DONANMA MECMUASI 89 / 138 – 27 Eylül 1917

DONANMA MECMUASI 89 / 138 – 27 Eylül 1917

Deniz hayatı: [Cidal ve safa]
Pencişenbe:  27 Eylül 1333 – 10 Zilhicce 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Nüshası: 1 kuruş
Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir..
Numara: 89 – 138 
Donanma hayattır
Senelik abonesi Osmanlı memleketi için 40 kuruş / ecnebi memleketler için 12 Frank
Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız
Kitap hanesidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı 

BAYRAM

     İyd-i  said adhâ şeref hulûl etti.  Donanma cemiyeti mecmuası vasıtasıyla müminin müminata îyd-i mübarek islam münasebetiyle arz-ı tebrikat eder.  Ümmet-i Muhammede tevfikini refik eyleyen cenab-ı halik-i kâinat, ve ânâ itina.  Halife-i bil-hakk sevgili padişahımızı mesud ve mamur, hadim-i şeriat garrâ olan ketibe-i hümayunu daima mansur ve muzaffer eylesin, duasını tekrar eyler.

     Mülahaza

MAKSADA DOGRU

İstikbaldeki donanmamız

Ordumuzun en değerli evladından bahriye nazırı Cemal Paşa hazretleri ahiren Almanya seyahatinden avdet etmiş, gerek orada, gerek Avusturya’da gazete muhabirlerine dikkate şayan, mütalaalar dermeyan ettiği gibi burada da arkadaşlarımızla konuşmuştur.  Bu mülakatlar arasında bizce en ziyade dikkat

Ve memnuniyeti celb edecek olan tebşirler <<Tanin>> refikimize derç edilenlerdir.  Sevgili bahriye nazırımızın diğer gazetelerdeki ifadeleri istikbaldeki donanmamıza temas etmiyor, ale-l ıtlak umumi hadiseleri tetkik eyliyordu.  Son mülakat ise istikbalimiz hakkında çok hayırlı bir teşebbüsü tebşir ediyor.  Cemal paşa hazretleri refikimizin muharririne kati bir lisan ile demişlerdir ki:

[ . . .  Donanmamızın harpten sonra küçük, fakat kuvvetli ve her suretle yeni ve mükemmel olabilmesi için lazım gelen sefain, kısmen mubayaa ve kısmen de sipariş edilmiş bulunuyor.]

İşte bizi en ziyade sevindiren nokta, zaten meselenin fevkalade ehemmiyetini (Tanin) de takdir ettiği içindir ki baş makalesini de buna tahsis eylemiştir.  Biz bu iki mütalaayı da şu sütunlarda tahlil edeceğiz.  Evvela Paşa hazretlerinin donanmamız hakkındaki beyanatı nakil edelim:

[ Ben Osmanlı devletinin kendi vesait ve menabi ile mütenasip, fakat coğrafi vaziyetinin ehemmiyeti nispetinde kavi bir donanma sahibi olması lüzumuna kuvvetle inanmışlardanım.  Bunun için bahriyemizi ıslah etmek benim için en büyük bir gayedir.  İşte Almanya’daki müzakerelerimin esası da bundan ibaret bulunuyordu.  Müzakerelerin neticesinden pek ziyade memnunum. . . . Donanmamızın harpten sonra küçük, fakat kuvvetli ve her suretle yeni ve mütekâmil bir filo olabilmesi için lazım gelen sefain kısmen mubayaa ve kısmen de sipariş edilmiş bulunuyor.  Bu suretle sulhu müteakip küçük ve yeni bir filomuz olacak ve bu filo bu günkü ile kabil-i kıyas olmayacak derecede kuvvetli bulunacaktır.  Bu filonun vücuda getirilmesi için lazım gelen şerait-i maliye hakikaten pek ehvendir.  Müstakbel donanmamızın temeli kuvvetli atılabilmek için lazım olan şeyler yalnız gemilerden ibaret değildi.  Bu gemileri maharetle idare edecek zabitan ve efrad da lazımdır.  İşte müzakerelerimizin bir kısmı da buna mütealliktir.  Akdedilen i’tilafa göre yakında Osmanlı donanması zabitan ve efradı kafile kafile Almanya’ya sevk edileceklerdir.  Ve biri gidip diğeri gelen kafilelerimiz orada uzun müddet kalarak iyi bir tahsil ve terbiye göreceklerdir.]

Cemal Paşa hazretlerinin istikbaldeki donanmamıza ait tesirleri arasında intihab ettiğimiz şu satırlar aynen maksatlarını ifhâma kâfidir zan ederim.  Zan değil, gayet kavi bir itikada ile biliyoruz ki, bunu okuyan ve bu toprağı seven her hamiyet sahibi de memnun olacaktır.  Tabii harp bitecek, dünya sulhun nimetlerinden müstefîd olmağa başlayacaktır.  Fakat bizde rasıh bir iman var ki, hiçbir zaman kuvvet, mevkiini kayıp etmeyecektir.  Papanın notasında dermiyan ettiği <<hükm usulü >> istikbalin bütün ihtilaflarına set çektiğini tahmin etsek bile hükm masasının başına oturanların arkasında yine kuvvetin gözleri alıcı parıltısı görülecektir.  Beşer, artık harp etmemeğe azmetse de kuvvetli olmaktan vaz geçemeyecektir.  Tabii bu devlet de kuvvetli olmağa çalışacak, o kuvvetin teşkil ettiği ahenin dairenin muhafazasında ve sulh ve sükûn dairesinde terakki hatveleri atacaktır.  Terakkinin bundan başka maddi ve teyidi kuvveti yoktur.  Bu meyanda ise kuvvetli bir donanma daima birinci mevkii muhafaza eder.  Mahal’i farz ederek söylüyoruz:  bunun aksini kim düşünse onun önüne memleketin haritasını koymak kâfidir.  Vakıa sahillere boydan, boya harp sefinesi dizmek kabil değildir.  Fakat kuvvetli bir filonun maddiyeti bütün sahillere şamil olur.  Cemal Paşa hazretleri de {coğrafi vaziyetinin ehemmiyeti nispetinde kavi] kavliyle bu cihete işaret eylemişlerdir.

Bahriyemizde de pek yüksek olan fedakârlık, vazife hissi, umumi harpte harikalar denilecek kadar büyüklükler izharına sebep oldu.  Ufak, bahriye, en büyük düşmanlar ile uğraştı.  Ve iftihar ile söyleyelim, şan kazandı.  Elbette maddi zayiatı da oldu.  Kıymetçe elbette kayıp etti.  İşte bunun için yarına hazırlanıyoruz.  Hele tabii teferruatı bizce şimdiden malum olamayacak olan programın Cemal Paşa hazretleri gibi pek salahiyettar ve azimkâr bir zattan işitilen en ferahlı noktası, harpten sonra kuvvetli bir filonun hemen vücuda gelebilmesi neye mütevakkıf ise ikmal edilmesi ve bunları bir kısmının da mubayaa olunmasıdır.  Burada vesileden bil istifade mühim bir nokta üzerine dikkati celp edeceğiz;

Geçenlerde hod-binane bir İngiliz itirafıyla sabit oluyordu ki, harbin neticesinde kuvvetini boş yere zayi etmeyen taraf sözünü esma’ edecek. . .   İyi dikkat edilsin, bugün karşımızdakilerde donanmalarını kıskanç bir itina ile saklıyorlar.  Biri harbin zaruri ve içtinabı gayri kabil-i zararları karşısında elde taze bir kuvvet saklamak istiyorlar.  Harbin nihayetinde de keyfiyet, bunun aksi olmayacaktır.  Onun için bahri programımızın tertibinde gösterilen endişeliyi de ayrıca memnuniyetle karşılarız.  Donanma cemiyetinin, son beyanat ile tezahür eden ahvale pek külli bir alakası vardır.  Şimdiye kadar bu maksat uğrunda çalışmış, maddi neticelerden sarf-ı nazar manevi pek çok semereler elde etmiştir.  Onun içindir ki, istikbalin ikbali namına şanlı hilalin ferahlı izlerini denizlere akıs ettirecek genç, kavi donanmayı şimdiden selamlar ve bütün millete şimdiye kadar ifasından geri durmadığını vazifelerini bir daha ilam eyler.

Gelecek hafta inşallah yine bu bahse avdet edeceğiz.  Ve o zaman mazi ile hali mukayese eyleyeceğiz.

          Donanma.

     İcmal-i hadisat

İTTİHAD VE TERAKKİ KONGRESİ

Şu satırları yazdığınız sırada ittihad ve terakki kongresi intihabat icrasıyla meşgul idi.  Karilerimiz mecmuayı şeref mütalaa ile taltif ettikleri zaman – ihtimal – kongrede vazifesini hitama erdirmiş, veluleyi harp arasında sakit bir vaz ittihad ile duran ve mukadderat-ı millet dûş hamiyetlerinde bulunmak hasebiyle vazifelerinin ehemmiyetini anlamış olan aza geçen ve gelecek sene için düşünmek üzere ayrılmıştır.  Bazı isimler vardır ki telaffuzları bile ins ne ihsas-ı hürmet ve muhabbet eder.  << ittihat ve terakki >> ismi de böyledir.  İstikbal, ittihad ve terakkiyi muhakeme ettiği zaman kilit ef’ali üzerinde birçok zaman tevakkuf edecektir.  İttihad ve terakki memleketin bütün hürriyet perver anasırını tevhid ederek feyz asliyesinin kuvvetiyle 23 Temmuzun sahibi olmuştur.  Bizde mütearif tarifiyle 31 hadise-i mertebe-i irticaiyesi okunan zor dest hamiyetiyle mesut bir neticeye ermiştir ki.  Hadisenin ehemmiyeti ve mürettiblerinin o zamanki mevkii düşünülecek olursa bu himmetin azameti takdir olunur.   Bizce ittihad ve terakkinin sabahat olduğunu tarihler meyanında (23 Kanun-i sani 228) büyük ve hususi bir kıymeti haizdir.  Çünkü kuvve-i zindesini kayıp ettiğine bütün cihanın inanmış olduğu bu milleti milli ve inkılapla mütefessih nazariyelerden kurtarıp ileriye doğru yürütmek ancak o günden sonra mümkün olmuştur.  İşte onun içindir ki harb-i umumi umumun havarik kahramananesine şanlı bir meydan imtihan oldu.

[ hatıra:  siyasette bitaraftık kelimesi benim anlayamayacağım ıstılahlardandır.  Politikaya her ne asırda her ne şekilde mana verilirse verilsin istiklali inkâr mümkün olamayacağına kailim.  Ulum de istiklalini hariçten gelmek itibariyle gaib edebilir.  Siyasiyatta istiklal efkâr-ı iddia ederek çıkan gazeteler bile bence tafra furuşluktan başka bir şey değildir.  Zira müstakilane müdafaa edilen hangi nazariye ise, onun müdafaaları da vardır, muahezeler de.  Bu hatıra ile şurasını anlatmak istiyorum ki, ittihad ve terakki kongresi hakkında yazabileceğim yazılar ictihadat siyasiyemin mahsulüdür.  Bir zamanlar bizde en çoğu bilmeyenlerin ağzında gezen tarafgirlikten bittabi pek çok hisse vardır.  Fakat bir fırka-i siyasiye kilit ef’aliyle muhakeme olundukça tarih, hatasız olarak hükmünü verir. . . ]

İttihad ve terakki bir külliye, bir kuvvettir.  Bu kuvvet ise bugün memleketi yed idaresinde tutuyor.  Onun, her sene akdedeceği kongre her zaman için bir ehemmiyeti haizdir.  Fakat böyle müstesna bir zamanlarda, harp umuminin şu en nazik devresinde içtima senevinin akdi bu celselere ayrı bir kıymet verdirir.   Öteden beri ittihad ve terakki bence amal i’tilayı milletin mahsulesi şeklinde olarak telakki edildiğinden siyaseten bütün fark içtihadı, onun programı etrafında çizilmiş ufak hatlar şeklinde görürüm.  Nasıl ki ittihad ve terakkinin inkılapçı sıfatıyla bütün hudut esasiyesi ribka-i istibdattan kurtulmak için çabalayan bir milletin zübde-i efkârından ibaret idi.  Bugün de harb-i umumi denilen şu büyük misalsiz badire içinde hakkı hayat ve istiklali ispat etmek ve harpten sonra onu açık ve yüksek olarak yaşamak.  Emelini ittihat ve terakkinin ruhu olarak görüyorum.  Zaten ittihad ve terakki, bu harpte en doğru yolu görmekle vazifesini yapmıştır.  Bence dâhil olduğumuz manzume-i ittifak, şu veya bu devletin dostluğu değildir.  Mutlaka moskof ve İngiliz düşmanlığıdır.

İttihad ve terakki bir kuvvettir.  Siyasi bir heyettir.  Elbette onun da ifrat ve tefritten hali kalmayan efali vardır.  O da azade-i muhasebe olamaz fakat bunda tarik istikra, müessirden ese intikal olamaz.  Her hatanın yalnız bir heyete matuf sebepleri mutasavver değildir.  İçtimaı, binaenaleyh gayri kabili içtinap öyle müessirler vardır ki, onu içimizde aramak daha kolay ve neticeye daha çabuk mûsal bir tarik olur.

Hafta başında

MİLLİ VEZİN MAKALESİ

     Vezne dair Köprülü Fuad Beyin yeni mecmuada bir makalesini okumuş ve müdafaasında bulundukları fikirde yakın hâsıl edilmek için bazı noktaların tenviri lazım geldiğine kani olarak buralarını kendisinden sormuştum [ * ]. (talebe defteri) nin bu sırada neşir ettiği sahifeler bu suallere iltihak edince Fuad’ın cevap vermek lüzumunu his etmiş.  Gerçi benim suallerimin aradığı <evet> , <hayır> kabilinden kısa cevaplardı.  Fuad Bey lütfedip bunları da uzatmışlar ve son cevaplarla öğreniyoruz ki;

          Seyir et şu muhatabın olan mert

          Bin vezineye girmiş usta bir fert!

     Der gibi görünen Fuad Bey mesela bundan altı sene evvel <Servet-i fünûn> mecmuasının muharrir ve münekkid-i edebi ‘ligi devrinde çıkan bir < edebiyat-ı milliye> makalesine

     Bilhassa yüksek bir silsile-i hadisatın tetkikinde, hakikat daima seyyal ve firaridir.  Böyle yüksek ve müşkül el-hâl hadiseler karşısında dermeyan ettikleri mütalaanın katiyet ve hakikatine mutmain olanlar ancak budalalardır.

     Mukaddemesiyle başlayarak

     <<görüyorum ki ortada – belki kendilerini taraftar addedenlerin bile mahiyetini tayin edemeyecekleri – dürâ-dûr, boş bir gürültü var:  Edebiyatı milli olmalı, bizde edebiyat milliye yoktur.  Fransız yahut İskandinav edebiyatı gibi milli bir edebiyata malik olmalıyız. . . . ilh. 

     Edebiyat-ı milliye ile bir ırkın hususiyet ruhiyesini, tahsisat samimiyesini musavver bir edebiyat murat etmek isteyenler <felsefe-i sanat> müellifinin <ırk, muhit, an> nazariye-i münderisesine hala kani olanlardır.  Münasebat-ı beynelmilelin fevkalade tevsi ettiği bu yirminci asırda hala <milli bir edebiyat> tesisini isteyenler edebiyat-ı milliye ile nasıl bir mani ifade etmek istediklerini bilmeyenlerdir.  Muhit ictimaiyenin tesirat ırkiyeye tamamen galebe ettiği, adem-i tesavi-i urûkun eski bir efsane ad olunduğu, ırk insaniyenin bir vahdet tama ye doğru yürüdüğü gibi bir asır da mütemeddin milletlerin, edebiyatı hiçbir vakit yekdiğerinden bir sed çin ile ayrılmazlar.  Bence bu gibilerin en büyük kabahati ancak yirminci asırda dünyaya gelmelerindedir. 

     Kanaat ve ıtmi’nânını, mukaddemenin koyduğu mâniaya rağmen, katiyetin son şiddetiyle izhar ediyor ve o vakitler henüz teşekküle başlayan cereyanın şimdi etrafında pürivane olduğu müdafaalarına anlamadan, dinlemeden savlet gösteriyordu.

     Bugün ise, bu iddia sanki bir başkasının imiş gibi başkalarını kabahatli göstererek ve milli edebiyatın şu eski mücadelesine ima ederek <<her taraf birbirine cahillik, inatçılık isnad ederek hakkını meydana çıkarmak istedi.  Bütün bunlardan ne çıktı diyeceksiniz?  Yalnız hiddet ve hakaret perdesinden yükselen bu ahenksiz seslerden çıkan mani şu oldu ki şark kafası hala fikir ile ferdi, fikir münakaşasıyla kalem sev guşmasını birbirinden ayıramayacak kadar laubalidir.>>

     Dedikten sonra

     <<Milli edebiyat şekil itibariyle bugünkü Avrupa edebiyatlarından farksız, fakat esas itibariyle tamamen şahsi ve ibda’ bir edebiyattır.  Milli edebiyat cereyanının, galebesi yarın için ictinab kabul etmez bir zarurettir.>>

     Hükmünü veren yine o Fuad Beyin kendisidir.  Vakıa buralarda millet nasıl yeni bir telakki ise <milli edebiyat da aynı suretle yeni bir telakkidir.>  cümlesiyle bir spor, bir girizgâh yapılmak ihmal olunmamıştır. Bari evvelki münakaşanın müntehasıyla yenisinin ibtidasından ibret-bin olarak, kanaatlerini tashihe çalışmaktaki saffetlerinden mantıken şüphelenmeye hakkı olmadığı bir zümreye, gafil, garip, manasızlık yapar.  Bekçi baba, boş, eskilerden fazla eskilik taraftarı ve hele, küstah diye hitap etmekten azıcık utanmak, sıkılmak lazım gelir mi?  Ben kendi hesabıma söyleye bilirim ki Fuad Beyin mukabelesindeki tarzdan, sa’deyane bir teeddüb ve ancak mesul müdürü gibi temiz bir imzanın haysiyetine el uzanan bayağılıkların nasıl bir ceraatle oraya girdiğine taaccüb ettim. 

     Artık kaleminin tavassutuna uğramış her hangi bir davanın hak olmayacağına meydandaki deliller kâfi gelmiyor mu?

     Bugün

     Eski vezin taraftarları eğer bu cihetleri düşünseler ve aruzu müdafaa için yanık mersiyeleri hatırlatan hissi feryatlar çıkarmaktan vaz geçselerdi o vakit kendileriyle münakaşa kabil olurdu.

     Aruzun bu günkü müdafaaları arasında Arap, Acem, Türk, edebiyatlarını Cevdet ve Ziya Paşa derecesinde hatta onların yüzde biri kadar bilen bulunsaydı bugün aruz hakkında yapılan manasız müdafaaları çok daha ciddi telakki ederdik.

     Yalnız halkın değil hatta tahsil ve terbiye görmüş yüksek safların, aruzun ahengini – basit surette bile – his edemediği suhuletle iddia olunabilir.

     Diyen Fuad Beyin dün

     Bütün nekaisiyle beraber aruz vezni en ahenkdar ve en mükemmel bir alet-i nazımdır.  Adi ehliyetler için pek ziyade müşkül-l istimal olan bu alet, hakiki bir şairin, mahir bir sanatkârın dest-i maharetinde en latif alet-i musikiye ye, kemal-i muvaffakıyetle rekabet edebilir.

Hatırat:  [ordu kumandanlarından Vehib Paşa hazretleri müttefiklerimiz cephesinde]

     Demiyor, hece vezninin zevki fikridir, riyazidir, aruzun ki zevk hissi verir, neticesini çıkarmıyor muydu?

     Bugün

    << Muarızlarımız aruzun Türkçe ile uyuşamayacağını itiraf etmeseler bile biz bu günkü hece vezninin şimdiki şekliyle bir takım kusurları olduğunu söylemekten çekinmeyeceğiz.>>

     Diyen Fuad Bey, dün

     <<ezan aruzun temin ettiği musiki-i beyan, tahlif ahenin ne kadar terakki ederse etsin hiçbir vakit hece vezniyle temin olunamaz.  Lisan hazırımız mezkûr usul nazım ile fevkalade kesb-i ülfet eylemiş olduğu için edebiyat hazırımızın en mühim, adeta yegâne usul nazmı olarak aruz vezinlerini kabul etmemiz zaruri gibidir>>

     Demiyor muydu?  Ve hala bu günün sultanileri – zavallı mekteplerimiz, zavallı kitaplarımız ve usul zavallı çocuklarımıza – malumat-ı edebiyenin bu mecruh sahifelerinde habis ve tazyik olunmuyorlar mı?

     Bu mukayeseleri Fuad Beyin – belki son bir tashih ve tekâmülden haber verecek – kusurunu araştırmak için yapmıyorum;  Çünkü onun birisi bu makalenin sonunda kendiliğinden zahir olmuş bulunacaktır.  Ben bununla demek istiyorum ki Fuad Beyin şu ilmi bahislere, bu günkü fikirlerinin de şu eski davalar gibi hasar kalması ihtimali unutturmamak, <<ya şu ne, ya şu ne?>> müsamahalarında bir de hakikat olduğunu tanıtmak ve hiç olmazsa böyle bir mesailenin münakaşasında kendi cevabının neticesine intizar etmesidir.

     Talihin ne garip cilvesidir:  Fuad Beyin dünkü şu – batıl – iddiaları yanında <genç kalemler Türk lisanının tabiat ve mükemmeliyetini temin edecek bir lehçeye vücut veriyor.>  kanaatıyla doğruyu entak eden bizler bugün o genç kalemler muarızından ölüme mahkûm ananelere dört elle sarılmak ithamını işitiyoruz ve ne kadar da haksız olarak. . .

     Bilfarz benim aruzun veya parmak hesabının galebesinden müteessir olacak neyim olabilir?  Benim bir hiç olan heves kârlıklarım bile hem aruzu, hem heceyi tanır;  çocuklarımız için hem aruz, hem hece ile uğraşıyorum.  Fakat ben anlamıyorum ki neye milli vezin diye mev’ud muntazır bir ahengin hakikat olabileceğini de unutmuyorum hülyasına muzafferiyet tacı giydirmekte.

               Mânende-i mâkiyân-ı garra  

               Yek beyzâ ü sed hezaâr da’va

Beytini hatırlatırken karşılarında devrilecek kuvvetin bir adam, bir şahıs değil, yalnız bir itiyad, yalnız bir fikir olması lazım geleceğini düşünmüyorlar da rast gelen bir de küstah!  Diyorlar.  Ve öyle bir zamandaki daha milli vezin ile hangi nazım şekli kast ettiklerini kendileri bile tayin edemiyorlar.  Hala bir dahi gelecek diye Mehmet efendiyi bekler gibi bekleniliyoruz.  Ya gelecek dahi – bu mutlaka şimdi yaşayanlar içinde olsa gerek – aruzun veya her ikisinin yahut büsbütün başka bir şeklin dâhisi olursa!!

Zafere doğru:  [Çölde nakliyat ve hayat-ı medeniye]

     Milli edebiyat ve milli vezin kazanacak!  Doğru, yanlış. .  Fakat milli vezin hangisi?  Tekrar edeyim:  M. F. Beyin yeni mecmuadaki

               At kavalındaki yası

               Doldur bakır içden tası

               Akşam bu gariplik sazı

               Kime ilaç, güzel çoban?

     Gibi müeddâ itibariyle mi ve mahbûb devrini yaşanan, eda itibariyle benim talebemden vazife olarak almayacağım derecede aşağı şeylerin nazmındaki usul mü, değil mi?

     Bu ret usulünün tatbikine inbâ’da bu meseleyi hal etmiş olmaz.  Aynı usul eğer milli olan müesseselerin tayininde sadık ise, asırlarca evvel aruzun – Süleyman dedenin mevlidinden <<Leman’ım ile vuslatımız mahşere kaldı>> şarkısına kadar – mütezâyid bir silsile halinde başlayıp geldiğini unutmamak ve buna bakarak da hiç olmazsa o zamana göre aruzun milli olduğunu kabul etmek lazım gelmez mi?

     Milli edebiyat kazanacak, binaenaleyh milli vezin de kazanacak davası bu iglak ve itham ile yine sağlam değildir;  Çünkü hem Alman romantikleriyle Alman vezninin başkalaştığını görmüyoruz.  Hem ne hece vezninin ne aruzun mahiyetini Fuad Beyin bu güne kadar anlamadığına dair eski ve yeni delillerim vardır.  Bir dar-ül fünûn müdiresi için hicab-aver olacağını düşündüğüm bu noksanı da gelecek (ders) de izah edeceğim!

          Nişantaşı, 24 Eylül 1333

               Hakkı Tarık

HARB-İ HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan mabad

     Ancak Paris’te boşanan ihtirasat velule-i matbuat şu diplomasi muzafferiyetiyle iktifa etmedi. İmparatoriçe Eugenie harp taraftarı olup gerek vükeladan ve gerek saray müşavirlerinden ona hava-dâr olanlar var idi.  Fransa’yı çar naçar bir cenge sürüklüyorlar idi.  Temmuzun on üçüncü günü Benedentiye gönderilen yeni talimatta Prusya kralından ati için teminat istenmesi ve prens Leopol’den namzetliği teceddüdüne hiçbir zaman müsaade etmeyeceğini vaad etmesi işar olunur idi.  Yevmi mezkûr sabahı Bededenti krala parkta gezerken tesadüf edip prensin namzetliğinden feragatinin tasdikini ve müstakbel için teminat itasını hükümeti namına teklif etti.  Kral mutadı veçhile pek nazikâne muamele edip prensin namzetliğinden keff-i yed etmesini tasvib etmekle beraber fakat öyle nihayetsiz bir taahhüt altına giremeyeceğini işrâb eyledi.  Ve sefire ikindiye doğru görüşmelerini söyledi.

     Paris’te ise manasız inceliklerle mesele teşviş ve ığlak olunuyor idi.  Prusya kralı namzetliğin gerek vaz’ını ve gerek terkini sırf prens Leopold ile pederine atıf ederek kendisinin yalnız reis-i aile olmak sıfatıyla haberdar edildiği ve hiçbir müdahalesi olmadığını ifade edip dururken Fransa zamamdarane mutlaka iştirakını tasavvur eyleyerek emir zatısıyla prensin feragat eylediğini itiraf ettirmek mel’abesine düşmüş idi.  Temmuzun on ikisinde Dük de Gramon Prusya sefiri Baron Verder’e elden bir takrir verilmiş idi ki Prusya kralı tarafından doğrudan doğruya bir mektup yazılıp namzetliğin adem-i takririni tahriren taahhüt etmesi mealinde idi.  Fransa’nın metalibat <muhikkesi> bu suretle is’af olunabilecek idi. 

     Bâlâde mezkûr park musahabetinden sonra birinci Wilhelm dairesine çekildikte Baron Verder’den meali zikir olunan bir telgraf name aldı.  O dakikaya kadar ihtiyat ve tedbiri ve itidal demi muhafaza eden ve harbe sebebiyet vermemek için makulattan ayrılmak istemeyen sâl-hûrde kralın ihtisarı artık elinden gitti.  Öğleden sonra yaverini Benedenti nezdine azam ile tasvib keyfiyetini teyid ve taahhüd meselesi için nokta-i nazarında sabit olduğunu ilam ettirdi ve ikindiye mev’ud olan mülakatı kabul etmedi. 

     Benedent kralın tavır ve hareketlerini sevap görüyor idi.  Hatta son mülakatı ret etmesinden rencide olmadı.  Dört beş günden beri ihtiyar hükümdara verdiği baş ağrılarını kâfi görüp ve müşarünileyhin son cevabını kanaat bahş addedip tacizi ileri vardırmak küstahlık olacağını teyakkun eyledi.  Ve iş bu takdirat munsifanesini hükümetine iblağ eyleyerek o leyli umuru iknaya muvaffak oldu.  Binaenaleyh 13 Temmuz akşamı maslahat tamamen tasviye olmuş ve cenke hiçbir vesileyi zahire kalmamış idi.  Ertesi günü kendi şimendifer garında krala rast gelip kemali nezaketle teati selam eylemeleri arada her türlü sui tefhimin zail olduğuna delalet etmiş idi. Ne fayda ki Bismarck rahat durmayıp karıştırdığı Roma defneden çıkan bir kıvılcım koca bir harik ikad eyledi.

     Üçüncü Napolyon hasta ve şikeste olup maddi ve manevi zaafından dolayı bizzat tedvir umur edemiyor idi.  Hemen her gün sarayda toplanan vükela mecliste riyaset eylerse de kendi sözünü yürütemeyip etrafındakilerin ilkaatına münasiptir demekten başka bir şey yapamıyor idi.  Vükela meyanında ekseriyet sulha hâhiş-kâr ise de imparatoriçe ve hariciye nazırı Dük De Gramon harbiye nazırı Mareşal Le Boff harp taraftarı idi.  Başvekil Emil Olio’ya fuzala erbab kalemden olduğu halde bu meseleyi menazi fihâda izhar-ı rüyet edemeyip cereyana tabi bulundu.  Emse ile Paris arasında mekik gibi işleyen telgraflar üzerine her gün kararlar tahvil eyliyor ve nihayet en fenası ihtiyar olunur idi.  Birinci Wilhelm namzetlik meselesinin inzimam-ı rey ve iştirakı ile mütehaddis ve mündefi olmadığını ileri sürdüğü halde Fransa hükümeti mutlak onun reyi munzam olduğunu farz ediyor ve emir mahsusiyle prens Leopold’ün tesrid ettiğini itiraf etmesini ve onun için böyle bir namzetliğin men vukuunu resmen taahhüt eylemesini musırren iddia ve talep eyliyor idi. 

     Paris’te hararetli nümayişler başlamış idi.  Eli bayraklı bir takım kesân zukak zukak dolaşarak <Berlin’e, Berlin’e> avazelerini ayyuka çıkarıyorlar idi.  Kavga temayülatı önüne geçilmez raddeye varıyor idi.  Hâlbuki harbe sebep ciddi kalmadığı gibi Fransa tarafından ibkaı gayri makul ve tehlikeli olacak idi.  İngiltere’nin Paris sefiri Lord Lyons hakikat hali Dük De Gramon’a pek güzel tasvir ve izah eylemiş idi.  Meselenin sırf Prusya hanedanına ait olup Almanya’ya hiç taalluk olmadığını ve niza külliyen bertaraf edilmiş iken Fransa tarafından bila sebep ciddi harbe kıyam olunursa Almanya hükümetlerini bihakkın ihafe ve tahrik eyleyerek cümlesi Prusya kralına şerik ve zahir olacaklarını ve düvel-i muazzamca mesuliyet bütün bütün Fransa’ya mahmul olarak hiçbir neden muavenet tamahkârane vukua me’mul olmadığını ve Fransa’nın Almanya Kuvayı müctemiasına karşı yalnız kalacağını tamamıyla şerh etmiş idi.  Lakın bu hakimane sözler Dük De Gramon’u hakkıyla teskin edememişti. 

       Dük de Gramon muharebe için neye ve kime güveniyor idi?  Harbiye nazırı Mareşal le Boff meclis-i vükelada Prusya askerinin miktarca ziyadeliğinden ve seferberliğini daha süratle icra edeceğinden bahis etmiş fakat Fransa ordusu ilk hücumuyla kesb-i takdim eyleyerek Fransız leşkerinin maruf ve meşhur olan savlet evveliyat kahiranesi ile Ren hattı tutulduk ta Almanya’yı cenubi hükümetlerinin (Bavyera, Wuerttemberg, Baden) sarsılacağını ve bundan netayiç hissine istihsal kılınacağını ilaveten dermeyan eylemiş idi.  Dük de Gramon dahi iş bu savlet evveliyeyi kahirane tesiriyle sarsılmış olan hükümet mefkûrenin Fransa ile birleşeceklerini ve Prusya’nın zahmedidesi olan Avusturya ve Fransa’nın nimetşinas olan İtalya’nın bitaraflıkta devam edemeyerek her halde Fransa ile bil ittifak yardıma geleceklerini muhakkak gibi ad eyliyor idi.  Velhasıl hariciye nazırı savlet kahiraneye ve harbiye nazırı, refiki Dük de Gramon’un ittifaklar vaadine bel bağlayarak ve her ikisi yekdiğerine havadar ve kuvet-l zuhur olarak memleketlerini çıkmaz yola getiriyorlar idi.  Ve perde-i hayalet ile mestur olan basiretleri önlerindeki çah felaketi görmüyor idi. 

     Mesuliyet bir üçüncü şahsa da tevcih eyliyor idi ki o da imparatoriçe Eugenie’dir.  Üçüncü Napolyon’un bidayetteki usul idare-i mutlakıyeti vakıa icabat-ı zamane üzerine refte refte gevşeyerek daire-i serbesti bir hayli tevsi kılınmış ise de na-hosnutlar çoğalıp imparatorluğa rağbet azalmış olduğundan bu kadın bir tanecik oğlunun vera’itin temin etmek kaygısında idi.  Ve bunun için parlak muzafferiyetlerle taç saltanata ferver vermek lüzumunda kail olduğundan muharebeyi can vererekten temenni eder ve icrayı nüfuzdan hali kalmaz idi.  Mamafih prens Bismarck’ın tuzağına düşülmese ortada harp için çay endişe bir şey görünmüyor idi. 

     Gelelim Berlin’e:  Emse mülakatlarından evvelce malikânesinde bulunan Bismarck derhal Berlin’e avdet etmiş ve dolabını çevirmeğe başlamış idi.  Almanya cenubi hükümetlerini Fransa’nın etvar-ı cenkciyanesiyle korkutarak kendi tarafına celb ve âmâleye ve matbuat vasıtasıyla dahi Alman hissiyat milliyesini Fransa’ya karşı teheyyüce ikdam eyliyor idi.  Berlin sokaklarında dahi nümayişçiler < Paris’e Paris’e > diye bağırmağa başlamış idi.  Hükümet cenubiyeyi elde etmek için ne yapıp yapıp Fransa’ya ilan-ı harp eylemek mecburiyetine ilka eylemek lazım olduğunu ra’na biliyor idi.  Emse mülakatlarının son günlerinde bir tavır mütecavizane olup <namzetlik hususunda Fransa hükümetine tarziye yi kafiye verilmiş iken tehdidaneden feragat etmemesi elbette sui maksada mebni olmalıdır.  Bize teminat versin> yollu sözleri düvel-i muazzama ya tebliğ eylemiş.  Fransa ilan-ı harp etmezse fırsatı elden kaçıracak nuhbe-i âmâli Almanya ittihadı bir müddet daha tehire uğrayacak idi. 

     13 Temmuz akşamı Bismarck erkân-ı harbiyeyi umumiye reisi Mareşal Moltke ve harbiye nazırı General Ron ile birlikte talim eyliyor idi. Emse’den macerayı rûze dair telegraf name sefirede vasıl oldu.  Kralın sabahleyin parkta Fransa sefiri ile görüştüğü ve ba’de-z-zeval yaver vasıtasıyla kararını tebliğ edip elçinin yeni bir mülakat talebine muvafakat etmediği ve Benedenti tarafından bir güne itiraz vaki olmayıp yaver vasıtasıyla krala arz-ı teşekkür olunduğu sırasıyla hikâye olunuyor idi.  Bismarck telgraf nameyi okudukta taabbüs itti.  Merg âmil kaçıp gidiyor idi.  Bir an teemmülden sonra misafirlerine tevcih-i kelam ile harbe hazır mısınız son ve kati sözünüzü isterim dedi.  İkisi birden her zamandan ziyade harbe mahya olduklarını ifade ettiler.  Öyle ise işte size harp dedi.  Ve sefere üzerinde kurşun kalemi ile telegraf nameyi tahrif ve tağyir eyleyerek telgraf ajansına tevdi ettirdi.  Suret-i muharrefe Benedetini parkta kraldan son cevabı aldıktan sonra mülakat dilenciliğinden vaz geçmediği ve kraldan dost muamele ile mukabele vurud gördüğü mealinde idi.  Ajans bu muharrif haberi dakikasında dünyanın her tarafına neşir etti.  Bilcümle sefaretler ve gazeteler derhal malumat aldılar.  Berlin matbuatı tasniada daha ileri gidip kral tarafından Fransa sefirine usulü dairesinde ita ve iblağ-ı cevap olunduktan sonra sefirin mülakat cedide taleplerine kıyam ettiği ve bi-huzur olan kral artık sefiri ret ve def eylediği ve bir hükümdar zivekarın istirahat ve haysiyeti haleldar ayaldığı zemininde büyük harflerle yazılmış mülakalat, sütunları doldurmuştu.   Bismarck’ın umduğu tesir her iki tarafça hâsıl oldu.  Fransızlar elçilerini hakarete duçar ve Almanlar ihtiyar ve muhterem kralı bimani tacize maruz olmuş gördüler.  İşte fitne kazanını kaynatan bu havadis sahte oldu. 

     14 Temmuzda Fransa efkârı umumiyesinde asar-ı hiddet ve gazap şiddetle nemayan oldu.   Fransa’ya aleyhtar olan İngiliz matbuatı muharrif haberi tefsir eyleyerek Fransa sefirinin küstahlığını ve sonra muzilletini mübalağa ile tasvir eylemişler idi.  Yevm mezburda Bismarck İngiltere sefiri Lord Leftos ile mülakat edip Fransa hükümetinin mütearız lisanından velüleli teheyyüt askeriyesinden bahis ve şikâyet ile 6 Temmuzda heyet teşriiyede vuku bulan beyanat hakkında hükümet mezkûreden izahat name isteyeceğini söylemişti.  Bu halin şüyu Fransa hükümetini harbe karar verdirmişti.

     15 Temmuzda Dük de Gramon heyet-i teşriiyeye gelip sefire reva görülen ret mülakat hakaret mahiyetinde olduğunu ve Prusya’ya ilan-ı harp edeceğini beyan eyledi.  Miktarı kalil fakat kıymeti azim olan muhalifler behet ve hayret içinde kaldılar.  Sir frazları meşhur Tayyar meselede sehv veya tuzak olduğunu his ederek evrak-ı resmiyenin muayene ve mütalaasından evvel acaleten bir karar ittihaz olunmamasını niyaz eyledi ise de ekseriyet fırkası sitem ve tahkirlerle sözünü kesti.  Menkuldür ki  Tayyar iki parmağıyla işaret ederek iki dakika söz söylemeğe müsaade olunmasını mükerreren rica ettiği halde hükümet fırkası müşarünileyhin talakat lisanıyla ve bahusus muhakemesinin mantıkiye ve kuvvetiyle meclisi harp kararından caydırabileceği ihtimaline mebni patırtı edip hatta bazı ağızlardan hain-i vatan nidası fırlayıp o tecrübeli vatan perver bila-istima’ kürsü-i hitabetten indirilmiştir.  Ve gece hanesine giderken sokakta halk tarafından aynı sui muameleye hedef olmuştur.  Mamafih Jol Faverinteklif musirranesi üzerine muhabere evrakının tetkiki için hemen bir encümen teşkil kılınmıştır.  Encümen derhal ifayı vazifeye mübaşeret ve yalnız hükümet tarafından tevdi olunan evrakın mütalaasıyla kanaat eyleyerek Emseden Paris’e avdet etmiş olan Benedentiyi davete ve ondan tahkik keyfiyete lüzum görmedi.  Ve mazbatasını elden tanzim ve heyete takdim etti.  Yine azayı muhalifeden gambota evrak muhaberenin meclise iraesini talep edip encümen bu emniyetsizlikten tahavvür eyleyerek ve sanık lazımeyi gördüğünü beyan eyledi.  O yevm-i mühimmede millet meclisinde müteaddit planlar irtikab olunmuştur.  Evvela harbiye nazırı Mareşal le Böff harbe hazır olduğunu ve Prusya harekât-ı askeriyesine sekiz gün takdimi bulunduğunu ve cenkin temadi etse dahi askerin bir kundura kopçasına bile muhtaç olmayacağını tafra-fürûşane taahhüd eylemiş idi ki kizb mahz idi.  Zira harekât-ı harbiye başlar başlamaz Fransa ordusunun ne kadar intizamsız ve levazımının ne kadar nakıs olduğu zahire çıkıyordu.  Saniyen hariciye nazırı Dük de Gramon evrak muharebeden yalnız işine gelenleri encümene irae ettikten maada beyanatında müttefikleri olduğunu ima eder yollu idarei lisan etmiştir ki bu da bir vahimeden ibaret idi.  Ve senet ittihaz ettiği vesaik mahud muharrif haberden ve Alman matbuatının neşriyatından ibaret iken ve Benedentiden varid olan müteaddit telgrafların hiç birinde bozgunluğa ve hakarete delalet eder harf ve ahd yok iken hücec kati müsbete cüzdanımdadır diye atıp tutmuştu.   Salisen encümen evrakın kâffesini gördüğü temin eylemiştir ki bu da mugayir hakikat idi.  Böyle asılsız teminat ve sathi tahkikat üzerine heyet-i teşriiye on muhalif reye karşı 246 rey ile mahsusat fevkalade-i harbiyeyi kabul yani harbe izhar muvafakat etti.  Gerek kabinenin ve gerek milleti temsil eden meclisin vahamet karı kemali ciddiyetle derpiş ve muhakeme eylemesi muktezi iken gösterdiği hufte aculane cesim vatanda derin yaralar açmış ve hafıza-i millette zehirli tesirler bırakmıştır.  Başvekil Emil Oliyoya fırka-i muhalefetin itirazatına cevap verirken <mesuliyetimizin ne derece ağır olduğunu biliyoruz ve onu hafif yürek ile kabul ediyoruz> cümleyi meşhuresini ağızından kaçırmıştı ki evliyayı umurun tarzı tefekkürünü bu hafif yürek tabiri pek güzel tarif ve tasvir etmişti. 

     Paris halkının mecnunane alkışlarıyla ilan-ı harp kararı 19 Temmuzda Prusya’ya tefhim kılındı.  Bismarck bu noktaya vasıl olmak için o kadar didinmiş ve yorulmuş ve bazen öyle buhranlı demler geçirmiştir ki yeis ve füturundan bilistifade reis kardan çekilmeği birkaç kere gündeme aldığı olmuştu.  Çünkü kral ve müşavirlerinden birçoğu muharebeye sebep olmaktan tevhiş eyliyorlardı.  15 Temmuzda Emse’den avdet eden birinci Wilhelm’i Berlin ahalisi harikulade tezahürat ile karşıladı.  Hissiyat milliyenin bu mertebe galeyanı mesbukü’l-emsal değil idi.  Almanya şimali hükümetleri bila tereddüt Prusya ile teyid ve tersin ittifak ettiler.  Prusya ile o kadar sıkı fıkı olmamaları itibariyle Fransa’nın dâhil hesap ettiği Almanya cenubi hükümetleri Fransa orduları tarafından en evvel kendi toprakları pa-zede-i tecavüz ve istila olacağını mülahaza ederek tereddüd müzminlerini bertaraf ve Prusya ile tevhid harekete dair ahitnameler teati eylediler.  Fransa hesabında yanıldığını ve Reichstag’da dermeyan olunan <<muharebe Fransa milletine değil imparatorun zatına müteveccihtir>> sözlerine rağmen hakikat halde mücadele bütün Alman milleti ile olduğunu pek çabuk anladı.

          Bitmedi

               Abdurrahman Şeref

     [ * ] – Donanma mecmuası, 84 ncü nüsha.

Deniz hayatı:  [tahtelbahrin bir vapur delaliyle latif işareti vermesi]

Garp cephesinde:  [Flanderde Alman topu]

Şark cephesinde:  [Moldovya’da bir tarassut mevkii]

Garp cephesinde:  [tayyare topu]

 

ZİYA GÖKALP BEY EFENDİYE

Öteden beri, bütün yazılarınızı derin bir dikkat ve hürmetle, adeta ezberlercesine okur ve anlamağa çalışırım.  Yeni mecmuanın yedinci nüshasında intişar eden ahlak buhranı serlevhalı kıymettar makalenizi de bermutat mütalaa ederken fikrim birden bire dalgalandı.  Diyorsunuz ki:

<<Tevfik Fikret, bütün hayatında münevver tabakanın bu şuurî vasıflı ahlaksızlığına karşı cihatla meşgul olmuştu.  Fakat telmizlerinden hiç birisi ona hakiki bir piri olmadı.  Maatteessüf bugün Fikret’in taraftarları da, aleyhtarları da kendisine fertcilik isnat ediyor.  Hâlbuki Fikret ahlaksızlığa ve bizim anladığımız manadaki fertciliğe karşı mücahede eden yegâne şairimizdir.   Hürriyetimizin başka sahalarında da Fikretlerimiz olsaydı bu günkü ahlak buhranı mevcut olmayacaktı.  Teessüf olunur ki Fikret seciyesinde bir feylesofumuz, bir ahlakçımız, bir içtimaiyatcımız henüz yoktur.   Başka milletler bu gibi büyük ruhlu adamları olduğu içindir ki, bizim bu gün geçirmekte olduğumuz içtimai buhranları kolayca geçirmişler ve az bir zamanda normal bir hale gelmişlerdir. >>

Hâlbuki bendeniz, Fikret’in vefatı üzerine “Tanin” de intişar eden bir makalenizde yukarıya nakil ettiğim fikirlerin aksini müdafaa etmiş olduğunuzu hatırlıyordum.   Hemen kitaplarımı karıştırdım ve 1 Eylül 1331 tarihli olan bu Tanin’i buldum.  Tevfik Fikret ve Türkçeler, ismini taşıyan bu makalenizdeki maddelerden son ikisini aynen nakil ediyorum:

<< 6 – Türkçülerin mefkûresi milliyet olduğu halde Fikret’in prestijdeleri ferdiyet ile beşeriyettir.  Fikret ferdici ve beşeriyetçi olmakla bizden ayrılıyor.

7 – Fikret şair olduğu gibi aynı zamanda bir ahlak müçtehididir.  Kendine mahsus bir ahlak mesleği var.  Ahlak bir mefkûreye istinad eder.  Fikret’in ahlakındaki gaye, ferdi (her yüksekliğin fevkine) çıkarmaktadır.  Türkçülük ahlakında ise (her yüksekliğin fevkine) is’âd olunmak ancak milletin nasibidir.  Fertler bu gayeye çalıştıkları nispette yükselirler.  Yoksa fert ne kadar âli meziyetlere malik olursa olsun millet pereslikten inhiraf ederek fert perest olduğu gün yolunu şaşırır.  Bence Fikret ahlakı bir salabete malik bir ahlak müçtehididir.  Fikret ahlakî kanaatlerinde samimidir.  Fakat maatteessüf bu ahlak, nazariye itiyariyle yanlış, ameliye itibariyle muzırdır.  Türk gençleri bu ahlakın mukallidi oldukları gün Türklük inhilale başlar.

O halde Fikret’i bencil edelim, fakat arkasından gitmeyelim.>>

Bendeniz bu iki fikriniz arasında büyük bir tezat uçurumu görüyorum.  Yazılarınıza karşı büyük bir hürmet ve itimat besleyen bu telmizinizi lütfen tenvir buyurur iseniz pek müteşekkir olacağımı en kalbi hürmetlerimle arz ederim muhterem üstadım efendim.

Beylerbeyi:  7 Eylül 1917

Yusuf Ziya

Mecmuaya:

     Epey zaman evvel gönderilen bu suali neşir için çok düşündük çünkü bizde bu türlü bahislerde sualle muarız kalmak bahis-i hiddet, cevap vermemek suretiyle yapılmak istenilen tahkir – madde izzet-i nefis meselesi şeklini aldığından – sebeb-i şiddet oluyor.   Sükût edilerek herkesi rencide-dil etmek bilmem, medar-ı muvaffakiyet midir?  Geçenlerde tedrisat mecmuasında Cevdet Paşa merhumun hayat aliyesine ait uzun bir makale tahliliye okumuştuk.  Eskilerin. Teceddüde muhtaç fakat taklide layık bir dirine-i makbulesini takdirler ile karşıladık.  O zaman ulemadan bir zat, dersini takrir şeklinden çıkarmış.  Talebesiyle mubahese muhatabayı tercih eylemiş nev-demîde zekâlar, hocalarına karşı hürmetkârane sualler sorarak, hoca efendi de bunlara cevabı tenzil ve şan aliyesine şeyn saymayarak ders bir meclis istifade halini alırmış.  O zaman pek genç olan Cevdet Efendi (paşa) bir gün muallimini amansız bir yerden yakalar.  Hocası biraz sıkışır ve Cevdet Efendiye dostça cevap verir.  Fakat bahsi kazanamaz.  Gelecek derse kadar tetebbuatına devam eder ve geldiği zaman [Cevdet haklı imiş] diye telmidine beyan-ı itizar ve bahs-i derin tetebbuatıyla feyz aver bir surette tenvir eder.

Fikret merhum hakkındaki hükümlerin bu suretle tahviline gelince:

Bize kalırsa bazı zekâlar daimi bir tebdil halindedir.  Belki bir cereyan tekâmül takip eder.  Bu türlü tahakküm bir endazına hükümler ise keşfiyat fenniyenin tevalisiyle değişen nazariyatı kabilinden ad olamaz.  Evvelinde ısrar boş, mızır, ikincisi neşir, gariptir.  Nazariyat içtimaiye ve felsefiye, fünun maddiye kabilinden değildir.  Ona hesabı bir katiyet vermek, istikbali hiç düşünmemek demektir.  Ala, iki sene evvelki nazarıye ile iki sene sonraki arasında fark-ı külliyi anlayacak bulunmadığına hüküm edile. .

Bu da biraz fazla olmaz mı?

İSKAJERAK MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

“JUTLAND”

3

İngilizlerin tefevvuk adedîsi:

İskajerak muharebe-i bahriyesinin dört muhtelif safhası vardır.

Birinci safha: Alman ve İngiliz Kuvayı istikşafiyesi arasında cereyan etmiştir.

İkinci safha:  Bu safhada Alman Kuvayı asliyesi de istikşaf filoları arasındaki muharebeye iştirak eylemiştir.

Üçüncü safha:  İngiliz Kuvayı asliyesinin meydan muharebeye muvasalatı üzerine tarafının umum kuvvetleri yekdiğeriyle çarpışmıştır.

Dördüncü safha:  Bu safhada gece muharebatı vukua gelmiştir.  Muharebenin safahat muhtelifesini sırasıyla takip edeceğiz.

Birinci safha

Keşşaflar arasında:

 

31 Mayıs 1916 Çarşamba günü öğleden sonra, şimal denizinde hava açık ve latif, İngiliz Amirali David Beatty’nin, raporunda söylediği gibi, <güzel ba’d-ez zuhur> idi.  Hafif bir karayel rüzgârı esmekte olup deniz rakid ve yalnız kemal-i süratle seyir eden gemilerin husule getirdiği dalgalar mevcedar idi.  Kabiliyet rü’yet yahut tabir-i diğerle menzil-i rü’yet iyi idi.

Ferik Amiral Scheer’in kumandası altında bulunan Alman Kuvayı istikşafiyesi, ba’d-l zuhur saat 3,30 da Danimarka’nın garbında kâin Hanstholm mevkiinin 90 mil açığında – Heligoland adasının takriben 315 mil şimal şarkîsinde – bulunuyordu ki piş-dar vazifesini ifa eden ilerideki küçük Alman kruvazörlerinden düşmanın görüldüğü haberi verildi. [ 1 ]

Evvela, Von Hipper’iin muharebe kruvazörleri ilerisinde borda nizamında seyir etmekte bulunan seri Alman kruvazörlerinin garp cenahı tarafından görülmüş olan bu düşman kuvvetleri ferik Amiral Sir David Beatty’nin kumandasındaki İngiliz Kuvayı istikşafiyesi idi.  Amiral Beatty daha saat 2,30 da ileride bulunan keşşaf kruvazörlerinden şarkta müteaddit dumanlar görüldüğünü telsiz telgrafla haber almış olduğundan der-akab o tarafa tevcih etmişti.

Hipper ve Beatty filolarının keşif müfrezelerini teşkil eden küçük kruvazörlerle muhriplerin yekdiğerini görmesi üzerine Alman kruvazörleri kendi sol cenahlarında toplanarak, o taraftan görülen evvela beş muahharan sekiz tane kalyop sistemi kruvazör ile sair düşman sefain-i hafifesi üzerine hücum etmişler ve onları şimal garbî istikametinde geriye püskürtmüşlerdir.

Tayyare tarassudatı:

Bu esnada Beatty filosuna mensup keşşaf sefaininden SMS Galatia seri kruvazöründe bulunan, komodor Aleksander’in Alman filosunun yalnız küçük kruvazörlerinden ibaret olmayıp mühim bir kuvvet teşkil eylediğini telsiz telgrafla Amiral Beatty’ye bildirmesi üzerine, İngiliz filosunda mevcut bulunan yegâne deniz tayyaresinin uçurulması hakkında Amiral tarafından HMS İngazin kruvazörüne emir verilmiştir.  İngiliz tayyaresi saat 5,8 de derhal hareket etmiş, şark ve şimal şarkîye doğru uçarak Alman donanmasına takrib eylemiştir.   O sırada sema bulutlanmağa başladığı gibi bacaların neşir ettikleri kesif dumanlar da mani rüyet olduğundan tayyare, Alman gemilerini iyice keşif edebilmek için gayet alçaktan uçmağa mecbur olmuştur.  İngiliz tayyaresi 900 kadem irtifadan Alman filosunun muhafazalı kruvazörlerine 300 yardaya kadar takrib etmiş ve onların şedid bir ateşine maruz kalmakla avdet eyleyerek netice keşfiyatını Amirale bildirmiştir.

Amiralin vesait-i havaiye istimal edip etmediklerine gelince.  İngiliz mahafil bahriyesi, muharebe günü, Almanların Zeplinler vasıtasıyla istikşafat icra ettiklerini ve iki sefine-i havaiyenin topçu ateşi ile şimal denizinin muhtelif mevkilerinde ıskat olunduğunu Danimarka balıkçılarının derece-i vüsûku meşkûk rivayetine istinaden dermeyan etmişlerse de Almanlar, bu iddiayı ret ve cerh eylemekte ve Alman donanmasının İskajerak muharebesinin vuku bulduğu 31 Mayıs günü ne Zeplin ve nede tayyare istimal etmediğini söylemektedirler.  Almanların iddiasına nazaran, 31 Mayısta yalnız keşşaf kruvazörler tarafından istikşafat yapılmış olup Zeplinler, ertesi günü yani 1 Haziranda, şimal denizinde cevelanlar icra ederek İngiliz donanmasının harekâtını tarassut eylemişlerdir.

Mabadı var

Abidin Daver

[ 1 ] – Tarafeynin yekdiğerine atıf eylediği miktar-ı zayiat hususunda olduğu gibi muharebenin saha-i vuku, mevkii hakkında da İngiliz ve Alman iddiaları beyninde ihtilaf ve tezat vardır.  Almanlar muharebenin İskajerak sularında ve İngiliz, Alman üss-l harekelerinden aşağı yukarı aynı mesafede cereyan ettiğini iddia eyledikleri halde, İngilizler mevkii harbin daha cenupta, Horun kayalığı açıklarında, şimal denizinin Alman körfezi denilen cenup kısmında yani Alman üss-l harekelerine daha yakın bu mevkide olduğu müddiasını dermeyan ediyorlar.  Bundan dolayıdır ki başta İngilizler olmak üzere bütün itilaf mahafilinde bu muharebeye, İskajerak muharebe-i bahriyesi yerine Jutland muharebe-i bahriyesi namı verilmektedir.  Jutland malum olduğu üzere, Danimarka’nın kâin bulunduğu şibh cezirenin ismidir.  İskajerak boğazı ise Jutland yarım adasının şimal ve şimal şarkîsindedir.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.