahal) noktasından da hissen ibtidaya mazhar olduğuna hüküm ediyoruz.  Gecen makalemizde dahi arz edildiği üzere, müze;  terakkiyat-ı ahire bahriye hakkında ammeye, bir fikr-i umumi verecek teşkilat için bu iki nokta muvafık bir zemin himmettir.  Böyle a’sardide bir binanın şekil kadimi muhafaza edilmek şartıyla, bir müessese-i asriye haline ifrağı tahmin edildiğinden müteassır bir vazife olduğu hakikatini bilmem burada tekrara hacet var mıdır? 

     Biraz uzun süren şu mukaddemeden sonra;  Henüz tetkikini ikmal edemediğimiz müze kataloğuna geçiyoruz.  Mütalaa-yi münderecatıyla da anlıyoruz ki, mevcut asarın bazısı bahriye müzesine ait değildir.  Esas itibariyle birer kıymet tarihiyesi olabilir.  Fakat bazıları esliha müzesine, bir kısmı faraza eser-i İslamiye meşhuriyete aittir.  Nakil ve tensik esnasında bu cihetin nazar-ı dikkatten kaçmayacağına emniyetimiz vardır.  Müze idaresi, bize sanayi-i kadime bahriye hakkında da iyi bir rehber olabilir.  Kıymet teşhiri ihraz edemeyen ve müzeye her nasılsa girebilen bir takım eşya tarh edildikten sonra görüyoruz ki dedelerimizin istimal ettiği alat ve edevat bahriyenin bir kısım numuneleri mevcut.  Bunlar kısım kısım devre devre ayrılarak iyi bir tasnife tabi tutulmalıdır.  Ondan sonra inşaat kadime-i bahriye tarihini – adeta canlı denilebilecek bir kuvvette – yine müzeden öğrenebileceğiz.  Müzede sefain atikanın isim ve resimlerine mebzuliyetle tesadüf olunmaktadır.  Hemen ekseriyetin ebadı, hacmi, hususiyle en ziyade şayan-ı dikkat cihet olmak üzere, mühendis ve mimarlarının isimleri malum oluyor. 

     Asar mevcuda-i tarihiyeden anlaşıldığına göre bizde bahriye inşaiyeciliği etvar-ı muhtelife geçirmiş, bittabi miknet bahriyemiz ile mütenasiben teali veya inhitat emareleri göstermiştir.  Faraza katalogda Avcı Sultan Mehmet devrine ait hatırata daha sık tesadüf olunmaktadır.  Çünkü o devirde Köprülüler sadareti devrik, a’sab itilası hükmünde duran ordu ve donanmaya yeni baştan fürü-tab vermiş idi.  (inşaiye-i bahriye) tarihi hakkında müzedeki malumatın en ziyade “Selim Salis” devrine inhisarı veya o zamandan ibtidası da calib-i dikkattir.  Bunu da tabii görmek icap eder.  Selim Salis devri uzun ve korkunç sinin mağlubiyetten sonra intibah ve teceddüd zamanı idi.  vaki devlet, o zaman da dâhili ve harici birçok gavailden yakasını kurtaramamış ise de genç padişah yenilik lüzumunu herkesten evvel ve iyi takdir ettiğinden şübât idareyi tansık emelinden bir dakika fariğ olmamış, bu meyanda tersaneyi de unutmamış idi.  zamanının en meşhur kaptan paşası olan Hüseyin Paşa bu hususta meşkur’l mesai ad edilmek lazım gelir. 

     Selim Salis;  Fransa ve İsveç’ten tersane için muallimler celb etmiş idi.  işte bu sebepledir ki, katalogda o devre ait sefain kadime mühendislerinin isimleri asasında esami-i ecanibe pek çok tesadüf olunuyor.  Yalnız, atideki hesap hal-i müftehiranaya mukaddeme olmak üzere söyleyelim ki bu gemilerin mimarları hemen umumiyet itibariyle Müslüman evladıdır.  Uzun senelerin velule-i şevketi, henüz milletin medarı istinadı olan kuvvetleri zevalden olsun muhafaza eylediği cihetle sanayi bahriyenin mahkûm inkıraz olduğu bir devirde inşaiye-i bahriye tarihi o kadar olsun bir eser hayat göstermekle iftihara haklıdır.  Yine bu savaik semeresidir ki, Haliç tersanesinden maada, Giresun’da, Sinop’ta, İzmit’te, Erdek’te, Gelibolu’da, Midilli’de, harp sefinesi inşa edebilmek kudretini epey zaman muhafaza etmişiz. 

     Acaba bu mühendisler, mimarlar, sonra muhtelif tersaneler hakkında elimizde ne gibi malumat var?  Bunu şimdiki halde tarih sahifelerinde aramak beyhudedir.  Bir kısmını münasebat geldikçe (divan-ı hümayun mühimme defterleri) meyanında bulabileceğimiz, bir kısmı için de tersanenin kayıt vesaik atikası meahiz olabilecektir.  Müze, bu hususta da bize delalet etmeli, yek nevişteler ile (inşaiye-i bahriye) tarihiye esas hazırlamalıdır.  Beyanatımız, taharri-i noksan kabilinden bir güç binlik değildir.  Büyük bir bahriye müzesinin ferdayı tesisinde eshab-ı ümmet ve faziletten edilecek temennileri şu satırlar ile eda ediyoruz. 

     Bir istitrad: – Geçen hafta el-yevm müzede mevcut resimler esas olmak özere vakayı salife-i bahriyenin birer tarihçeleri neşir edilmek kaidesinden bahis ettiğimiz sırada bir vakanın zikri ihmal edilmiş.  Zikir hayır şühedaya sebep olacağından onu da tekrar etmeği münasip görüyoruz.  “Ertuğrul” sefinesinin müzede bir modeli mevcut olduğunu katalogdan anlıyoruz.  Sefinenin facia-yı garkı yüreklerde hala payidar, şühedasının hatıralarını muhafaza eden elim dide akrabası var olduğuna emin olmakla beraber bu facianın artık tarihe mal edilmesi lüzumuna da kailiz.  Emvacın ecza-i merkubesi arasında bile eserleri kalmayan Ertuğrul mazlumiyeni, devr-i sabıkın en büyük mağdurlarından bir fie-i naciyedir.  Fakat o zamanın ceride-i bahriyesi ile ceraid saire-i medhiyesi sefinenin tufan kaza arasından tahlis-i nefs eder gibi, limanlarda dura dura ihtimal karibi buraya yaza yaza Japon sularına azimetini (muvaffakıyet asriye) den olarak ta ki istedikleri halde görünür kaza üzerine elnizam sukut etmişlerdi.  Mevcut bir iki satır ise bu bahis mezalimi tenvir edemez. 

     Tarz-ı atik edibin tarz-ı cedide intikali devresinde kuvvet tabiiyle kendisini sevdiren şûradan Veysel Paşazade Ali Ruhi Bey de şüheda meyanında idi.  yürekler acısı olan bu ser-güzeşt hazin ancak eyyam müteahhirede malum olabildi, fakat bu da mahdudiyet damgasıyla.  Çünkü Süleyman Nutki Beyin facia-yı garka ait olarak neşir ettiği kitap taammüm edemedi. 

     Biz öyle zan ediyoruz ki, Nutki Beyin kitabında, sefine süvarisi Osman Bey tarafından yazılan mektuplar gerek o zaman daire-i bahriyece cereyan eden muamelatı natık evraktan maada, bazı hatırat ve vesaik te mevcut olmak gerektir.  Bunlardan bir ikisinin suretleri de bil-tesadüf elimize geçti.  Bu satırlar, bir hatıradır.  Maksud ise vazife kurbanlarına celb-i rahmet idi.

          Donanma.

Denizcilik:

Yelken gemileri – yelkencilik

     Malum olduğu üzere yalnız bizde değil, hatta gemicilikte en ileri gitmiş olan Amerika, Fransa, İngiltere gibi memalik mütemeddine-i Arabi’ye ahalisinde bile avamisindane bir fikir vardır:  derler ki; 

     Yelken ve arma tekâmül ve terakki edince, kürekle müteharrik sefain kadime artık maverayı a’sarda mensi kalmış olduğu gibi, vapurlar icat olunca da artık yelken gemileri ve yelkencilik büsbütün öldü. 

     Acaba bu söz doğru mu?  Yahut ne dereceye kadar doğru?  Şöyle bir bakılırsa şu derece doğru ve doğruluğu bu kadar aşikâr bir fikir olamaz.  Lakin bazı sözler vardır ki;  birden bire pek doğru göründükleri halde, biraz tetkik ve taammuk olunca pek de doğru olmadıkları tezahür eder. 

     Hayır, yelken gemileri, yelkencilik ihtiyacı henüz ticaret-i bahriyeden münselib olmadı.  Ve beşeriyet ale-l ıtlak esbab-ı müteaddide den dolayı deniz üzerinde yelkenle dolaşmak fevaidinden istiğna gösteremedi. 

     İşte bunun içindir ki İngiltere, Amerika gibi milletlerin derin düşünenleri, hususiyle gemiciliğe, deniz ticaretine ve ruh bahriye fazla malumat ve tecarib sahibi olanları;  milletlerinden gemicilerinden yelkeni, yelkenciliği istihfaf ve istihkar fikrini def etmeği düşünüyor ve bilfiil bu işe çalışıyorlar. 

     Bu günkü genç, kahraman Alman bahriyesinin veled-i gayuru olan Almanya imparatorunun bir taraftan bahriye-i harbiye için çalışır iken bir taraftan da Alman bandırasının sair melil bahriye yatları direklerinde temevviç eden bandıralara tefevvuk etmesi için ne derece gayret eylediği kendisinden meşhur Meteor yatına yaptığı masarif, sarf eylediği itina malumdur. 

     Yelkenin icadı binlerce seneden beri kürek istimalini men edememiş olduğu gibi, vapur sefaininin meydana çıkması da, yüz seneden beri olamadığı gibi bundan sonra da yelken ve yelkenciliğin revaç ve itibarına mümanaat edemeyecektir.  Bunların her ikisi de ayrı ayrı şeylerdir.  Evet, vapurların zuhuruyla yelken devri tarihiyesi kapandı.  Lakin yelken bir takım hususiyetine binaen ortadan kalkmadı: 

     İhtimal teşbihimiz biraz garip görünecekse de önümüzdeki meseleye mümaselet azimesi olan bir hadiseyi şurada dermeyandan vaz geçemiyorum.

     İstanbul halicindeki birinci köprü ilk yapılır iken bütün kayıkçı, sandalcı esnafı adeta isyan etmek derecesinde duçar-ı tehevvür olmuşlar, köprünün yapılması üzerine artık beş para kazanamayacaklarına kanaat eylemişlerdi, hâlbuki ki;  tahkikat ciddiye ile müspettir ki:  o zamandan beri haliçte kayıklar ve sandallar eksilmek değil, bu kadar vapurlar, istimbotların da ilavesine rağmen adeden beş altı daha misli tezayüd eylemiştir.   Çünkü medeniyet, ünsiyet, ticaret ilerledikçe nüfus da, ziyaretçiler, seyyahlar da tezayüd eder, münasebat yevmiye, amed ve şed artar, yeni yeni işler, ticaretler ihtiyacat nakliye vücud bulur.  Yelken ve vapur meselesi de tıpkı böyledir.  Bu güne kadar gazetelerde okuyor ve ekseriya resimlerini de görüyoruz.  On binlerce vapura malik olan Amerikalılar, İngilizler, İsveçliler ve Norveçlilerin binlerce de yelken gemisi var ve yapılıyor.  Hem nasıl yelkenliler, vapurların pek çoklarından büyük ve beş altı hatta yedi direkli ve terakkiyat ahirenin birer tahattür muhteşemi ad olunacak tekneler.  Çünkü mevkiine, mevsimine emtiasına göre yelkenlinin işi, ticareti başka, vapurlarının ki başkadır.  Bazı mevsim, bazı mevki ve bazı hamule olur ki:  tüccar yelken sefaini istihdamını daha muvafık bulur. 

     Ya bahri sporlar kısmı az mühim midir?  Hiçbir nevi idman yoktur ki bahri sporlar derecesinde sıhhatli, çevik, sürat-i intikal sahibi, icad-ı tedbir, iktiham müşkülat ve mehalik mustaid ve muktedir gençler vatandaşlar yetiştirsin:  harpten evvel Moda iskelesinin manzarasını biliyoruz.  Dikkat edenler bu iskelede zevk-i bahriye mahsus merakıb tarifenin o vakit sene sene nasıl tezayüt ettiğini fark eylemişlerdir.  Teessüf olunur ki:  O zamana kadar memleketimizin bahriye idmanlarına, bahri seyahat ve tenezzühlere, olan kabiliyet bi-misalinden her şeyde olduğu gibi sadece ecanib istifade ediyor idi. 

     Bahri idmanların ehemmiyetini layıkıyla izah için pek uzun yazmak lazım gelir.  Biz ancak şu kadarcığını ileri sürelim;  Mademki:  Osmanlılığın istikbalinin denizlerde olduğunu takdir etmeğe elhamdülillah başlıyoruz, denize, denizciliğe ve bil netice yelkenciliğe son derece sarf-ı merak ve itina etmeliyiz.

     Bir millet iyi yelkenci olmadıkça, yelken hevesi beslemedikçe asla iyi denizci ve çekirdekten gemici olamaz, diyeceğiz.  Çocuk evvela mutlaka sandalda kürek çekmeğe, sonra yelken açmağa, daha sonra bir vapurda gemici yahut kaptan olmağa sevk-i hayat ile tabidir. 

     Şurasını da dermeyan edelim ki:  Şimdiki zamanda yelken gemiciliği öyle kaba saba, sırf ameli bir hamal sanatı değildir.  Bu gün Avrupa’da yapılan yelkenler, yelken tekneleri, arma tertibatı en yeni makinaların hesabatından daha ince hesabat riyaziyeye, tecrübelere, tetkikata, yüzbinlerce liralık masarife ihtiyaç gösteriyor.  Hele bir tekneye en muvafık yelkenin şeklini, mesahasını, hususiyet ve teferruat sairesini takdir ve taayyün için cemiyetler, muteber kulüpler senelerce meşgul oluyor.  İyi yelken teknelerinin yelkenleri de tabii muvafık, iyi olmalıdır.  Evet, yelken biçmek, yelken dikmek öyle herkesin zan ettiği gibi kolay bir şey değildir;  Yelken de yelken gemiciliğinin ruhudur. 

     Ne kadar acınılacak bir haldedir ki:  Türkiye’de yelken biçmek ve dikmek bir vakitler en muteber ve en nazik bir sanat iken son zamanlarda her iyi meziyet kavmîye ve mahsusat vataniyemiz gibi bu sanat da mahv oldu.  Yahut şimdi bir yed necat ve imdat uzatılmaz, malumat ve maharet mütebakiye muad ümitten kurtarmazsa hemen mahv olmak üzere bulunuyor. 

Filistin cephesinde:  süvarilerimiz istirahatte.

     Mesela:  Gelibolu, beş yüz seneden fazla bir müddetten beri Türkiye’nin adeta gemicilik mektebi vazifesini ifa etmiş, oradan nice mahir ve fedakâr kaptanlarımız, nice korsan, mücahit reislerimiz yetişmiştir.  Gelibolu’nun pek büyük ve mamur bir belde olmamasına rağmen Osmanlı gemicileri bu mevkiin ihtiyar kaptanlarını adeta mesleğin piri ad ederek o derece bir hürmetle taki eylerler.  Bütün sahil Osmaniye’de en meraklı reisler, kaptanlar yeni yaptırdıkları teknelerine yelken kestirmek için o mütevazı Gelibolu kasabacığına şitab ederlerdi.  Geliboluluların bu husustaki şöhretlerini ve izahen anlatmak üzere şurasını da ilave edelim ki:  Bugün bile yelkencilik yani “yelken kesip dikmek” ile ta’yiş eden esnaftan bazıları, kendilerine gemicilerin rağbetini temin için Geliboluluyum, demeyi muvafık ad eyliyorlar. 

     Adalı Rumlar binlerce senelik deniz kurdu oldukları halde yelken kestirmek için ekseriya Gelibolu’ya müracaat ederler.  Bu günde Gelibolu’da armatörlüğün, yelken kesip biçmenin, o nazik ve kıymettar sanat mürüvvetimizin malumat ameliyesine vakıf bir takım ihtiyar kaptanlar vardır ki:  Zaman onları da elimizden almak üzeredir.  Bu sanat kayıp olmadan o malumat-ı ameliye muharrerat melahiyemizde mukayyet bulunmak icap eder. 

     Evet, Avrupalılardan ibret alalım da, bu mühim sanatı mülkümüzde ihya edelim.  Erbabı olmayanlar bilmezler ise de tekne ve yelkenden anlayanlar görürler ki;  Şarka, Marmara’ya mahsus o latif çektirmelerimizin mevzun ve emsalsiz yelkenleri her sene daha biçimsiz, daha fena bir şekle giriyor.  Ve denizle meşgul olan ahali-i sahiliyemizden eski merak zail oluyor. 

     Deniz sporlarına merak eden gençlerimiz ve bunları himaye eden cemiyetler, kulüpler Marmara kıyılarında birkaç zevk voltası vurmakla matlubun hâsıl olmuş sayılmayacağını bilmelidirler.  Deniz sporcuları, arma kesmek, yelken kesip dikmek sanatlarını, – hatta ilmini diyebiliriz – bilmedikleri takdirde kotralar içinde birer yolcudan başka bir şey değildirler. 

     Yeni bahri spor teşebbüsatı bertaraf;  memalik sahiliyemizde deniz merakının fakr-u zaruret, acemilik, teşviksizlik ve cehalet yüzünden zail olmağa başlaması millet için bariz, acı bir sukuttur.  Milletimizin, istikbalini temin edecek dretnotlar almağa çalışan erbab-ı himmet ve hamiyet o gemileri kullanacak unsur fedakârı ve maharetin kasabat-ı sahiliyeden yetişe bileceğini nazar-ı dikkatte tutarak diriğ teşvik ve muavenet eylememelidir. 

Filistin cephesine doğru:  bir cebel bataryamız yalçın Toros dağlarını aşarken.

     Henüz vakit büsbütün geçmemiştir:  Neden çektirmeler ve sair nevi yelken teknelerimiz içinde yarışlar tertip olunmasın.  Neden birinci, ikinci gelenlere ertesi yarışta daha mükemmel bir tekne ve bir takımla meydan müsabakada arz-ı vücut etmek üzere bolca mükâfat-ı nakdîye ve gurur meslekiyi okşayan bir hediye verilmesin.  Acaba böyle bir işe hasrolunacak birkaç yüz lira hebaya gitmiş mi ad olunur? 

     Gözümüzle görmüşüzdür ki;  Şuracıkta ki mesela (Değirmendere) ahalisi çektirmelerini adeta maldan ziyade, babalarından muris bir heves mesleki;  Deniz, yelken aşkı uğruna muhafaza ediyor;   lüzumu olmasa da satamıyor.  Bir gün Değirmendere’nim o muhteşem çınarlarla gölgelenmiş latif sahilinde bulunup da ahalinin – en gençlerden en ihtiyarlara varıncaya kadar – denizden, yelkenden, teknelerden nasıl şevk ve muhabbetle bahis ettiklerini görseniz hem mütehayyir ve hem müteheyyiç olursunuz.  Ma-teessüf çektirmelerimiz azalıyor;   Gemlik körfezi dâhilindeki Karaca Ali köyü müstesna olmak üzere sahili İslam kasaba ve kariyelerimizde gemicilik ruhu olmuş.  Halet-i ihtizarda.  Lakin dediğimiz gibi henüz büsbütün ölmüş değildir;  Miras maziden elimizde bir esas olsun vardır.  Sahilimizin ticaretini Osmanlı, Türk elinde bulundurmak, elhasıl kan denizleri hâsıl ederek elde ettiğimiz istiklal-i iktisadı milliyeden müstefid olmak fikrinde isek bu cihetlere sarf-ı himmet ve muavenet edelim.  Bu gemicilik hissi bir kere oldu mu, o miras-ı mazi bir kere sarf olundu mu miras yedilerin sattıkları emlak ve akarat gibi bir daha katiyen ele gelmez, babalarımız mezarlarından kalkıp kayıp ettiklerimizi bize bir daha kazandırmaz. 

     Sonra çiftçileri, çobanları gemici baba bilmek için nafile uğraşırız. Çünkü erbabı olmayanı denize sokmak pek güçtür.  Ve  “zararın neresinden dönülürse kârdır”

          Ali Rıza Seyfi

Harp hazırın menşei

     Muharriri:  Abdurrahman Şeref

mabad

     Hükümdar ilk harisane hayallerinin ve muhteris hane arzularının modası geçmiştir.  İstisnası var ise o da karib’l züldür.  Kuvvet hâkime akçeye demokrasi olunca sulh ve huzurun lüzumu tahakkuk eder.  Zira para kazanmanın tarik tabiisi harp değildir.  Akçe kavgadan ürker ve saklanır.  Harpte fedayı nüfus eden halk olduğundan menafi hakikiyesine taarruz olununcaya kadar asayiş ve müsalemete sarılır.  Lakin menafi esasiyede tehlike görünce kudurarak canavarlar gibi yıkmaktan, paralamaktan, kan dökmekten çekinmez ve o zaman mülük ve zimâm-darannın ve asrımızda en müessir zimâmdar olan matbuanın teşvikatı vahşete mürevvah cenyan olur.

     İngiltere nasyonalist:

     İngiltere’de arayı çare eshâb-ı Almanya ile harp etmek hâhiş-gerdir.  Donanmasını mahv, müstemlekatını zabt, rekabetini def ve tahrip ve berren ve bahren tehdid etmekten mutasavver ve muntazır olan kavaid azimdir.  Lakin İngiltere demokrasiden en uzak memleket olup temelleri aristokrasi üzerine kurulmuştur ve demokrat teşkilat askeriyeden mahrumdur, hizmet mecburiye-i askeriyeyi harp hazırın sal sanisine kadar kabul etmemiş ve gemi taifelerini bile gönüllülerden toplaya gelmiş olduklarından böyle nakıs alet ile başlı başına harbe nasıl kıyam olunur?   Diğer taraftan deniz sporları arkasında tahassün etmekle beraber mahdut adalarına tıkanmış olduğu cihetle hezimeti halinde yoksulluk ve açlık hailesine maruz olacağını bilmez mi?  İşte bu iki mülahaza İngiliz istitâat ve satvetinin cenk muhatarası teşkil edemeyeceği itikadını hâsıl etmiş idi.  Fakat İngiliz aristokrasisi nasyonalist olduğu ecelden gerek menafi dâhiliye ve gerek mesail hariciyede avam sınıfıyla daima teşriki mesai edegelmiş olup vahamet hengâmında amme ve has bilcümle sınıf milletin yekdil olarak ortaya atılacağı müsellem olmakla beraber müstemlekelerden göreceği muavenet azime ile teşkilat askeriyesine rabıta ve germi vereceğini ve sonra altınları siyaset fitne-engizanesi ile dünyayı ayaklandırabileceğini hiç kimse ümit etmez idi. 

     Almanya’nın harpte hiçbir kârı yoktur.  İmparatordan ve vükelayı milletten başlayarak en basit düşünen köylüye kadar herkes sulh taraftarıdır.  Avrupa’da büyük olmak için müktesebat mevcudesini muhafaza etmek ve hariçte inkişafat iktisadiyesi için asayişe ve açık kapılara ve revaçlı pazarlara malik olmak kâfidir.  Mecbur olmadıkça yani meccudiyetine ve müştehayatına dokunuldukça <haklayıcı topuzunu> eline alması me’mul değildir. 

     Bir İngiliz meclis hafiyesinde:

     Mamafih İngiliz fikrini hâb-ı rehavete dalgın değil idi.  ahiren matbuat tarafından nakil olunan vaka-i atiye İngiliz siyasetinin daima cevval bir kuvvet olduğuna bir güzel misaldir.  Şöyle ki;  1913 Temmuzunda Londra’da başvekil (Herbert Henry Asquith )in hanesinde kırk elli kişiden mürekkep hafi bir meclis-i kebir kralı akd olunup Avrupa’da harp zuhur ederse inbias edecek neticeler ve İngiltere’nin alacağı vaziyet piş teemmüle vaz edilmiştir.   Lord Gecner İtalya bitaraf kalsa bile Almanya ve Avusturya Kuvayı müttefikesi Rusya ile Fransa’yı ezeceğine şüphesi olmadığını ve İngiltere için <<muhteşem inzivagahında>> oturup Avrupa kıtası dâhilinde cereyan edecek işlere karışmamak gayri caiz bulunduğunu ve Almanya galip gelirse beş milyarla kanaat etmeyerek Fransız müstemlekatını ve donanmasını kısmen olsun isteyeceğini ve İngiltere’yi mühimsemeyeceğini söyleyerek İngiltere’nin Almanya’ya karşı harbe girmez ise maruz kalacağı tehlikeleri uzun uzadı izah etmiştir. 

     Müşarünileyhin mülahazat askeriyesine zamimeten hariciye nazırı  (Edward Grey, 1st Viscount Grey of Fallodon) bir takım mütalaat siyasiye dermeyan ederek Rusya’dan bahis ettiği sırada Romanoff hanedanının ve Çar’ın mevkii eskisi kadar kuvvetli olmadığını Balkanlarda nüfuzu azaldığını, Fransa’dan istikraz ettiği milyarların cihet ve suret sarfı malum olduğunu ve mürur-ı zaman ile Fransa’da intikam hissi sağlamak muhtemel olup o vakit Rusya ser-kârani de tahvil fikir ve tavır edemeyeceklerini ve İngiltere’nin yalnız kalacağını beyan etmiştir.  Hatta “John Morley, 1st Viscount Morley of Blackburn,” in harp ya sulh kararı İngiltere’nin hatt-ı harekâtına vabeste olursa Romanoff hanedanının istibdadına devam etmesi ve Fransa’nın, ahalisinin pek az bir kısmı Fransız olan iki eyaleti istirdad etmesi için ilan-ı harp edecek miyiz?  Suali mecliste hadis ve infiale mucip olmakla Edward Grey İngiltere silaha sarılırsa hedefi sırf kendi menafii olacağı ve Almanya’nın düşmanlarını yalnız bularak ezmesine müsaade etmek havline gine düşmeyeceği cevabını vermiştir.

     Saatlerce devam eden müzakeratda Alman donanmasının tekâmülüne ve ticaret bahriyesinin tevsiine ve harp vukuunda ittihaz edeceği hatt-ı harekete dair sözler ve bahisler cereyan etmiştir.  

     İşbu meclisin ve müzakeratının derece-i sıhhatini bilmiyoruz;  Fakat İngiltere efkâr-ı umumiyesini pekiyi tasvir eylediğinden burada iradını münasip gördük.  Eğer sahih ise Balkan hengâmesinin ikazatından olduğuna hüküm edilebilir. 

     Harbi ihzar eden emeller:

     Yukarıdan beri verdiğimiz tafsilattan müstebân olduğu üzere Fransa eyalet malumenin tahlisi sevdasıyla la-intika intikam politikasına devam etmekte İngiltere sanayi ve ticaret servetine meydan okuyan Alman rekabetinin refi endişesiyle bi-huzur olmakta, Rusya Fransa’dan aldığı milyarların neşesiyle Almanya’ya ca’lî bir husumet izhar eylemekte, Almanya Avrupa’da ve Avrupa haricinde kazandığı mevki refi’ siyasi ve iktisadiyi muhafazaya dört el ile sarılıp ona ilişmeğe cüret edeceklere karşı kuvve-i kahiresini his ettirmekte, Avusturya büyük emeller beslemeyip zuhur edecek fırsatlardan bil istifade Balkan yarım adasında ve Adriyatik’te tevsi mülk ve menfaati gözetmekte, İtalya ittifak müsellesin rükün salisi olduğu halde müttefiklerine candan emniyet bahş olamayıp bir kargaşalık vukuunda eski Venedik cumhuriyetinin tevabiinden ve binaenaleyh İtalya toprağının icza’ mütemmimesinden olan Avusturya eyaletini ele geçirmek emniye-i milliyesini ketm edememekte idi.  Sinîn ahirede Fransa hükümeti hizmet askeriyeyi üç seneye çıkarmış ve Rusya devleti teşkilat askeriyesini tevsi’ ve yedi sene zarfında senevi yedişer yüz bin efrad ilavesiyle ordusunu takviyeye dair bir kanun neşir etmiş ve işbu iki tedbirin Alman harbi tehiyyetinden olduğu der-kâr bulunmuş idi. 1910 tarihinde Rusya’da seyahat eden refikayı keramdan biri nakil eder ki;  <<Rus erkân-ı askeriyesinden bir zat hanesinde beni yemeğe davet etmiş idi.  on on iki yaşında bulunan mahdumunu bana takdim etti.  Çocuk asker üniformasını labis idi.  pederinin emriyle çocuk talim vaziyeti alarak kılıcını çekti.  Ve bu kılıcı kimler hakkında istimal edeceksin sualine Almanlara karşı, cevabı verdi>>.   Çocuğa ilka olunan Alman husumeti bir his esasi-i milliden münbais olmayıp musanneattan idi.

          Mabadı var

BİR MİLLET NASIL TERAKKİ EDER?

Mabad

Japonya’nın terakki ve tealisi

Muharriri:  Marki İto

     Memalik ecnebiyeyi ziyaret fırsatına nail olan ilk Japonyalılardan biri de ben idim ve bu fırsata ancak 1863 senesinde gizlice (Şangay) şehrine firar etmek sayesinde nail olmuştum.  O esnada Japonya adası münasebat ecnebiye ye yeni açılmış idi.  Lakin Japon tebaasından olanların Japonya hudutları haricine çıkmalarına henüz ruhsat verilmemişti.   

     Ben medeniyet-i garbiye kavaid ve esasatının Japonlar tarafından kabul olunmasına çoktan taraftar idim ve Japonya’nın hal-i hazır terakkisine, şekl-i cedid medeniyetine vasıl olabilmesi için hayli hizmet ifa etmeğe muvaffak oldum.  Hizmet hizmet-i memuriyette bulunduğum otuz dört sene zarfında daima medeniyet garbiye ye düşman olan birçok heyetlere;  kesâne karşı o medeniyet garbiye ye isal edecek tarikleri, usulleri, öğretmek hatta cebren kabul ettirmek için uğraştım.  Şurasını da söylemeliyim ki;  İşin henüz bidayetinde iken bile anlamış öğrenip kabul etmek lazım olduğu gibi az zamanda garplı muallimlerin talimat, tedrisat ve nezaretlerinden müstağni olacak derecede malum ve mahir olmaları da elzemdir.  Filhakika ilk günlerde medeniyet garbiye kavaid ve usulleri tesisatta bize yardım etmeleri için memleketimize bir takım garplı erbab-ı ihtisas getirdik.  Lakin bu hususta Japon gençlerinin ikmal-i tahsil ettikten sonra millet arasında mevki hakikilerini işgal etmeleri temin eyleyecek bir hatt-ı hareket ittihaz etmiştik, Japonyalıların tecrübesizliğinden bilistifade birçok ecnebiler, hatta ecnebi milletler bile, bize sahibiyeti iddiasında bulundukları meslekte hemen hiçbir şeyi bilmeyen bir takım adamları <<erbab-ı ihtisas >> sıfatıyla bize göndermeğe muvaffak oldular;  lakin bu esnalarda biz birçok kıymetli zevatın muavenetini kazanmağa da muvaffak olduk ki:  bunların namları bugün bile Japonya’da kemal-i hürmetle yâd edilmektedir. 

     Londra’da memleketimizin sefiri sıfatıyla ikinci defa bulunduğum esnada Japonya’da makine mühendisliği ve makinacılığın her şubesi talim ve tahsil ettirilmek üzere mükemmel bir makine mühendisliği mektebi tesis olunursa kavaid azime iktitaf olunacağı hakkında beyanat ve teklifat vaki olmuş idi.  o zaman melil sairede bu mahiyette bir müessese-i ilmiye olmadığından hakikaten nevi kendine münhasır bir şey olacaktı.  Bu fikir bana pek muvafık göründü.  Japonya’ya avdetimde teşebbüsat lazımada bulunarak ecnebi profesörlerin muavenetiyle bir <bir mühendis mektebi> tesis eyledim ki:  Bugün (Tokyo darülfünunu) na mahak bulunuyor.  Bugün Japonya’nın sanayiini idare eden ve menabi servetini işleten mühendislerin kısm-ı azami işte bu mektepten neşet etmişlerdir. 

     Bu mektebin tesisini Japonya’nın terakki ve teali ahirine en ziyade hizmet eden bir amil olarak tanıyorum. 

     İş yalnız Japonya’nın tahsil ve ta’limi ile bitmiyor, hükümet ecnebiye ile mün’akid muahedatın tanzim ve ta’dili meselesi meydana çıkmadan evvel Japonya’nın ihtiyacat hazıraya göre bir takım kavanine malik olması için eyliyordu.  Binaenaleyh;  bir müddet için bütün mesaimizi bu hususa hasr eyledik. 

     Japonya tarihinde ehemmiyet azamiye ye haiz iki hadise vardır.  Bunlardan biri usul kadime-i hükümetin tebdiliyle kanun-ı esasinin ilanı, diğeri (Çin – Japon muharebesi) dir. 

     İmparator yeni Japon kanun-ı esasisi için bir müsvedde;  bir şekl-i esasi vücuda getirmeğe beni memur etmiş olduğundan uzun müddet memalik müteaddine-i garbiyede bulunarak birçoklarının kanun-ı esasilerini ariz ve amik tetkik ettim.  Bu iş pak güç ve birçok muhakemat ve tefekkürata muhtaç idi.  Japonya’da – şimdiki manasına mutabık olarak –evvelinden beri hiç kanun-ı esasiye benzer bir şey mevcut bulunmamış olduğundan yeni kanun müsveddesine ithal edilecek en ruhlu ve mühim ahkâmın neden ibaret olduğunu bana gösterecek elimde bir rehber mevcut değildi. Japonya’nın eskiden beri kanun-ı esasi ahkâmından uzak bir suretle adeta derebeylik (feodalite) usulüyle idare olunması sebebiyle bu tarih atikin enkazı üzerine oturarak açıktan açığa bir kanun-ı esasi meydana çıkarmak kolay bir şey değildi.   Hatta ehemmiyet azamiyeye haiz olan mevad ve ahkâmın neden ibaret olduğunu taakkül ettikten sonra dahi bunların kabiliyet-i tatbikiyelerini temin eylemek üzere gayet derin düşüncelere ihtiyaç görülüyordu.  Vücuda getirilecek şeyin bir hükm-i katiyi, bir mer’iyyet-i daimiye haiz olacağını bildiğimden vaz’ olunan ahkâmın milletin istikbal-i baîdinde vücuda getirmesi muhtemel olan tesiratı derin hesap etmekliğim icap ediyordu.  Evvel emirde hükümdarın mukaddes ve ananevi hukuk mukaddesesini her türlü tecavüzata karşı mahfuz bulundurmak lüzumu var idi.   elhasıl bu mühim işe benim derecemde gayyur, hamiyetli muavenetlerim ve refikayı mesaiyim ile hasr-ı nefis ederek semere-i mesayimizi ortaya koyduk:  O zamandan beri Japon kanun-ı esasisinde tadilat icrasına ihtiyaç görülmemiş olduğundan bu gün müftehirim. 

     Evvelki intihap kanuni, bazı esbab dolayısıyla matluba muvafık bulunmadığından yeni ve muadil bir kanun çıkardık ki;  Bu kanunun arz ettiği tebdilat esasiyeden biri intihabatın imzalı reyler yerine rey hafi ile icrasıdır.  Diğerleri ise memleketin tacir ve sanatkâr unsurlarının mecliste daha fazla miktarda bulunmalarını temine hadim ahkâm ile iş vergisidir.  Yeni kanuna göre;  Şayet namzetlerden biri intihabını gayr-i meşru’ vesait ve tesirat ile temine çalışır ise, reylerin hakkı yani imzasız olmaları yüzünden bu nevi bir teşebbüs daha müşkül ve daha fazla nakdi fedakârlığı mucip olur. 

     Ben memleketin muhtaç olduğu mertebe-i kuvvet ve kifayeti haiz bir donanma ile ordunun ehemmiyet azime ve hayatiyesini daima müdrik idim.  Japonya’nın vaziyet coğrafyası, yani memalik saireden denizle tecrit edilmiş bir mıntıka olması donanmanın ehemmiyetini bir kat daha müzdâd ediyordu.  Çin – Japon muharebesinden sonra tertip ettiğimiz bahriye programı büyük bir gayret ve dikkatle tatbik olunarak Japon bahriyesi sonradan asarını gösterdiği derece-i mükemmeliyete getirilmiş idi.  Terakki ve tekâmülümüzü vücuda getirecek usul ve kavaidi her hangi membadan olursa olsun ahz ve tatbike hazır ve hava-hoşger bulunmakla beraber o zamanki sefain harbiyemizi İngiliz fabrikalarına ve İngiliz kavaid harbiyesine tatbiken yaptırdığımız gibi zabitan ve efradın talim ve tahsilinde dahi onların usulünü ittihaz eylemiştik. 

     İlk olarak terakki ve tekâmülüne. Çalışılacak unsur kuvvetin donanmamız olduğunu kabul etmekle beraber orduyu dahi nazar-ı dikkat ve himmetten devir bulundurmadık.  Kura usulü kemal-i cesaret ve metanetle tatbik olunarak pek az sonra fayda azimesi görüldüğü gibi evvela Fransız, sonra Alman usul askeriyesine tevfiken terbiye ve idare edilen Japon ordusunu nihayet intizam, ahlak ve bütün hasail askeriyece tekâmüle azime göstermiş, nihayet kendine mahsus ve bâlâ-ter bir usul terbiye ve talim sahibi bulunduğunu âleme ispat etmiştir.  Ordunun terakki ve tekâmülü için bu kadar çok şeyler yapılmış olmakla beraber efradın en ali derece-i tahsil ve kifayetine is’âdı için hükümet her türlü fedakârlığı sarf etmekten geri durmamaktadır.  Filhakika, Japonya bugün ordu efradını hükümet, kura ile ve mecburiyet askeriye tahtında tedarik etmekte ise de şurasını söylemeliyim ki;  her Japon neferi vatanperverliğin ve Japonya’ya mensubiyetiyle mefharet hissinin en âli derecesiyle meşbudur.  Ve bu, bir millet ordusu için pek büyük bir tefevvuk teşkil eder. 

Cephede kış:  bir kızak neferi

     Umur ticariye ve sanayide dahi Japonya terakkiyat mühimme vücuda getirmiş ve aksa-yı şark yazarlarında mevkiini pek kavi olarak temin eylemiştir.  Memleketin menabi serveti mütenevvi ve zengindir?  Kömür madenleri de çoktur filvaki kömür damarlarının bazıları birinci neviden ad olunamazsa da gayet azim miktarda kömürün mevcudiyeti memleket ve milletin kuvvet ve iktisadi nokta-i nazarından mühim bir amil teşkil eder.  Kömürden maada Japonya’nın eyalet şimaliyesinde mühim yağ membaları mevcut olup usul fenniyesine tatbiken işletilmektedir.  Memlekette demir madenleri de kesir ise de henüz kemale ermemiş bulunduğundan memalik ecnebiyeden ithalinden istiğna edilemiyor.  Ehemmiyeti günden güne mezdad olan bakırda Japonya’da mevcut olup usul dâhilinde sine-i terabdan ihraç olunmaktadır.

     Lakin Japonya’ya tarik terakkisinde ne gibi esbabı muavenet etmiş olursa olsun ve geçmiş senelerin muvaffakiyetinde benim ve refiklerimin vasati ne mertebede bulunursa bulunsun, bütün bunlar memlekete imparator tarafından edilen hizmet muazzama muvacehesinde pek hakir kalır.  Arzu imparator daima millete rehberlik eden birincim taban olmuştur.  Japonların vatana hadım, terakkisine hava-hoşger benim gibi zevatın gayret ve himmeti ne kadar bülend olursa olsun, her teceddüdün her ıslahatın, her yeni kanunun, her teşebbüs müterakkiyanenin arkasında daima, daima imparatorun nüfuz ve muavenet hamiyet-karanesi olmasaydı Japonya bugün nail olduğu tekemmülat ve saadete katiyen nail olamazdı.  Japonlar Japonya’yı bu günkü hali azamete is’ad eden dersi imparatorlardan öğrenmişlerdir. 

     Japonya’nın terakki ve tealisi tarihinden bahis ederken 1899 da muahedat ecnebiye tadilatının tatbikinden biraz evvel irad ettiğim bir nutkun bazı parçalarını tekrar etmek pek münasip olur. 

     Hükümet maliyesinin ıslahatın ve Kuvayı askeriyenin tensik ve tekmilinin pek mühim bir mesele olduğu şüphesizdir.  Lakin bugün onlardan daha az mühim olmayan bir mesele muahedat ecnebiye sureti muadelelerinin mevki icraya vaz olunmasıdır ki bunun için gerek hükümet ve gerek millet iade-yi hukuktan biri müttehiden uğraşmış, işte nihayet muvaffak olmuştur.  Mademki muadil muahede namelerin zaman tatbiki takrib etti.  Düşüneceğimiz mesele bu muahedat muadelenin en müfid ve müessir surette ne veçhile tatbik olunacağıdır. 

     Şarkta bir hükümet müstakilenin bütün hukukunu muhafaza eden, Japonya’dan başka bir hükümet var mıdır?  Bir hükümet kendi arazisi dâhilinde ahkâm adliyesini serbestçe ve kavanin idariyesini bila-istisna tatbik edemedikçe hukuk kâmile-i istiklaliyesine malik ad olunamaz.  Şimdi Japonya’yı bu nokta-i nazardan muhakeme edelim:  elyevm Japonya hukuk istiklalini, muhafaza ederek memleket dâhilinde ikamet eden bütün ecanibi ahkâm adliye ve idariyesi altına vaz etmiş ve onları kendi tebaası gibi himayeye deruhte eylemiştir.  İş böyle olunca Japonya’nın bütün hükümet şarkiye ye büyük bir tefrike haiz bulunduğuna şüphe edilemez.  Muahedat muadelatın serbestçe ve bila mümanaat tatbik olunması Japonya’nın aksayı şarkta en mütemeddin hükümet olduğunun delilini tenkil edeceği cihetle yalnız hükümet değil;  Bütün memurin mahalliye, memurin belediye, muhakim adliye, polis merkezi ile Japonya ahalisi dahi bu muahedatın sureti lazıma da tatbikine pek ziyade gayret ve muavenet etmelidirler.  Aksi takdirde birçok işler mesail beynelmilel mahiyetine inkılap edip bir birini müteakip hükümeti izaç eyleyecektir. 

     Japonya’nın umur maliyesi de her şubede meşhud olan terakki ve tekâmül nispetinde ıslah edilmiştir.  Uzun mesai dakikaya ve büyük mali fedakârlıklara ihtiyaç gösteren ıslahat ve terakkiyat askeriyemizin netayici ise yar ü ağyarın gözü önünde bulunuyor. 

     Japonya’nın hasımlarıyla icra ettiği harplerde kazandığı muzafferiyetlerden başka Japonya’nın son senelerde mazhar olduğu terakkiyat azime-i cariye hususunda dahi müftehir olmağa hakkı vardır.  Bu terakkiyat maddiyenin emsaline tarih âlemde hemen tesadüf edilemez.  Mesela kura-i askeriye usulü, memlekette asırlardan beri birleşmiş, bir anane-i kaviye teşkil eylemiş, derebeylik usulünün hemen lavını müteakip tatbik edildiğinden birçok memalik ecnebiye de kuraa usulünün müntec muvaffakiyet olacağından şüphe edilmişti.  Hâlbuki usul mezkûr tamamıyla ve kemal-i muvaffakiyetle tatbik olunmuş, bu hadise Japonya’nın komşuları olan Çin ve Kore’ye karşı halet-i ruhiye ve istidatça ne derece mütefevvik olduğunun bir han kati birine geçmiştir. 

     Menabi ve servet milliyeden istifade cihetine nakl-i kelam olunursa 1872 ve 1873 senelerine mahsus Japonya maharet hariciyesi istatistiklerine müracaat edildikte ihracat ve ithalatımız mecmua yalnız 30 milyon Yen’e baliğ olduğu halde 1892 de bu mecmua 440 milyon Yen’e terfi etmiştir.

          Mabadı var

     Ali Şükrü

Çarkçı mektebi bahriye –i şahanesi:  Çam limanında efendilerin yüzme talimleri.

GİRİT SEFERİ

4

     Akdeniz muharebelerinin sonuncusunda Türkler yirmi kadar tekne zayi ettiler;  O suretle ki;  Mukabilinde meşhur ve haris sadrazam Köprülü Mehmed, bu kadar kanlı bir muharebeyi nihayete erdirerek, Osmanlı imparatorluğunun nizamını, merkeziyetini ve kuvvetlerini tensik, tanzim ve tevhid etmek ve cumhuriyetle Girit hükümetinin rabıtasını müebbeten silmek arzusunda olduğunu;   ilan ve izhar etmiş oldu.  Binaenaleyh köprülü, İstanbul’da bulunan Venedik sekreteri (Cambdnito Ballarino) yi nezdine celb eyler, fakat onu ikna ve talim etmek vaz’ göstermeyerek devlet-i muazzama Osmaniye ile bu şerait dairesinde sulh akid etmesini teklif etti.   Ve tercüman Perada’yı vezirin şeraitini meclise bildirmek üzere Venedik’e yolladı.

     Venedik’te meclisin bu meseleyi müzakeresi senatoda muhtelif fikirlerin teâruzuyla, çok uzun sürdü.  En az zararla harbi bitirmek fikrini tasvip ediyorlardı.   Ve bu elverir ki cumhuriyetin şerefini zafer ve azametini mahfuz kılacak bir tarzda olsun.  Girit üzerinde olacak fedakârlıkların düşünülmesi iktiza ettiği ve hepsinden ziyade oradaki tebaanın vaziyetini, oradaki Venedik ticaret murahhaslarıyla cumhuriyetin menabi servetine darı olacak tenakusa düşünmek lüzumu mevzuu mübahase oldu.  Venedik bütün zayiat ve hasarını bitmez ve tüketmez menabi ve vesaitiyle cebir ve tamir etmeğe muktedir, kuvvetli bir düşman ile yalnız başına ve yalnız kendi şayan-ı hayret galebeleriyle, ila nihayet ve beyhude uğraşamazdı.  Fakat San Marco murahhasları “Françhe Secovarini” ve “Gevannini Pezaro” muhalif fikirde idiler.  Girit’i işgal fikrini ret ederek, muharebeye devam etmek mecburiyetinde bulunduğunu dermeyan ediyorlardı.  Bu fikir ve diğeri, uslular meclisi azalarıyla münakaşa edildikten sonra, doçe “Ertochchi Valier” söz alarak;  Girit’in hâkimiyetini feda etmek ile vatanı kurtarmak ve bu suretle çok büyük belaları def eylemeği muvafık bulduğunu söyledi. 

     Meclis sözcüsü  (Pezarro) cevap verdi ki;  Bu şerait altında sulh teklifini ret ile sadrazamın önüne atarak, büyük bir şecaat fedakarare ile müdafaa edilen Girit gibi, Akdeniz’in ve İtalya’nın ana hatları olan kuvvetli bir hâkimiyeti, bir hamlede terk etmemekte sebat elzemdir. 

     Doce, bu cevabı haklı ve muvafık buldu.  Ve kendisi de hiç başka bir şey değil, yalnız vatanın hayrını düşündüğünü izhar için;  bir misal göstermek gayretiyle;  büyük ve ani bir sahavet iraz ederek, maliye-i harbiye ye on bin duka alını hediye etti.  Bu asil misali, San Marco murahhası Andre Containi, Nicolo Contaro ve Givanini Pezarro takip ederek, on iki bin duka altını takdim ettiler;  (Perraro kendisi ve yeğenleri namına altı bin, Contarinive Cornaro üçer bin duka altını].  Françesco Denderamin, Hayrolamu Cavazza ve diğerleri biner duka atını vererek, vatandaşlık ve hemşerilik vazifesini ifaya hasr ettiler. 

     Bu suretle, harbe devama karar verilerek, tercüman Perara’yı Venedik murahhası Ballarino’yu bir mektup ile İstanbul’a iade ettiler.  Bu mektupta bila ihtiraz şöyle deniliyordu.  Sadrazamın Girit den fek hâkimiyete dair olan teklifi çok ağırdır.  Bu cenabı Allah tarafından ihsan olunan ve dinin himayesine istinat eden hak tabiiye karşı gelmekte.  Elimizde bulunan pek kadim ve pek haklı bir iktidar hâkimiyeti hiçbir suretle terk edemeyiz. 

Çarkçı mekteb-i bahriye-yı şahanesi;  talebe laboratuvarda çalışırken.

     Lazzaro Mucenino’nun yerine Françe Secumozini donanma umumi kaptanı nasip olundu.  Türk donanmasını avlamak üzere Akdeniz’de dolaşacaktı.  Fakat bu kovalamada vukua gelecek her tekabül, yeni hasarata, harabeye bais olmaktan ihtiraz noktası derpiş edilmek suretiyle yapılacak Ve hedef, Anadolu sahillerine matuf olarak, (Kastel Rusu) da tesis hâkimiyete mevce bulunacak ve nihayet, satanın amirali Âli paşayı Girit’e kuva-yı muavene götürebilmekten men ederek, orada tesis kuvvet etmelerini men için evvel be evvel Hanya’ya bütün takım ve levazımıyla otuz data kuvvetli top götürecektir. 

     Morazini, Mazzarino’nun verdiği asker müfrezelerini hamilen Çerigo’dan kalktı, maksadı Hanya’ya ala ve şedid bir hücum yapmaktı, fakat Ağustos 1660 nihayetlerine doğru Suda limanına girdiği vakit, ahaliyi Türklerden pek korku içinde, hiçbir hareket isyaniyeye cesaretsiz buldu.  Ve uzun bir muhasaraya dayanabilecek kâfi kuvvetleri yoktu.  Düşman ordusuna ansızın bir baskın yapmak ümidiyle Kandiye’ye gitti.  [1] burada, Hristiyanlar Türklerin daha ilk saldırışlarında firar etmişler, şimdiye kadar dâhili toplar civarında barınabilmeğe muvaffak olmuşlardı.  Bundan bilistifade bir takım Türk süvarileri metruk emâkin ve eşyayı yağma etmişler.  Ve yakın dağlardan inerek ve müttefikleri, arkalarından müthiş bir kurşun yağmuruna tutarak, tamamen korku ve perişanlık içinde ancak Kandiye kalelerine girerek canlarını kurtarmağa mecbur bırakmışlar.  (17 Eylül)  Ve bununla beraber Fransız askerleri arasında ve ba teksir ettiğinden, bunları kışlamak için Bahr-i Sefid adalarına göndermek lüzumu hâsıl olmuştu.   

    “ Regio di Savoia” sür nameli kitaba namının kayıt edilmesine mümanaat olunduğundan dolayı, ikinci  (Carlo Emanuele di Savoia) ile cumhuriyet beyninde her ne kadar bir ihtilaf mevcut ise de, Emanuele, sinyoryaya karşı ne kadar halis ve hayır hah olduğunu göstermek için, Girit’in tahlisine çalışmak üzere, iki alay asker tahsis etmiş.  Kendi meşhur ve en iyi generallerinden (Jan France seku villaya) da maaş ile Venedik hizmetine geçmesine mezuniyet vermişti.  General, 1665 senesi Nisanında Venedik’e geldi, harikulade bir nümayiş ve i’zaz ile istikbal olundu.  Hükümet askeriye ile [yahut kuvveyi askeriye kumandanıyla] görüşerek, senede beş bin duka altını maaş ve prenslerle en büyük kumandanlar haklarında olduğu gibi yalnız umumi kaptandan emir almak şeraitiyle Venedik hizmetine girdi. 

     Villa, Dalmaçya, Arnavutluk ve Mora sahillerini takip ederek, iki bin askerle, kanun-ı evvelde “Paros” adasına vasıl oldu.  Orada on altı kadırga, beş kalita, otuz beş nevi ve diğer bir takım küçük merakıbdan ibaret olup, derunlarında binden ziyade süvari ve dokuz bin piyade ile Girit’in muhasarasını tazyike memur edilmiş bulunan Venedik kuvvetine mülaki oldu.  Ve hepsi beraber, mevsimin en zalim bir ayı olan şubatın yirmi altıncı günü, Suda sahillerine geldiler. 

     Nakli;  Ali Fahri

     [ 1 ] Kandiye Girit ceziresinin en büyük şehri ve eskiden merkezi idi.  Şehir müselles-l şekl bir surla muhat olup, müteaddid cami şerifesi, işlek çarşı ve pazarı, sağlam ve mahfuz lakin sığ, kumla dolmuş limanı, zeytinyağı ve saire ihracatı vardır.  Kandiye dokuzuncu karn miladide Girit’in (Akritus) ismiyle Arapların zaptında bulunduğu zaman (Handek) ismiyle Müslümanlar tarafından cezirenin merkez kadimi olan (Fenusus) karibinde tesis olunmuş ve bade Girit’e hâkim olan Venedikliler (Handek) ismini Kandiye ye tahvil ederek, merkeziyeti hasebiyle, Girit ceziresine dahi bu ismi vermişlerdi.  Venedikliler Kandiye’yi muhkem tahkim edip tul müddet Osmanlı donanmasına muavenet etmişler, ve 1009 tarih hicrisinde sultan Mehmet han rabi zamanında 1080 tarihinde katiyen memaliki Osmaniye’ye ilhak olunmuştur..

     [kamusu’l- a’lam]

     Kandiye kalesi mimar “San Michael” tarafından bina olunmuştu.  Kale bütün şehri ihata ediyor, beş bütün ve iki yarım tabiyeden mürekkep bulunuyordu.  Kandiye’nin şimal tarafı denizle muhat olduğu için istihkâm hattı cenup muhiti kaplıyordu.  Kalenin en zayıf noktaları, cenuptan bakıldığı zaman, solda “sent anderiya” sağda “sabiyo nera” tabiyeleri idi.  Köprülü zade bu noktaları tamamıyla anlamış, asıl hücumları bu iki tabiyeye karşı icra etmek istemişti.

     [Köprülüler – Ahmet Refik – ikinci cilt]

ISKAJERAK MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

“JUTLAND”

16

Mabad

1 Haziran sabahı

     Sabah olunca:

     Sabah olduğu ve ortalık aydınlandığı vakit saatlerden biri yekdiğeriyle boğuşan iki muhasım donanma arasında temas kayıp olmuş ve tarih-i harp bahriyenin kayıt eylediği bu en muazzam deniz cengi hitama ermişti.

     Muharebenin birçok devrelerinde olduğu gibi son safhasında tarafeynin iddiaları asla yekdiğeriyle kabil-i te’lif değildir.  Her iki taraf da sabah olunca tekrar muharebeye tutuşmak üzere düşmanı aradığını, fakat hasmının teması kat’ ederek üss-el harekesine doğru firar eylediğini iddia etmektedir. 

     Alman tarihçisi bu hususta diyor ki:

     <<. .  . Hava açıldığı ve ihtimal ki (Jellicoe) nun donanmasını görmek intizarıyla gözler, daire-i ufku teftiş eylediği zaman Alman donanmasından hiçbir düşman kuvveti görülemiyordu.  Yalnız sabahleyin keşfe kalkan sefain havaiyeden, refakatinde mutat olduğu veçhe ile kruvazörler ve torpido botlar olduğu halde bir İngiliz hatt-ı harp donanmasının ale-l takrib 90 mil kadar şimalde bulunup şimale doğru seyir ettiği bildiriliyordu.  Buna yetişip mücadeleye celp etmek ihtimali yoktu. Bu esnada su yüzünde görünen bir düşman tahtelbahri, top ateşi ile batırılmıştı.  [İngilizler bir tahtelbahri kayıp ettiklerini itiraf etmiyorlar.]

     İngiliz kuvveyi hafifesi, Alman donanmasını bulup hücum ederek buna ika’ haber edebilirken Alman torpido botları, düşmanın sefain-i cesimesine matuf taharriyatta haib ve hâsir kalmışlardı.  Torpido botlar, düşmanla hiçbir noktada temas hâsıl edemediler.  Bu hal, İngilizlerin muhtelif istikametlere doğru firarıyla kabil-i izahtır.  Alman donanması, saha-yı mücadeleye bir dereceye kadar karib bulunan Helgoland civarında iken Jellicoe filosunun, aynı sahadan 300 mil mesafede Orkney adalarında kâin Scapa Flow limanına muvasalatı, İngiliz amiralinin mezkûr limana avdet için acele etmiş olduğunu irae eder. 

     Alman donanması, limanlarını muvasalattan biraz mukaddem Lots of muharebe kruvazörünün artık su yüzünde tutulamayacağını tahakkuk ediyor.  Bütün mürettebatı, diğer gemilere alındıktan sonra mezkûr gemi, batıp gidiyordu. 

     İngilizlerin iddiası veçhile eğer İngiliz kuvve-i asliyesi duçar-ı hasar olmuş ise hal-i seyirde bulunan 12 sefine-i harbiyeden mürekkep taze bir kuvvetin birkaç saat zarfında “Helgoland” ın şimal garbi istikametlerinde görülebilmesine imkân olduğunu herkesten iyi bilen başkumandan John Rushworth Jellicoe, Alman donanmasını takip etmediği ve kuvvetli, taze bir filo ile birleşerek mezkûr donanmayı inhizama sevk eylemediği için kudret-i teşebbüsiyeden mahrum görülmek lazım gelir.  İhtimal ki böyle bir hüküm, la-şekk mahir olan İngiliz başkumandanı için doğru olamaz.  John Rushworth Jellicoe, bilfiil idaresi altında bulunan cesim hatt-ı harp sefaininden mürekkeb donanmanın 1 Haziranda tekrar muharebe edecek bir halde bulunmadığını gördüğü için, üss-l harekesine döndü. . . >>

     Amiral Jellicoe ise raporunda tamamen başka türlü idare-i kelam ediyor: 

     << muharebe donanması, sabahleyin erkenden,” Hornsea” döküntüsünün cenup ve garp istikametlerinde bulunduğu için düşman sefainini aramak ve kendi kruvazör ve muhriplerini toplamak üzere şimale dönüverdi (HMS Marlborough), evvelce yaralanmış bulunduğu için üss-l harekeye dönmüş ve yolda bir tahtelbahre hücumunu defe mecbur olmuştu.>>

     Almanlar, HMS Marlborough’yu gören tahtelbahrin muhalefet havaiyeden dolayı bu gemiye hücum edemediğini iddia ediyorlar.

     Haziranın birinci günü sia-i rüyet 3 ila 4 mil olup bir gün evvelkinden daha cüzi idi. İngiliz donanması, Haziranın birinci günü saat on bire kadar muharebe sahası civarında ve Alman limanlarına giden hatt-ı takribin yakınında kaldı.

     Bundan böyle Alman donanmasının limanlarına avdet eylediğine karar veriliyordu.  Sefain havaiye tarassuduyla İngiliz donanmasının mevkii ve hatt-ı seyri, Almanlarca malum bulunmak lazım gelirdi. 

     “Hornsea” döküntüsü arzından itibaren meydan muharebeye kadar imtidad eden saha, mükemmelen taranıp mağruk muhariplerin bakiye-i mürettebatından bazıları tahlis edildikten sonra 1 Haziran saat ba’de-z-zeval 1,15 de üss-l harekelere dönüldü.

     İki tarafın bu yekdiğerine mübayyin iddialarından, her iki donanmanın da saat dört buçuktan sabaha kadar yani takriben on iki saat devam eden müthiş bir muharebenin tabii olan zayiat ve bi-tabiisi hasebiyle 1 Haziran sabahı tekrar yekdiğeriyle temas ve muharebeye tutuşmaktan ihtiraz ve ictinab ederek üss-l harekelerine döndükleri anlaşılıyor.

Çarkçı mekteb-i bahriye-i şahanesi:  efendiler marangozhanede kalıp imal ederken.

     Gece muharebesinde tarafeynin zayiatı:

     Gece muharebesi esnasında vuku bulan zayiat hakkında tarafeyn epey fazla tahminatta bulunmuşlardır.

     Almanlar, İngilizlerin (Carasy) sisteminde bir zırhlı kruvazörü ile bir muhrip rehberini ve altı muhribini batırdıklarını iddia ediyorlar.   Bu vasat çapta bir kruvazörü, güvertesi suya girecek kadar yan tarafına yatmak suretiyle hasara uğrattıkları, ağleb ihtimal, bunun da batmış olduğunu söylüyorlar.

     İngilizler ise büyük gemilerinin zıyaını inkâr ederek yalnız üç muhribin battığını itiraf ediyorlar. 

     Almanların gece muharebesindeki zayiatına gelince, bu muharebede Alman donanmasından gark olan gemilerin kısm-ı azamı gece muharebesi esnasında batmıştır.  SMS Lützow, SMS Pommern,  SMS Rostock, SMS Elbing , SMS Frauenlob ile bir torpido bot muhribinin” V4”  gece veya sabaha karşı battıkları Alman raporunda itiraf edilmiştir.  SMS Elbing’in gece;  Torpido hücumları esnasında diğer bir Alman kruvazörüyle müsademe ettiğini yukarıda yazmıştık.  Limana dönmesi imkânı kalmadığı için mürettebatı tahlis edildikten sonra gark edilmiş olan bu kruvazörü berhava etmek vazifesini ifa etmiş olan süvari ile iki zabit ve 18 asker bir istimbotla Felemenk limanına çıkmışlardır. 

     İngilizler, Alman donanmasının geceleyin maruz kaldığı torpido hücumlarında birkaç büyük gemi daha kayıp ettiğini iddia eylemektedirler. 

     Times’in yukarıda zikri geçen kitabına nazaran, on ikinci İngiliz muhrip filotillası sekiz sefineden mürekkep bir fırkaya hücum ederek bu filonun ikinci ve üçüncü sefinelerine müteaddit torpiller atmıştır.  Bu esnada üçüncü sefine berhava olmuş ve (SMS kayser ) sınıfından bir dretnot da batmıştır.  Fakat bu iddialar İngilizlerin mecrdinde kalmakta olup Almanlar tarafından katiyen ret ve tekzip edilmektedir. 

     Iskajerak muharebesinde her iki taraf da kemal-i cesaret ve şecaatle harp etmişlerdir.  Almanlar, İngiliz bahriyelilerini takdir ettikleri gibi İngiliz başkumandanı da, raporunda düşman hakkında şu suretle takdiri beyan eyliyor:

     <<düşman, kendisinden memul edildiği veçhile büyük bir cesaret ile muharebe etmiştir.  Vaziyet aldıktan biraz sonra İngiliz donanmasının hatt-ı harbi şiddetli bir ateş altında gecen ve duçar-ı hasar olmuş bulunan hafif bir Alman kruvazöründeki mürettebatın harekâtı bilhassa şayan-ı takdir görülmüştür.  Bu kruvazör ateş edebilen yegâne topu ile mukabelede ısrar ve sebat ediyordu.>>  [bu sefine SMS Wiesbaden’dir.]

          Abidin Daver

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.