DONANMA MECMUASI 104 / 54 15,Temmuz,1915

DONANMA MECMUASI 104 / 54 15.Temmuz.1915

0486_0054-104_0000

0486_0054-104_0849

0486_0054-104_0850

0486_0054-104_0851

Perşembe: 2,Ramazan,1333 – 2,Temmuz,1331 – 15,Temmuz,1915

DONANMA CEMİYETİNİN HAFTALIK GAZETESİDİR – Numarası 104 / 54

Veli efendi at yarışlarında: vükelâ-yı fihâm hazerâtı

********************

Ramazan . . .

* * * *

Mecmua, şeref hulûl eden mübarek ramazanın bütün kitleyi muvahhade-i İslâmiye ve millet muazzama-ı Osmaniye için bâdi-i saadet ve sebeb-i şefâat olmasını haktan tazarru eder.

     Bir harb-i azimin şedid ve savleti içinde olduğumuz bu ramazan-ı şerif bizim için tarihi bir ramazandır. Hulus-i vicdan ve kuvvet-i imanla Allahtan dua ve niyaz ederiz ki; Emsâl-i kesîre ve mesudesini, bu harbin semere-i muntazıresini iktitâf etmiş olarak idrak edelim.

     Ramazan-ı şerifin bizim muhitlerde suret-i telakkisi samimiyetle ne kadar âlûdedir. Şeyh ü şabb, büyük küçük herkes bu mübarek ayın muntazır bi riyasıdır. On bir aylık bir itiyad-ı mütevalinin bir ay için tebdili fizyoloji nokta-i nazarından bile lüzumlu ad edilirken, ramazanın gece hayatı keyfiyeti tarz-ı muaşeret ve muayeşetimizde de oldukça mühim bir amil-i tahavvül olur. Herkes de bu tebdilin az çok tebdilatı görülür ve bu tesirata hazırlanmak ihtiyacı hâsıl olur. İşte bu sebeptendir ki ramazan her sınıf için bir kâr, bir dâd ü sited zamanıdır.

     Gurre ramazanın sübutunda sadr İslâmda cari usul ya rü’yet helâl veya tekmil selâsin olduğu malumdur.   Rü’yet helâl meselesinde hüküm hakimin inzimamı için sebk dava şart olduğundan rü’yet vaki olur olmaz, derhal mahkemeyi şeriyeye müracaat olunarak “rüyet hilâl ramazana muallâk, ca’lî bir din davası” ikame edilir ve hasmın inkârı üzerine şühûd ile rü’yet hilâl isbat olunarak hulul-ü ramazan tahakkuk eder.

     Tekmil selasinde ise bu şekle hacet olmayıp gurre-i şa’bandan otuz birinci gün ramazan olarak kabul edilir.

     Hatırat-ı muazzeze-i sabavette en şirin bir iz bırakan esbab-ı serverden beri de hululü ramazan ve darb-ı tabldır. Bekçinin bir ahenin mutarridle vurduğu tokmağın müşteki-i daimiyesi olan davulun arkasında kız, oğlan bir sürü masumun sevinçli, sevinçli birbirine ilka-yı neşve edişleri, her çehrede bu levhanın irtisamı makamında bir tebessüm-i memnunane görünüşü cidden hoştur.

     Ramazan gelir gelmez, her çocuğun düşündüğü evvelen, davul. Sonra da hayal.

     Eskiden hayal meselesi hakikaten mühim bir taammüme mazhar olmuştu. Çocukların ramazanda mefkûresini işgal eden şey Karagöz’le Hacivat’ın bazı manidar, bazı bi-ser ü bün muhaveratı olmazmıydı. Hep o devri yaşadık. Hepimiz o hayatı taşıdık. Garip bir cilve olarak telakki etmeğe mecburuz ki; Hayal peşinde koşmağa ta devri sabavette istinas ve meleke peyda etmiştik.

     Bu sene ramazan-ı şerifin geçen ve evvelki seneler gibi bi-haseb-il mevsim sıcağa tesadüfü sâimîn için düşünülecek bir meseledir. Açlıktan ziyade on sekiz saat susuz kalmak oldukça müşkül, eşkâli derecesinde bade-i sevap azimdir. Hatıra varid olan bir latifenin makama münasebeti sebebiyle arzından sarf-ı nazar edemedik.

     Ramazanda, Temmuz’un harr ve mü’tib bir gününde şems abad bir yerde bağ bellemekle meşgul bir ihtiyar avare sırrî; orucun ve sıcağın tesirine, yürüdüğü yolun yorgunluğu inzimam ederek bî-tâb ü tüvân kalmış diğer birisi seyir edermiş. Bağcı ihtiyar bir müddet işiyle iştigalden sonra ağacın dibinde bulunan su destisini dikip afiyetle teskini hararet eder. Asabına sıcağın tesiriyle gevşeklik, açlığın tesiriyle gerginlik gelerek adeta bir hezeyan-ı asabi halinde bulunan seyirci. Vakayı Lâhavle-künân görür ve tabii kızar. Nakz-ı siyam olan bağcı ihtiyar, seyircinin haline bigâne kalamayarak cevap verir.

     _ ne bakıyorsun erenler, ramazan-ı şerif gider, hayırlısıyla yine gelir. Fakir gidersem bir daha gelmem.

     Oldukça muskıt değil mi?

     Ramazan-ı şerifin hususiyetlerinden biri de iftar ve iftarlık meselesidir. Gurûb-i şems ile iftar etmek icab eylemekle beraber eski tiryakilerin tütün enfiye hülasa her hangi bir ibtilalarından dolayı his ettikleri azab-ı mahrumiyeti teskin için hemen bir iki lokma ile oruç bozarak keyfini çatıp ondan sonra yemek yedikleri ve iftarlık ismi altındaki reçel, simit, peynir koleksiyonunun bu itiyad saikasıyla kalmış bir şey olduğu mervidir. Ramazanda tiryakilik ismi altında görülen za’f-ı asab ne kadar garib şekiller arz eder. Kimisi teneke darbesinden kimisi başının sallanmasından müteessir olan ehibbâmız hemen her semtte eksik değildir.

     Ramazan-ı şerifte zaman-ı iftara yakın his edilen neşeyi sekr-i sıyâma atıf etmektedirler ki nefs-il-emre mutabıktır. Çünkü siyâmın da kendine has bir sekri, bir neşesi vardır. O esnada her taraf bir sükûn dindarane ile gurûb-i şemsi ilan edecek top sesinin muntazır sabûridir. Elde saat, iftar seferesinin bekleyenler çok olduğu o esnada böylelerinin vaz vakur-âne ve kenduye karşı metanet dindaranesinden müteessir olan oruçsuzlar da vardır.

     İftar yaklaştığı sırada, ne gariptir, saatin yelkovanına bir batâet arız olmuş gibi görünür. Saatlerce bekleyen insan o noktada za’f gösterir. Lüzumsuz, kaidesiz bir sabırsızlık his eder. Batı adamlara, ramazan yelkovanı tabirini kullanan zarfa ne kadar isabet etmişlerdir.  

     Çocukluğumuzda bizim en büyük korkumuz bayramda tekne altına kapanmak olduğu için daha küçük iken orucu bayramın sebebi yegânesi telakkisine alışmıştık. Hatta aşarı hesabıyla üç gün tutup bir sıfırla otuz güne iblağ meselesini de kuvvetli bir riyazi gibi öğrenmiştik.

     Yeniçeriler devrinin en meşbu zamanında nakz-ı siyam edenlerin cezasını tayin etmek hususunda vazifedar olan zat <yeniçeri ağası> idi. Yine böyle bir devirde iki refik – ihtimal ki sıcak bir mevsimde – nakz-ı siyama, fakat hangisi yakalanırsa diğeri onun tahlisine be-heme-hâl çalışmağa karar verirler. Sû’ tesadüf her ikisi de cürm-i meşhûd halinde yakalanır. Ve ağanın huzuruna ishal olunur. Bunlardan birine ağa tevcih-i sual ile nakz-ı siyam ettiği görüldüğünden esbabını istizâh eder. Biçare, ağanın şiddet ve dehşetinden korkarak ağzı, dili tutulur. Ve o zamanın kanun cezasına göre idama mahkûmen kenara çekilir.

     Sıra diğer refike gelir. Ağa ona da aynı suali soror ve neden oruç yediğini istizâh eder.

  • Oruç nedir efendim?
  • Ne demek? Oruç bilmiyor musun?
  • Biliyorum ama onu Müslümanlar tutar. Hâlbuki ben değilim.
  • Ya! O halde sen çekil.

     Muhavere böyle cereyan eder. Refik ahir çekilirken kapıdan dönüp ağaya hitaben;

  • Ağa hazretleri zatınızdan bir ricam var. [refikini göstererek] şu adamı af ederseniz hak dinini kabul ederim der.

Ağanın da mahkûmu af etmesi üzerine teceddüd iman eder. Çıktıkları zaman ikinci refik birinciye hitaben;

  • Be herif! Ne beceriksiz adamsın. Az kaldı kelleleri

bırakıyorduk. Ne ise Müslüman olduk ta seni de kurtardık. Demiş.

     Efsane dairesinden harice çıkamayacak olan şu hikâye, oruç yiyenlerin hatır nişanı olmalıdır. Her yerde öyle vefakârlar bulunmaz.

     Her safhası bir neşe, her neşesi bir ders-i dini ve ahlâkiyi ihtiva eden ramazan-ı şerif bu sene de aynı kısve ile geliyor. Yalnız müstakbellerinin bir kısım-ı külliyesini düşman karşısında pâ-ber-câ-yi celâdet buluyor. Şu emr-i mühim ve azimde asakir-i muvahhade İslâmiyenin ramazan-i şerif hürmetine, düşmanı, mütevâli galebelerle kahr ve tedmir ve memalik-i Osmaniye yi pay-i i’dâdan şu suretle tathîr etmesini bâr-gâh ehadiyyetten diler, yalvarırız.

     Donanma.

0486_0054-104_0851

0486_0054-104_0852

Resim: Alman kurşunu önünde bir Fransız dragonunun helâkî sırasında alınan anı bir fotoğraf.

0486_0054-104_0853

Resim 1 – 9,Haziranda bir Avusturya tahtelbahiri tarafından gark edilen Liverpool sistemindeki İngiliz kruvazörü.
Resim 2 – 10,Haziranda İngiltere sahilinde bir Alman tahtelbahiri tarafından batırılan 13 numaralı İngiliz torpidosu

HAKİKİ TECEDDÜD

          Bugün ki teceddüdü, layık olduğu mana ile telakki etmeğe başlıyoruz; Gözlerimizi bir daha tarihe, biraz da teceddüdün nasıl anlaşıldığı ve göründüğü şekillere çevirelim. Mazi, bütün muazzez hatıralarıyla her millet gibi bizim için de muhterem ve mukaddestir. Lakin eskisi gibi yine kuvveti tebcil eden, yine zaafı tezlil eden bu yirminci asrın huzurunda, boş ve beyhude bu gurur ile değil, fazilet olan bir doğru sözlülükle itiraf etmeliyiz. Bizim mazimizin hakiki zaaf ve kuvvet dâstânlarında, yetişmiş gençleri eski çocukluklarına nedamet ettiren elemli bir hal var! Boş ve şerefsiz bir gurur yerine necib bir samimiyetle söyleyelim; Eğer teceddüd ne demek olduğu vaktiyle anlaşılsaydı bu kan ve ateş asrına biz de, katil kuvvetlerin tehdid eden silahını gösterirdik. Çocukluğundan ibret almış bir genç hüviyetiyle Türkiye, bugün tarihine bir daha göz gezdirmek mecburiyetindedir. Çünkü hüsran ve heyecan ile dolu olan bu temaşa, yeni bir yanlışlığın artık hiç telafi edilmez felaket ihtimalleriyle onu titretecek, tarihi vazifesine onu davet edecektir!

     Türkiye, etrafını sarmış düşmanlarıyla çarpışırken, uğradığı hezimetlerle kuvvetsizliğini his edince teceddüd etmek lüzumunu da sezmişti. Mübhem eserleri Selim Salis devrinden evvelki zamanlarda bile görülen teceddüd arzularının tezahürlerine dikkat edilse, bunun daima <<kuvvetli olmak>> gayesinde toplandığı müşahede edilir. Teceddüd hareketlerinin bıraktığı izlerle onun seyrini, şekillerini ta son zamana kadar takip ediniz. Göreceksiniz ki anasır-ı medeniyeden yalnız askerlik unsurunun teşekkül ve terakki ettiği Türkiye; İlk devrede kuvveti yine silahta görmüş ve teceddüde, askerini tensik etmekle başlamıştır. Teceddüd temayüllerinin yavaş yavaş tavzih ve mahdut bir noktadan “askerlik” sıyrılıp ta devlet teşkilatının her şubesine kadar tevsi ve tamim ettiğini sarih hatavâtiyle bize gösteren <külhana> ve <ıslahat> fermanlarına yani ikinci devreye gelince; Bundan müterakki Avrupa’ya tevcih etmiş teceddüd perver nazarların sade rüyet sahası genişliğini anlıyoruz. Ve telakki asla değişmiyor. Bunların sebepleri aşikârdır. Birinci devrede Türkiye, öyle manevi bir hüviyette idi ki nüfus-i satevâtını o zamana kadar hep kılıcıyla kazandığı için kuvvetsizliğini de hep silahın şekline ve askeri teşkilatına haml etmiştir.

     Avrupalılarla daha ziyade temasta bulunduktan sonraya tesadüf eden ikinci devrede teceddüd perverlerimiz; Bize nispeten kuvvetli olan ve onlar gibi olmak istedikleri memleketlerde, hükümet vezaifinin tevzi ettiği birçok tesisat gördüler. Ve onların bir kopyasını bizde tatbik etmek istediler. Bir hükümet makinasının terekküb ettiği şubelerden mesela <Maarif Nezareti>nin mektepler tesis ve idare eylemesini taklid etmekten bizde de mektepler yapmak hadisesi husule geldi. Ve artık idari teşkilattan ictimai tesisat dahi meydana gelmeğe başladı. Bütün bunlar yine kuvvetlenmek için yapılıyordu. Ne yazık ki gayesi kuvvetlenmek olan bu teceddüd hareketlerinin tarzı, kurûn-ı vustâ hayatından, faik ve mütemayüz bir idrak ile sarılmış müterakki Avrupalıların vücuda getirdikleri tesisatı taklide münhasır kaldı. Hâlbuki tesisat, faik ve mütemayiz idrakların bir mahsulü idi ve aynı mahsulatı kendiliğinden vücuda getirmek için Türkiye’nin bizzat manevi hüviyetinde inkılaplar vücuda getirmesi icab ederdi. Büyük vatan perver Reşid Paşa rüyetindeki vasata rağmen memleketinde hakiki bir teceddüd husule getirmeğe muvaffak olamadığı derecede pek büyük ve muhterem Mithad Paşa’nın eseri de aynı ihtiyacı tatmin edemedi.

     Eslâfi tenkid etmek hakkını gören bizler ihlâfa daha şerefli bir mazi terk etmiş olmak için kusurumuzu söylemek faziletini göstermeliyiz. Biz de hakiki teceddüdü düne kadar bilemedik.

     Yanlış takiyesinin seyyiâtında bizim de hissedar olduğumuz teceddüdü, niçin böyle silahdan kanun-ı Esâsîye kadar muhtelif şekillerde gördüğümüzün ilmi sebeplerini de araştırınız. Bilirsiniz ki menbağı insan zekâsı olan fikirler hiçte biri birine benzemeyen suretlerde anlaşılır. Mesela, hürriyetin muhtelif memleketlerde telakkisi başka başkadır. Hatta aynı fikrin ifadesi olan bir kelimenin aynı memlekete mensub fertlerde bile manası, ahengi, şahsiyeti ayrı ayrıdır.

     <<bahar>> kelimesinin dimağda ikaz ettiği hal fikri, şair, ressam, müsiki şinas, çiftçi, çoban, tacir ilh. Zümrelerinde şüphesiz biri birinin aynı olamaz.

     İşte teceddüdün anlaşılması da bunun gibi oldu. Teceddüd ki yenileşmek, yeni hayat bulmak gibi mühim bir hadiseyi ifade eder. Ve tabiatta hayat, hayatın seyri, devamı ve tekâmülü hep ondan ibarettir. Hayat akvamda bünyeyi dimaiyenin yenileşmesi, yeni hayat bulması demektir. Hâlbuki eskiler bunu sırf zevahir ile anladılar. Zan ettiler ki kılıç ve kargı yerine top tüfek kullanmak, orta’lar yerine taburlar teşkil etmek bir teceddüd olur! Filhakika silah cinsinin ve askeri teşkilatın mübarezede ve kuvvet ibrazında ehemmiyeti var. Lakin bunlar hiçbir zaman kuvvetin menbağını değiştirmez. Sonra hükümet teşkilatında bir başkalık vücuda getirmek, yani başka memleketlerin terakkiyat mahsulü olan tesisatı kapya etmek de tebdil-i kıyafet gibi pek sathi bir ameliye olur. Yeni silah, yeni tesisat ki teceddüd etmiş <bünye-i dimaiye>lerin yeni mahsulleri idi. Bir de bizzat bünye-i dimaiyenin teceddüdünü husule getiremezdi. İbtidai insanlar için (aklı gözündedir) denilmesi asırlarca devam eden bu yanlış telakkiyi izah eder. Bizim zekâmız teceddüdü, şimdiye kadar hep harici şekillerinde görebilecek bir seviyede idi. Nihayet hakiki teceddüdün pek derin sebeplerini idraka son günlerde muvaffak olduk. Şimdi biliyoruz ki teceddüd, bünye-i dimaiyemizi talim ve terbiye ile hayattar kılmaktır.

     Mamafih teceddüd ve tekamülün bu son ve layık olduğu anlayışta da hata etmek ihtimali mevcut olduğu derecede tehlikesi daha büyüktür. Tarihi nedametlere yüzümüzü bir daha çevirmek, hüsran ve heyecanımızı bir daha yaşamak lüzumunu hep şu son ve büyük hatadan ictinab için his ediyorum.

     Talim ve terbiyenin mutlak manasını ve insanların da buna mutlak istidadını karşılaştırırken, sonra bizim tarihimiz, ırkımız, iklimimiz, dinimiz, ahlak, hissiyat ve ananemiz başka milletlerinkinden farklı olduğunu da düşününüz. O zaman selim bir kanaatle teslim ederseniz ki talim ve terbiye vesaitini, tarihimizden ve varlığımızdan mülhem olacağımız bir gayeye hazırlanmak, bir gayeye kavuşmak için kendimize göre intihab ve istimal etmeğe mecburiyetimiz vardır.

     Eğer mutlak surette akıl ve zeka ve hatta ilim ve marifet bir milleti yaşatmaya kafi gelseydi, hiç şüphesiz tarih bizim hayret edeceğimiz başka bir cereyan alırdı! Bir bünyeyi dimaiyeyi gayesiz bir tarzda olarak ilim ve marifet kırıntılarıyla teceddüd ve tekamüle erdirmek, gıdayı hazım etmek vazifesi olan mideyi – tabirime gülmeyiniz! – süprüntü küfesine çevirmekten, onu tahrib etmekten farklı değildir. Bizim her şeyden evvel tarihimizden, varlığımızdan mülhem olacağımız bir gayeye, bir mefkûreye göre, ona vasıl olacak kabiliyette bir nesil yetiştirmek için ve bunun hususiyetlerimize dikkat etmek şartıyla talim ve terbiyenin esası fikirlerini tayin etmeğe ihtiyacımız var.

     Bütün yüreklerin bağı a’makında toplanan bir <milli vicdan> ı ancak bütün teferruatında ve esasatında vahdet olan muayyen bir program husule getirebilir.

     Eğer bu ahlakî esasları zerzeleye uğrayan heyet-i ictimaiyemizin fertlerine, hayrı da, şerri aynı gözle göstermezse, eğer onlar da aynı gayeye koşmak için aynı iştiyak, aynı duygu, aynı düşünceyi eğer onlar da müşterek bir vazifenin emir ettiği kabiliyetleri halk etmezse talim ve terbiyenin hiçbir faydası olmaz.

     Hakiki teceddüdün nurlu yolları genç ve hayattar gözlerimize artık görünüyor. Bize saadet ve şeref vaad eden bu yolda, karşımıza ölüm çıksa yine yürüyeceğiz.

     Gençler! Nümayişsiz, gürültüsüz arkanıza bakınız. Altı yüz senelik, hayır altı bin senelik bir tarihin kan damlayan yaprakları hep biri biri üstüne yığılıyor. Bu kan ve destanları doğuran heyecanlar; Denizlerin durgun sathını muvakkaten buruşturan dalgalar gibi unsurların dikkatkâr sâmiasında askerler yapıyor ve devam ediyordu. Ötede, mazisinin bütün mefaretlerini altın bir gerdanlık gibi yeni mefkürenin mukaddes ve ilahi heykeline takmış milletler içinde bizler, tarihimizden ve etrafımızdan habersiz olarak hep uykuya daldık. Cihanın samiasını sarsmış akislere bazen gurur ile başımızı kaldırarak ve yine eski uyku ve eski rüyaya dalarak. Göğsümüzün üstünde ne ağır kâbuslar his ettik. Lakin işte bugün, her ölüyü dirilten, her sükuneti dağıtan bir kudretle kımıldanıyoruz. Heyecanlı ve kararsız tavrıyla sahneye giren bir kahraman gibi bu yeni asrın feciiler ve muazzam hadiseler kaynaşan meydanına giriyoruz. Mazimizin bütün maharetlerini altın bir gerdanlık gibi boynunda taşıyan yeni mefkûremizin mukaddes ve ilahi heykeli önünde diz çöküyoruz. Hakiki teceddüd nurlu yolunda mutlaka ilerleyeceğiz.

     Haşim Nahid

 0486_0054-104_0853

 0486_0054-104_0854

0486_0054-104_0855 

CENAB ŞAHABEDDİN BEYİ BİR GÜN ZİYARET

ŞİŞLİ: 16 Haziran 1331

     Kapının çıngırağını çekiyor çekiyor. . .   İçeriden çocuk sesleri: <<babacığım dur, ben açacağım. Hayır, olmaz, ben açayım.>> diye çırpındıkça, bir birini boğdukça o kahkahalarla; Haydi küçük, haydi küçük! Diyor ve bana anlatıyordu. Her vakit bu telaştır; Ben çıngırağı oynatır oynatmaz bu avazeler, bu rekabetler uyanır. Çünkü bana kapıyı hep oğlum açmak ister. Bu ufak sahne Cenab’ın benliğinin bütün hususiyetini yaşatıyordu. Başkalarının kızıp bağıracağı yerde o – böyle söyleye bilirsem – gevrek sesiyle, hoşa gidecek kahkahalar savuruyordu. Büyük bir geminin Fumeuurs’i genişliğinde – evet, o kadar – bulunan kitap odasına girdik. Her tarafı kaplayan dolaplar, kitaplar çıkarılaydı, ancak o zaman burası rahat, mini mini, loşça bir salon olurdu. Karma karışık defter, kitap, kâğıt yığılı sade bir yazı masasının önündeki meşe iskemlesine oturmazdan evvel, bana da beyaz lake, muayyen-l-şekl, modern stil bir koltuk gösterdi.

     Bu hücrede yaşayan bütün Cenab’ın mütenevvi, lüzûcetli, ruhu, üslûbu idi. Köşeye sıkışmış beyaz lake ufak bir kütüphane, yanında ceviz renginde meşe iki dolap, aralarında lake, şık, küçük bir kanepe. Karşıda yine ceviz renginde, camsız, sıkı sıkıya kitap dizilmiş zengin raflar. Açık kapı kanadının ötesinde, üstü koyu mavi kadife döşeli, oymalarının kenarı yaldız çizgili “Lui Quinze” bir kanepe. Duvarında büyük bir duvar parçasının koca lekelerini, bozuklarını örtebilecek kadar büyük bir pastel tablo. Bundan yirmi sene evvel köprüde dilenen iki çocuk tasviri. Yerde şark seccadeleri. Cam yazıhanenin üzerinde kenarları sarı tunç çiçeklerle işlemeli billur hokka, billur tabak. Tunç sulu bir yazı kurutacak, tunç çiçek saplı billur kâğıt kesecek. Bir tarafında kırmızı mührüyle siyah boyunlu telefon. Bir tarafında bir mermer parçası üzerine kabartma bir kadın profili!

     İşte bu, mahmul odanın bilançosu. Hep birbirini tutmayan renkler. Buna bir de papağan tüyleri kadar mütelevvin kitapların boyasını severek! Ve şimdi bu mesaiyeğahı bir ressam paletine benzetirseniz haksızlık etmiş olmazsınız. Fakat bu derece birbirini tutmaz güzel şeyler nazarınıza çirkinlikle haykırmıyor.  Ne bileyim!

     Bu oda sahibinin giyinişi de bazen böyle değil mi? Beyaz çizgili siyah bir jaket, açık benekli koyu renk bir boyun bağı. Salkım çiçeği renginde zarif bir ipek yelek. Fantezi pantolon, rugan bir çift iskarpin vişneçürüğüne yakın bir fesin altından arkaya taşan pomatlı saçlar, kozmetiklenmiş bıyıkları kıvırmak için dudaklara sürünen yüzüklü parmaklar!

     İlk bakışta zevksizlik meşheri gibi duran bu şeyler ayrı ayrı birer nefise. Birer zarafettir. Ve Cenab birçok çiçeklerden derlenmiş bir bukete benzer. Bu taşkın tuvaletini tenkit edenler var. Evet, ben de gülümsedim. Fakat yazılarıyla bu giyinişi arasında tatlı bir münasebet bularak şimdi kitap odası da düşüncemi kuvvetlendiriyordu. Evet, bu oda o telbis bana Cenab’ın orijinalitesini gösteren bariz birer işaret gibi geliyor. Filhakika “ Hac Yolunda (1909)” ki Cenab’la, “Evrak-ı Eyyam (1915)” daki Cenab; Yine “Elhan-ı Şita”, “Yakazat-ı Leyliye”, “Temâşâ-i leyâl” Cenabı ile <<Aşiyan mecmuasında Tetebbuat-ı Edebiyye>> muharriri Cenab, “Donanma” risalesinde <Makalât-ı İctimaiyye> yazan Cenab bir midir? Elbet mi? Hayır! Gündüz ellerini ceplerine sokup ta beşeriyetin, medeniyetin tuhaf, müstekreh noktalarını cımbız, neşter gibi nafiz, müessir gözleriyle tartaklaya, tartaklaya eğlenen, biraz evvel kapının önünde oğluna yaptığı gibi kahkahalarla gülen Cenab, gece lambasının ışığında, kalbiyle karşı karşıya kalınca hüzünle mersiye yazan, münâcât okuyan rakik, lirik Cenab bana bir görünmez! Vapurdan tabiatı dalgın bir meftuniyetle seyir ederken, nütenevvi, şuh levhaları derin ciddi bir kudretle boyayan Cenab. Bir de üç dört fırça darbesiyle güverte yolcularının karikatürünü çizip çıkarıveren şakacı, müstehzi Cenab’ın aynî değildir. Yeleği ile caketi arasında renk itibariyle ne kadar münasebet varsa bu muhtelif Cenab’lar arasında da o kadar rabıta mevcuttur. Fakat nasıl o yelekle o caket Cenab’ınsa, bütün bu muhtelif şahsiyetler de yine o’dur. Yine Cenab’dır. Fikirleriyle üslübu arasındaki müşahebet de öyle? En eski kelimelerin, en yeni, en işitilmemiş sehhâr, nezih cümleler. Lakin ağır, kalın ipekli kumaşlar gibi haşırtılı musikar bir ifade.

     Musahâbeleri de renk, renk, renk. . .

     <<Burada ne çok rengin, ne de çok fikir vardır. Bir kısmımız bir kısmımızı ezmeğe çalışmayız, onun için severim.>> Diye Kadıköy’ünü anlatmaktan başlayarak berrak sular üzerinden sektirilen hafif, düz taşlar gibi musahâbeyi mevzudan mevzuya sıçrattı. Birkaç senesini içinde harr bir faaliyetle yaşamış olduğu Fransız harekât-ı edebiyesini anlattı, anlattı. . . . O âlemi cebi gibi tanıyor. Derken romanlara geçti. O kısımdan o derece hoşlanmazmış, onun için bu cins âsarı çok okumamış. Fakat herkesin gözden geçirdiği romanları bilmesine bu hiç mani değil. Yalnız şu son zamanlarda İtalyan muharrirlerinden meşhur “Gabriele D’Annunzio12 March 1863 – 1 March 1938”in eserlerini mütezâyid iştiha ile takib ediyormuş. Fikirde zenginlik itibariyle bu romancıyı diğer birçoklarına tercih ediyor. Ve bir romanda en çok aradığı meziyet fikirlerde tükenmez bir yesâr mevcudiyeti imiş.

     Romancılık bizi <<Edebiyat-ı Cedide>> bahsine çekti. Cenab’ın memleketimizde hüvviyet-i edebiyyesine en azim bir hürmetle merbut olduk. Şair, Tevfik Fikret beydir. <<Halid Ziya’ya, romanlarını yazdırmak hususunda teşvikatta bulunan da odur. Sözümü ciddiyetle telakki ediniz! Fikret olmasaydı edebiyat-ı cedide zuhura gelmezdi, demeyeyim, fakat her halde daha renksiz, daha nakıs bir şekilde tecelli ederdi. O mektebin ruhu odur! Her memlekette taziz edilebilecek kadar yüksektir!>> Dedi.

     Ben bahsin bu vadiye dökülmesinden cesaret alarak onun edebiyata nasıl intisab ettiğini ve ilk yazısını sordum.

     <<O da pek garibdir. . .   Ben tabiyede iken Naci edebiyatı zafer günlerini yaşıyordu. O vakit malum merhum “Tercümân-ı Hakikat” gazetesinin ser muharrirliğini daha başka bir tabirle, edebi muharrirliğini idare ederdi. Arkadaşlarımdan bu gazeteye yazı gönderenler bulunuyordu. Bilirsiniz ki mekteplerde bazı kitabeti düzgünce çocuklar vardır; Ve refika arasında şair, münşi nazar bile görülürler. Ben de o kafiledendim. Israra dayanamayarak bir şey de ben yazıp gönderiyordum. Şimdi ismini bile hatırlayamam. Ertesi gün “Tercüman”ın edebi sütununda bizim yazı, altında Naci efendinin bir satırlık methiyesiyle intişar etmiş işte başlayışım bu suretledir.>>

     Ve işte doktor mektebini bitiren bu genç edebiyata çevrilmişti. O tahsilin bu müstesna fıtrat üzerinde feyyâz bir tesiri olmadığını kim iddia edebilir! Psikolojiye vukuf, fen ile edebiyatı te’lîf, bir insicâm-i hakiki hep bu tabiiye sıralarında geçirilen senelerin olgun yemişleridir. Cenab’ın teşbihlerine tasvirlerine dikkat ediniz. Doktorluğa dair emareler hiç eksik değildir. Zaten o tababete ebedi bir Allaha ısmarladık dememişti ki o fennin hatvet umumiyesini halâ tetkik eder. Sade hususiyetlerine – meselâ son iki ay zarfında keşf edilmiş yeni bir ilaç gibi – merak etmezmiş. Fakat birkaç vakittir en hakiki bir istekle okuduğu kitaplar tarihe ve içtimaiyata dair olanlarmış. Ufak lake kanepenin birbirine bağladığı – biri mavi kaplı, diğeri kırmızı ciltli kitaplarla memlu – iki meşe kütüphane sırf bu eserleri muhteviydi. Esasen tarihle fen ictimai, biri pir olmuş? Öbürü daha genç, fakat bu yaş farklarına rağmen samimi bir muhabbetle anlaşmış bu iki dost bir saat bile ayrılamazlar. Derbeder lakin ağır başlı, istikbalinden mutmain içtimaiyat, başlanmış fakat tecrübeli dinç tarihin kolunu bırakamaz. Ondan edeceği istifadeler var! Her halde bu iki fennin rabıtası dünkülerle bu günkü edebiyatçılarımız arasındaki münasebetten daha sıkı, daha şayan-ı gıbtadır.

   Biz tarihe dair bir kitabın sahifelerini değiştirmekle meşgulken oğlu içeri girdi. Başıyla bana kibar, nazik bir aşinalık ettikten sonra yazı masasının bir kenarında duran defterini yavaşça aldı. On üç yaşlarından fazla olmayan bu çocuğun pek sevimli, gayet zeki bir siması vardı.

     Cenab: <<Adnan sana bir süje [(fr) Sujet] vereceğiz, onu bize anlatacaksın yavrum!>> dedi. O, bu teveccühten sevinmiş görünerek babasını dinledi ve gitti.

     Yine biz kitapları karıştırmağa koyulduk. Cenab’ın hikmet-i tabiiyeye vukufu var. Bana koca üç ciltlik bir fizik çıkardı. O bunları aramak için bazen eğiliyor, bazen ayakları ucuna kalkıyordu. Tatlı, zengin yazıları damağımıza leziz gıdalar veren bu eserler       arasında çiçekten çiçeğe uçup en şekerli özleri emerek süzülmüş ballar hazırlayan bir arı gibi gezindikçe ben iyi yazmak için çok ve iyi düşünmeli; Çok ve iyi düşünmek için de çok ve iyi okuyup hazm etmeli.>> kaidesine harem kalbimden inanıyordum.

     İşte çocuk kapıyı vurup yapılmış vazifesiyle tekrar geldi. Fasîh; sünene göre pek terakki etmiş bir Fransızca ile yazdığını okudu. Hayret! Adnan evde sırf babasından ders alıyor, etrafını kuşatan bu iki, üç bin – belki daha ziyade – ciltlik kütüphanenin ortasında çocuk her gün hocasıyla şu masa başına oturuyor. Orada babasının yüksek irşadatını en uslu, en meshûf bir şakird dikkatiyle dinliyor. Dökülen emekleri düşürmeden topluyordu. Hele çizdiği resimler ne ümit bahş şeylerdi. Mevzularını tabiattan istinsah ediyor!

     Kendisine en çok sevdiği fenne ve niçin sevdiğine dair ikinci bir mevzu daha tertip ettik. Uzun siyah saçlarının altında ışıldayan mütebessim nazarlarıyla as sonra tekrar görünerek en fazla riyaziyatı sevdiğini, kolay ve lüzumlu olduğu için o fenne – hiç sıkılmaksızın – yedi sekiz saat çalıştığını okudu! Riyaziyat hocası da Cenab’mış.

     Feyyaz, bülend muhitin çocuk ruhu üzerindeki hayırlı tesirini inkâr etmek kabil midir? Üstadın bir eseri de bu talebesi olacak!

     Huzurundan ayrıldığım zaman, Cenab’ın imtihan mı, istihza mı ettikleri müphem kalan kesin, manidar, zeki cümleleri halâ kulağımda çınlıyordu.

Ruşen Eşref

0486_0054-104_0856

Veli Efendi koşularında: umumi yarışa merasim ibtidarı.

0486_0054-104_0856.jpg - 2

Yarışta: hey’et-i vükelâ ve hakem hey’etine mahsus kule.

0486_0054-104_0856.jpg - 3

Formalı zabitan koşusunda

0486_0054-104_0857

Formalı zabitan yarışından evvel merasim ibdidarı.

0486_0054-104_0857.jpg - 2

Faik Beyin Tufan ismindeki arab atı [birinci]

0486_0054-104_0857.jpg - 3

Faik Beyin büyük yarışı kazanan [Zûd] ismindeki hayvanı.

———————————————————————-

       Yarışlara ait tafsilat idman kısmında münderiçtir.

0486_0054-104_0860

Mânialı zabitan yarışında: birinci.

0486_0054-104_0860.jpg - 2

Çanakkale’de aldığımız İngiliz esirasından bir kaçı.

0486_0054-104_0861

Şehr-i Ramazan Şerifin ilk Nisanda kamerin safahatını gösterir levha

HATT-I HARB GEMİLERİ

     Bu levhalar takriben 5 pus (12,7 santim) derinliğinde ve ½ pus (1,27 santim) kalınlığındadır. Ve araları da takriben 2 ½ pus (6,35 santim) bu tarz ile bir hayli himaye elde edildiği aynı zamanda baca gazlarının hurucu veyahut havanın duhulü için de miktarı kâfi saha bırakılmış olur. Bacaya konan çubukların yataklarını koymak diğerine nazaran daha ziyade dikkate ihtiyaç gösterir. Bunlar da hararet tesiriyle vaki olacak inbisatta nazar-ı dikkate alınacaktır. Çünkü eğer sım sıkı perçinlenecek olursa, ocaklar yandığı zaman, bükülüp şeklini bozar. Yardımcı makinalar bölmelerinin sandık borularının alt nihayetlerine ufki hareket eden kayaklar konur. Ve bu veçhile, istenildiği zaman kapatılarak, bölmenin su geçmezliği muhafaza edilir.

     Makine mahallinin üzerine konan zırh ıskaranın altına, ıskaradan geçen parçalarla aşağı düşmemesi için ayrıdan telden ıskara konur. Eğer makine ve kazan mahallinden olduğu gibi firar yolu ıskaradan ise, ıskaralardan biri üç parça olarak yapılır. Bu parçalardan her biri aşağıdan ve bir kişi tarafından kaldırılabilir. Ve bu sebepten tevâzun sıkletlerine lüzum yoktur.

     Zırh arkasındaki postalar:

     Zırhın mükemmelen beslenmesi elzemdir. Bunun için de; Araları takriben 2 kadem (61 santim) açıklığında ve amudi olarak konan kuvvetli postalarla tulanî kirişler işlenir. Amudi postalar büyük braketlerle güvertelere iyice bağlanır. Zırh arkasındaki kaplama – ki hakikatte geminin dış kaplamasıdır – takriben ¾ pus (2 santim) kalınlığındadır ve bununla zırh beynine tik (Hint meşesi) arkalık konur. Bu ağaç arkalığın sihanı eski gemilerde bir yastık teşkil etmesi için pek ziyade idi. Hatta 15 pusa (28 santim) kadar kullanıldı. Fakat şimdiki gemilerde zırhın arkasının şeklini geminin bedenine göre tesviye için yalnız beslemek üzere kullanılmaktadır. Arkalık ağacının uskur sihanı takriben 2 pus (5 santim) olup bunlar en kalın zırhın arkasına gelenlerdir. Ve zırhın sihanı azaldıkça arkalık ağacının sihanı artar ki bu veçhile geminin satıh haricisinin düz bir satıh arz etmesi temin edilir. Bu ağaç arkalık geminin zırh arkasındaki beden elvahına galvanizli çelik cıvatalarla rabt olunur. Bu cıvataların iç tarafa gelen başlarına somunlar konur ve su geçmezliğini temin için de somunların altına pullar konur. Zırh arkasındaki postaya bir numune olmak üzere bu şekil gösterilebilir. Şekilden görülüyor ki postalar 10 pusluk (25 santimlik) ve 7 pusluk (18 santimlik) Z maktalı çubuklardan yapılmıştır. Alt ve üst nihayetlerine paraçollar konmuştur. Bu paraçollar bir kenarı altta ise güverteye ve üstte ise kamaraya; Diğer kenarı da postaya perçinlenir. Ve üçüncü kenarı da flanşlı olarak yapılır. Flanşlı yapılmasından maksat, kuvvetli olması içindir. Son gemilerde paraçolların üç kenarı da flanşlı olarak yapılıyor. Güverte veya kamara ile postaya flanşlardan perçinlenir. Takviye için, tulanî olarak kuvvetli bir kiriş yapılır ve postalara rabt olunur. Zırh arkasında bulunan postalar zırh için payandalık vazifesini görmekle beraber, asıl vazifelerini yani geminin arzanî postaları hizmetini de ifa ederler.

     Zırh cıvataları:

     Zırh levhalar geminin bünyesine pek mükemmel bir surette rabt olunur. Zırh levhaların bünyeye rabtı zırh cıvatalarla olur. Zırh civatalar geminin bedeninden geçerek zırh levhasının arkasına (“screw” vidalanmak) edilir. Ve cıvatalarının başlarının altıyla geminin bedeni yani zırh arkasındaki kaplama arasına, pullar konur. Evvelce kullanılan çekme demir zırhlarda kullanılan civatalar zırhın tekmil derinliğince giderdi. Yani zırhın yüzünden sokulur ve nihayeti, zırh arkasındaki kaplamanın iç tarafına alınırdı. Bu cıvataların başları mahruti şekilde yapılıyor ve zırhın yüzüne mütenazır açılan mahalline sürülürdü. Fakat sert yüzlü levhalar da bu usulün terk edilmesine mecburiyet vardır.

1914 ŞİMAL DENİZİ MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

Mabad

6

Harb başlar

Bahadırane bir iş

Filoların kumandasında bulunduğu uzun müddet zarfında bu zatın hiçbir veçhile bozulmuş olan heves-i bedeniyye ve akliyesini hiç kimse tenkide muktedir olamamıştır. Bütün müşahir gibi bunun hususiyetleri vardı. Bunlardan biri, kendisine işin her hangi bir zaman zarfında ve muayyen bir usul tahtında icrası hakkında edilecek telkinin, ekseriya tamamıyla aksi bir hatt-ı hareket husule getirmesi idi. Alel umum zararsız olan bu hususiyet tabi bu mahallin anda garib bir tesir icra etmişti. Çünkü vatan filosu kumandanı işlerin almış olduğu vaziyet mehlekeyi birkaç gün evvelinden öğrenmiş olduğu cihetle denize açılmak fikrinde bulunduğunu telsiz telefonla karargâh umumiye bildirmişti. Lakin çok geçmeden eski amirinden “olduğun yerde kal” emrini almıştı ki harpten sonra bunun ne derecelerde muvafık olduğu meydana çıkmıştı.

     Bu esnada vatan filosunun başkumandanı, kendisini nispeten genç olan bir yaşta bu makama getirecek kadar müstesna bir kabiliyete malik olan bir zabit, “Sir George Wellcom? (Sir Cecil Burney) ” idi. Filo manevralarında gayet vasi malumatı olmakla beraber en ziyade büyük toplara ehemmiyet vermişti ki maiyetindeki gemilerin her biri en iyi nişancı namını kazanmak için muttasıl biri biriyle müsabaka ederlerdi. Meslek bahri haricinde bulunanların pek azı mahirane idare ve yorulmak bilmez bir talim sayesinde bu cesim çelik borularla icra edilen endahtlardaki sıhhat isabeti takdir edebilir. Bu zatın sancağı, en son süper dretnotumuz olan “HMS Marlborough”nun direğinde temevvüç ediyordu. Maiyetindeki filo, yirmi dört hatt-ı harb sefinesi, on iki zırhlı kruvazör, altı keşşaf ve 30 muhribden mürekkeb idi.

     “Sir George”un bahriye nezaretine çekmiş olduğu bu acul telgrafın en birinci sebebi düşman, Port Arthur önünde Japonların hatt-ı hareketini takliden lağım dökmeden evvel denize açılmak arzusu idi.

     Bu teşebbüs ihtimal ki ilan-ı harbe takaddüm edebilirdi. Lakin eğer ilk darbe bir torpido hücumu şeklinde olacak idiyse bir filo şüphesizdir ki limanda denizde olduğundan daha kolay bulunabilirdi. Her ne ise bu hususta giderilmesi için yapacak başka bir şey kalmadığı cihetle mümkün olabilen her türlü tedbir tahaffuziye ye tevessül etmişti. Gurup şemsle beraber şipkalar donatılıyor, taharri fenerleri, medhali tamamıyla tenvir edecek veçhile tertip ediliyor, küçük toplar dolduruluyor ve mayın nukata tevcih ediliyorlardı. Dört kruvazör, iki keşşaf ve on iki muhrib dışarıda limana doğru gelecek olan düşman teknelerini ihbar etmek üzere karakol vazifesini ifa ediyorlardı. Her sabah bu filo aynı teşkilatı haiz bulunan bir diğeri tarafından değiştiriliyordu. Bu gemilerin cümlesi karanlık saatlerde hiçbir veçhile limana avdet etmemeleri hakkında talimat-ı mahsusa almışlardı. Çünkü ihbar vaki olmaksızın limana takrib edecek olan her şey üzerine ateş açılmak muhakkak idi. Hakikat halde, Almanlar der-akab lağım sefinesi göndermediler. Onlar daha ziyade, iyi bir torpido hücumuna güveniyorlardı. Lağımlar, ancak kendisinin üzerine bir gemi geliyorsa icrayı fiil eder, hâlbuki bir torpido sefinesi lağımı uzak, yakın her halde gemiye kendisi yaklaştırır.   Alelhusus lağımları filo dışarı çıkmadan evvel olduğu yerden çıkarmak veya mahvetmek için muhtelif usuller mevcuttur. Almanların nokta-i nazarı evvel emirde İngiliz filosunu liman dâhilinde mümkün olabildiği kadar tahrib etmekten ibaret idi ki “Firth of Forth” böyle bir ameliye için

Mabadı var.

İCMÂL

Bir haftalık vakayı berriye ve bahriye

Garp cephesinde, Şark dar-l-harbinde, Cenub-i Garbi dar-l-harekâtında, Denizde, Çanakkale’de.

     Garp cephesinde: Geçen hafta zarfında, garp cephesindeki siper muharebeleri üzerine İngiliz ordusu da işgal ettiği daracık cephede biraz eser-i hayat göstererek taarruza geçmiş ve “Ypres” karibindeki Alman mevzilerine hücumda bulunmuşsa da bermutat yerinde saymağa mecbur olmuştur. Fransızların icra ettikleri hücumlarda İngilizlerinki gibi akim kalmıştır. Buna mukabil Almanlar 5 Temmuzda Boulogne–terra’deki Fransız mevzilerinden bin metre arzında bir kısım siper zabt etmişler, 7 Temmuzda Ayya ile Apremount arasında 1500 metre tûlunda bir düşman siperi daha işgal eylemişlerdir.

     10 Temmuzda Alman kıtaatı Boux sejour çiftliği karibinde müthiş bir hücumdan sonra Fransızlardan bir kısım siper daha zabt etmeğe muvaffak olmuşlar ve ertesi gün mukabil bir hücumla Fransızlar tarafından geri alınan mezkûr siperi muahharen yine işgal etmişlerdir.

     Fransızların Souche’de, Sondergac’da Ban de cette ve Apremount’da Euparj’da icra ettikleri müteaddit kanlı hücumlar, hep akim kalmıştır. Almanların garp cephesinde geçen hafta zarfında Fransızlardan aldıkları esira ve top miktarı ber-vech-i âtidir.

     2500 esir 3 hafif top 13 mitralyöz 18 lağım endahtına mahsus alet.

     Şark dar-l-harbinde: Geçen hafta zarfında şark cephesindeki vaziyetinde büyük tebdilât vukua gelmemiştir. Bu adem-i tebdilin esbabı ise müttefikin kıtaatının Rusya dahilindeki seri ileri yürüyüşünden pek ziyade telaşa düşen moskofların, ellerine geçen bütün kuvayı ihtiyatiyeyi Buğ ile Vistül arasında Zamosc – Krasnik hattına sevk ederek orada anudâne bir mukavemet göstermeleri olmuştur. Filhakika, İvangrad – Varşova hatt-ı müstahkeminin arkasına doğru sarkmak isteyen müttefikin ordularının bu taarruz muvaffakıyetle neticelendiği takdirde Rus ordusu için inhizâm tam muhakkak idi. Binaenaleyh ne yapıp yapıp bu taarruzu durdurmak iktiza ediyordu. Rus erkân-ı Harbiye’si, Alman ve Avusturya ordularının karşısına son sürülerini de sevk etti. Ve bunun üzerine Zamosc – Krasnik hattında Alman ve Avusturya ordularıyla moskof kuvvetleri arasında müthiş ve kanlı bir meydan muharebesi başladı. Bu büyük melhame dört beş günden beri kemâl-i şiddetle devam ediyor, her iki taraf da bu mühim ve kati muharebeyi kazanmak için bütün gayret ve kuvvetlerini sarf ediyorlar. Müttefikin, Krasnik’in şimalindeki tepelere istinad ederek Rus ordusunun nevmîd-âne ve mezbûh-âne şiddetle icra eylediği mukabil taarruzları def ediyorlar. Moskoflar, hücumlarına devam ile Alman ve Avusturya mevzii önünde ordularının bir kısmını kurban ettikten ve binaenaleyh kuvveyi taarruziyelerini kayıp eyledikten sonra tabiidir ki müttefiklerine tecavüze başlayacaklar ve zabit fıkdanından, mühimmat yoksuzluğundan, top noksanından zaten kuvve-i harbiyesi pek eksilmiş olan Rus ordusunu sürüp götüreceklerdir.

     Şarkî Galiçya’daki muharebata gelince: Orada “General Libringen”? [General Conrad von Hötzendorf]   kumandasındaki müttefikin kıtaatı haftanın ilk günlerde The Gnila Lipa ve Zlota Lipa nehirleri arasındaki moskofları geriye sürerek Zlota Lipa nehrinin sol sahiline def ettikten sonra şimaldeki harekâtın inkişafına intizaren, nehir mezkûrun sağ sahiline yerleşerek, tevkif etmişlerdir. Şark cephesinin kısmı şimalisinde ise; Bazı mevzi muharebat vukua gelmiş ve hep Almanların muvaffakıyetiyle neticelenmiştir. Almanlar burada da bazı düşman mevziini ve siperlerini zabt etmeğe muvaffak olmuşlardır.

     Şark cephesinde bir hafta zarfında müttefikeynin Ruslardan aldıkları esira ve ganaim miktarı ber-vech-i âtidir.

     28 zabit,17650 nefer, 7 top 27 mitralyöz.

     Cenubî garbî dar-l harbinde:   Bu cephede, vaziyette hiçbir tebdil vukua gelmemiştir. Yani İtalyanlar, haftalardan beri olduğu veçhile, icra ettikleri bütün kanlı hücumlara rağmen hiçbir yerde ilerlemeğe muvaffak olamamışlardır. İtalyanlar, bu defa Goriçka mıntıkasında birkaç gün devam eden gayet şedid muhacematta bulunmuşlar ve nihayet 6 Temmuzda mağluben eski mevzilerine ricat etmişlerdir. Bu muharebeye icra eden İtalyan kuvvetleri bütün üçüncü ordudan yani takriben 250000 kişiden mürekkeb bulunmakta idi. Goriçka ser köprü mevziinden denize kadar uzanan nispeten dar bir sahada, azim bir kuvvet ve müteaddid hatlarla icra-i taarruz edilmiş ve saflarda vukua gelen boşluklar mütemadiyen yeni takviye kıtaatıyla doldurulmuş olduğu halde İtalyan taarruzu, Avusturya Kuvayı müdafaasının mukavemet sedidesi karşısında akamet ve mağlubuyete uğramıştır. Bu suretle İtalyan ordusu, henüz hudud üzerinde iken ikinci büyük mağlubiyete uğramış oluyor. 6 Temmuzdan beri ise havali-i hududiyede mevzii ve münferid muharebat cereyan etmekte, İtalyan ordusu hiçbir tarafta ihraz-ı muvaffakıyet edememektedir.

     Denizde: Geçen hafta zarfında Alman tahtelbahirleri yine birçok, İngiliz, Rus ticaret gemilerini batırmış oldukları gibi; Son günlerde şayan-ı takdir bir faaliyet iraz etmekte olan Avusturya tahtelbahirlerinden biri de Adriyatik denizinde Amalfi ve Pisa şeklen yekdiğerinin aynı olduğu gibi San Marco ile San Giorgio’da kuvve-i harbiyece bunların muadilidir. Yunanistan’ın mahud Georgios Averof’u da Amalfi ve Pisa’nın eşidir. Yalnız Averof iki direkli olduğu halde bunlar birer direkli Averof’un büyük topları 23,4 lük olduğu halde bunlarınki 25,4 lükdür.

     Amalfi; 10400 ton cesametinde 20300 beygir kuvvetinde ve 23,5 mil sürate haizdir. Cümlesi 45 çap tûluunda 4 adet 25,4 lük 8 adet 19 luk 16 adet 7,6 lık 2 adet 4,7 lik olmak üzere 30 adet top 2 adet makinalı tüfek ve 3 adet 45 santimetrelik torpido kovanıyla mücehhezdir. Zırhları Krupp çeliği ayarında bulunan Terni çeliğinden mamul ve mutavassıt bir sahîndedir.

     Borda ateşi 1270 kilogram sıkletinde olup mürettebatı 684 kişiden ibaret ve kıymeti bir milyon İngiliz lirasıdır.

     Çanakkale’de: Çanakkale’de 16 – 17 Haziran tarihlerinde vukua gelen şedid muharebattan sonra, vakayı mühimme-i harbiye cereyan etmemiştir. Oradaki İngiliz – Fransız kuvvetleriyle kıtaatımız arasında her gün top ve tüfek ateşleri, kah şiddetli kah hafif olarak, devam etmekte bulunmuştur. Geçen hafta zarfında Çanakkale’deki Fransız kuvası kumandanı General Gouraund vahim surette yaralanarak Fransa’ya nakil edilmiştir.

     21 Haziranda öğleden sonra Seddülbahir önünde Alman tahtelbahirlerinden biri Fransa’nın Carthage ismindeki nakliye gemisini, torpilleyerek batırmıştır. Sefine-i mezkûr 5500 ton hacim istiabesinde büyük bir sefine idi. İçinde askerden maada pek çok mühimmat bulunduğu cihetle garkı Fransızlar için, hatta bir zırhlının ziyaından daha fazla zararı mudi olmuştur; denebilir.

Pazarertesi: 29 Haziran 1915

Abidin Daver

İDMAN SÜTUNLARI

Veli efendi yarışları münasebetiyle:

BEYGİR KOŞULARI

. . . . .

DENİZE NASIL GİRMELİ

VELİ EFENDİ AT YARIŞLARI

26 Haziran 1331

MÜDAFAAYI NEFİS İDMANLARI

 

 

 

0486_0054-104_0857

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.