DONANMA MECMUASI 106/56 29 Temmuz 1915

DONANMA MECMUASI 106/56 29 Temmuz 1915

0486_0056-106_00000486_0056-106_0881

Perşembe: 16,Ramazan,1333 – 16,Temmuz,1331 – 29,Temmuz,1915

DONANMA CEMİYETİNİN HAFTALIK GAZETESİDİR

– Numarası 106 / 56

Şevk-i cihad: Urbânın Bahr-i Ahmer sahilinde mel’ûn İngilizlere müdafaası.

<o> <o> <o> <o>

Bir sene evvel

<> <> <> <>

          Pür necip kurşunu namlusundan çıkarak Rus zalimi ile İngiliz desisesi cihan insaniyeti üzerine taarruz emareleri göstermeğe başladığı zamandan beri bir sene geçti.   Geçen senenin ibtidasında i’tillafçılar mahmûl hülya idi.   Bugün hâsîr ve perişan duruyorlar. Üç müttefik tefevvukun serûlarda değil imanlarda, azim ve şevk vicdanda olduğunu her günkü muvaffakıyetleri ile ispat edip duruyorlar. Rus merdanesi kırılmış, Varşova derdest sukut, Fransa Arras’da ancak işgal edebildiği bir iki köyün neşve-i merâretiyle en mahsuldar eyaletlerini kayıp etmiş, İngiltere her gün sefine kayıp ediyor. Belçika haritayı âlemden kalktı. Ve bir sene geçti.

     Geçen günler bizler için iyi günler idi. Ve hakkın, hak sahipleri ile beraber olduğuna iman ettiğimiz içindir ki yarından da böyle ümid varız.

****************************

         İ’tizâr: Mecmuanın yevm-i intişarı bu hafta tebdil etti. Çünkü matlub kâğıdı piyasada bulmak imkânı mefkud. Fakat mecmua, milletin olduğundan fazla tehir edemezdi. Elde ne mevcut ise onunla neşriyata devam ediyoruz. Matlub derecede nefasetin fıkdanı izalesi elde olmayan esbabdan ileri geldiğinden ma’zeretimizin kabul edileceğine eminiz.

0486_0056-106_0882.jpg-2

 Millet ne vermiş

* * * *

     Mecmua, şekl-i nevini ile leh elhamd bir seneyi kâmileyi idrak ederek ikinci senesine devir-i neşriyat etti. Muhterem kari’îler her nüshada fâtiha-i makal ittihaz ettiğimiz ünvanı, muhterem milletin teberruatını nâtık olan kısım-ı mahsusun ser-nâme-i beyanı olarak görürler. Bizce bu unvan altında yazılan rakamlar, mecmuanın gaye-i intişarı demek olmakla beraber; Halden istikbale şevk-i hamiyyetkârı, millet hakkında en büyük vesika olarak intikal edecektir, demek koca bir tarihtir.

     Biz, her hafta o cedveli okurken erbabı hamiyyete karşı derin bir hiss-i imtinan ile takdim-i şükran etmekteyiz. Çünkü en müşkül o an-ı buhranda donanmayı unutmayorlar. Cemiyet, teşkilat vâsî-i mahsusasını kemâ-hiye-hakkıhâ muhafaza ederek saha-i mesaiyi daraltmış, ihtiyacat haliye-i vatanı düşünmüş olmakla beraber erbabı hamiyyet, istikbal donanmasının ehemmiyetini lâyıkıyla idrak ettikleri içindir ki, donanma cemiyetinin defter hesabatı yekûn varidatı kayd ile hisse-mend olmaktadır.

     Harb-i cihan hadis olalı bir sene oldu. Devlet-i âliyede dokuz ay oluyor ki, ser-haddinin her tarafında müthiş düşmanlar ile uğraşıyor. Nâmûs-i vatanı muhafaza ediyor. İktisadiyat-ı cihan; Her tarafta ma’rûz-i tezellülât oldu. Şerâit-i adiye-i hayat değişti. Fakat donanma ianesi yine ihsas-ı mevcudiyyet ediyor. Bundan büyük medar-ı mefharet, bundan tatlı ümid-i ati olur mu?

     Milletteki şevk ve vicdan, en zi hayat bir handır ki, biz bu harbi galibane ikmâl edeceğiz. Fakat vazifemiz bitmeyecek, belki o zamandan ibtida edecektir. Sulh-i cihan en kavim esasata ibtina etse bile onu muhafazayı yine kılıç olacaktır.

     Şu halde donanma mebhas kuvvette yine pek büyük vazife görecektir. Milletlerin hayatı istikbalden ibaret olduğunu takdir eden eshab-ı hamiyyet ise istikbal donanmasının temelini bu günden atmak istiyorlar ki, bizi asıl ümitvar-ı ati eden budur.

Donanma.  

0486_0056-106_0884

Ser zafer; Hamiyetkâr Konya’lıların küşad ettikleri üç bin yataklık hastahanede mecruhin gazat-ı Osmaniye. 

MUSÂHÂBAT-I İCTİMÂİYYE

Mes’ele-i esnân

– 7 –

mabad

Muharriri: Cenab Şahabeddin

     Hayat-ı beşerde iki devir vardır ki sınıf ictimai teşkiline sebeb olur: ihtiyarlık, çocukluk. . . .   Bu iki kutub-u hayat mülabesesiyle yaş da bir unsur-ı ictimai mahiyetini alır.

     İhtiyarlık, bâ-husûs ezmine-i ibtidaiyede, bir nevi imtiyaz teşkil ederdi.   O kadar ki kurûn-ı evveliye <<ihtiyarların ahd-ı saltanatı>> denebilir. Müsin bulunmak büyük bir hürmete kesb-i istihkak için kâfi add olunurdu. Her yaşlı adam tüccâr-ı bedide ve kâr-âzmûde telakki edilir. Ve umûr-i mühimme-i cemiyeti tedvire mustaidd görülürdü. Hikmet-i hayata vukufları müsellim olmak hasabiyle ihtiyarların fikri tercih edilir. Ve mecâlis-i umumiyede söz evvel-be-evvel ihtiyarlara verilirdi.

     Elyevm ötede beride görmekte olduğumuz ihtiyar meclisleri şeyhûhete karşı mine’l-kadîm perverde edilen hiss-i ihtiramın yadigârıdır. Bizim köylerimizdeki heyet-i ihtiyariye Yunanilerin <<Demuyeronti – Ένα συμβούλιο των γερόντων>> dedikleri ihtiyarlar meclisinden başka bir şey olamaz. <<ihtiyar>> kelimesi pir manasında iken bilahare <<irade>> manasını ifade eden mümasili ile taglit edilmiş olduğunda şüphe yoktur.

     Mecalis-i a’yânda ihtiyarlara hürmet hatırası olarak vücut bulurlar. Mecalis mezkûreye duhûl için şerâit saire ile birlikte yaşlılık aranmakta olması müddeamızın delilidir.

     Ancak bu gün yalnız tecribe-i ilim yerini tutmak için kâfi görülmediği ve ezmine-i sabıkada görgü dedikleri şeyi malümat-ı fenniye ile telafi etmek mümkün ve hatta mercûh olduğuna herkes kani olduğu cihetle vaktiyle yaşlılığa ve yaşlılara sarf edilen hürmet şimdi ilim ve marifete tevcih ediyor. Ve hatta hilye-i marifetten mahrum olan ihtiyarlar cahil gençlerden farklı bir muamele görmüyor. Muhterem olmak için zamanımızda yalnız müsinn olmak kifayet etmez. Yaşlı ve malümatlı olmak lazım gelir. Mesela devair-i resmiyede <kıdem>, ki bir yaşlılık neticesidir, ancak bir hakk-ı rüçhan kazandırır. Liyakatsiz bir memurun kıdemi kendisine hakk-ı terfi temin edemez. Ancak müsavi ehliyetler arasında eskilik aranır.

     Yalnız ihtiyarlığın temin-i hürmet ettiği devirlerde nazarlar istikbalden ziyade maziye mün’atıftır.   Eskiler daima bir silsileyi fazâil ile mütehalli olarak yâd olunurlar; <<eski adamlar>> denildiği anda bir zaman ecdadımıza muhib iken bilahare insanlardan nez’ edilmiş bazı mezâyâ akla gelir.

     Şimdi âlem-i medeniyet o devirden uzaklaşmıştır. Enzar-ı hazire kerameti geçmiş zamanlarda değil gelecek senelerden bekliyor: bu cihetle yarın için bir büyük hizmet vaad eden, ferdaya ait ümitlerimizi beseleyen bir genç bugün bir pir-i muhterem makamına layık görülür. Hatta denebilir ki ihtiyarlara sarf-ı hürmette medeniyet gittikçe asar-ı imsak göstermektedir. Zira şeyhûhetin – meziyyet fikrîye temin etmek şöyle dursun, – bir sahafet-i dımâgıyye iras ettiği bu gün fennen sabit oldu. Cebren tekaüde sevk edilmek için memurlara <<hudud-u sinn>> tayin olunuyor. Ve bu hudud peyderpey müddet-i memuriyeti kısaltıyor. Tedenni-i aklı âsârının mebde’-i zuhuru olmak üzere irae olunan yaş gittikçe iniyor. Mümkün olsa bütün memuriyetler gençlere tahsis olunacak, zira yaşlı memurların maziye irtibatları mânii terakki olduğu kanaati hâsıl olmuştur. Filhakika yaşlı adamlarca ahval-i mevcudeyi oldukları gibi muhafaza bir eser kâr aşina-i add olunur. Onlar kendilerine artık büyük bir şey vaad edemeyen istikbali küçük add ettikleri gibi gençlerin istikbale aid şaşaalar vaad eden tasavvurat-ı inkılâbiyelerini de istihkar ederler.

     Tebdilat seri’ ve inkılâbat esasiye arzu edildiği sıralarda şüphe yok ki zaman idarenin genç ellerde bulunması maksada muvafık olur. Aksi takdirde yani tağyirât mühimme menfaat-i umumiyye muhalif görüldüğü zamanlarda sefineyi devletin yaşlı başlı zevatın tahtı idaresinde hareket etmesi mercuhdur.

     Bermutat devair-i hükümette ne delikanlılardan, ne de sinn kemâl erbabından istiğna görülmez. Zira genç memurlarla yaşlıları, denebilir ki, mütekabilen yekdiğerinin nekaisini telafi ederler. Her birindeki meyl ifrâtı diğeri tadil eyler. Bu hükümete binaen ekseri düvel iki meclis teşrii kabul etmiştir ki birinde ekseriyeti gençler, diğerinde kemaller seyyide zatlar teşkil eder. Filhakika meclis-i â’yân ile meclis-i mebusanın vazife-i mütekabilesi biri diğerindeki cereyan-ı mübalâğaya mani olarak temin-i î’tidâl etmektir. Bundan naşi sık sık bu iki meclis arasında âsâr-ı münâfese meşhud olur.

     Hayatın şeyhûhete tekabül eden kutbunda çocukluğu buluruz. Çocukluğun hadd-i müntehası sinn reşîd olmak hissiyle cemiyet nazarında hadd-i reşîdin berisinde bulunanlar çocuk telakki olunur. Fakat sinn reşîd ile sinn bülûğa taglit etmemelidir. Birini kanun-ı devlet diğerini kanun-ı tabiat tayin eder ve bermutat sinn bülûg sinn reşîdden evvel hulûl eder. Bülûg bilhassa bedenin neşv ü nemâsı ile alakadardır. Rüşd ise bilakis aklın bülûgunu ifade eder. Bülûg ile rüşd ayrı ayrı iki şey oldukları halde aralarında hiçbir münasebet mevcut olmadığı iddia olunamaz. Bilakis sinn bülûg ile sinn rüşd arasında hemen her tarafta bir rabıta görülür. Âsâr bülûgun erken görüldüğü yerlerde, mesela Hindistan gibi muvakide sinn rüşdde gecikmez ve buna mukabil sinn bülûgun geciktiği yerlerde, mesela İskandinavya’da, sinn rüşdde tehir eder.

     Romalılarda sinn bülûg ale-l-vâsıt 12, sinn rüşd yirmi beşti. Yirmi beş yaşına vasıl olmayan adam hadis-üs-sinn add olunurdu. Bundan başka Romalılar hadâset sinn devrini birkaç kısma ayırmışlar ve her kısma ale-t-tedrîc tevsi eden bir daire-i hukuk tayin etmişlerdi.

     Bizde sinn bülûg ale-l-vâsıt 14, sinn rüşd yirmidir. Fransızlarda, İngilizlerde, Almanlarda, Avrupa milletlerinin hemen kâffesinde sinn rüşd yirmidir.

     Sinn rüşdün mâ-dûnunda bulunanlar sagîr-üs-sinn olmak üzere telakki olunarak hukuk-ı melekiyyeden istifadeye salahiyetleri yoktur. Hukuk-ı cinaiyede bu mazeret kanuniyeden müstefid olurlar.  Hukuk-ı siyasiyeden külliyen mahrumdurlar.

     Sagîr-üs-sinn olanların ezmine-i ibtidaiyede hukuk-ı şahsiyesi de münker gibi idi. Çocuklar reis ailenin emvali makamında bulunurlardı. Bir baba kendi çocuğunu döver, yaralar, öldürürdü. Bunlardan dolayı hissesine hiçbir mesuliyet-i kanuniye tertip etmezdi.   Bilahare terakki-i medeniyet semeresi olarak çocukları ailelerine ve velilerine karşı himaye eden kanunlar vaz olundu. Elyevm diyar-ı medeniyede hukuk-ı etfâl tamamıyla mahfûzdur. Çocuklara sû-i muâmele, nevi ve derecesine göre, kemal-i şiddetle teeddüb olunur. Mücrim ister çocuğun validesi ister pederi olsun pençe-i kanundan kurtulamaz. Çocukların müdafaayı menafii için vasi tayin edilir. Su-i if’aliyle çocuğuna ders isâet veren velileri kanun hakk-ı ubuvvetden ıskat eder.

     Çocuklar cemiyetin fidanları halinde bulunmak ve çocukların suret-i ihzâr ve terbiyesine göre bir cemiyetin istikbali değişmek hasebiyle çocukluk birinci derecede haiz-i ehemmiyet bir mesele-i içtimaiye olmak üzere telakki olunmaktadır. Bir çocuk üç dört nevi terbiyeye ihtiyaç gösterir.

0486_0056-106_0884.jpg-2

Ser zafer: mecruhin tedavi olunurken.

     1 – terbiye-i bedeniyye ki hedefi çocuğun muhafaza ve takviye-i sıhhatidir. Çocukların terbiye-i bedeniyyesi bazı yerlerde tamamıyla evliyâ-yı etfâle tevdi olunur. Bazı yerlerde bilakis hükümetin taht-ı murakabesinde icra edilir. Çocuğun agdiyesi, oyunları, açık havada hareketi hep terbiye-yi bedeniyye mesailidir. Terbiye-yi bedeniyye kaygısıyla bazı belâd mütemeddinede çocuğun ağır dersler altında dimağının ve ağır işler altında vücudunun ezilmesi tahtı memnuiyete alındı. Çok yerlerde sinn bülûğdan evvel çocuklara rençberlik ettirtmiyorlar. Mekatib iptidaiye programlarını nezaret-i daime altında tutuyorlar. Çocukları her nevi iştigalât met’abeden muhafaza ediyorlar.

     2 – terbiye-yi fikriye ki talim ve tedris demektir. Hemen her yerde tedrisat üç dereceye taksim olunur. İptidaiye, rüşdiye, aliye.

     Mihver-i terbiye bazı yerlerde din, bazı yerlerde fen, bazı yerlerde askerlik, bazı yerlerde sanattır. Bu mihverlerin ehemmiyet-i ictimaiyesini muhtacı isbat görmüyorum. Bizim kadim medrese terbiyesinin mihveri din idi. Bu günkü Avrupa terbiye-yi fikriyesinin mihveri fendir. Ispartalılar için terbiye-yi fikriye terbiye-yi askeriye idi. İngiltere’de terbiye-yi fikriyenin gayesi sanattır.

     Terbiye-yi fikriye çocuğun ruhunu yoğurmak, ruhuna bir şekil vermek demek olduğu cihetle etfâl cemiyetin terbiye-yi fikriyesine hâkim olmak arzusu sunuf içtimaiyenin ekserisinde mevcuttur. Ruesâ ruhaniye isterler ki terbiye-yi fikriyede esas aslı din olsun. Askerin fikrince terbiye-yi fikriyenin ruhunu hamiyyet-i askeriye teşkil etmelidir. Bu cihetle bir cemiyette terbiye-yi fikriyenin esasını keşf eden o cemiyetin sınıf galib ve hâkimini keşif etmiş olur.

     3 – terbiye-yi ahlakıye ki din, felsefe ve bahusus hissen misal olacak ifalin tekrarıyla temin olunur. Her çocuk mukallid bittabidir. İyi veya kötü bir fiil çocuğun karşısında tekrar edince onu icra çocuk için bir nevi mecburiyet derecesine varır. [ * ]

     Nesli âti denilen ve her cemiyetin umde-ül amâli olan cemaat muntazıra ancak hissen terbiye sayesinde yetişir, bu cihetle ıslah-ı nefis etmek isteyen her heyet-i müctemia çocuklarının hissen terbiyesini temin etmelidir.

 

  [ * ] – Âmil ictimai olmak itibariyle terbiyenin mahiyetini avamil ictimaiye sırasında <<terbiye ve taklid>> den bahis ederken izah edeceğim.

     C, Ş.

0486_0056-106_0885

Kafile-i şüheda: Zikr hayrı lâzım olan bu kahraman Mülazım Halid Bey namında bir Türk Yiğit’idir. Trablusgarp ve Balkan muharebatında bulunduktan sonra süvari iken Gelibolu’da piyade muharebatına iştirak eylemiş, rahmet-i hakka kavuşmuştur.

Almanya mı daha zengindir Fransa mı?

 0486_0056-106_0888-889

Zafere doğru: German müttefikimiz Almanyanın topçuları Lehistanda moskoflara müthiş yumruklar indirmek üzere harika nemâ himmetler ile yürürken.

     Moskof esira siyaseti

<> <> <>

1

     Şimal dağlarındaki haşeratın kesretine maruz olan moskof siyaseti (Slavlık) nüfus istibdadına cihan insaniyeti zebûn etmek azim kastıyla, akıbet kürre-i arzı kan deryasına çevirmek vahşetini irtikab etti! O hûn-rîzane sahnelerde ne kadar zalimane roller icrası mümkün ise hepsini vahşiyane bir şiddetle icraya cüret eyledi. Rusların nazar-ı menhusunda (diken) add edilen Germen’lik namını dünyadan kaldırmak ihtirasat akuranesiyle bir taraftan Avusturya – Macaristan kişverlerine bir taraftan da Almanya mamurelerine hücuma başladı. . .

     Gariptir ki, o siyaset menfurenin en mahir ser-gerdelerinden olan Çar Nikolay “Nikolay Aleksandroviç Romanov”, kalbinde ateşin bir muzmir gibi gizlediği ihtirasat hûn-hârâneyi medeniyet âlemine ifşa etmemek, o sayede güya muhibbi insaniyet olduğunu göstermek maksadıyla takriben on altı sene evvel bir [terk-i silah, idameyi sulh ve selah] arzularını ilan etmiş, o sahtekârane hulûs-i niyyetle hami-i sulh ve müsâlemet olduğunu izhar eylemiş idi!

     Halbuki o tasavvurların tahtında mestur olan zamirlerin kaffesi German siyasetine karşı cemile karane bir muameleden başka manaya şamil olamayacağını en evvel Berlin matbuatı, hatta müşahir siyasiyondan bir Macar diplomatı isbat etmiştir.

   Lakin Çar cenapları, Rus kanındaki fıtri âmâl-i istilâ perveraneyi muhafaza maksadıyla Almanya’ya, Avusturya’ya samimi bir dost nikabı altında görünmeğe başladı.  İngiltere’ye rağmen nazar ihtirasını Japonya’ya çevirdi. (Kore – Mançuri) meselesi bahanesiyle, müntehâ-i şarkta Hindistan’ı tehdit edecek bir hatt-ı siyaset takibine çalıştı. Fakat netice itibariyle fâsık-ı mahrum gibi meyus kaldı. Çünkü âlemi silaha davet eden koca bir hükümdarın bizzat fesat efkâra hadim olduğunu Japon muharebesi fiilen ispat etti.

     Rusların yediği darbe-i mağlubiyet, aksâ-yı şark safhalarında bais mahrumiyet olunca, moskof siyaseti garp afakına teveccüh etti. Evvela Fransa’yı iğfale muvaffak oldu, müteakiben de İngiltere ile akd-i i’tilâfa lüzum gördü. Zira esasgîr olan ittifâk-ı müselles kuvvetine karşı Rusya’nın münferid bir vaziyette kalması, Slavlığın mahvını intaç edeceği şüphesizdi.

     Vakta ki garp mahfilinde Rus i’tilâfı deveran etmeğe başladı. Fransa, İngiltere matbuatı feryad-ı itirazatını göklere çıkardı! Şimal vahşetiyle, garp medeniyetinin imtizaç edemeyeceğini, hatta bu iki iklimin münafi siyasiyesi de yekdiğerine nispetle bir zıdd-ı fahiş husule getireceğini delail tarihiye ile yazmağa başladı. Lakin i’ttifâk-ı müselles kuvvetine karşı Fransa ile İngiltere’nin lâkayd bir halde bulunması caiz görülemediği için Fransa – İngiltere i’tilâfına Rusya’nın da kabulü tensip edildi. O tarihten itibaren iki zümre-i devliyenin hatt-ı siyaseti de tezahür etti.

     Rusya siyasiyonu bu mühim maksadı temin edince artık ittifak-ı müselles politikasına serfürû etmeğe lüzum görmedi. Hatta Fransa’nın Almanya hakkında beslediği âmâl-i intikam karanesini kuvvet verecek tahrikat ile Almanya’ya zımnen rekabetkarane bir politika iltizam etti.

     Halbuki sahneyi siyaseti tefrik eden i’tilâf perdesinin arkasında icra edilmeğe başlayan gizli (prova)ların her bir vaziyetini Almanya ricali siyasiyonu uzaktan temaşa ediyor, en ziyade Rusya’nın hatt-ı hareketine nazar-ı dikkat hasr eyliyor, Fransa’nın almak istediği intikama ehemmiyet bile vermiyordu.

     Çünkü kurulan perdenin irae edeceği en mühim roller mehaza Germenlik kuvvetinin imhasıyla evvel emirde Avusturya – Macaristan’ın taksimi, ahiren de Almanya ittihadının evvelki Prusya teşkilatına tefriki meselesinden ibaret idi.

     İşte bu âmâl istila perverane vaktiyle Bismarck gibi bir dahi-i siyasetin inzarı dürbinanesinde keşif eylemiş olduğu cihetle icab eden tedabir mühimmeye kırk sene evvelden beri kemal-i ehemmiyetle tevessül olunmuş, Rusya’nın güvendiği haşerat sürülerine, İngiltere’nin mağrur olduğu gemilerine mukavemet edecek kuvvetleri, koca Almanlar hayret fezâ bir faaliyetle hazırlamış idi.

     Velhasıl: İtalya’nın nabekârlığından sarf-ı nazar edilirse i’tilâf müselles yadigarlarının;

         Eyvah bu baziçede bizler yine yandık

         Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

Feryadı ile izhar-ı nedamet edecekleri şüphesizdir.

         Selanikli: F. A.

HARPTE TİCARET-İ BAHRİYE

     Muharip iki hükümetin ticaret-i bahriyesi eskiden beri yekdiğerinin kanuni bir şikarı add edilmiştir. Hatta bazı muharebeler, mesela; Felemenk – İngiliz harbi sırf birbirlerinin deniz ticaretini mahvetmek için yapılmıştır.

     Melel mütemeddine beyninde cari kanun ve adet mucibince düşman tebaasına ait emval hususiye karada taarruzdan masun olduğu ve tazmin edilmedikçe müsadere olunmadığı halde denizde aksi halin icrayı hüküm etmesi yek nazarda garib ve mantıksız görünür. Fakat azıcık bir düşünce bu iki hal beynindeki mantıksızlığı izale eder.

     Şöyle ki; Kara muharebatı karadaki serbesti ticaret ve münakalatı zaten durdurmuş ve hususiyle iki muharip millet beynindeki münakalat esasen kesr edilmiştir. Bundan başka düşmanın istila ettiği arazideki şimendiferler, yollar asker ve eşyayı askeriye nakliyatı için bilfiil taht-ı inhisara alınır. Keza mahsur bir kaleye erzak ve cephane değil adi eşyayı ticariyenin sevkine müsaade etmek muhasırların aklından, rüyasından bile geçmez. Binaenaleyh işgal edilen arazideki sekine-i asliyenin ticareti, itibar malisi tamamen mahvedilmiş demektir. Bu keyfiyet bazı milletler için ticaret bahriyenin mahvından daha ziyade haiz-i ehemmiyettir. Vaki bitaraf memalik vasıtasıyla ara sıra ufak tefek münakalat ticariye icra edilebilirse de bu ancak düşmanın abluka sefaininin elinden kurtularak limana inebilen ticaret gemileri nev’indendir.

     Kara ve deniz ticaretleri beynindeki fark – masuniyet – lafzıdır. Harp yakıp yıkıcı bir hareket, bir fiil olduğundan ve bütün esasatı fazla miktarda insan öldürmek, sakatlamak düsturunda mündemiç bulunduğundan ticaretin masuniyetini talep etmek bir hayaldir. Beşeriyet arasından harp kalkmadıkça bu hal devam edip gidecektir.

     Deniz üzerindeki ticaretini mahvederek düşmanı sulha icbar etmek, mezkur ticaretin kemiyetine ve hayat milliyede ki dereceyi tesirine tabidir. Bugün İngiltere’nin ticaret bahriyesi kamilen tahrip edilebilse, İngiliz imparatorluğu esasından yıkılır. Çünkü ticaret bahriye onun hayat kanıdır. Halbuki bazı büyük hükümetler bilfarz Almanya imparatorluğu ticaret bahriyesinin mahvolmasından ehemmiyetli bir derecede müteessir olmaz. Nitekim olmadı da.

     Ale-l-umûm harplerde bahren zayıf olan taraf daima diğerine ticaret bahriyesine hücum eylemiş ve bunu elinde birinci dereceden bir silah diye kullanmıştır.

     Bir tarafın ticaret bahriyeye şiddet taarruzu diğer tarafın ticaretinin miktar ve kıymeti ile mütenasiptir. Fakat ticareti duçar-ı tecavüz olan milletin bu hususta tevessül edeceği esbab-ı müdafaa ticaret bahriyesinin miktarıyla değil, düşmanın mütecaviz kruvazörlerinin adet ve kuvvetiyle mütenasiptir. Mamafih kuvveyi bahriyesi büyük olan taraf birçok ziyana uğramakla beraber sonunda diğerinin bayrağını denizlerden siler süpürür.

     Ticaret bahriyesi taarruza uğrayan milletler her ne kadar birçok müşkülat ictimaiyeye duçar olurlarsa da zaman hazırda düşmanın ticaretini mahvetmek kolay olmadığı gibi netice itibariyle pek de haiz-i ehemmiyet değildir.

     Evvela, korsanlığın lağvı bu hususta en mühim silahı ortadan kaldırmıştır. Her ne kadar ticaret gemilerini teslih ederek medeni korsan haline sokabilmek kabil ise de bu keyfiyet birçok şart ve kayda tabi olduğundan o kadar müessir değildir. Bu tarzda teçhiz edilmiş bir geminin kendi memleketinin limanlarından dışarı çıkmaması ve düşman kruvazörlerinin karakol ettikleri civarlarda dolaşması güçtür. Ecnebi limanlarında teslih edilmiş bir geminin ise, ufak bir cevelandan sonra levazım için yine ticaret gemisi haline girip bitaraf limanlardan istifade edemeyeceği için; Rolü mahduttur.

     Saniyen, gemilerin buharla müteharrik olmaları da bu işi güçleştirmiştir. Çünkü ticaret avına çıkan sefain hazire yelken devrinde olduğu gibi müddet-i medide denizlerde dolaşamaz, er geç teceddüt levazım için bir limana inmek mecburiyetindedir. Keza, ticaret gemileri de sitim ile hareket ettiklerinden yelken devrinde olduğu denizlerin her köşesi rüzgar ve akıntının merhametine kalmış ticaret gemileriyle dolu değildir. Bu sefain her ne kadar ithalat ve ihracat menbaları civarında kümeleşirlerse de o kısımlar diğer tarafın sefin-i harbiyesi tarafından mümkün mertebe müdafaa edilebilir.

     Salisen zabt edilen ticaret gemilerini batırmak veya içine taife koyup bir limana göndermek veyahut konuğu etmek lazımdır. Birinci şık ihtiyar edilirse evvela ganimet parasından vaz geçmek lazımdır. Saniyen batırılan geminin taifesini kruvazöre almak icab eder. Oldukça büyük bir yolcu gemisi gark edildiği vakit tekmil yolculara yiyecek ve yatacak yer tedarik edebilmek hal-i hazır kruvazörleri için pek de kolay değildir. Eğer zabt edilen gemiye kendi mürettebatından taife koymak tariki ihtiyar edilirse bu ancak bir iki gemi için kabil olabilir. Çünkü kendi mürettebatı bu suretle dağıtılmaya müsait değildir. Zabt ettiği gemi veya gemileri kendisi konuvi etmek isterse, bu sefer hem geceleri ganaimini kaçırmak ve hem de düşmanın sefain harbiyesini tesadüf edip tehlikeye girmek ihtimali vardır.

     Râbian telsiz telgraf ticaret-i bahriye taarruzunu ehemmiyetli bir miktarda işgal eylemiştir.

     Binaenaleyh muharebat-ı bahriyede düşmanın ticaret bahriyesini hedef âmâl ittihaz eyleyerek harp etmek hali evvelide kolay ve ucuz görünürse de netice itibariyle ehemmiyeti zan edildiği kadar büyük değildir. Asıl maksat düşmanın ana kuvvetini kırıp hakimiyet bahriyeyi daha doğrusu tarik bahriyenin kontrolünü ele almaktır. Bu bir defa temin edilince ikincisi, yani, düşmanın ticaret bahriyesini kesr etmek meselesi kendi kendine husule gelmiş demektir.

     Mehmet Şevket.

0486_0056-106_0892

Ser zafer: taab-nâ-pezir bir himmetin sahibi bulunan Kaiser Wilhelm hazretleri sahne-i harpte.

Ramazan musahabesi

     Muhalefet semt dolayısıyla sıkıca ziyaret edemediğim Bayezid Camii şerifine – bir iki gün evvel bir refik ile gitmiştik.   Pek tenha bir halde olan havalinin manzarası hatırat sabıkayı ihya etti. Bir zamanlar, ramazanın lâzım-ı gayr-i müfarıkı, akşam devairden çıkan memurinin mutlaka cevelân-gâhi olan Bayezid sergisinin yalnız yeri, yerinde olduğunu gördüm. Serginin ne saikle kurulmadığını bilmemekle beraber epeyce mahzun oldum.

     Orada tatlıcılar, turşucular, teşbihçiler, hülasa Evliya Çelebi merhumun seyahat namesinde ekseriya sayıp döktüğü envai esnaftan satışa müteallik olanları fazlasıyla bulunurdu. Şimdi bunlardan eser yok. Orası güvercinlere tayerân-geh olmuş. Birkaç teşbihçiden başka kimse yok. Her geçenin hatırasında bütün o eski sergi yaşıyor. Göz mutlaka onu arıyor. Eskiden sekr siyâmın en kesif zamanı olan akşamüzeri ikindi namazından sonra herkes oraya dökülür ve her satıcının meşherine bir kere uğramadan çıkıp gitmezdi. Yine bu tarzda bir ramazan akşamı, ihtiyar bir harem ağası sergiyi ziyarete gelmiş. Ağa, bulunduğu dairenin eski bir emekdarı, fakat alıma satıma son derece bigane ve yalnız hazır yiyen kabilden imiş. Tesir-i siyâm ile gezerken tütüncü İraninin, tütün sergisi önünde durup ince sesiyle;

  • İki dane zivaneli vir! Birinci nevi. . . tütüncü istenilen sigarayı çıkarıp verir. Ağa da kemâl-i cûd-i keremle İranlının eline bir çarık toka eder. Tütüncü paranın üst tarafının verileceğine kanî olduğu için bir müddet muntazır olursa da ağa, oralarda olmayıp yoluna devama başlayınca;
  • Beri bah! Gözük sevem. Ağa hazretleri. Para eskikdi.
  • Neden?
  • Sen mene virdin bir çarık. İki dane (tane) birinci zivaneli ider yedi guruş. Daha isterim toksan para.
  • Hadi. Hadi. Beni mi aldatıyorsun?
  • Yoh babam. Buların fiyatı böledi.
  • Al ne ise; Kırk para daha. Hadi sus artık.
  • Yoh gardaşım. Yanlışsak. Tütünde Pazar olmazda. Ne deyisek buharı biz yapmayrıh. Bunların fiyatı maktudu.
  • Ya kim yapıyor?
  • Bunları reci [reji] yapır. Bilmersin?
  • Reci mi? Çağır o herifi bakayım!

     Bu laubaliliğe karşı İranlıda bir hande-i acz. Hakiki, hayali şu vakayı da Bayezid sergisi hakkındaki hatıratım sırasında yad eyledim.

  • Fe-subhân-Allah nereye koydum. Bilmem ki? Başım döndü aramaktan.

Lâhavle velâ kuvvete. . .   mübarek günde. Tövbeler olsun ya rabbi.

  • Canım Rıza efendi. Birader nedir o aradığın?
  • Bırak Allasen! Sana da alay lazım.
  • 0486_0056-106_0893

Zafere doğru: Alman süvarileri Rus arazisinde.

 

  • Canım söyle de biz de arayalım.
  • Git, hadi git. Tokunma bana kızgınım. Kalbini kırarım. Zate müsibeti de

Bulamadım.

  • Allah Allah yahu. Söyle de beraber arayalım.
  • Aramadığım yer kalmadı ki, beraber arayacağız. Gözü kör olsun kalemi

Kalemi bir türlü bulamıyorum. Şimdi elimde idi.

  • Aman ya hu kendine gel. Şakağında duruyor birader. Rekifaksının

Kahkahaları arasında ramazan dalgınlığına kısmen kendi de gülen yaşlı arkadaşım şöyle bir hitaba maruz kaldı;

  • Hele, hele, on beşinden sonra yokuş aşağı dirler. Atlattık demektir.

     Musahabemi tahrire başladığım sırada söylenen şu söz hem vakayı nakle hem de ramazan-ı şerifin on beşi hakkındaki hususiyetlere dair vârid-i hâtır olan birkaç şeyi tahrire bâis oldu.

     Evet; Ramazan-ı şerifin nısf evveli gitti. Bu günden itibaren ikinci nısfa başlıyoruz.

     Filvaki on beşine kadar zahmet-i siyam his edilirse de on beşinden sonra kolaylaşır.

     Ramazan-ı şerifin on beşinde merasim diniyeyi saltanat-ı seniyyeden ziyaret hırka-i saadet vuku bulur. Bu ramazan-ı şerifte de huzur hırka-i peygamberde necat ümmet-i Muhammed hakkındaki aidiyyeyi hayriyenin, hûn-i şühedâ yüzü suyu hürmetine makbul kibiryâ olmasını bâr-gâh ahâdiyyetten istirham eyleriz.

     Avân-ı tufûliyyetimizde ramazanın on beşi oldukça mühim bir tesir ika ederdi. Ekserimiz ramazan-ı şerifin neşeli gecelerini kayıp etmekten mütevellid bir hüzne uğrardık. Eğer akab-ı ramazan-ı şerifte bayram gelmeseydi, bu tesir belki de temadi ederdi.

     Ramazan-ı şerifin on beşinden sonra camii şerife mahyalarının mahiyetleri değişir. Nısf-ı evvelde mütemadiyen yazı kurulur. Nısf-ı ahirede de mutlaka resim.

     Cidden hoş-ü nazar-rübâ bir adet olan mahya kurmak meselesi hakkında ciddi malumata dest-res olamadık. Hatta [mahya] kelimesinin asıl ve faslını, bile iyice tetkik kabil olamadı. Kimisi [tehiyye] mastarından [mehpa] kimisi de [mâh]dan galat olarak [mâhiyye] şeklinde bir kelime olduğunu söylüyor. Şemseddin Sami Bey merhum da bu son şekli kabul etmiş. İsim ne olursa olsun (mahya) hakikaten güzel düşünülmüş bir şeydir. Ancak bunun tarih icat ve tatbiki hakkında malumat hakikiye yoktur. Ramazan-ı şerifte caminin adetten fazla bir surette tenviri mutattır. Her caminin cihet ve kafdan ramazan-ı şerife mahsus muayyenâtı vardır. Mum, yağ gibi tenvire müteallik olan mâlizmenin miktarı diğer aylara nispetle pek fazladır.

     On, on iki sene kadar evvel, ramazan bidayetinde, Edirnekapı’sındaki mahrumah cami şerifinin yirmişer okkalık bir çift mihrap mumu, şimdi yerine han yapılmakta olan Hamidiye imaretinden cami mezkur kayyumları tarafından teslim ve cami nakil olunmak icab eder. Ancak yolun uzunluğu ve mumların şekil itibariyle hamala yükletilmesindeki güçlük kayyum başının nazar-ı dikkatini celb ederek arkadaşları ile görüşüp mumların tabut içinde ve dört kayyum tarafından rahatça getirilmesi takrir eder.

Tabutluktan alınan bir tabutu Hamidiye imaretine kadar hamalla nakil ederler.  Orada mumlar güzelce tabuta yerleştirilir. Dört kayyum omuzlarlar.

0486_0056-106_0893.jpg-2 Muzaffer simalardan: Avusturya – Macaristan ordusu kumandanlarından Eduard von Böhm-Ermolli.

Yola düşerler. Bir müddet Divan Yolu tarikiyle gidildikten sonra, dört sarıklının bir çıplak tabut götürüşünden müteessir olanlar;

  • Vah vah, bikes adamcağızın hiçte cemaati yok, sevaptır. Diyerek tabutu cenaze zannıyla omuzlarlar. Yolun uzunluğunu bilen kayyumlar için, bu bir nimet olur. Hülasa, dört kayyum bu tarzda gelen cemaate mumları yükletirler. İşi pek de meydana vermemek için mahzun mahzun yol uzun olduğu için tabutun hamalları birkaç defa değişirse de son defa omuzlayanları değiştiren olmaz. Bir saat mütemadiyen mumların sıkleti altında ümid-i mesûbât ile yorulurlar. Nihayet camii şerif görünür avluya girilib tabutu musalla üzerine bırakırlar. Kayyumların hepsi birer tarafa savuşurken hakikat meseleye gayri vakıf olan cemaatten biri;
  • Namaz ikindiye mi kılınacak yahu!
  • Ne namazı azizim?
  • Merhumun namazı?
  • Hangi merhumun?
  • Canım getirdiğimiz yahu! Başka tabut var mı ki soruyorsun?
  • Getirdiğiniz mi? Aman birader, o merhum falan değil bizim caminin mihrap mumları.

Bu söz üzerine tarafeynin aldığı vaziyet ve tavrın takdirini kariyun

keramın zevklerine terk ederim.

     Ramazan-ı şerifin on beşinden sonra mahalâtda bekçi veyahut kiraladığı kimseler tarafından [mani] okunarak cer nukuta sa’y olunur.

     Zaman geçtikçe klarnete ve zurnaya munkalib olan bu eski manicilik de ramazanın hususiyetlerinden add edilmelidir. (hele saç) tabiri gibi menbaı meçhul bir isim altında elde davul kapu kapu dolaşan ve her kapıda başka bir beyt münasible isti’tâf atiyede bulunanlar artık kalmadı.

     Ramazan geldi dayandı.

     Yahut:

     Ramazan geldi gidiyor.

     Mısralarıyla başlayan basit fakat alem hissiyatta mu’ciz neşîdeleri hangimiz bilmezdik. Şimdi düşüncelerinin ezvâkıyla iktifaya mecbur olduğumuz o hayat masumane ne kadar bi riya, ne kadar tatlı idi.

     Geçmiş zaman olur ki; hayali cihan değer.

  1. B. İdris

HATT-I HARB GEMİLERİ

. . . . . . . .

İCMÂL

Bir haftalık vakayı berriye ve bahriye

Garp cephesinde, Şark dar-l-harbinde, Cenub-i Garbi dar-l-harekâtında, Denizde, Çanakkale’de.

     Garp cephesinde: Geçen hafta zarfında garp dar-l-harbinde siper ve lağım muharebatı, bazen şedid bazen hafif olarak, devam eylemiştir. Fransızların (Soissons) ve (Munster)de icra eyledikleri şiddetli hücumlar, ber mutad akim kalmıştır. (Vosges)lerde yaptıkları muhacemat neticesinde Alman siperlerinden küçük bir kısmını zabta muvaffak olmuşlarsa da oradan tard edilmeleri yakındır. Almanlar ise bir aydan beri bütün hücumlarını tevcih ettikleri Argonne ormanlarında yeniden bazı Fransız mevziini işgal ederek ilerlemişlerdir. Harb etmekten ziyade diğer muhariplerin boğuştuğunu seyir etmekten lezzet alan İngilizler ise Ypres’in şarkında kain Hoge şatosu karibinde bir lağım patlatarak husule gelen çukuru işgal eylemekten başka bir iş görememişlerdir. Burada İngilizlerin icrasına yeltendikleri hareket-i taarruziye Almanların topçu ateşi karşısında erimiştir.

     Almanların garb dar-l-harbinde bir hafta zarfında aldıkları esira ve ganaim miktarı ber veçhe atidir: 14 zabit 1696 nefer 1 mitralyöz. Geçen hafta zarfında, garb dar-l-harbinde tayyareler arasında da şiddetli muharebeler vukua gelmiştir. Almanlar tarafından iki Fransız tayyaresi ıskat edildiği gibi Munster vadisi üzerinde üç Alman üç Fransız tayyaresi arasında vukua gelen bir harp havaiyede Fransız tayyarelerinden ikisi Tan vadisine inmeğe mecbur olmuştur.

     Şark dar-l-harbinde: Bu vasi sahneyi harpteki muharebat cidden mehib bir şekil aldı. Alman ve Avusturya orduları bin kilometrelik bir cephe üzerinde tarih alemin henüz bir mislini kayıt etmediği müthiş umumi bir taarruz icra ediyorlar. Baltık denizi sahillerinden başlayan bu taarruz Galiçya’da Avusturya – Rusya hududu karibinde Sukal’a kadar imtidad etmektedir. Alman – Avusturya erkân-ı harbiyeleri, Grudnev’den Warsaw’ya Warsaw’dan Lublin – Cholm hattına kadar uzanan sahada tecemmu etmiş bulunan moskof ordularını her taraftan ihata ederek kati bir mağlubiyete uğratmak maksadını takip eyliyorlar. Bu muazzam sevk-ül-ceyş gayesinin temini için bilhassa Alman ordularının gösterdikleri savlet cidden harika ıtlakına sezadır. İ’tilaf devletlerinin bir yıpratma harbiyle yorgun ve bitab düşürmek istedikleri bu ordu, umumi harbin ibtidasında Fransızları tepelerken ibraz ettiği şiddet cenkciyane ve kabiliyet taarruziyeyi moskoflara karşı da göstermektedir. 14 Temmuzda başlamış olan bu umumi taarruzun on gün zarfında verdiği netayiç şayan-ı hayret ve takdir bir dereceyi bulmuştur. Courland’da beşinci Rus ordusu mağlup ve perişan edilmiş, son derece tahkim edilmiş olan Naref hattı müstahkemini teşkil eden İsuviç, Lumça, Osterolneka, Rojan, Poltosık, Siyerok, Newgeorgiavisk, Warsaw kaleleri her taraftan duçar-ı tecavüz olmuştur. Bunlardan Osterolneka yarı yarıya zabt edilmiş, Rojan ile Poltosık bir hücum cebri ile tamamen Almanların eline geçmiş, Newgeorgiavisk, Warsaw garp cephelerinden ihata edilmiş, cenubundaki İvangrad kalesi ise Alman ve Avusturya orduları tarafından tamamen muhasara altına alınmıştır. Aynı zamanda Naref hattı müstahkemini bu kadar süratle yaran Alman orduları Rojan ile Poltosık arasından azim kuvvetlerle Naref nehrini de mürur ederek şark ve cenuba doğru ilerlemeğe başlamışlardır. Bu gün yarın Bug nehrini tutacak olan bu kıtaat bir müddet sonra Warsaw ve Newgeorgiavisk kalelerinin bütün hudut muvasalasını kat ederek bu iki mevki müstahkemi de tahtı muhasaraya alacaktır. Ondan sonra bittabi, 30,5 luklarla 42 likler bu üç mevki müstahkemin hakkından gelmek için pek çok zahmet çekmeyeceklerdir.

     Bug ile Vistul arasındaki vakaya gelince: Orada icrayı harekat eden Feldmareşal von Mackensen ve Archduke Joseph Ferdinand orduları, karşılarına tehaşşüd edilmiş olan azim Rus kuvvetleri ile hala hitam bulmayan müthiş bir meydan muharebesine tutuşmuşlardır. Moskoflar, bu orduların Brest – Litovsk’e doğru süratle ilerlemelerine mümanaat etmekle beraber, kendileri de giriştikleri azim meydan muharebesinden dolayı Warsaw ve havalisine kuvveyi imdadiye gönderemeyecek bir vaziyete girmiş bulunuyorlar. Esasen müttefikeynin cenup grubunu teşkil eden bu iki ordunun vazifesi de, von Hindenburg’un orduları sürat ve şiddetle ilerlemekteler iken, moskofları işgal etmek ve gerek geriye savuşmağa ve gerek yukarıya kuvvet ifraz ve sevkine meydan vermemekten ibarettir.

     Galiçya’da ve Besarabya hududunda ise Eduard Freiherr von Böhm- Ermolli, Alexander von Linsingen ve Flancher – Balten orduları, bulundukları mevkii muzafferane müdafaa ederek Rus hücumlarını kanlı zayiat ile def etmektedirler.

     Alman ve Avusturya orduları 14 Temmuzdan 24 Temmuza kadar moskoflardan 126000 esir, 39 top, 132 mitralyöz ve birçok mühimmat ve levazım harbiye almışlardır.

     Harbin ibtidasından moskofların yalnız Almanya ya 1500000 esir verdikleri ve ayrıca 15000 mitralyöz kayıp ettikleri düşünülürse Rus ordusunun artık son demlerinde bulunduğuna Bila tereddüt hüküm edebiliyoruz.

     Cenub garbi dar-l-harekatında: İtalyanlar, geçen hafta zarfında azim kuvvetlerle ikinci bir taarruz umumi icra etmişlerdir. İtalyan ordusu tecavüzatını yine Isonzo ve Carnic havalisini müdafaa ve muhafaza eden Avusturya mevzii hâkimesine tevcih etmiştir. Günlerce devam eden ve Karpatları bir insan mezbahasına çeviren kanlı Rus hücumlarını tenzir eyleyen bu muhacemat, cesaret ve gayretleri, ispirtolu meşrubat ile tezyid ve takviye edilmiş olan İtalyan asakerinin bütün gayretlerine rağmen yine akim kalmıştır.

     İtalyan piyadesi, bazı mevkide Avusturya siperlerine kadar girmeğe muvaffak olmuş ise de Avusturya kıtaatının kahramanane mukabil hücumları karşısında ricata ve eski mevzilerine avdete mecbur olmuştur. Bu gidişle Doberdo yaylası İtalyan ordusuna mezar olacak gibi görünüyor.

     Denizde: İtalyan donanmasına mensup 8 kruvazör ve 12 torpidodan mürekkeb bir filonun 18 Temmuz tarihinde Avusturya sahillerinde Ragusa Vecchia ve Goroza’ya karşı icra eylediği harekat taarruziye, Giuseppe Garibaldi namındaki İtalyan kruvazörünün bir Avusturya tahtelbahri tarafından torpillenerek gark olması üzerine, daha ziyade İtalya’nın zararına neticelenmişti. Avusturyalılar, İtalya donanmasının bu hareketine mukabele etmekten geri durmadılar ve 23 Temmuz sabahı kruvazör filolarıyla İtalya’nın şark sahillerinde 160 kilometre tuluundaki şimendifer hududunu kemali şiddet ve muvaffakıyetle bombardıman ettiler. Ve salimen avdet eylediler. Bu akın Avusturya donanmasının ilanı harpten beri İtalya’ya karşı üçüncü akınıdır.

     Çanakkale’de Gelibolu şibh ceziresinde ki düşman kuvvetleri geçen hafta zarfında umumi hücumlar icra etmemişler ise de ara sıra gerek Seddülbahir’de gerek Arıburnu’nda bazı siperlerimize karşı hücumlarda bulunmuşlar ve bermutat zayiat ile def ve tard edilmişlerdir. Arıburnu’ndaki harekat son günlerde daha ziyade lağım muharebatı şeklini almıştır. Kahraman askerlerimizin müdafaayı deliranesi, düşmanlarımızı günden güne daha ziyade nevmîd edecek bir dereceyi şiddete vasıl olmaktadır.

Pazar ertesi: 13 Temmuz

Abidin Daver

İZCİLERİMİZ ORDUDA

♦ ♦ ♦ ♦

0486_0056-106_0896_EK86

Askeri idadisi birinci futbol takımı [Anadolu kulübünün Edirne’de bulunan muallimi Hasan Bey tarafından yetiştirilmektedir.]

0486_0056-106_0896_EK87

Edirne askeri idadisi ikinci futbol takımı

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.