DONANMA MECMUASI 78

DONANMA MECMUASI 78 – 25,Kanunusani,1915

0486_0030-78_Page_010486_0030-78_Page_01.jpg-2

0486_0030-78_Page_02.jpg-2

Cihadı ekber: Medine’yi münevvere’den Şam şerife ihtifali (anma) mahsusa ile nakil edilen ilimi nebeviyyenin, Şeyh-ül-haremi nebevi vedaitiyle muvaceheyi ümmete şeref vürudu. (sureti mahsusada gönderilmiştir.)

ooooooooooooooo

ARABİSTAN CİHADI NASIL KARŞILADI

İngiliz gazetelerinin de kemali hararetle itiraf ettikleri veçh ile “cihadı ekber” bütün Arabistan’da şevki tam ile karşılanmıştır. Düşmanlarımızın ümit ettikleri ne ise, hiç biri sahayı husule çıkmamış, yekdiğerine düşman olan kabail (kabileler) ile akd musafih ederek, meydanı gazaya koşmağa başlamıştır. Fevz-i ilahi bizimle beraber olduğuna iman edenler ravza-i mutahhara’da edilen ahd ve misakın şu sahifelere akis eyleyen irtisamatından elbette fer hıyab olurlar.

Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle yâ-rabbi.

10,KANUNUSANİ

     Siyasetin müt’ib (yoran), hatıra-hıraş, zaaf-aver kulüp kil ü kalleri (dedi kodu) bittabi maksat ve mesleğimizden uzaktır. Onun için şühedayı muhteremenin ruhuna takdimi Fatiha ettikten sonra, ümmeti merhumeyi

10,Kanunusani,1328

Tarihine avdete davet ederiz. Hiç şüphesiz, o gün İstanbul’un ufk-ı matem engizinde rakid (durgun), fakat her an sükununda haşyet (korku) bahş, muris-i hiras bir sükun, kan ağlayıcı ve kan ağlatıcı bir semt ve cünun (delirme) vardı. Birden bire Babıâli sarıldı. Netice ise malum… O vakıanın pişvaları (reis) kimler olursa olsun bizce, milletçe destur-u hareket olacak noktası, her dem misâl-i imtisâl olacak noktası

     – Azim ve himmetin harikalar icat edeceği

nazariyesinin kabulüdür. “selamet-i vatan” emelini her endişenin fevkinde tutan erbabı himmet ve salabetten (manevi güç) bir avuç fedakarın istihkarı hayat etmesi inkılap harikaları vücuda getirdi.   Acaba bu millet, hayat ve mematının mevzuu bahis olduğu şu dakikada göstereceği fedakarlıklar ile neler yapmaz, neler yapamaz; 10,Kanunusaninin devri senevi tekrarında bu hakikati ihtar etmek istedik.

Ümmeti Muhammed

Beşeriyetin hududu kudreti dahilinde ayrılmayan maksat, elde edilmeyen emel yoktur. Cenâb-ı Hakkın tevfiki, hidayeti sayi ve gayrete men’ût (bağlı) kılması da bu hakikatin pek ulvi ve lahûti (tanrısal) bir ihtarıdır. Bizim için önümüzde o kadar büyük bir misal vardır ki her müslim onu düşünmeğe mecburdur.

– Hayat Hazret-i Muhammed

Nebi ahir elzamanın seyr mübarekesi kadar azim ve hamiyetin parlak numunelerine nerede tesadüf olunur. Biz ise onun ümmeti olmakla müftehiriz. İslamda mukallid hakkında bile nice akval (söz) ve mübahasat (konuşma) vardır. Yalnız iman lafzı ile iktifa edip, yalnız amelin bir kısmını ifa hıfz-ı hayat, daiye-i ten-perveri (tenbellik), idame-i hal gibi avarız-ı (kaza) sefile ile diğerlerinden iba elbette bize yakışmaz.

İleri – daima ileri

İcabında ölerek, icabında kan içinde yüzerek, aç kalmağı, evlat ve ayali, refah bâlî feda etmeği umur-u adiyeden sayarak zaferin, halâsın daima ileride olduğunu düşünmek…

İşte bu günün

Sırr muzafferiyeti

Donanma

0486_0030-78_Page_05

Cihad-ı ekber: Fas emiri zişanı Abdülmelik hazretleri (Fransızlarda artık müşarünileyhe karşı mağlup olduklarını itiraf eyliyorlar.)

DENİZDE TÜRKLER

     Evvelki makalede (1) İzmir’de teferrüt (yalnız) eden Tekiş’in “Tzachas” harekatı bahriye ye başlayarak Midilli adasına çıktığını ve Midilli şehrinden maada adadaki bütün mevkii ele geçirmiş olduğunu yazmış idik. Bu zatın evvela kuvveyi bahriyesi bade efkarı hakkında biraz malumat itası lazımdır.

     Tekiş kuvveyi bahriyesinin tedarikinde İzmir ahaliyi asliyesinden birinin kıymettar muavenetine nail olmuş idi. Umur-u bahriyenin inşa altında kırk adet küçük çektirme ile pek çok hafif ve seri sandallar inşa ettirmiş idi. Mürettebatı için dahi ahaliyi asliye istihdam etmedi. Bunları kendi maiyetinde bulunan ve etraftan celb ettiği Türklerden – ki Bizans tarihlerinde bir takım serseriler olduğu muharrerdir – teşkil ederek yine o kimsenin nezareti tahtında seyir ve sefer, muharebatı bahriye için terbiye ve talim ettirdi. Bu suretle denizin her türlü mezahime alışkın mürettebatı havi bir hafif donanma tedarik etmiş oldu.

     Tekiş bu filo ile ilk evvel adalar arasında ve Çanakkale boğazından Antalya’ya kadar olan Anadolu sahillerinde birkaç defa cevelan ederek pek çok ganaime nail olmuş, kuvvet ve kudretini epeyce artırmış idi.

     Rumlar elinde sahilde bulunan bazı mevkiden maada bütün garbi Anadolu Süleyman Şahın eline geçmiş ve müşarünileyhin akıbeti feciası üzerine memaliki ümerası arasında taksim edilmiş olduğundan Tekiş’in Anadolu içerilerine tevsii mülk için bunlarla uğraşması lazım geliyor idi. Her biri kuvvet ve kudret cihetiyle kendi ile hem ayar olan mezkûr ümeraya karşı hareketi müntic (sebep olan) muvaffakıyet olsa bile hasıl olacak faide hiç idi. Rumlar elinde kalan muvaki sahiliyenin istilası ise kuvveyi bahriyeye mütevakkıf olduğu gibi birbirlerine pek uzak bulunduklarından bu suretle dahi topluca bir memlekete sahip olamayacak idi. Karşısında ise Akdeniz adaları gibi şimdiye kadar Türklerin hücumuna duçar olmamış mamureler bulunuyordu. Oralarda icra olunacak cevelanlar pek ziyade istifade bahş eder. Bu fikirle kuvveyi bahriye tedarik etmiş ve ilk muvaffakiyetten ceraitiyab olarak Akdeniz adalarının tamamen istilasına karar vermiştir. İlk evvel mamuriyette diğerlerine faik olan Midilli adasına hücum ile işe başlamıştır.

     Tekiş İzmir’i Süleyman Şahın Antalya’ya azimetten biraz sonra ve hicretin 477 miladi 1084 senesinde ele geçirmiş idi. Midilli adasına muhacemesi 482 miladi 1088 senesindedir. İşte bu müddet zarfında kuvveyi bahriyesini tedarik ve talim, balade muharir cevelanları icra; Ba’de Anadolu sahilinde Rumlar elinde kalan muvakiden Kilizman (Urla – İzmir yolu üzerinde kasaba) ve Foça’yı dahi kuvveyi bahriyesini sayesinde zapt etmiş idi.

     Tekiş’in kuvveyi bahriye tedarikine ibtidarı zamanında imparator II. Aleksios Komnenos’un payitahtının yakınlarında Türklerle – evvelce beyan olunduğu üzere Ebu’l-Kasım ile – meşgul olmakla bu husus dikkatini celb etmemiş idi. Mamafih Tekiş’in Akdeniz’de inkişafa başlayan harekatı çok geçmeden calibi nazar oldu. Bizans devletinin iki üç asırdan beri Bahrisefid’in havzayı Şarkiye’sinde muhafaza ettiği hakimiyeti bahriyeye bir rakip zuhurunu his etti. Lakın bu esnada Bacnak Türkleri Rusya’nın cenubundan gelip Tuna nehrini geçerek Trakya’ya duhul ile imparatorluğun hayatını tehlikeye ilka ettiklerinden onlarla uğraşmağa başlamış idi. Bununla beraber Tekiş’in harekatını nazarından devir etmiyor idi. Onun Midilli’ye adasına duhulü esnasında Türkiye’de bulunuyor ve Bacnak’larla muharebeler ediyor idi. Tekiş’in Akdeniz’deki adaların en mühimi olan mezkur cezireye tasallutunu pek mühim bir hadise suretinde telakki ederek henüz Türklere arzı teslimiyet etmeyen adadaki şehre serian askeri a’zam için Kostantiniye ye emir gönderdi.

     Bahren gönderilen bir miktar Bizans kuvveti Midilli şehrine duhule muvaffak olduğundan Tekiş o lev cehle takviye edilmiş bulunan mevkii mezkurun uzun uzadıya muhasarasıyla meşgul olmağa lüzum görmedi, yelken açıp üss-el harekesi olan İzmir’e daha karib olan Sakız adasına doğru gitti. Adanın merkezi olup şark sahihinin ortasında olan Sakız şehrinin limanına girerek kalesini zapt eyledi. Müteakiben Nikotas Kastamonit kumandasında olan bir Bizans filosu Sakız önlerinde göründü. İmparator II. Aleksios Komnenos Sakız hadisesini istihbar ettikde Tekiş’in terakkiyatı seriasını tevkif için ümerasından Niketas’ı memur etmiş, o da bir mucibi emir büyük bir kuvveyi askeriyeyi Kostantiniye limanında gemilere bala rikab azimet eylemiş idi.

     Tekiş dahi kuvveyi bahriyesini toplayarak Bizans donanmasına karşı çıktı. Vuku bulan muharebede düşman mağlup ve perişan olarak hemen bütün sefainini kayıp etti. Tekiş’in eline de hayli gemi geçti. Bu harp Türklerin bahren vuku bulan muharebelerinin birincisidir. Rumlarla denizde icra ettikleri müsademelerin dahi ilkidir.

     Tekiş adanın diğer mevkiini dahi elde ettikten sonra muhkem bir kale ile muhat bulunan Sakız şehrine şimdiye kadar olan semereyi mesaiyesini, yani adaların nehb (yağma) ve garatıyle iktisap ettiği serveti azimeyi idhar ederek ve muhafazası için biraz asker bırakarak donanmasıyla İzmir’e avdet etti. Lakin orada çok müddet ikamet ve istirahat edemedi. Diğer bir Bizans donanmasının Sakıza vürut ile karaya asker çıkararak Sakız kalesi muhasara ettiğini haber aldığından tekrar harekete mecbur kaldı. İmparator II.Aleksios, Niketas kumandasındaki donanmanın mağlubiyetini haber aldıkta vakit geçirmeden diğer bir filo teçhiz etmiş, buna bir çok asker koyarak yola çıkarmış idi. Filonun ve askerin kumandanı validesi tarafından karibi olan idi. Bu kimse Constantine Dalassenos.  

Sakıza vasıl oldukta Tekiş’in orada olmayıp birkaç gün evvel İzmir’e azimetini haber aldığından onun avdetinden evvel kaleyi ele geçirmek istedi. Askerlerini süratle karaya çıkarıp şehri muhasara etti. Mancılıklar ve koç başları gibi zamanın aleti muhasarasıyla geniş ve yüksek olan suru döğmeye başladılar. Muhasarın bununla iktifa etmeyip sur’a her tarafından muhacime ediyor ve muhafazada olan Türkler dahi kemali şiddetle müdafaa eylediler. Bizanslıların fevkalade olan gayretiyle o gün surun bir burçdan diğerine kadar olan bir büyük kıtası yıkıldı. Mahsurin bunu gördükte dehşete duçar oldular. İmparatorun tabiiyetini kabul şartıyla aman talep ettiler. Muhasarin buna razı olmayıp açılan gedik vasıtasıyla kaleyi cebren almak istiyor ve hücum emrini vermek için kumandanları sıkıştırıyor idiler. Valasin ise bir türlü bu emri vermiyor, imparatora tabiiyeti kabul ettiklerinden dolayı Türklere düşman muamelesi etmek münasip olmadığını ihtar ediyor idi. Valasin ademi muvaffakıyetine gösterdiği sebepten ziyade kaledeki emvali azime idi. Bunu hafiyen istihbar etmiş idi. Kalenin bil muhacime zaptı halinde emvali mezkûra asakir tarafından yağma edileceğinden var kuvvetiyle onların şiddetli hücum arzusuna mümaniyet ediyor idi. Tarafeyn arasında bu husustaki mücadele ve münakaşa hayli müddet devam etti. Nihayet neferat hücum fikrinden feragat ettiler. Lakin gece iyiden iyiye takrip etmiş ve kalenin Bizanslılar tarafından teslimi ertesi güne kalmış idi.

     Muhasurin o gece sabaha kadar çalışarak açılan gediği bir yeni duvarla kapadılar. Muhasırların mancılıklar vasıtasıyla attıkları taşların kuvvetini ve koç başlarının istimaliyle vurulan darbelerin şiddetini tahfif etmek için bu yeni duvarın dışarısını minderler ,deriler ve paçavralarla kapladılar.

     Tekiş ertesi gün Sakıza yetişti. Adanın garp sahiline yanaştı. Gemilerinden karaya çıkardığı sekiz bin neferi ile sahilden Sakız kalesine doğru yürüdü. Donanması dahi denizde kendisini takip ediyor idi. Lakin bir az müddet sonra donanmasını alelgafile vurarak kendini vesaiti bahriyeden mahrum bırakmak maksadıyla düşman filosunun üzerine yürüdüğünü haber aldı. Derhal askerini gemilerine irkab ederek Bizans donanmasına doğru yelken açtı. Bacnak Türklerinden Bizans askeri arasında bulunan birkaç nefer bu haberi göndermiş idiler. Bunlara ba’de Bizans ordusunun harekatı hakkında mütemadiyen Tekiş’e malumat vermişlerdir. Bu husus Türklerin her ne kadar birbirlerinden pek ziyade uzaklaşsalar bile aralarındaki karabeti hiçbir vakit unutamayacaklarını ve kendilerindeki gayreti milliyenin derecesini gösterir.

   Constantine Dalassenos. Tekiş’in adanın garbında karaya çıktığını haber aldıktan askerinin en yararlarını bil tefrik gemilere bindirmiş ve filoyu maiyetindeki ümeradan Opus kumandasıyla göndermiş idi. Kendi dahi askerinin bakiyesiyle kale karbinden çekilerek o civarda bir mevkii karargah ittihaz etti ve etrafını toprak istihkamlarla çevirtti. Tekiş tarafından vuku bulacak hücuma karşı kendini bu suretle temin etti.

     Tekiş nısı-l lilde Bizans donanmasına takrip etti. Gemilerini tamamen bir sıraya getirterek hiç birinin ileri gitmesine ve geri kalmasına meydan bırakmamak üzere palamarlarla birbirine rapt ettirdi. Bu nizamı harp ile düşman filosunun karşısında gözüktü. Opus düşmanını bağtaten bakarak maf ve perişan etmek fikri olduğu halde alelgafle basıldığı gördükte takribe ve harbe girişmeğe cesaret edemedi. Gemilerine ricat emrini verdi. Tekiş dahi yakından takip etmeğe başladı. Lakin düşman filosu ordugâhları karibinde vaki bir küçük körfez içine iltica ile tahaffuz eylediklerinden Tekiş öyle bir zik mahalde üzerlerine hücumu münasip görmedi ve sabaha müterakiben o civarda tevkif etti.

     Tekiş alessabah askerini karaya çıkararak düşman üzerine yürüdü. Dalassenos gemilerde bulunan askeri de maiyetine ilhak ederek ordugâhından çıktı. Tarafeyn karşılaştı. Bizanslılar neferatın aralarında fasıla olmamak üzere sıkışık bir tabiye ittihaz ve hücuma müterakkıben bir vaziyet tedafii ihtiyar etmişlerdi. Tekiş ise asakirini dağıtarak bir kısmını da ufak müfrezeler halinde düşman üzerine gönderdi. Bizans ordusundaki ücretli Fransız süvarileri mevkilerinden ayrılarak gargılarını alıp ileri yürüdüler. Müfrezeler mütemadi ok atmak üzere ricat ederek Fransızları iyiden iyiye meydana çektikten sonra üzerlerine saldırdılar. Oklarla ve mızrak darbeleriyle pek çoğunu helak ederek bakiyesini firara mecbur ettiler. Bundan duçar havf ve haşyet olan Bizanslılar meydanı harbi bırakıp ordugâhlarına kaçtılar. Türkler de bundan bilistifade sahile koşarak palamar bend Bizans gemilerinden haylisini ele geçirdiler. Gemilerin bir miktarı gemicilerinin palamarları kesip sahilden uzaklaşarak engine açılmaları sayesinde kurtulabildi.

     Dalassenos filosundan kurtulabilen gemilere adanın cenubunu dolaşıp garp sahilinde vaki olup Türkler elinde bulunan (Volissos) şehrinin önünde kendini beklemek için emir göndermiş idi. Tekiş bu haberi aldıkta takibine ibtidar ettiği halde firar edeceklerinden onların da ele geçirilmelerinden kati ümit etti. Donanmasının muavenetinden mahrum kalan hasmını sıkıştırarak ele geçirmek tasavvurunda bulundu. Lakin o esnada Kostantiniyeden pek çok askere havi yeni bir düşman filosunun da üzerine müteheyyi (hazır) hareket olduğu haberini aldı. Dalassenos’un iltica ettiği mevkii müstahkemin zaptı için uğraşır iken bu donanmanın adaya vasıl olarak asker çıkaracağını ve bu halde iki düşman arasında kalacağını ve askerinin cümlesi muayenetinde olmayıp bir kısmı ile hareket etmiş olmakla bunlarla kendi kuvvetine kat kat faik düşmana mukavemet etmek mümkün olamayacağını tefekkür etti. Bu mülahaza ile Dalassenos’a müsaliha teklif etti.

     Tekiş bu hususu müzakere için Dalassenos ile bir yerde buluştular. Dalassenos gelecek donanmanın ve askerlerin kumandanı olan Yanni Dokas’ın vürudundan evvel bir şeye karar vermek istemediğini işrab etti. Tekiş akdi müsaliha için son derece ısrar etmiş ise de bu cihete yanaşmadı, Tekiş ve vuku bulan müzakerede imparatora akran muamelesi gösteriyor idi. Bu cüret (?) Dalassenos’un pek ziyade hiddetini mucip oluyor ise de belli etmiyor idi.

     Mamafih birbirinden sureti dostanede ayrıldılar. Hatta Tekiş ertesi gün Bizans ordusuna pek çok makülat göndereceğini bile beyan etmiş idi. Lakin o gece askeriyle gemilerine binerek İzmir’e gitmek üzere adadan müfarekat etti. Sakız kalesinde müdhar emvali ile asker muhafazanın çoğunu dahi beraber almış idi.

     Dalassenos Tekiş’in azimetinden sonra polis şehrine girerek zebt etti. Orada günlerle ikamet etti. Bu esnada teçhizatını ikmale gayret ederek müteaddit muhasara makinaları edindi. Filosunun bakiyesinden maada etrafından dahi hayli büyük gemiler dahi cem ederek kuvveyi bahriyesini dahi tanzim eyledi. Ba’de bu kuvvetle Sakız üzerine yürüyerek kaleyi ele geçirdi. Bu suretle Sakız adası tekrar Rumların eline geçti.

Mahmud Arif.

(1)– mecmuanın 77 / 24.ncü nüshasındadır.

(2)   -Boşnak-Başnak- Bacnak: Kaşgarlı Mahmut (1072-1073) yılında yazdığı Divan-ı Lugat’it Türk adlı eserinde “Bizans-Rum ülkesine en yakın oturan Türk boyu Peçeneklerdir” demektedir. “Başnak” kelimesini de “başında tolgası, sırtında zırhı olmayan er” şeklinde açıklamaktadır. Bizanslı Eflatuncu filozof-devlet adamı (1018 – 1078) Michael Psellos 967-1077 olaylarını anlattığı Khronographia (Vakayiname) adlı kitabında Balkanları tamamen hakimiyetleri altına alan 1050 yılında da bütün Trakya’yı işgal eden Peçenekleri anlatırken çağdaşı Kaşgarlı Mahmut’la aynı ifadeyi kullanıyor: “Peçenekler zırh giymez ve başları miğfersizdir. Kalkan da taşımazlar. Savaşta bağırarak saldırırlar, püskürttükleri düşman askerlerini takip ederek öldürürler. Derin vadilerde ve uçurumlarda yaşarlar. Ölüm karşısında korku bilmezler.” – See more at: http://www.yenidenergenekon.com/388-bosnaklarin-kokeni/#sthash.B1KqM9jx.dpuf

 

 

0486_0030-78_Page_06 Cihad-ı ekber: (kanapede oturan zat meclisi mebusan-ı Osmani birinci reis vekili emir Ali Paşa hazretleri, ayaktaki zat’ta Cezayir’in cenubunda ilanı cihad eden emir Abdülkadir birader zadesi emir Halid hazretleri)

 

DENİZALTINDA

Bir Alman tahtelbahri

Bu makale, tahtelbahirle seyahat eden bir zat

Tarafından, Almanca bir gazeteye yazılıp İngilizce

Neşir edilen “donanma” gazetesi tarafından

Muktebes makaleden tercüme edilmiştir.

Tazılar bağlı:

     Eski bir darb-ı mesel vardır “insan bir şeyi çok ünsiyet ederse o şey nazardan düşer.” Hakikaten <<geçen gün tayyare ile bir tayeran icra ettim>> tarzında söylenen sözlerin kesret istimalinden dolayı, bu darb-ı mesel tayyareler hakkında hemen hemen kabili tatbik bir cümle haline gelmeğe başladı. Fakat saatlerce 100 ila 120 kıyam kadar umk tahtelbahir bir seyir icra ettim diye hanginiz söyleyebiliriz? Çünkü tahtelbahrin hiç olmazsa yakın bir istikbal içinde bile umumi bir vasıtayı rükûb (binme) olması pek nadirden olacağı ihtimaline binaen böyle bir seyir ve seferden, şimdilik israrı bahriyeyi faş (duyurmak) etmek cürmünden sakınarak yalnız bu husustaki tecrübelerimden bahis edeceğim.

     Tahtelbahir filosu adeta yekdiğerine bağlı tazı sürüsü gibi rıhtımın kenarına toplanmışlardı. Tabir-i fennisiyle söylemek lazım gelirse sefineler yarı dalmış olup yalnız Yunus balığına müşabih güverteleri fevk-el bahr görünüyordu. Bütün kaporta ve min sevilenleri açılmış, baş tarafa yakın geminin aşçısı muvakkat büfesini donatmıştı. Çünkü güvertenin altındaki saha o kadar mahdut idi ki, bilfiil ameliyat tanciye gayri mümkündü. Arada sırada kaporta arasından sa’terli (kekik) plakanın bahş ettiği calibi iştiha rayihayı latifeden müteessiren yutkuna yutkuna çıkan kirli bir baş görülüyordu. Borusunun yemek için keskin keskin çaldığı iyice düdük işitildi. Bu anda her cihetten birer baş zuhur ederek bir iki dakika sonra mutfağın etrafında yirmi dört kadar gemici ve makinacılardan mürekkep bir daire teşkil etti.

Taam zamanında etrafı temaşa:

     Taam başlayınca bu garip ve hayretengiz muhassılı sayi ve beşerin <yeni dalacağından yağ ve asit sülfüriğin keskin kokularıyla hal işbai (doyum) gelmiş karanlık ve derin kısımlarını gezmek için münasip bir fırsat bulduk.

     Dik ve kaygan merdivenlerden inerken ilk his ettiğim şey pek de hoş değildi. Doğrusu şu hal çekilecek işlerden değil. Malumatımıza nazaran hiçbir yerde, bir tahtelbahr derununda olduğu gibi küçük bir sahaya bu kadar kalabalık ve karışık bir makina sığdırılamamıştır. Aksamı dahiliyesi, uzun ve bir takım bölmelere ayrılmış geçişlerden ibaret olup bu geçit, karışık ve la-yuadd (sayısız) borular, zincirler, kranklar ve muhtelif alet ve edevatın bulunduğu mahale müntehi (nihayeti) olur. Pruva, yani baş tarafın sağ istikametinde tahtelbahr <diken>leri temsil eden iki adet torpedo sibobu vardı. Bunlar mezkur tabublar derununda bir vaz muhibana ile yatan uzun ve balık şeklindeki torpidoları endaht için vasıtalardan ibaret idi. Diğer cihette dört silindirli bir gaz motoru bulunuyordu. Bu vesait mahrukede sefineyi sathı deryaya suud (yükselme) için kullanılıyordu. Bunlardan başka mezkur motor şafta merbut azim armaçlar nazara çarpıyor ki bunlar da elektrik istihsali için müstamildir.

     Sefine fevk-el bahr bulunduğu zaman, ihtirak dahili makinaları vasıtasıyla husule gelen kudret mehanikiyeyi kudret elektrikiyeye tahvil ederek münasib mahallere mevzu akümülatörlerle elektrik idhar eder. Sefine ne vakit tahtelbahr seyre devam ederse bu zaman akümülatörlerden aldığı ceryan ve kuvveyi mahruke elektrikiye ile elektrik motorları icrayı fiil eder. Böyle tahtelbahr bir seyir esnasında ihtirak dahili makinalarının çalışmasıyla egzozundan husule gelen gazat derin sefinede çalışan efradı tesmim (zehirlenme) ederek büyük büyük kazalara bais olacağından dolayı; Bu esnada çalışmazlar. Bunun için daima tahtelbahr seyir esnasında elektrikten istifade edilir.

     Daha sonra, uzun ve büyük mermer switch board (idare masası) müteaddit switch’leriyle nazara çarpar, bunun civarında alet ve edevatı seyriye, pusula, latif kaptan kulesinin civarında muhtelif işaretli dökme ve kurslarla, telefon ahizeleri, hava tazyikiyle, boruları ve müvellid-ül-humüza (oksijen) makinası ve daha bir çok, zahirece mahiyeti meçhul alet ve makinaları idare eden manivelalar görülür.

     Şu karışık saha ve kalabalık makinalar içinde takriben 20 ila 25 kişinin yiyip içen, çalışıp yaşadıklarını görmekle pek derin bir hayret ve aynı zamanda azim bir hissi takdire daldık.

     Hiçbir kimse bu sefinelerden biri içinde bulunup da hissen idareyi dahiliye ile kesbi ülfet (alışma) ve mümarese (alışıklık) ettikçe ve bütün bu vezaif görmedikçe bir tahtelbahir vazifesinin ne olduğunu layıkıyla tefehhüm (fark etme) ve takdir edemez.

     Torpido tüpleri arasından çıkarak tahlis:

     İşte bu gün zevâlden (öğle) sonra hareket ederek dalma talimleri yapacaktık. Yemek bitti ve bütün efrat güneşlenmek üzere kimi pipo içerek kimi esneyerek. Hazır ol! Kumandasına kadar hepsi güverteye yayıldılar. Sefine aşçısı muvakkat büfesini kaldırıp aşağıya nakil etti. Sefine süvarisi, yani kumandanı güverteye geldi. Bilcümle makine memureyni aşağıya indiler. Bu zamanda her fert bir işle meşgul, ortalıkta dehşetli bir faaliyet rû-nümûn (meydana çıkan) olmağa başladı. Sefinenin hiçbir noktasındaki bozukluk ve saire gerek güverte ve gerek makine efradının nafiz nazarlarından kaçamıyordu. Çünkü ufak bir valfin açık kalması veya buna mümasil bir şeyin eksik veya yanlış yapılmasıyla bütün mürettebatın hayatına hatme çekilmiş olacağını herkes pek güzel idrak etmişti.

     Filhakika bulunduğumuz tahtelbahirde, su içinde teneffüs edebilecek surette tertip ve imal olunmuş, <can kurtaran cihazı> var idiyse de bu cihaz Kiel’de gark olan E – 3 tahtelbahrinin torpido tüpleri arasından çıkarak tahlisi nefes eden efrada pek büyük hizmet etmiş ve elverişli bir halde olduğunu ispat etmişti. Fakat biz bu gibi kazanın ne vukuunu arzu ediyoruz ve ne de bu cihazdan bu suretle istifade etmek istiyorduk.

     Dahildeki hal:   Süvari bir işaret memuru ile beraber kaptan kulesinin üstündeki mevkiine oturdu. Serdümen de dümen dolabını eline aldı. Ciddi ve kati o emiri yekdiğerine tevaliye başladı. Alabanda sancak, her iki makine yarım yol ileri.

     Sefine üzerindeki makina telgrafının çıngırakları çaldı. Ve motor hafif hafif darbeye başlayarak yol almaya başladı. Seyre başlayınca elektrik motorunu çoktan unutmuştuk. Kulak tahriş edici bir sürü patlamadan sonra ani bir gürültü oldu. Azim bir havf ve tereddütle etrafa bakındık. Motorun egzoz borusunda bulunan makinist gülmeye başlayarak bize, satıh bahre çıkmak için kullanılan gayet kuvvetli elektrik motorunun ihtirakı dahili makinalarından kurtarıldığını izah etti. Makinist bu suretle izahını müteakip sefinenin üzerindeki egzoz borusundan beyaz bir duman çıkarak bizde iyice kanaat hasıl etti.

     Artık iyice yol almıştık ve sefinenin dahilindeki faaliyet kemaliyle tezayüt (sıkışma) etmişti. Makinalarda bir tıkırtı ve ihtizaz (titreme) ve yardımcı tulumbaları lâ-yenkati (devamlı) sarnıçlardan yağ alarak azim bir haşırtı ve emme, duvar tulumbalar ve hava kanalları ise ara sıra münkati (aralıklı) olarak pek ahen çalışmağa başladı.

     Süvari öteye beriye manivelaları oynattıkça switch board üzerinde bir takım şerareler zuhur edip ülfet ettiğimiz bu yabancı sedalar arasında hissiyatımızda garip bir durgunluk hasıl oluyordu. Şu hale ve leh engiz tahtında ancak uzun müddet kesbi mümârese (alışkanlık) etmiş cesur gemiciler itidalini muhafaza edebilir. Vakit adeta yıldırım süratiyle geçiyordu. Zaten talimin icra edileceği limana yaklaşıyorduk. Tam denizin a’mâk (derin) meçhul ve mezalimine dalacağımız sıralarda hiçbir zaman şu mavi sema bütün o icram-ı latifiyle bize bu andaki kader latif, hurşid-i (güneş) münevver bu andaki kadar parlak, mader arz (ana toprak) şu zamandaki kadar munis ve dil-rübâ (gönül çelen) görünmemişti. Bilakis deniz, şimdi daha korkunç ve daha hilekar görünüyor ve hilkatten bu ana kadar hayatı beşeriyet üzerine vaz edip pek bi insafına tahsil ettiği resim-i acil bir türlü hatırımızdan çıkmıyordu. Sefine pruvasını yalayıp geçen her dalga birer tehdit yerine geçiyordu. Fakat bu gibi düşünceler, bizim gibi yalnız ilk defa böyle bir tahtelbahre girmiş kara adamlarında hasıl oluyor. Bilakis etrafımızdaki sefine mürettebatı gayet beşûş (şen) ve soğuk kanlılıkla icrayı vazife ediyorlar.

     Dalmaya hazırlık:

     <<sofa kaportalar dalmaya hazır ol!>> şu keskin emir, hareketimizden itibaren dimağımızı istila eden biraz korkunç bilcümle efkarı herc ü merc (karışık) edip artık mütevekkilane ve yeni kaidelere intizaren bakındık.

     Bütün güverte üzerindeki menfezler ve kule, kapanıp sıkı sıkıya bağlandı. Gemiyi tamamıyla kapayan son asker ve henüz bağlanmadan battığımızı his ediyorduk. Süvari, kulenin içerisinde bulunup cihat-ı erbaa’yı (dört yön) önünde mevcut kalın bir cam levha üzerinde görüyordu. Der-akab kulede su içine daldı. Yegane vasıtayı rüyet periskop idi. Bu anda sefine dahili adeta arı kovanı gibi vızıldıyordu. Her fert mevkiini ahz etmiş ve vazifelerini ifa ediyorlardı. Gaz motorların kulak tahriş edici sedaları kesilmiş olup yalnız hafif ve mutarrid (monoton) çalışan elektrik motorları icrayı fiil ediyorlardı. Ufki dümenler ve pruva gatsiye (daldırma) levhaları tanzim edilmişti. Bu anda çarkçı başı süvariye rapor ediyor. <hazır>.

     Artık iş başlamıştı. Pruvaya yakın küçük bir kompartıman içinden daha küçük bir periskop çıktı. Ara sıra fotoğraf beyt-i muzliminde (fotoğraf kutusu) görüldüğü gibi sath-ı bahrin her cihetini gösteren bu latif aletle etrafı temaşa ediyorduk. Aynada gördüğünüz eşkal biraz dumanlı olup akseden mevâdd-ı mer’iyyenin (her şey) etrafı, renkli bir kenarla mahdut idi. Mehaza bilcümle eşkal çıplak gözle görüldüğü gibi pek ayan bir surette meri idi. Evvelce güverteye mevzû (konmuş) telgraf direği ve egzoz borusu artık görülmüyordu. Etrafımızda his olunur derecede girdaplar hasıl oluyordu. Deniz muslukları açılmış ve sefinenin kuvveyi seciyesini tenkis (indirme) için sarnıçlarının her birine müsavi miktarda su girmesi için fevkalade dikkat ve ihtimam ediliyordu. Çünkü aksi taktirde sefine alt üst olacaktı.

    Nasıl daldık:

     Deniz sakin idi. Tekne kamilen dalmış olup sular güverteyi yalıyordu. Birkaç kadem irtifaında bulunan kule de derhal su ile sâtir edildi. Yalnız iyice ve latif periskoptan başka sath-ı bahride mevkiimizi gösterecek bir şey kalmamıştı. Uzaklardan (Kiel)in mürtefi (yükselen) kısımlarını alet-i mezkûra ile fark ve temeyyüz ediyorduk. Bu anda <müş’ir umk> aleti başında bulunan memurinin keskin sedası işitildi. <5 metre> 16 kadem bir an sonra 6 metre (19 kadem) artık umk-u bahre iniyor ve gittikçe fazla bürûdet (soğukluk) his ediyorduk. Çelik tekne dereceyi hararet ve bürudetin tebdiline karşı pek hassas olup daldıkça bürudet tezâyüd (sıkışma) ediyordu. Derhal elektrik hararet cihazı icrayı fiile başlayarak sefine dahilinde mülayim bir hararet intişar etti. Nihayet müşir-i umk besitesi (irtifa tahtası) üzerinde 65 kadem derinlik görünüyordu. Bu zaman öğrendim ki, sath-ı bahride bir istimbot tarafından cer edilen hedefe karşı tahtelbahir torpido endaht talimi icra edilecekti. Sefine mürettebatına yatmak ve istirahat etmek için tahsis edilmiş olan pruva cihetindeki kompartımanda mevcut sandalye, masa ve saire eşya sarılıp kaldırılmış olup burada torpidoculardan mürekkep birkaç asker de azim bir faaliyet müşahede ediliyordu. Bir torpido alınıp tüpe vaz edildi. Bu vaz keyfiyeti, mevkiin darlığı ve torpidonun sıkleti nazar-ı itibara alınırsa oldukça mühim bir mesele idi. Velhasıl büyük bir gayret ve hamiyetle torpido yerine kondu. Torpidoyu bizzat, makinaları tahrik ederek, seyir ettiren ve derununda mevcut bulunan havayı muzikden (daraltan) başka, endaht edebilmek için icap eden hava tulumbalar vasıtasıyla basıldı. Motorlar, boru ve saire makinalara memur olan efrada kuleden gelen emirler tekrara başladı. Ati olarak motorlar durdu. Kumanda borusu başında bulunan asker.. Hazır ol! Diye bağırdı.

     Bir saniye kadar ortalıkta derin bir sükunet hüküm ferma olup bu sükuneti müvellid-ül-humüza cihazının hafif bir hışırtısı ihlal etti. Ba’de motor tekrar çalışmaya başlayarak şimdi tam süratle tornistan gidiyorduk. İhtimal olan misafir tayin ediliyordu.

   Eğer harp olsaydı?

     Eğer harp olsaydı acaba ne gibi şeyler vukua gelebilirdi? Düşman gemisi attığımız torpidodan müteessir olmayarak mevkiimizi uskurunun sathı bahride hasıl ettiği kabarcıklardan tayin edip mahmuzlamak (çarparak darbelemek) veyahut müthiş mermilerini sefinenin narin levhalarına saçmağı, üzere takip edildiğimizi tasavvur ediniz… Bu anda pruva tarafından derin bir gümbürtü işitildi. Gine hafif bir surette ihtizâz etti. Torpido endaht edilmiş ve şimdi hedefe doğru 40 mil süratle seyir ediyordu(1). Fakat isabet edip etmediğini bilemiyorduk.

     Sath-ı bahre suud:

     Torpidoyu endaht etmekle bilfiil talim bitmiş oluyordu. Bu sebepten sath-ı bahre suud için istihzarat başladı. Gatsiye sarnıçlarını boşaltarak sefinenin kuvveyi sebhiyesini iade etmek için sintine (teknenin dibi) tulumbaları icrayı fiile başladı.

     Ufki ve amûdi (yatay ve dikey) dümenlerle gatsiye levhaları tanzim edilerek yavaş yavaş sath-ı bahre suuda başladık. Bir müddet sonra hafif ve yeşil bir ziya dahile yayıldı ve gittikçe tezayüde başladı. Evvela kule, bilahare de tekne kurtulup artık sath-ı bahre çıkmıştık. Bu zaman ihtirak dahili makinaları faaliyete başlamış ve gittikçe sürati artırarak fevk-el bahr seyir ediyorduk. Nihayet server (reis) bahş bir emir verildi. <<fora kaportalar!>>. Menfezler açılınca ilk defa çıkan başlar bizimkiler olup adeta şu ilm-i münevverlere henüz zuhur olmuş gibi azim bir şevk ve tehalükle fırladık. Ciğerlerimiz temiz ve saf hava nesimi ile derin derin teneffüse başladı.

     Çünkü aşağıda suni müvellid-ül-humüza cihazı ile bir dereceye kadar sıkılmıştık. Artık elektrik lambaları, emvacı bahre akis ederek parıldayan ziyayı tabii yanında sönük sönük yanıyordu. Binaenaleyh tekrar bu açık sema ve latif ziya altında yaşamak pek hoş görünüyordu.

     Tahtelbahrimiz Kiel limanına doğru yaklaşıyor ve seyahatimiz de artık hitam buluyordu. Bu seyahat, böyle bir gemide bulunup tekrar kuru toprağa çıkarak geniş ve müsterih bir nefes alan kimse için ne kadar faydalı ve hoş bir tecrübedir. 2,Kanunuevvel,1330

  A. Alan Ulrik

(1) o tarihte deniz altında 40 mil yanlış olsa gerek. e.ö.

0486_0030-78_Page_09Cihad-ı ekber: kurb ravza-i Muhammedide ahd ve misak

0486_0030-78_Page_11

GÜLİSTANLAR, HARABELER

Balkan harbi tesiratından:

Omuzlarında ipek şallarıyla bakireler

Ağaçlı bir yolun üstünde serseri dolaşır

Sükût içinde akarken fısıldaşır dereler;

Nesim, kızlara baygın menekşe ıtrı taşır

Su başlarında uyur nazlı, yavru ceylanlar

Yavaşça dalgalanır ta uzakta bir tarla

Geçer çayırları yorgun koşan küheylanlar

Nedimeler sorar abada hıçkırıklarla:

Şu karşı ufka düşen nâ-şüküfte, penbe hilâl

pırıldıyor acaba hangi bir gülüstanda?

Bahar açıldı sönerken hadikalarda melâl

Papatyalar bakalım bir gümüş buhurdanda!

Dumanlı dağların üstünden asumanı aşalım;

Omuzda şallarımız, alnımızda yıldızlar:

Sabah olunca gülüstana doğru yaklaşalım!…

                                   *

                             *         *

Papatyalar gibi hülyalı, saf olan kızlar!

Zehirli sam yeli soldurdu gül fidanlarını,

Şikeste dalların üstünde ağlıyor kuşlar

Arar zavallı vatan eski kahramanlarını

Öter harabelerin her yanınında baykuşlar

Su çağlamaz, kan akar şimdi her bir ırmaktan

Gözükmüyor tepelerden çoban kız ile davar

Çimende vaz geçiniz türküler çığırmaktan

Yıkık minareli mescidde çan sedaları var

Harap köylere hummalı bir sükut iniyor;

Zavallı şaire kuşlar diyor: – rübabını as!

O, bir zaman geçe gündüz akan sular diniyor,

Yosunla örtülüyor çeşmelerde altın tas

Nedimeler, geçiniz kimsesiz beyâbânı!

Kederli annelerin zülfü tel tel oldu bütün

Neşîdenizle hümuş etmeyin hayabanı;

Gidin, birazda karanlık harabelerde ötün!…

Halid Fahri

0486_0030-78_Page_13Ölüm denizinde: evvelce denizlere hükümdar olduğunu iddia eyleyen İngilizleri ka’r sapa Hint’te nice gemilerini, nice başlarını saklayan şimal denizi sahilinde Alman bahriye efradı ve Alman topları.

 

Havaiyat:

Almanya’nın hakimiyeti havaiye hususundaki mesaisi

< > < > < >

   Fransa’nın Manş sahili şu son günlerde Alman tayyarelerinin bi-aman bombalarına fazlaca maruz kalmaktadırlar. Salifede (geçmiş) tarafeyn yalnız ayak bastıkları yahut seyir eyledikleri kara ve denize ithafı nazar ederken şimdi medeniyetin yeni bir afetine karşı başından yukarısını da, semayı da gözden kaçırmamak mecburiyetindedir. Zaten tayyare olsun, balon olsun, anı ihtiraından (icat) bu zamana kadar yalnız harp esnasında bir aleti istikşaf veya tahrip olmaktan başka insaniyete hizmeti olmamıştır. Şu son silahın bu günkü Avrupa muharebeyi umumiyesinde tuttuğu mevki oldukça mühimdir. Her gün telgraflarda bir şehrin tayyare filosu hücumuna uğradığını, yahut bir geminin, havai bir bomba ile tahrip edildiğini okuyoruz. Hangi taraftan olursa olsun bu günkü şu harekat ve taarruzat yeni teşebbüslerin değil bundan senece evvelki mesainin neticesidir. Cihanın en kuvvetli devletlerine karşı mukabeleyi müsellahada bulunmasıyla kahramanlığını gösteren Alman milletinin bu husustaki sayiinin mahiyetini anlatmak için Almanya’nın tayyareye dair olan teşkilatını tetkik edeceğiz.

     Almanya’nın hakimiyeti havaiye ye ithaf-ı ehemmiyeti anlamak için bu babda bir iki misal kafidir:

     Tayyare muaveneti milliye cemiyeti 1,Mart’dan 31,Kanunuevvel’e kadar yapılan tayr’anlarda (uçucu) toprağa inmeden bir saat tayran eden 1000 mark mükafat ve bu saatin artışında da 1000 mark verilmektedir. Eğer tayyareci yanına bir adam yahut 65 kilo bir sıklet alırsa alacağı mükafat yüzde elli artar. Eğer altı saat bilâ aram uçarsa beş ay nihayetine kadar yahut bir diğeri bu müddeti geçinceye kadar her ay için 2000 mark bir mükafat alır. Bir tayyareci bu mükafatı kabul edince o sene zarfında harp olsun, sulh olsun üç hafta ciheti askeriyenin emrine amade bulunduğunu tahriren taahhüt eder. Kadınlar bu taahhütten müstesnadır.

     24 saat zarfında en çok mesafe kat eden tayyareciye ya bir diğeri o mesafeden fazla kat edinceye kadar yahut beş ay nihayetine kadar her ay 3000 mark mükafat verilir. Alman tayyare muaveneti milliye cemiyeti asgari mesafe olarak 500 kilometre kabul etmiştir.

     İşbu mükafata kesbi istihkak için şeraiti munzamm (ilave): Almanya tabası olmak, Almanya’da yapılmış bir tayyareye rakip olmak. (motor hariçten gelebilir.)

     İşbu cemiyet her tayyare müsabakasına bir mükafat-ı nakdîye verdiği gibi imparator hazretleri de bilhassa tayyareciler için bir nişan ihdas etmişlerdir.

     Almanya’da gönüllü otomobil teşkilatı olduğu gibi bir de gönüllü tayyare teşkilatı vardır. Bu gönüllülerin merkezi Berlin’dedir. Bunun azası ya Prusyalı olmak yahut Alman hükümeti müttehidesinden olup da idareyi askeriyesi Prusya ya merbut hükümet sakinesinden bulunmak lazımdır. Gönüllü olarak kayıt olunmak için orduda kabul edilen tayyareleri kullanabilmek ve üç sene için hizmeti askeriyeyi tahriren taahhüt etmek lazımdır.

     Harp esnasında bu gönüllüler tayyareci olarak istihdam edileceği gibi zamanı sulhta da senede lâ-akall (en az) on gün için talim etmek ve mensup olduğu mevkiin kumandanı tarafından tertip olunan müsabaka ve manevralara hazır bulunmak lazımdır.

     Bu gönüllülerin tayyareleri orduda müstamel olan cinsten olursa hükümeti askeriye kendilerine 3750 frank kadar bir muavenet-i naktiyede bulunur. Bundan maada tayyareciler, talim zamanında her gün için 50 frank bir tazminat alırlar.

     İnşaat hususunda Almanya’nın noktayı nazarı şöyledir:

     1 – Aletler mutlaka Alman mevâdd (madde) ibtidaiyesiyle Almanya’da yapılacak;

     2 – Yolcu ile tayyareci arasında kolaylıkla münasebet olabilecek;

     3 – Mümkün olduğu kadar zat-ül tevazün olacak.

     4 – 90 kilometre sürati haiz olmakla beraber yere inmeden bu sürati saatte 75 kilometreye indirmek kabil olacak;

     5 – Hangarların genişliği 14,50X uzunluğu 12X yüksekliği 3,50 metre olacak;

     6 – Motor azami 100 makine beygiri kuvvetinde olacak;

     7 – 15 dakikada 800 metre irtifaya suud edebilecek;

     8 – 200 kilo ağırlık kaldırabilmek;

     9 – Kontrol alet ve edevatı bulunacak.

     10 – Makine durduğu halde sağa ve sola kayma ve süzülme olarak 500 metre kat edebilecek.

     11 – Baş yardımcı ile iki saatte kurulacak ve iki yardımcı ile bir saatte çözülebilecektir. Bu şeraitten maada aletin bazı teferruatı inşaiyesine daireyi sürüt (şart) vardır.

     Almanya’da inşa olunacak motorların en güzelini yapana verilmek üzere imparator hazretleri 50,000 marklık bir mükafat ihdas eylemişlerdir. Hükümet kendi hesabına makine ve alet inşa etmezse de zırhlı ve muhafazalı tayyarelerin zırh ve muhafaza aksamı (Friedrichshafen) de tayyare kararğahında yapılmaktadır.

     Almanya’da (Prens Henry “Prinz Albert Wilhelm Heinrich von Preußen”) musabakası gibi gayet mühim ve munhasıren Alman aletleriyle Alman zabitanına mahsus tayyare yarışları tanzim edilir. Bu musabakalar kadar mühim musabakalar Fransada enderdir.

     Prusya garbi musabakası da mühim musabakalardandir. Bu musabakayı kazanana muaveneti milliye cemiyeti 150,000 mark mükafat verir.

ΩΩΩ

     Şu şeraiti teşvikiyenin semeresi Almanyada çabuk kendini göstermiştir.

     1910 da 40 oldu.

     1911 de 80 oldu.

     1912 de 345 e baliğ oldu.

     Bundan maada Alman hükümeti 1911 de 20 tayyare inşa ettirdi.

     1912 de bunların adedi 200 e baliğ oldu.

     Almanyanın meşhur tayyare sistemleri şunlardır;

     Albatros – iki satıhlı, üç dümenli.

     Halberstadt D.II – bir ve iki satıhlı – orduda fazlaca müstameldir.

     Aviatik D.I – iki satıhlı.

     Rumpler Taube (1911) “Etrich Taube” – bir ve iki satıhlı.

     Yanin – bir satıhlı.

     Hannover, Gothaer,Godeger – bir satıhlı. (az kullanılır.)

     Euler, Otu – iki satıhlı. Almanyada en büyük muvaffakıyet gösteren sistem.

     Bütün bu sistemler Alman mamulatıdır. Motor hususunda da Almanların meşhur tipleri vardır. Bilhassa Artemis, Aviatik, Mersedes, Benz motorları büyük bir mukavemet ve devam ibrar etmektedir.

∆∆∆

     Almanya’nın tayyare kararğahları hakkında kati hiçbir şey söylemek kabil değildir. Hükümet bu hususu gayet gizli tutmaktadır. 1912 nihayetlerine kadar Almanyanın en büyük tayyare kararğahı (Friedrichshafen) de idi. Talimğahlar ve teferruatı orada bulunuyordu.

     Şu malümatı bir de bütçe hesabıyla tetmim etmek isteriz.

     1911 de tayyarecilik bütçesi 9 milyon.

     1913 de tayyarecilik bütçesi 53 milyon.

     O sene zarfında hükümeti reichstag meclisinde tayyare inşaatı için 132 milyonluk bir mezuniyet daha almıştır. Almanyada elyevm 49 tayyare mektebi, 41 tayyareğah, 6 da menzil vardır.

     İşte bugün Fransızlar, İngilizler ve Rusların başlarına sihâm-i kazâ yağdıran Alman tayyareleri bu tertibatın mahsulü, semeresidir.

M. Bedreddin

HARBİ UMUMİDE RUSYAYA BİR NAZAR

Muharriri: ebu-l Fuad Refik

– Mabad –

  •      Pilica ile Nidzica nehirleri kısmı aliyalarının garbından bed’ ile Oder nehrini takip eden silsileyi cibal Krakow’un 15 kilometre şimalinde “Polonya İsviçre’si” tabir olunan araziyi cibali teşkil ederek arazi-i mezkurenin Oykov civarında kain en mürtefi noktası 632 metreyi tecavüz etmez.
  •      Vistol (Veiçzal) nehrinin sağ sahilinde Karpat silsileyi cebelinin şubesi Sarmatya ovası cenup silsilesiyle kesb-i ittisâl (ulaşma) eder ki, sureti teşkili Vistol ve Bug nehirleri vasıtasıyla kat olunmuştur. Buradaki arazinin sureti teşkili Vistol nehrinin mukabil sahilinde bulunan Sandomierz yahut Lizagora denilen silsilesi gibi bir silsileyi cibalin şekil ve tabiatına müşabe olmayıp belki arazi-i mezkure dalgalı ve kesik değildir.
  •      

 

     Lublin ile Novovolynsk havalisinde bulunan nehirler alelumum gayet amik ve bataklık vadiler dahilinde cereyan ederler.

     Zavidow, Rahow, Annopol civarında silsileyi cibal sert meyillerle Vistol nehrine müntehi olduğundan nehir mezkurun bu civardaki sağ sahili makable nispeten daha serttir.

   Silsileyi mezkure Lublin, Aleksandrow Lodzki bininde irtifa azamiye vasıl olur.

     Bug, Neisse nehirleri arasında mahsur bulunan kıta-i arazi ormanlarla mestur bir ova halinde olup işbu ova Çemarona Bur namıyla yad olunan kumsal bir sıra tepelerle kat olunmuştur.

     Mezkur tepe silsileleri Lochow dan Ostrava istikametinde imtidad ederek Ostrava civarında bataklık bir araziye müntehi olur. Bu bataklık Ostrow’dan Netze nehrine doğru garp istikametinde imtidad ederek Pyrzowice civarından itibaren Poznan büyük bataklığını teşkil eder.

     Neisse nehriyle tab’aları bulunan Nysa Ktodzka, Bartsch, Warthe nehirleri sahillerinin kısmı azamı bataklıkla mestur olduğu halde bilakis Bug nehriyle tab’aları bulunan Narew ve Brun nehirleri sahillerinin ekseri mahalleri mürtefi ve bataklıktan salim bulunmuştur.

     Vistol’den itibaren Bug nehrinin sağ sahili gayet sık ve birbirine muttasıl müteaddit ormanlarla mesturdur.

     İşbu cesim ormanlar ve alelhusus Gavrof, Vuzow, Yalvaki’den bed’ ile Bug, Nisse sahillerine kadar imtidad ederek gayet sık bulunan orman sebebiyle Nisse ve Bug mecraları arasında mahsur salif üz zikr kıtayı arazi harekatı askeriye icrası pek müşkül ve müteassırdır. İşbu ormanları kat eden turuk (yollar) mevcudunun dar geçit heyetinde bulunması ve dahillerinde mevcut bulunan kariyelerin adeden az ve seyrek olmasıyla beraber karayı mezkureyi ihata edip ormanlardan ari ve ziraata salih bulunan arazinin dahi cüzi bir kısmına malik olması harekatı askeriyeyi bir kat daha işgal etmektedir. Mamafih mezkur kıtayı arazi mevcut olup bunlarda Lelkowo, Struzyna civarlarıyla Çerwanyburg silsilesinin tarafeyninde vaki araziden ve Vely Cozny, Nizevkow, Mazwesk, Andrzeyew beyninde mahsûr araziden ibarettir.

     Mevcut bulunan orman ve bataklıkların kesretine (çokluk) rağmen mezkur kıtayı arazinin kabili ziraat olan mahalleri gayet mümbit ve mahsuldardır. Bir çok gölleri havi bulunan Litvanya ovası Prusya hududundan başlayarak Suwalki vilayeti dahilinde şark istikametinde imtidad eder. Neman nehrinin Grudnow ile Kavnew beyninde mahsur olup 150 kilometreden ibaret bulunan kısmı mezkur ova dahilinde cereyan eder. Neman nehrinden sonra Litvanya ovası Tuna nehrine doğru imtidad eder.

     Peripet nehrinin iki tarafında tevsi eden cesim bir bataklık şarktan garp istikametinde Dinyeper’den Wlodawa civarındaki Bug sahiline kadar imtidat edip mezkur Peripet nehri vasıtasıyla kat olunmuştur.

     Neterov ve Beraçina nehirleri işbu bataklığa temas ederek cereyan ederler.

– Mabadı var –

0486_0030-78_Page_17Ser muzafferiyet: Müttefikimiz Almanya’nın ağır topları.

BÜYÜK ALEV

     Ferrante’ye baktı. Ferrante’nin etrafında yolcular, gece seyahati için kendilerine iyi bir yer bulmak telaşıyla kaynaşıyorlardı. Bazıları, Grasia’nın bulunduğu locanın önünde durdular. Grasia’yı görür görmez çekildiler. Sanki o yüksek ve cevval kadın siması, o locanın muhafızı idi. Ferrante Bologna – Venedik yoluna hareket arasında bir cıgara daha aldı, yaktı, içmeğe koyuldu. Grasia arkaya doğru oturmuştu. Fakat yol arkadaşını görmek için biraz eğiliyordu. Bu vaziyetinde iken Ferrante’nin cigarasını atıp söndürdüğünü gördüğü vakit hafif sesle seslendi;

     – Gelmiyor musun?

     Cazibedar ses o kadar kısık idi ki, Ferrante, işitmedi ve anlamadı. Bu anda, vagonun içinde bir hareket oldu. Onu vagondan içeriye çekti. Grasia, eldivenlerini yavaş yavaş giymekle meşgul;

     – Cigarayı burada dahi içebilirsin. Hemen hemen bir rikkat biraderane ile cevap verdi.

     Fakat örtüler, körükler, şallarla sıcacık olduğu halde, Grasia çok geç uyudu. Gözlerini kapadı. Kendini aşkın ve seyahatin bütün tatlılığını mas etmeğe bıraktı. Tatlı bir yorgunlukla daha muhtacı nevm (uyku) olduğu halde, tekrar gözlerini açtığı vakit Ferrante’nin, pür hararet, meftun ve pür aşk, kendisine baktığını gördü. Bundan derin bir haz içinde mest olarak rüyâvi bir telaffuzla sordu;

     – Uyumuyor musun?

     Ferrante sakit (susan) bir tebessümle işaret etti.

     – Uykum yok ki.

     Yalnız gece yarısı Grasia, bir büyük gürültüden sıçrayarak, büyük bir kırmızı alev gördü.

     – Ne var? Diye bağırdı ve nim ayağa kalktı. Ferrante cevap verdi;

     – Korkma, bir şey yok. Po’nun üzerinden geçiyoruz. Nehrin sahillerinde büyük, kuru ağaç kütükleri yanıyor. Onların etraflarında, nehrin son bahar tiğyânından (coşkunluk) korkarak uyanık duran nehir bekçileri ısınıyorlar, dedi. Onu tekrar oturtarak, kendisi de yanına oturdu. Eliyle saçını okşayarak daha ziyade teskin için ilave etti:

     – Korkma, uyu.

     Tekrar uyandığı vakit, sabah olmuştu. Mestre’den geçiyorlardı. Şimdi toprağın, gölü ayıran dar bir dili üzerinde idiler. Başka hiçbir şey görmüyorlardı. Her tarafta bi-hareket bir su sathı ki; onun gümüş rengiyle simayı sayedarını tahrik edecek bir nefes rüzgâr bile yok. Hiç yapraksız bir sathı mai; Üzerinde sudan çıkmış çıplak ve siyah bir takım dallar, derinden çıkmış biraz eğri bir kütük. Sonra, hepsinin üstünde, hiç aydınlıksız, hafif, gümüşi bir sis mevceleniyor. Bütün ufuk aynı renkte, suyun nerede bittiği ve sis tabakasının nerede başladığı fark edilmiyor. Hafif ve ratip bir rüzgar var. Vagon rutubetin içine giriyor gibi. Tekmil tren, suyun üzerinde uyuyor gibi. Ratip ve boğucu sisi kat ediyor.

     Şimdi Grasia’nın yüzüne değil, manzaraya bakmakta olan Ferrante, sıkıntılı bir halde;

     – İşte Venedik, dedi.

     Yalnız gölü ve sisi gören, rengi kaçmış Grasia, muhteriz bir seda ile cevap verdi:

     – Venedik değil.

     Tekrar oturdu, iki defa başını pencereden çıkararak, uzun uzun etrafı seyir etti. Sisten ıslanmış zannına düşerek: Eliyle elbisesini yokladı. Nihayet, göl ve sis arasından, daha karanlık bir kıtanın sincabi siması göründü. Şimdi Grasia, kendi kendine söylüyor gibi;

– İşte Venedik … Bir mezar gibi görünüyor, dedi.

*Mabadı var*

 

İSTİHLAS MUHAREBELERİ

1815-1915

Meşru ve ulvi harbler-hürriyet ve istiklal muharebeleri- (1815), (1915)’in halaskar kahramanları- tarihçe kısa bir nazar-Aursund, Viyana Tilsitten sonra Prusya -fırsat yolunda-1812 moskova ricati- hulasa saati-vatan ve kral için Allahla beraber-Prusya da hareket-i milliye-rical-i devlette (devletin ileri gelenleri) fikr-i azim ve fedakar-nefir-i amm’in (cemati toplama) vazifesini -general FORVERÇ-kasbah leipzig milletler muharebesi -yana ile lepzing arasında bir mukayese-harbi milletler ve azimkar rical kazanır-milletlerin harb hazırlığı : mefkure-Balkanlar muharebesi ve harbi hazır – niçin galib geliyoruz ve geleceğiz inşaallah!

Tarih-i neşriyyat da kanlı ve feci’ izler bırakan muellim (elem veren) muhrib (harab eden) te’sirlerini senelerin himmet-i güzariş (geçme -geçiş) ve takibiyle tahfif ve ta’dile çalışan ; insaniyet-i müşterek (ortaklaşa) için- hatta galib tarafda dahil bulunduğu halde- bir felaket, bir şeamet (uğursuzluk) teşkil eylediğinde şüphe ve teredüd haiz olmayan muharebeler; ancak iki ihtimalde kudsi ve ulvi bir musaraa (pehlivanlık/güreşme) mahiyetini alırlar ki bunlardan bir muhafaza-i mevcudiyet ve istiklal ; ikincisi istihsal-ı hürriyet ve haysiyet maksadıyla açılmış cenklerdir.

Zatiyyetini idrak etmiş bir ferd hürriyet ve haysiyetini nasıl bütün düşüncelerden ve emellerden daha aziz bir kıymetdar add (itibar etme) ederek onu her türlü taarruzdan masun (saklanmış/korunmuş) bulundurmak isterse ; aynı seciyeye malik efradın mecmuaından başka bir şey’i olmayan milletlerde umumi varlıklarını idrak eder etmez bunun gayrı mefarik (başın tepe kısımları) bir lazımı olan istiklal ve vahdetlerini muhafazaya o suretle çalışırlar. Tabiatta ve hilkat de (yaradılışta) mevcud olmayan esaret-i ferdiyyeyi tarih de ve siyasette ; ihtiras-u hud (kendi ihtiraslarıyla) beyinlik saikalalarıyla milletlere teşmile (yayma) gayret etmek bir vakitler zulm ve tazyik (zorlama/baskı) ile hile ve hud’a (aldatma/dalavere) ile başkalarını tethişe (korkutma/yıldırma) yarasa bile en nihayet müteşebbislerinin beyninde patlayacak bir bombanın fitilini tutuşturmakla mesavidir(fenalıklar). Tarih bunu bize bir katiyyet-i riyaziyye ile gösteriyor.Hususi seciyeleri taaffün etmiş, çürümüş ; kendilerinde ırklarının bütün hasletleri tedrici fakat zalim bir inhitat(aşağılama/düşme/aşağı inme)ile dağılmış, kopmuş olan bazı milletlerin tarihinin şüun (hadiseler) ve hadiseler arasında izmihlal (yok olma/yok olup bitme) uçurumlarına yuvarlanmış olmaları bu husus da iddialarımızı cerh edecek (çürütecek) bir delil teşkil edemez. Zira yine o tarih bize öyle milletler gösteriyor ki yalnız hususiyat-ı ırkıyelerine sadık kalmakla zamanın bunun zararlarına ince bir saz gibi mukavemet göstermişler ve yüzlerce seneler enva-i hadisat arasında yuvarlandıktan sora dik, kor kametleriyle varlıklarını cihana tasdik ettirmişlerdir.

Evet muharebe ; iktiza (lazım gelme/gereklilik) ettireceği mahrumiyetler, yıkacağı ferdi saadetler, dökülen kanlar, harab olan ve sönen ocaklar itibariyle bir felaket olsa bile ; bu felaket eğer bir milletin her şey’den aziz olan hürriyet ; istiklalini muhafaza veya istihsal için iktiham (göğüs germe) edilmişse halik (helak olan) ve ahlafın (halefler/birinin yerine geçecekler) takdir ve hürmetlerle karşılayacak bir musaraa-i kahraman-ane mahiyetini, şerefini iktisab eyler. Mahv edilmek istenilen mevcudiyetini ; kırılmak, tahkir (hakaret etme/hor görme) edilmek arzu olunan istiklal ve haysiyetini muhafaza ve müdafaa etmek ; yabancı ve zalim pençeler altında en ulvi haklarından mahrum olarak çiğnenen, gözyaşları döken, hürriyet ve saadet güneşlerinin tulu’na (doğma/doğuş) intizar eyleyen din ve kan kardeşlerini kurtarmak suretiyle vahdet-i milliyesini te’mine çalışmak her millet için o kadr büyür bir borç ve vazifedir ki tarihe ve cihana karşı şerefli pür-ü vakar bir varlık ancak bu borcun eda ve ifasıyla idame olunabilir. Ve bir milletin tarihde en parlak, en zerrin sahifeler hiç şüphe yokdur ki bu dinin ifasıyla, istihlas-ı muharebe ve kahramanlıklarına tahsis edilmişlerdir.

1815 ile 1915 bize bu kadar kahraman-ane musaraaların en şanlı ve en kudsi birer numunelerini gösteriyor. On dokuzuncu asır, cihana tahakküm-ü (zorbalık etme) aliyyanesine az gören milletlerin istiklal ve hürriyetini hod-bin (kendini beğenmiş/bencil) pençelerinden kasıp kavurmaktan zalimane bir zevk alan bir serdar-ı ma’rufin (bilinen/tanınan) ; birinci Napolyon’un o kırılmaz binası satvet (ezici kuvvet/zorluk) ve şevketini yıkıb sonu olsun bir muvazene te’sisiyle daha doğrusu genç ve her türlü isti’dad-ı(kabiliyet) inkişaf ve inbisatı(yayılma/genişleme) haiz bir milletin, Prusya’nın üzerine çöken kanlı kabusdan silkelenip kurtulmasıyla cereyan-ı tabiyyesine girmişdi.

On beş seneden beri haris ve tama-kar (aç gözlü/cimri) devletlerin nihayet bulmaz hileleri, denaetleri (alçaklık/adilik),tahrikarı ile pek hunin bir herc-ü merci (darmadağınık) içinde bu haliyen ; bil-hassa Müslümanlık alemi üzerinde cebbar-ane (zorbalıkla) zalimane bir (hakemunu) tesisi maksadıyla dünyanın en ma’sum, saf, en kahramen unsurlarının zincirlere bağlamaya gayret yüzünden hatır ve husule sığamaz faciaya sebep olan yirminci asır, henüz kendisine emin ve salim bir mecra bulamadı. Ve kendi satvet ve saadetlerini mağdur milletlerin perişan ve muzmahil (çökmüş, yok olmuş)enkazı üzerine kurmak isteyen gözü doymaz muhterislerin (hırslı) tasallut (musallat olma) kahramanesiyle samia-i (işitme) insaniyette vicdan-hıraş (tırmalayan) akisler tevlid eyleyen feryad-ı mazlumin susturulmadıkça ; yılan kadar soğuk ve zehirli hortumlarını her menba-i servet ve semadte uzanıp oradan kan emmeye çalışan müselles ahtapotun menhus (uğursuz) ayakları tamamiyle kırılarak feryad-ı intikamı mütehassir-ane (duygulanarak) bekleyen mağdurların yürekleri paralayıcı ahı alınmadıkça bu herc-ü merce ve istikbal iççin daha meş’um (uğursuz), daha cehennemi (cehennem gibi) felaketlere mümanaat (engel olmak) etmek mümkün olamayacaktır.

(1815)’in kahramı Prusyalılardı. On dokuzuncu asrın ibtidasında cidden hayret-bahş(hayret verici) fedakarlıklarla cihanın en mütehakkim (zorba) ve en satvetli (zorluk) tacını devirerek intikamını alan ; hürriyet ve istiklalini sarsamaz bir surette te’min ve tarsin (sağlamlaştırma) eden Prusya ; yirminci asrın başlangıcında aynı mukaddes mefkureler (ülküler) uğrunda silaha sarılan, tehdid altındaki varlık ve şerefini ; müebbeden (sonsuz) kapatmaya mahkum şanlı tarihini, senelerden beri en mülevves (kirli/pis) ve en kanlı çizmeler altında pak nasiyeleri (alınları) çiğnenen, salibin (haçlılar) manzara-i baridi (soğuk) karşısında helallik bism (adıyla) ve melih (güzel/sevimli) tulu’na hasret çeken zavallı kardeşlerini ve hepsinden fazla ve ulvi olarak sema kadar yüksek ve dünya kadar daim bir dini muhafaza ve tahlis için her türlü fedakarlığı ve kahramanlığı göze alan Türklerle yan yana, omuz omuza harb ediyor.

Yüz sene evvel bu şanlı saikler (sevk eden/götüren) Alman silahlarını zaferden zafere sevk etmiş ; hak ve hürriyet için dökülen kanların ne mes’ud semereler verdiğini meydan-ı vuzuha (açıklık/aydınlık) bir daha çıkarmıştı.

Yüz sene sonra aynı avamilin (sebepler) te’siri altında : ” Ya devlet başa, kuzgun leşe” sıyaheleriyle (bağırmalar/haykırışlar) cenk ve cidal (savaş/kavga) sahnelerine atılan Türkler ; hakkı kolllayan ALLAH’IN inayeti ile, hiç şüphesiz bu hakikati bir kere daha meydana koyacaklar ; vurud-u erguvan şehadetlerini mazlum milletlerin karanlık efkarlarından doğacak olan hürriyet ve halas (kurtulma/kurtuluş) güneşe gül-gun (gül renkli/pembe) bir halle yanacaklardır.

 

(1915) ‘in kahraman halaskarı Türkler olacaktır.

Biraz tarihe dönelim ; Napolyon Bonapart (Auerstedt) ve (Jena) da Frederik Giyomun ordusunu külliyen mahv ve tahrib eyledikten , Fransızların muzaffer gaza nadibeleri (nida eden/haykıran) bir anda yorgun, pomaranianın, şark-ı Prusyanın her yerine girdikten, büyük Frederik mantosuyla kılıcı Berlin müzesinden Paris’e nakil edilip (Rosbach) abide-i zaferi Napolyon’un bir emriyle yıkıldıktan ve bedbaht kral kendisini ancak Rusya imparatoru Aleksandırın himayesine iltica ile bir esaret-i muhakkaka(doğru/hakikat) dan kurtardıktan sonra Prusya ne halde idi ? Vakıa (gerçek/her ne kadar) (Tilsit) müsalaha-namesi (barış antlaşması) ve iki imparatorlar ittifakı Prusya kraliyetini bi izmihlal-i (yok olma) katiyyeden kurtarmış, Frederic Giyom tac ve tahtını muhafaza edebilmişti. Lakin buna mukabil o zaman kadar birinci Frederic giyomların; büyük Frederic’lerin menakıb-ı (övünülecek vasıflar) şan Avrile mali bir tarihe ve gurura malik olan Prusya en aziz hislerinin ; milliyetinin, haysiyetinin , varlığının muzafferler tarafından tahkir edildiğini görüyor ve Rusya çarının himmetiyle te’min edilebilen ve fakat muvakkat olduğunda şüphe haiz olmayan bu istiklalin kendisine ne müellim (elem) bir bar-ı mihnet tahmil eylediğini anlıyordu. Prusya vakıa müstakildi. Lakin memleketinin en güzel parçaları elinden alınmış ve aksayı garb (uzak batı) hududunda kendi icra-i vatanı ile teşkil olunan ve Napolyon’un kardeşi ((Jerome) verilen vestfalya kraliyeti gözlerinin bir abide-i tehdit olarak dikilmişti. Prusya vakıa müstakildi. Lakin hazinesinde kralının ihtiyacatını, milletinin en mübrem (acil ihtiyaç) ve zaruri umurunu(önemli işler/hususlar)te’min ve tesviye (düzeltme) edebilecek bir mangır bulunmazken Napolyon’A o zaman için fevkalade azim bir tazminat te’diyesine mecbur tutulmuş ve Fransız askerinin ; tekalif-i harbiye suretiyle milletten bu tazminatın bir kaç mislini alan Fransız askerinin memleketi tahliyesi tazminatın tamamiyle tesviyesine ta’lik (geciktirme/askıda bırakılma) kalınmıştı. Kraliyetin ruhu mesabesinden (derece/rütbe) bulunan vakai müstahkemeden (sağlamlaştırılmış) ekserisi bu halde bile Napolyon’un zir (alt/aşağı) işgalinde kalacaktı. Prusya kırk binden fazla asker besleyecekti!

Galip cebbar ; sözde müstakil Prusyalıların yalnız memleketlerine değil, ma’neviyetlerine ve ruhlarında tahakküm (zorbalık etme)eylemeye çalışıyordu. Gerek Almanya da ve gerek Prusya da neşredilen bi’l-umum asarı Fransız sansürünün pek şiddetli ve sıkı bir tetkikine ma’ruz bulunur ve hatta Prusya’yı düşmüş olduğu bu mezat girdabından kurtarmak için biraz gayret ve faaliyet göstermek isteyen Stein (Herman Von Stein) gibi, Şarnhorst gibi, Gneisenau (Agustos Neidhardt Von Gnesenau) gibi rical bile imparatorun bir emriyle azl ve tebdil olunuyordu. Mektep kitapları bile Prusya kralından evvela imparator Napolyon’un temadi -i(uzayıp gitme) saadet ve muzafferiyatı dualarla başlıyordu. Velhasıl Napolyon-Prusyalılara hükümetlerine karşı gösterdikleri lakaytlığın zeminden istifade ile – bu biçare hükümeti maddeten ve manen ölüme mahkum etmek için lazım gelen tedabir zalimanenin kaffesine tevessül etmişti. Prusyalıların lakaytlığı dedik. Fi’l-hakika (gerçekten) o zaman mutlak (kayıtsız/şartsız) ve müstebid (despot) ; cahil ve gayrı münevver milletlerde olduğu gibi Prusyada da hükümetle millet ayrı, ayrı şeyler add ediliyor ; millet kendisini hükümetin ve kralın başına gelen felaketlerle alakadar görmek istemiyordu. Çünkü kendisini idare-i hükümete velev asgari bir nisbette olsun teşrik (ortak etme) edilmemiş hükümet ve krallar onu kendi emirlerini ifaya me’mur bir teb’adan başka bir nazarla görmemişti.

(1806) felaketi kral ile milleti birbirine yaklaştıran ilk hatve (adım) ve Fransızlar için kin ve intikam beslemek hissi bu iki muhtelif kuvvetin nokta-i müşterek iltisakı (birleşme) oldu. Kral (jane) felaketinden sonra şeref ve haysiyetin pay-mal (ayaklar altında çiğnenmiş) olduğu ; teb’asının müstevliler (ele geçirip idaresi altına alanlar) elinde ne acı felaketler çektiğini görerek ; millet kral ve hükümetin uğradığı felaketten en büyük hissenin kendisine isabet eylediği feci’ fakat fiili bir surette anlayarak düşman müştereği, kovmak, görülen zararların , çekilen müşkülatların, tahkir edilen haysiyetin hesab ve intikamını sormak hususunda ittihad etmişlerdi. Napolyon herşeyi pek güzel hesab etmiş; yalnız mevcudiyeti ve tarihi te’sis eyleyen bir millete karşı yapılacak tazyikat (daraltma/darlaştırma) ve tahkiratın(küçümsemeler/hor görmeler) ne müthiş ve azim bir kin ve intikam fevvaresi (fıskiye/içinden su fışkıran şey) uyandıracağını ve hatta bu fevvarenin tuğyan (taşma/taşkınlık/coşkunluk) ve galeyan ile bir gün kendisini boğabileceğinin hiç düşünememişti.

Millette ilca-yı(mecbur etme/zorlama) vakayi ile uyanan bir intibah ve intikam hisleri ise, Napolyon’un her türlü tazyikat (darlaştırma/sıkıştırma)ve tesvilatına rağmen münevver-ül fikr Prusya ricalinin, müverrihlerin (tarih yazan/tarihçi), şairlerinin ve o esnada dahiyane denecek bir buluşla te’sis olunan darülfünun -u müdavimin (devam edenler) ve me’zuniyenin himmetli, ateşli ve fedakar-ane himmetleri sayesinde pek az zamanda her ma’nayı zir-ü zeber (alt üst olmuş) eyleyecek bir fırtına, bir kasırga ehemmiyetini almıştı. Birinci kıyam-ı askeriyyeyi ik’a ile Stralsund da Fransızlar tarafından idam edilen kaymakam şila Bufortunanın ilk bulutu idi. Zaman geçtikçe ve Napolyon’un tazyikat ve takibatı ziyadeleştikçe Su yerine kanıyla meşbu’ olan bulutlar bütün şimal-i Almanya’yı istilaya başlıyor fakat semanın en parlak manzume-i kevkebiyesi (yıldızla ilgili) namına nisbet edilmek derecesinde zirve-i şan ve şerefi vasıl olan Bonapart bu siyah bulutların gerisinde saklanan halas güneşin reha-kar (kurtarıcı) nurlarını göremiyordu.

maba’dı var

MÜTERCİM: SERPİL BİRGÜN

 

 

 

0486_0030-78_Page_17

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.