DONANMA MECMUASI – 94 / 143 1 Kasım 1917

DONANMA MECMUASI – 94 / 143  1 Kasım 1917

Perşembe:  1 Teşrin-i Sânî 1333 / 15 Muharrem 1336

Donanma cemiyeti haftalık gazetesidir

En meşhur muharrirlerin muavenet mahsusa-i kalemiyesi temin edilmiştir.

Nüshası: 40 para

Merkez tevzi Bab-ı Âli caddesinde ay yıldız kitaphanesidir.

Mercii:  mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daire-i mahsusaya müracaat edilmelidir.

İhanetin cezası

     Müttefiklerimiz, hain İtalya’ya ihanetinin cezayı sezasını vermeğe başladılar.  Otuz senelik müttefiklerine, arkadan hücum etmek suretiyle harbin uzamasına ve bu kadar fazla kan dökülmesine sebebiyet veren İtalya layık olduğu cezayı müthişe çarpılıyor.  Daha harp umuminin ilk ayında, Alman ordusu kemal-i süratle Paris üzerine yürürken Fransa’ya suret-i katiye de bi-taraf kalacağına dair teminat kavi vererek Fransa – İtalya hududunda mütehaşşid  (300,000) kişilik bir Fransız ordusunu Paris müdafaasına tahsis ettiren ve bu suretle “Marne” meydan muharebesinin neticesiz kalmasına sebebiyet veren, muahharen 1915 senesi ilkbaharında August von Mackensen orduları Rusya’ya karşı icrayı harekâta başladıkları zaman Avusturya – Macaristan’a ilan-ı harp ederek bu harekât taarruziye yi de işgal eden İtalya, şimdi bildirim gibi seri ve müthiş bir taarruz karşısında perişan ve muzahil olmaktadır. 

     Bu hafta zarfında İsonzo cephesinde başlayan mütemekkin taarruz, ilk hamlede İtalyan cephesini yarmış ve bu satırları yazdığımız dakikaya kadar – taarruzun henüz altıncı günü olduğu halde – İsonzo ve Caporetto’daki İtalyan orduları, tarihinde, hatta bu cihan harbinde dahi hiçbir zaman misli görülmemiş bir inhizama uğramışlardır.  İtalyan ordusunun 6 günde verdiği esire 130,000 kişiye topların miktarı 900’e baliğ olmuştur. 

     Gelecek hafta karilerimize inşallah bu rakamların iki misli arttığını tebşir edeceğimizi kavi yen ümit eyliyoruz.

 

Dretnotlar nelerden korkarlar?

     [Atideki makale bir İngiliz mecmuasından tercüme olunmuştur.  Bu makale harp umumiden birkaç ay evvel neşir olunmuş ise de münderecatı ta o zamanlarda tahtelbahir ve tayyareler hakkında İngilizlerin ne düşündüklerini ve bilhassa Almanlarla bir harp zuhur ettiği halinden ne kadar endişe his ettiklerini ve harp umumiden sonra ise tahtelbahir ve tayyare muharebelerinin netayici bu endişelerinde İngilizlerin ne kadar haklı olduklarını gösterdiği cihetiyle şayan-ı ehemmiyet görüldüğünden hülasa iktibas tensip kılındı.]

     Ahiren vuku bulan manevralar en müthiş harp sefinelerini dretnotların değil tahtelbahirlerin teşkil edeceği günün uzak olmadığını bize göstermiştir.  Lakın bu hüküm ancak istikbale ait bir mütalaadan ibarettir.  Muhakkak olan bir şey var ise, iç denizlerde tahtelbahirler daha müthiş bir silah tahrip oluyor. 

     Torpillerin dretnotlara ne kadar tahribat ika edebilecekleri bugün mühim bir meseledir.  Rusya – Japonya muharebesinde Port Arthur’da ilk defa vuku bulan hücumda üç sefineye torpil isabet etmiş idi. Bir harp sefinesi kıç ve diğeri de baş tarafından rahne-dar olmuş ve bir kruvazör de kömür ambarından bir torpil yemiş idi.  Her defasında vuku bulan hasarat me’mûlun fevkinde hafif idi.

     Yine Rusya – Japonya muharebesinde Amiral Heihaçiro Togo ’nün sancak gemisi olan Mikasa sehven torpillenmiş idi.  Japon muhripleri bunu firar eden bir Rus Amirali sefinesi zan etmişler idi.  Mikasa dahi pek hafif surette hasar dide olmuş idi.    Tsushima muharebesinden sonra bazı Rus sefineleri torpil ile gark edilmişler ise de bunlar pek köhne olduklarından ve zaten top atışıyla fena halde hasara uğramış bulunduklarından bu vaka torpillerin dretnotları, hatta daha küçük sefineleri ne derece tahrip edecekleri meselesini tenvire hadim olmaz.

     Balkan muharebesinde son sisten yalnız bir harp sefinesi torpillenmiş idi.  Bu sefine Hamidiye nam şanlı kruvazörler idi ki 18 pusluk bir Bulgar torpiliyle baş tarafından vurulmuştu.  O zaman mezkûr sefinenin harbe gayri salih bir hale geldiği rivayet olunmuş ise de üç hafta zarfında Türkler tarafından tamir edilmiş ve bilahare Akdeniz’de icrayı faaliyet etmekte bulunmuştur. 

     Alelumum teslim ve kabul edilebilir ki dretnotlardan ekseri tahtelbahirler tarafından torpillendikleri takdirde fena halde duçar-ı tahribat olamaya mahkûmdurlar.  Bunlar birkaç torpil yedikten sonra bile belki denizin yüzünde kalabilirler ise de tamir edilinceye kadar bittabi hizmet faaliyetten mahrum kalırlar. 

     Tahtelbahirler görülürse bunlara karşı cesim sefineler ancak serien firar etmekle kurtulabilirler.  Aksi takdirde kasaphanedeki sığır bıçağa karşı ne halde ise bunlar da tahtelbahirlere karşı o haldedirler.  Kurtuluş yok.  Fakat hiç bir sefine-i cesime mütearız bir tahtelbahir in periskopunu göremez ve şayet görse bile onun için yegâne çare-i selamet süratle firardan ibarettir.  Şüphe yoktur ki mürur zamanla bunlar için bir nevi silah bu defa ve mukavemet keşif olunacaktır.  Fakat hali hazırda tahtelbahirlere karşı her hangi bir topun hakikaten faydalı olup olmadığı şüphelidir.  Binaenaleyh tekrar diyoruz ki cesim sefineler için tahtelbahirlerden ne kadar mümkün ise kaçmaktan başka çare-i halas bu kadar.  1913 manevraları bu nazariyenin isabetini meydan sübuta çıkarmıştır.  Şu halde sualimizi muhafaza etmek hususunda ittihaz olunacak her güna tedabirde dretnotları katiyen hesaptan çıkarmak lazım gelir.    

     Umur siyasiye ile iştigal edenlerin dretnotlara ne kadar bel bağladıkları nazar-ı dikkate alınacak olursa bu sözümüzün bittabi dehşetli telakki olunacağı der-kârdır.   Tahtelbahirler şimdi toplarla müsellahdırlar.  Bunlar temin-i hâkimiyet için bir biriyle de harp edeceklerdir.  Harp etmek için ise satıh bahride bulunmalıdırlar.  Bu suretle de düşman için kolay isabet vaki olur bir hedef teşkil ederler.  Bu toplar ancak 12 yahut 14 lüktürler.  Bu çapta toplar ise pek ziyade tesirli olmazlar ise de nakliye sefinelerini tutuşturmağa ve onları tahribe kâfi gelirler. 

     Gelelim sefain havaiye ye:  mütearrız tahtelbahirler öteye beriye

Haşmet-meâb imparator (Wilhelm) hazretleri

Osmanlı müşiri üniformasıyla.

DONANMA

DÖRDÜNCÜ SAL-İ HARB

Harb-i umumiye iştirakımızın üçüncü devr-i senevisi

16 – 29 Teşrin-i evvel 1330 / 16 – 29 Teşrin-i evvel 1333

     (16 – 29 Teşrin-i evvel 1333) Pazar ertesi günü harb-i umumiye iştirakımızın üçüncü devr-i senevisine müsadif olduğundan bu hafta dördüncü sal-i harbimizi idrak ettik.  16 – 29 Teşrin-i Evvel 1330 tarihinde, Karadeniz hadise-i malumesiyle, devlet-i Osmaniye’de cihan harbine müdahaleye mecbur olmuş, Almanya ve Avusturya – Macaristan’ın yanında ahz-ı mevki eylemiştir.  O zamandan beri üç sene geçti.  Bu üç sene, devlet Osmaniye’nin şan ve şevketini belki üç rebi asırda bile temini gayri kabil bir derecede yükseltmiştir. 

     Bu üç sene zarfında “hasta adam” bilinmez nasıl bir tebdil sihir kar ile zinde bir kahraman oldu.  Hasta Adam’ın mirasına konmak hülyayı ihtiras karıyla gözleri dönmüş olan itilaf devletleri, üç senedir, her tarafta karşılarında bu kahramanın sine ve süngüsünü buldular.  Kafkasya’da, Çanakkale’de, Irak’ta, İran’da, Yemende, Sina’da, Trablus garpta, Makedonya’da, Galiçya’da, Romanya’da, hatta nihayet İtalyan Alplerinde Türkün heyulayı muhibi, kahhar ve müntekim,  düşmanların önüne dikildi.  Ne Rusların hesapsız sürüleri, ne İngiliz – Fransızların cehennemi ve sakıt harbiyesi, ne de Romenlerin arkadan vaki olan taarruz nagehanisi, kâh fıktan vesait, kâh şedaid tabiat, kâh da noksan addedi ile harp etmek mecburiyetinde bulunan kahraman alaylarımızın azim ahenini, hemaset bi misalini mağlup edememiştir.  Çanakkale’de yalnız sine ve süngüsünden çelik bir kale vücuda getiren bu alaylar, ateşin çölleri aşarak Süveyş kenarlarına, sengin sahraları dolaşarak İran beyabanlarına akınlar icra etmişler, Galiçya’da, Makedonya’da, baîd ve karib mazilerde helalın nur-i mübareki altında yaşamış olan bu memleketlerde, devletimizin eski edvar-ı şan ve şevketini ihya eden hamaset harikaları izhar etmişler, Tuna boyunda, Eflak ovalarında ittifak ordularının rehber zaferi olmuşlardır.  Osmanlı ordusu, bu üç harp senesinde, yekdiğerinden haftalarca uzak cephelerin birinden diğerine koşar, yetişirken Osmanlı bahriyesi de, magzûb zırhlılarının intikamını almağa çalışmış, fırsat düştükçe küçük gemileri ile büyük darbeler indirmekten geri durmamıştır.  Muzaffer HMS Muavenet-i milliye, şeci’ HMS Sultan Hisar,  fedakâr hms Timur Hisar ve emsali, Osmanlı bahriyesini hürmet ve takdir ile şan ve şerefle yâd ettirecek kahramanlıklar göstermişlerdir. 

     Harbin dördüncü senesi girerken artık maziye karışan üç harp senesinde Osmanlı silahlarının ittifak murabba ifa ettiği cihan kıymet hizmetleri şöyle muhtasaran olsun yâd ve tahattur etmek bir vazife-i milliye ve vataniye teşkil eder.

     Osmanlı kuvveyi berriye ve bahriyesi tarafından müştereken ihraz edilen 5 – 18 Mart 1331 muzafferiyeti İngiliz – Fransız donanmasına boğazları bahren kapamış, 13 – 25 Nisan 1331 den 27 Kânûn-i evvel 1331’e kadar tarihin en şanlı bir destan zaferi olarak devam eden, Çanakkale müdafaası ise düşmanların denizden açamadıkları boğazı onlara karadan da tamamen sedd-i bend eylemiştir.  İşte bu muazzam müdafaa sayesindedir ki İngiltere ve Fransa, Rusya ile ittisal peyda edememişler.  Ruslar, topsuz, tüfeksiz, cephanesiz kalarak Hindenburg ve Mackenzie ordularının önünde perişan olmuşlardır.  İngiltere ile Fransa ise Rusya’nın zahire ambarlarından istifade edememişlerdir.  Çanakkale müdafaası aynı zamanda balkanlardaki muvazenet siyasiyenin de ittifak manzumesi lehinde muhafazasına hizmet etmiştir.  Yunanistan ile Romanya o nazik zamanlarda harbe girmekten ictinab etmişler, Bulgaristan ise nihayet ittifak devletlerine iltihakı muvafık bulmuştur.

     Diğer taraftan Kafkas ve İran cephelerinde, ordularımız mühim Rus kuvvetlerini işgal eylemişler ve onlarla icra eyledikleri kanlı muharebat neticesinde bir kısım Rus kuvasını o cephelere celb ederek Hindenburg ve Mackenzie işlerini kolaylaştırmışlardır.    

     Irak’ta, kut’ül amare muzafferiyeti ile neticelenen harekât-ı harbiye esnasında kuvvetli bir İngiliz ordusu, işgal, imha ve esir edilmek suretiyle İngilizlere de mühim darbeler indirilmiştir. 

     Süveyş’e karşı icra edilen harekât ve Sina cephesi muharebatı, yine İngiliz ordusunun bir kısım kuvvetlerini bu cepheye tahsisine mecbur etmiş ve bu suretle garptaki İngiliz tazyikinin kısmen tahfifine muvaffakiyet elvermiştir. 

     Yemen’de İngilizlere, anavatanla muvasalası bulunmayan Trablusgarp ve Bingazi’de cebin İtalyanlara indirilen münferit fakat müessir darbelerde düşmanlarımız üzerinde az mühim tesirat icra etmemiştir.

     Makedonya’da Saray ordusuyla harp eden dilaverlerimiz ise Bulgar ordusuna büyük ve kıymetli muavenetlerde bulunmuşlardır. 

     Galiçya’da General Aleksei Brusilov gibi havenihvar bir kumandanın bila merhamet ateşe sürdüğü hadsiz ve hesapsız Rus sürülerinin sel taarruzuna maruz kalmış olan Alman ve Avusturya – Macar kuvvetleri Osmanlı fırkalarının düşmana bir hatve bile yer vermeyen muavenet şahametkaranesine nail olduktan sonra üç müttefik ordu Rus taarruzlarını tamamen tard ve tevkif etmişlerdir. 

     Bu suretle Çanakkale’den İngiliz – Fransızları geçirmeyen Türkler Galiçya’da da Rusları durdurmak gibi iftihara seza bir muvaffakıyet azam ihraz eylemişlerdir. 

     Romanya’nın ihaneti akabinde Dobrice’ye koşan aslanlarımız, Rus – Romen – Sırp kuvvetlerinden müteşekkil düşmanı mağlup eyleyen ittifak murabba kuvayı müşterekesinin ruh zaferini teşkil etmişlerdir.  Muahharen Eflak ovalarında hainlerin cezası verilirken Romanya’nın akıbetini tayin eden Argaşo meydan muharebesinde askerlerimiz, bir Türk alayı on misli düşmanı mağlup etmek gibi, hamaset ve kahramanlığın yetişilemez bir mertebe refiasına vasıl olmuşlar ve bu meydan muharebesinin parlak bir muzafferiyetle tetevvücünü temin ve teshil etmişlerdir. 

     Nihayet bugün de Avusturya – Macar hükümdarının nazarı takdirini celb eden dağ müfrezelerimiz, İtalyan Alplerinde, Trablusgarp hırsızlarına Türkün zor pazusunu göstermek üzere bulunuyorlar. 

     İşte üç sene zarfında Osmanlı devlet ve milletinin kaderini yükselten tarih milletimize şanlı sahifelerle ihda eden, ittifak murabba zaferler kazandıran kudret ve kuvvet, şeci’ milletimizin on bir muhtelif cephedeki hadsiz hesapsız havarik hamasetinden doğmuştur. 

    Donanma, kahraman gazi ve şehitlerimizi ta’zim ve takdislerle yâd ederken dördüncü sal harbin aynı zamanda şanlı ve şerefli bir sulh senesi olmasını da Cenab-ı Haktan niyaz eyleriz. 

          Donanma

HARP GAYELERİ

1

     Cerâid-i yevmiyeden biri, sulh gayeleri hakkında Almanya’da cereyan etmekte olan münakaşatı bir başmakalesine zemin ittihaz edeli, hayattan bir ay daha kayıp ettik.  Ahmet Emin Beyin bu mühim makalesi intişar edeli epey oluyor.  Emin Bey, (Rantlav) un bir şikâyetini bizlere esma’ vasıta olarak bu millete bir hayırlı hizmet daha ifa etmiştir.  O makaleye göre Alman mütefekkirini, Osmanlıların harp gayeleri hakkında düşündüklerini vasıta-i matbuat ile diğer müttefiklerine anlatmakta imsak ve terahi yolunu iltizam ettiklerinden, matbuat Osmaniye’nin neşriyatından pek az haberdar olduklarından şikâyet eylemekte, daha vazıh bilmenin bilmemekten hayırlı olduğunu görerek efkâr-ı umumiyenin tercümanı olmak lazım gelen gazetelerimizden birçok şeyler beklemektedir.  Mahsusat-ı kavmîye kabil-i inkâr değildir.  Bizler ise, hissiyat ve mütalaatımızı efhamda daima sukut cihetini iltizam ederiz.  En büyük, tarih ve istikbale hâkim bir fedakârlığı bile sakıtane yapıvermek bizlere mahsustur.  Bize öyle geliyor ki esbab ve avarız sairesinden sarf-ı nazar bu meselede de aynı halet-i ruhiye hükm-fermâdır.  Matbuatın rehberlik vazifesindeki kusuru münakaşa etmekte – bizce – mümkün-l icra mesailden olmadığı cihetle Ahmet Emin Beyin vezaif-i ceraidi ihtar yolunda o makalede tekrar eyledikleri cümleleri kabule biraz tereddüt etmekteyiz.  <<icab-ı hal azmayış>> kabilinden olduğunu daha 1306 senesinde Muallim Naci merhum <<Osmanlı şairlerinde>> bil nasibe söylemiş idi.  

     Fikrimize göre Müslüman silah şehametiyle teyid olunan saltanat saniyenin hukuk müstakbelesi, bu cihan harbinin en muhikk davalarından biridir.   Müttefiklerimiz tarafından tamamen teslim edileceğini yakinen bildiğimiz bu <davayı hayat> kuvveyi teyidiyeden mahrum değil, bilakis yukarıda işaret eylediğimiz veçhile hûn pak şüheda ile muvaşşah bir berat-i istihlasdır.  Geçenlerde Ahmet Emin Beyin makalesini okuduktan sonra telgraf ajansları, Avusturya – Macaristan hariciye nazırı Count Leopold Berchtold’un harp gayeleri ve mesele-i sulhu izah eden nutuk meşhurunda nazar-ı ibretimize bir hakikat beliğ vaz etmiş idi. Avusturya – Macaristan’ın daha harbin ferda vukuunda mahkûm inhilal olduğu iddiası yeni bir şey değildir.  Oradaki ihtilaf anasırı gören birçok zahir binler, hatta düşünebilenler, muhtelif gayelerin tesadüfleriyle o koca imparatorluğun bir günde zir ü zeber olacağı nazariyesini ileriye sürmüşler, birçok yazılar yazmışlar idi.  Fakat zaman bu iddiaya bir imza butlan çekti.  Avusturya Macaristan üç buçuk seneden beri hakkı hayatını kılıcı ile ispat etti.  İşte Count Berchtold, muhikk bir lisan-ı iftihar ile bu hakikati tekrar ettikten sonra imparatorluğun harp gayeleri de bittabi tebdil ettiğini, hayat bahasına kazanılan bir hakkın, hukuk saire tevlid eylemesi pek tabii olduğunu ileriye sürüyor ve bittabi hakkı teslim etmeği kendileri için medar-ı iftihar bilen erbab-ı insafın mazhar takdiri oluyor.  

      İşte o makale ile bu nutuk, bize harp gayeleri hakkında birkaç satır yazdırıyor.  Biz de bugün Avusturya – Macaristan ile aynı safta bulunuyoruz.  Bir hükümet tasavvur ediniz ki, semend celadetini şarkta vasat İran’a garpta Saint Gotthard geçidine kadar uzatmış, cenupta Sahra-yı Sudan, Aksa-yı Mağribî’de Cezayir, münkad fermanı olmuş Moskova havalisi piş-dar galibinin senelerce münkadı olmuş.  Fatihin Gedik Ahmet Paşası İtalya kıyılarında kaleler zapt ederken, Cezayir’in o zaman korsan denilen kiram guzâtı İrlanda sahillerine kadar dehşet salmış.   Kâh beş altı devlet üzerine hücum eylemiş.  Makamında kılıcına dayanarak kıyam ile müftehir olan bu saltanat muazzama, bu sel müthiş karşısında çelik bir kılıcın inhinası kabilinden bir vaz ile durarak yedinci asır istiklalini idrak eylemiş.  İki yüz sene, mesaib cihanın en büyüklerini görmüş.  Bir sademe si, bir devleti ifna edecek bir kuvvet ve şiddette bulunan bu mesaib arasında yine var ve payidar olan saltanat şeniye-i Osmaniye, ne vakit bir eser-i hayat, bir nur-i teceddüd ile kımıldanmak isterse dâhilde bir takım eşrar, haricinde açgözlü mirâs-hâr kıyafet ve hüviyetinde bir alay ağyar, manayı terakki sıfatını kendileri için gaye bilmişler.  Bir zaman olmuş ki hakkın kuvve-yi teyidiyesi olan kuvvetten mahrumiyeti hasebiyle akid ettiği ittiifaknamelerden fayda yerine zarar görerek Avrupa’nın hâyâ-huy ihtirasına uzaktan temaşacı olmağı tercih eylemiş. 

     Meşhurdur ki birinci Napolyon denilen, bence cinneti dehasına galip görünen nev zuhur ikbal perest, Selim Salise bir muhib ve gaşiyer şeklinde göründüğü halde Tilsit muahedesiyle hükümetin azim vasıflı bir hayretine, Mısır ve Şam seferleriyle hukuk-i insaniye ve devliye namına bütün ukala-i şarkın idi.  Ve hakiki nefretine sebeb olmuş idi.  Onun içindir ki sukut meşhuriyle akid edilen Viyana meclis siyasetine devlet-i aliye pek bigâne kalmış zamanın hakiki diplomatlarından mahrumiyeti sebep olsa da, tamamiyet mülkiyesinin “kefalet umumiye-i devliye” ye rabtı meselesi ileriye sürüldüğü zaman bunun kâğıt üzerinde kalacak, bir vesika-i acz şeklinde telakki edilebileceği endişesiyle kararsız durmuştur.  Kırım sefer meşhurunun netice-yi zaferi telakki edilen tekafül umumi ise lafzdan öteye geçememiş, Gorçakof Paris ahitnamesinin Karadeniz’e ait maddesini bi muhabba hükümden ıskat eylemiş idi. 

     Bir hükümet düşününüz ki, Selim Salisin açtığı teceddüd yolu için hiç olmazsa Ahmet Salis zamanından beri nice kurbanlar vermiş, Pasarofça, Kaynarca muahedelerini görmüş, Hamid evvel <mağlubiyet mütemadiye ile irtihal eylemiş. . . > bir devlet ki birkaç müfsid mürteci kurban giderek Selim Şalisi kayıp etmiş. . .  Bir devlet ki Mustafa Râbi’ elinde aylarca inlemiş. .  Bir devlet ki yeniçerilik gibi hayatı, istiklal-i devlet ile başlayan bir ocağı söndürdükten pek az zaman sonra düşman ezeli ve ebedisi moskof karşısında, hem de Edirne önünde görmüş.   Bir devlet ki Mehmet Ali gibi bir valisinin isyanına karşı duramayacak halde iken Tanzimat ilan eylemiş.  Bir devlet ki Kırım seferinin neticesinden mahrum kalmak için haricin bin türlü entrikasına karşı durmuş.  1270 senesinden 1324 senesine kadar mülkünün neresinde bir gaile çıksa mutlaka moskofun dost efsadı, bi-eyyi-hal İngiliz’in nakit izlali görülmüş. . 

     Bir millet ki bekaya mülkünün taksimi saddında cihanın en büyük vakayı inkılabiyesinden ma’dud olan bir kıyam ile hürriyetini istihsal eylemiş. .  İcad gavailde esatize-i tarihiyeden ma’dud olanlar bu eser-i hayata karşı meşhud bir çin infial ile tarik izlali tercih eylemişler.  1324 ten 1330 a kadar bin meşguleyi dâhiliyeden sarf-ı nazar Balkan faciasını görmüş. .   Şimdi, ceza saikı semai dehşetinde tanin-endaz olan İtalya’nın nakısane hücumuna maruz kalmış. .  İşte bu devlet, bu gün cihan harbinde bir amil-i mühim, bir unsur zafer olarak duruyor. 

     Hakk-ı hayat ve istiklali ispat için daha başka ne delil aranılır?   İşte bu sebepledir ki mal icmal ve cereyan-ı ahvale mutabık gelen makale-i telhisiye ile donanmanın ilk sahifelerini tezyin eylemeyi münasip gördük.  Velvele-yi vukuat arasında unutulmak ihtimali olan birçok hakayık, bu makalede münderiç ve mündemiçtir ki harp gayelerini şayan-ı imtisal bir vakar vatan perverâne numune-i intibah olacak bir endişe-i milli ile münakaşa eden Alman gazetelerinin muhterem mümessilleri şehrimizde sevimli bir misafir sıfatıyla bulunurken, intişar etmek dolayısıyla, zemin ve zamana münasip telakki etmekteyiz.   

     Maksadımızın bir az tavzih ettiğine kail oluyoruz.  Bezce harp gayelerinin en mühimi:  yaşamağa, büyümeğe olan hakkını, vatanın hudud selameti bu istiklali önünde şayan-ı selam ve ihtiram birer ehram, ya terbiye-i münevver, fürûğiyle parlayan tabii birer istihkâm şeklindeki ecsâd-ı şüheda ile ispat eyleyen bu devlete, Avrupa manzume-i devliyesinde mevki istihkakını vermektir.  Öyle görüyoruz ki bu hak, sine-i müttefikinde epey bir mevki bulmaktadır.  Hak pek yakınlarda mühim bir Alman gazetesi vasıta-i bir gaye ile buraya kadar gelen şayan-ı dikkat bir makalesinde bu noktayı pek güzel izah eylemiş idi.  (hukuk mütekabile), (menafi’ mütekabile-i iktisadiye) terkiplerinin ihtiva eylediği mani-i mühimme ise bu sahifelerin kudret tefhiminden çok yüksektedir.  Fakat icab ederse bunun için düşündüklerimizi de – velev nakıs olsa da – yazacağız.  Onun içindir ki bu icmal birinci mana addediyoruz.

          Hüseyin Kâzım.

İmparator hazretlerinin şehrimizi ziyareti hatıralarından:  gerdûne-i hümâyûnun köprüden müruru

     Müziç bir hastalığın mütemadi darbelerine hedef olduğum şu sırada hadisat edebiye ve ilmiye yi buna kadar esma eden sevgili bir arkadaşım uzun bir silsileyi itirazatı hamil idi.  Deki ki:  izah maksat ve meslek serlevhasıyla <<donanma>> ya yazdığın iki makale, ihtirazat şedideyi davet etti.  Konuştuğum bazı ateşli gençler muttasıl senin cehlinden bahis ediyorlar.  <<Hangi salahiyet aliye ile şimdiki içtimai neşriyatın mehazlarını bile tanımamak iddiasında bulunuruz.>> diye söyleniyorlar.  Bu hafta bir şeyi yazabilecek kadar kendinde kuvvet his ediyor isek bu itirazları da unutma!

     Yazmak ihtiyacı o kadar kuvvetlidir ki gecelerce beni uyutmayan darbeler arasında yine bununla meşgul oldum.  Belki yukarıdaki bahis ile münasebeti görülmeyen şu satırları da” icmal”e ilave ediyordum.  Arkadaşıma da bir nebze bahis ettiğim şunlar idi: 

  • Ben, hiçbir zaman, ilim ve erkân daiyesiyle ortaya atılmadım. 

Atılmadım değil, öyle bir şey düşünmedim bile. .  Ne söylemiş isem, onlar gibi me’hazlarım da, garbî sıfatını muhafaza ediyor.  Baka baka çoklarına <edebiyat musahabeler> inin lisan mütemekkine dikkat etseler daha iyi olur. 

     Ben yine iddiamda musırrım.  Şimdiki içtimaı yazılara bir mahiyet ilmiye verilmek lazım gelirse ancak (Essai) demekten başka çare yoktur.  Zaten me’hazları olan ulema bile şimdilik bu daireden harice çıkmamağı münasip görmüşlerdir.  (Dogme – Essai) münakaşasından başka bir şey olmayan yazılarda başka bir kıymet arayarak beyhude teçhillere kalkışmak abestir. [1]  Ne için ısrar etmeyelim.  İlim içtimai henüz pek yenidir.  – hatta makalelerimde tekrar ettiğim veçhe ile – onun istinat ettiği tarih bile bugün münakaşa devresini atlatmaktan çok uzak duruyor.  Ben buna yine kendi tarihimizden bir misal getireceğim. 

  • Feridun Bey mesani tarihle az çok iştigal edenlerin cümlesince malumdur

Ur.  Hâlbuki bazı erbab-ı tetkik, bundaki vesaikin Fatih zamanından evvelkilerini Feridun Beyin cereyan vukuatı tetkik ile kuvvet tabına güvenerek tasni’ eylediğini söylüyorlar.  Hatta tarihi misaller ile bu iddiayı teyid eyliyorlar.  [Annee Sociologique] de birçok makaleler, okunabilir, bunlar da tercüme edilir.  Fakat tensis edilemez, tamim edilemez.  İçtimaiyat henüz hal istikrarı bulamamıştır ki onun da çıkarılacak hükümler idare ve iradei umumda mikyas olabilsin?  Devr-i kaimin, bir kısvenin muarızları da vardır, muvafıkları da.  Biz de yegâne mütehassıs içtimai olmak icap eden muhterem Ziya Gökalp Bey Efendi şayan-ı takdir bir ıstıbâr alemi ile en çetin mesailde çetin bir ifade ile tetkikatta bulunurken ben ufak iştibahlar büyük neticeler çıkaracak bir vaziyette bulunuyorum.  Faraza aile ahlakı sahifeler işgal etti.  Neticeye ayırırken kadınlığın hikmet teâlisini içtimai tevzi amelde bulunuyorlar.  (artık iş bölümü kelimesinin istimalden sakit olmak üzere bulunduğunu da unutmuyorum) bunun için İslam’ın tarihinden birçok misaller getiriliyor.  Fakat şurası nazar-ı dikkatten ne için uzak kalıyor ki içtimai tevzi’ amelin müsmir, faideli olması, hatta faide yerine muzırrat vermemesi efrad ihtimaiye arasında tevazun, ahenge muhtaçtır.  Evvelin İslam’ı düşünecek olursak, kadının o zamanki mevkii yanında bir de erkeğin mevkii içtimaiyesi tetkike şayan görülür.  Bence ruh meselede budur.  Şu noktayı iştibahı biraz daha tevsi edelim:  faraza o makalat ictimaiyede bilmünasebe (zeki megamız) efendinin tercüme ettiği medeniyet İslamiye tarihinden emsalei teyidiye irad olunuyor.  Burada yine yukarıki ihtiraza avdet edeceğiz:  çünkü bu gün (çerçi zebzan) ın eser te’lifi olan bu kitap, eser-i İslam iyeyi hakkıyla tetebbu etmiş olan ulema nazarında yine ulemaen büyük bir kıymeti haiz değildir.  Hatta birçok vakanın tahrif edildiği bile iddia ve ispat edilmektedir.  Bu esere Hint Egazıl ulemasından bir zat güzel bir reddiye yazmakta idi.  Tercümesi İstanbul’da da neşir olunuyordu.  Faraza orada (Agani) hakkında şayan-ı dikkat bir itiraz var idi.  (İsbahani) nin (kitap Elagani) si şark ve garpta meşhur iken gazel Hindi, müellifinin itikaden salik olduğu tarike tesiri ile kitabına kasten yazdığı noktaları izah eyliyor.  İşte (Dogme) kelimesi üzerindeki esrarımın sebepleri . .   Faraza yine müşarünileyhe, mecitdinden imam Mehmed aleyhülrahme’nin bir kolundan bahis ediyorlar.  (mecelle-i celile) nin mukaddemesi ikmal edemediği tasdik edilir. 

     İşte kardeşim, ben buralarını söylemek istiyorum.

     K.G.     

              [ 1 ] Bu iki kelime hakkında iki fikir almak için (Litra) nın meşhur kitabına müracaat etmek lazım gelir. 

İmparator hazretlerinin Çanakkale’yi ziyareti hatıralarından:  Hamidiye tabyasında ortada;  imparator hazretleri seferber Osmanlı müşiri üniformasıyla, sağda, harbiye nazırı Enver Paşa hazretleri, sağda geride, Çanakkale mevkii müstahkem kumandanı Cevad Paşa hazretleri, solda geride, ordu kumandanı Esad Paşa hazretleri.

HARP GAYELERİ

1

     Cerâid-i yevmiyeden biri, sulh gayeleri hakkında Almanya’da cereyan etmekte olan münakaşatı bir başmakalesine zemin ittihaz edeli, hayattan bir ay daha kayıp ettik.  Ahmet Emin Beyin bu mühim makalesi intişar edeli epey oluyor.  Emin Bey, (Rantlav) un bir şikâyetini bizlere esma’ vasıta olarak bu millete bir hayırlı hizmet daha ifa etmiştir.  O makaleye göre Alman mütefekkirini, Osmanlıların harp gayeleri hakkında düşündüklerini vasıta-i matbuat ile diğer müttefiklerine anlatmakta imsak ve terahi yolunu iltizam ettiklerinden, matbuat Osmaniye’nin neşriyatından pek az haberdar olduklarından şikâyet eylemekte, daha vazıh bilmenin bilmemekten hayırlı olduğunu görerek efkâr-ı umumiyenin tercümanı olmak lazım gelen gazetelerimizden birçok şeyler beklemektedir.  Mahsusat-ı kavmîye kabil-i inkâr değildir.  Bizler ise, hissiyat ve mütalaatımızı efhamda daima sukut cihetini iltizam ederiz.  En büyük, tarih ve istikbale hâkim bir fedakârlığı bile sakıtane yapıvermek bizlere mahsustur.  Bize öyle geliyor ki esbab ve avarız sairesinden sarf-ı nazar bu meselede de aynı halet-i ruhiye hükm-fermâdır.  Matbuatın rehberlik vazifesindeki kusuru münakaşa etmekte – bizce – mümkün-l icra mesailden olmadığı cihetle Ahmet Emin Beyin vezaif-i ceraidi ihtar yolunda o makalede tekrar eyledikleri cümleleri kabule biraz tereddüt etmekteyiz.  <<icab-ı hal azmayış>> kabilinden olduğunu daha 1306 senesinde Muallim Naci merhum <<Osmanlı şairlerinde>> bil nasibe söylemiş idi.  

     Fikrimize göre Müslüman silah şehametiyle teyid olunan saltanat saniyenin hukuk müstakbelesi, bu cihan harbinin en muhikk davalarından biridir.   Müttefiklerimiz tarafından tamamen teslim edileceğini yakinen bildiğimiz bu <davayı hayat> kuvveyi teyidiyeden mahrum değil, bilakis yukarıda işaret eylediğimiz veçhile hûn pak şüheda ile muvaşşah bir berat-i istihlasdır.  Geçenlerde Ahmet Emin Beyin makalesini okuduktan sonra telgraf ajansları, Avusturya – Macaristan hariciye nazırı Count Leopold Berchtold’un harp gayeleri ve mesele-i sulhu izah eden nutuk meşhurunda nazar-ı ibretimize bir hakikat beliğ vaz etmiş idi. Avusturya – Macaristan’ın daha harbin ferda vukuunda mahkûm inhilal olduğu iddiası yeni bir şey değildir.  Oradaki ihtilaf anasırı gören birçok zahir binler, hatta düşünebilenler, muhtelif gayelerin tesadüfleriyle o koca imparatorluğun bir günde zir ü zeber olacağı nazariyesini ileriye sürmüşler, birçok yazılar yazmışlar idi.  Fakat zaman bu iddiaya bir imza butlan çekti.  Avusturya Macaristan üç buçuk seneden beri hakkı hayatını kılıcı ile ispat etti.  İşte Count Berchtold, muhikk bir lisan-ı iftihar ile bu hakikati tekrar ettikten sonra imparatorluğun harp gayeleri de bittabi tebdil ettiğini, hayat bahasına kazanılan bir hakkın, hukuk saire tevlid eylemesi pek tabii olduğunu ileriye sürüyor ve bittabi hakkı teslim etmeği kendileri için medar-ı iftihar bilen erbab-ı insafın mazhar takdiri oluyor.  

      İşte o makale ile bu nutuk, bize harp gayeleri hakkında birkaç satır yazdırıyor.  Biz de bugün Avusturya – Macaristan ile aynı safta bulunuyoruz.  Bir hükümet tasavvur ediniz ki, semend celadetini şarkta vasat İran’a garpta Saint Gotthard geçidine kadar uzatmış, cenupta Sahra-yı Sudan, Aksa-yı Mağribî’de Cezayir, münkad fermanı olmuş Moskova havalisi piş-dar galibinin senelerce münkadı olmuş.  Fatihin Gedik Ahmet Paşası İtalya kıyılarında kaleler zapt ederken, Cezayir’in o zaman korsan denilen kiram guzâtı İrlanda sahillerine kadar dehşet salmış.   Kâh beş altı devlet üzerine hücum eylemiş.  Makamında kılıcına dayanarak kıyam ile müftehir olan bu saltanat muazzama, bu sel müthiş karşısında çelik bir kılıcın inhinası kabilinden bir vaz ile durarak yedinci asır istiklalini idrak eylemiş.  İki yüz sene, mesaib cihanın en büyüklerini görmüş.  Bir sademe si, bir devleti ifna edecek bir kuvvet ve şiddette bulunan bu mesaib arasında yine var ve payidar olan saltanat şeniye-i Osmaniye, ne vakit bir eser-i hayat, bir nur-i teceddüd ile kımıldanmak isterse dâhilde bir takım eşrar, haricinde açgözlü mirâs-hâr kıyafet ve hüviyetinde bir alay ağyar, manayı terakki sıfatını kendileri için gaye bilmişler.  Bir zaman olmuş ki hakkın kuvve-yi teyidiyesi olan kuvvetten mahrumiyeti hasebiyle akid ettiği ittiifaknamelerden fayda yerine zarar görerek Avrupa’nın hâyâ-huy ihtirasına uzaktan temaşacı olmağı tercih eylemiş. 

     Meşhurdur ki birinci Napolyon denilen, bence cinneti dehasına galip görünen nev zuhur ikbal perest, Selim Salise bir muhib ve gaşiyer şeklinde göründüğü halde Tilsit muahedesiyle hükümetin azim vasıflı bir hayretine, Mısır ve Şam seferleriyle hukuk-i insaniye ve devliye namına bütün ukala-i şarkın idi.  Ve hakiki nefretine sebeb olmuş idi.  Onun içindir ki sukut meşhuriyle akid edilen Viyana meclis siyasetine devlet-i aliye pek bigâne kalmış zamanın hakiki diplomatlarından mahrumiyeti sebep olsa da, tamamiyet mülkiyesinin “kefalet umumiye-i devliye” ye rabtı meselesi ileriye sürüldüğü zaman bunun kâğıt üzerinde kalacak, bir vesika-i acz şeklinde telakki edilebileceği endişesiyle kararsız durmuştur.  Kırım sefer meşhurunun netice-yi zaferi telakki edilen tekafül umumi ise lafzdan öteye geçememiş, Gorçakof Paris ahitnamesinin Karadeniz’e ait maddesini bi muhabba hükümden ıskat eylemiş idi. 

     Bir hükümet düşününüz ki, Selim Salisin açtığı teceddüd yolu için hiç olmazsa Ahmet Salis zamanından beri nice kurbanlar vermiş, Pasarofça, Kaynarca muahedelerini görmüş, Hamid evvel <mağlubiyet mütemadiye ile irtihal eylemiş. . . > bir devlet ki birkaç müfsid mürteci kurban giderek Selim Şalisi kayıp etmiş. . .  Bir devlet ki Mustafa Râbi’ elinde aylarca inlemiş. .  Bir devlet ki yeniçerilik gibi hayatı, istiklal-i devlet ile başlayan bir ocağı söndürdükten pek az zaman sonra düşman ezeli ve ebedisi moskof karşısında, hem de Edirne önünde görmüş.   Bir devlet ki Mehmet Ali gibi bir valisinin isyanına karşı duramayacak halde iken Tanzimat ilan eylemiş.  Bir devlet ki Kırım seferinin neticesinden mahrum kalmak için haricin bin türlü entrikasına karşı durmuş.  1270 senesinden 1324 senesine kadar mülkünün neresinde bir gaile çıksa mutlaka moskofun dost efsadı, bi-eyyi-hal İngiliz’in nakit izlali görülmüş. . 

     Bir millet ki bekaya mülkünün taksimi saddında cihanın en büyük vakayı inkılabiyesinden ma’dud olan bir kıyam ile hürriyetini istihsal eylemiş. .  İcad gavailde esatize-i tarihiyeden ma’dud olanlar bu eser-i hayata karşı meşhud bir çin infial ile tarik izlali tercih eylemişler.  1324 ten 1330 a kadar bin meşguleyi dâhiliyeden sarf-ı nazar Balkan faciasını görmüş. .   Şimdi, ceza saikı semai dehşetinde tanin-endaz olan İtalya’nın nakısane hücumuna maruz kalmış. .  İşte bu devlet, bu gün cihan harbinde bir amil-i mühim, bir unsur zafer olarak duruyor. 

     Hakk-ı hayat ve istiklali ispat için daha başka ne delil aranılır?   İşte bu sebepledir ki mal icmal ve cereyan-ı ahvale mutabık gelen makale-i telhisiye ile donanmanın ilk sahifelerini tezyin eylemeyi münasip gördük.  Velvele-yi vukuat arasında unutulmak ihtimali olan birçok hakayık, bu makalede münderiç ve mündemiçtir ki harp gayelerini şayan-ı imtisal bir vakar vatan perverâne numune-i intibah olacak bir endişe-i milli ile münakaşa eden Alman gazetelerinin muhterem mümessilleri şehrimizde sevimli bir misafir sıfatıyla bulunurken, intişar etmek dolayısıyla, zemin ve zamana münasip telakki etmekteyiz.   

     Maksadımızın bir az tavzih ettiğine kail oluyoruz.  Bezce harp gayelerinin en mühimi:  yaşamağa, büyümeğe olan hakkını, vatanın hudud selameti bu istiklali önünde şayan-ı selam ve ihtiram birer ehram, ya terbiye-i münevver, fürûğiyle parlayan tabii birer istihkâm şeklindeki ecsâd-ı şüheda ile ispat eyleyen bu devlete, Avrupa manzume-i devliyesinde mevki istihkakını vermektir.  Öyle görüyoruz ki bu hak, sine-i müttefikinde epey bir mevki bulmaktadır.  Hak pek yakınlarda mühim bir Alman gazetesi vasıta-i bir gaye ile buraya kadar gelen şayan-ı dikkat bir makalesinde bu noktayı pek güzel izah eylemiş idi.  (hukuk mütekabile), (menafi’ mütekabile-i iktisadiye) terkiplerinin ihtiva eylediği mani-i mühimme ise bu sahifelerin kudret tefhiminden çok yüksektedir.  Fakat icab ederse bunun için düşündüklerimizi de – velev nakıs olsa da – yazacağız.  Onun içindir ki bu icmal birinci mana addediyoruz.

          Hüseyin Kâzım.

İ

     Müziç bir hastalığın mütemadi darbelerine hedef olduğum şu sırada hadisat edebiye ve ilmiye yi buna kadar esma eden sevgili bir arkadaşım uzun bir silsileyi itirazatı hamil idi.  Deki ki:  izah maksat ve meslek serlevhasıyla <<donanma>> ya yazdığın iki makale, ihtirazat şedideyi davet etti.  Konuştuğum bazı ateşli gençler muttasıl senin cehlinden bahis ediyorlar.  <<Hangi salahiyet aliye ile şimdiki içtimai neşriyatın mehazlarını bile tanımamak iddiasında bulunuruz.>> diye söyleniyorlar.  Bu hafta bir şeyi yazabilecek kadar kendinde kuvvet his ediyor isek bu itirazları da unutma!

     Yazmak ihtiyacı o kadar kuvvetlidir ki gecelerce beni uyutmayan darbeler arasında yine bununla meşgul oldum.  Belki yukarıdaki bahis ile münasebeti görülmeyen şu satırları da” icmal”e ilave ediyordum.  Arkadaşıma da bir nebze bahis ettiğim şunlar idi: 

  • Ben, hiçbir zaman, ilim ve erkân daiyesiyle ortaya atılmadım. 

Atılmadım değil, öyle bir şey düşünmedim bile. .  Ne söylemiş isem, onlar gibi me’hazlarım da, garbî sıfatını muhafaza ediyor.  Baka baka çoklarına <edebiyat musahabeler> inin lisan mütemekkine dikkat etseler daha iyi olur. 

     Ben yine iddiamda musırrım.  Şimdiki içtimaı yazılara bir mahiyet ilmiye verilmek lazım gelirse ancak (Essai) demekten başka çare yoktur.  Zaten me’hazları olan ulema bile şimdilik bu daireden harice çıkmamağı münasip görmüşlerdir.  (Dogme – Essai) münakaşasından başka bir şey olmayan yazılarda başka bir kıymet arayarak beyhude teçhillere kalkışmak abestir. [1]  Ne için ısrar etmeyelim.  İlim içtimai henüz pek yenidir.  – hatta makalelerimde tekrar ettiğim veçhe ile – onun istinat ettiği tarih bile bugün münakaşa devresini atlatmaktan çok uzak duruyor.  Ben buna yine kendi tarihimizden bir misal getireceğim. 

  • Feridun Bey mesani tarihle az çok iştigal edenlerin cümlesince malumdur

Ur.  Hâlbuki bazı erbab-ı tetkik, bundaki vesaikin Fatih zamanından evvelkilerini Feridun Beyin cereyan vukuatı tetkik ile kuvvet tabına güvenerek tasni’ eylediğini söylüyorlar.  Hatta tarihi misaller ile bu iddiayı teyid eyliyorlar.  [Annee Sociologique] de birçok makaleler, okunabilir, bunlar da tercüme edilir.  Fakat tensis edilemez, tamim edilemez.  İçtimaiyat henüz hal istikrarı bulamamıştır ki onun da çıkarılacak hükümler idare ve iradei umumda mikyas olabilsin?  Devr-i kaimin, bir kısvenin muarızları da vardır, muvafıkları da.  Biz de yegâne mütehassıs içtimai olmak icap eden muhterem Ziya Gökalp Bey Efendi şayan-ı takdir bir ıstıbâr alemi ile en çetin mesailde çetin bir ifade ile tetkikatta bulunurken ben ufak iştibahlar büyük neticeler çıkaracak bir vaziyette bulunuyorum.  Faraza aile ahlakı sahifeler işgal etti.  Neticeye ayırırken kadınlığın hikmet teâlisini içtimai tevzi amelde bulunuyorlar.  (artık iş bölümü kelimesinin istimalden sakit olmak üzere bulunduğunu da unutmuyorum) bunun için İslam’ın tarihinden birçok misaller getiriliyor.  Fakat şurası nazar-ı dikkatten ne için uzak kalıyor ki içtimai tevzi’ amelin müsmir, faideli olması, hatta faide yerine muzırrat vermemesi efrad ihtimaiye arasında tevazun, ahenge muhtaçtır.  Evvelin İslam’ı düşünecek olursak, kadının o zamanki mevkii yanında bir de erkeğin mevkii içtimaiyesi tetkike şayan görülür.  Bence ruh meselede budur.  Şu noktayı iştibahı biraz daha tevsi edelim:  faraza o makalat ictimaiyede bilmünasebe (zeki megamız) efendinin tercüme ettiği medeniyet İslamiye tarihinden emsalei teyidiye irad olunuyor.  Burada yine yukarıki ihtiraza avdet edeceğiz:  çünkü bu gün (çerçi zebzan) ın eser te’lifi olan bu kitap, eser-i İslam iyeyi hakkıyla tetebbu etmiş olan ulema nazarında yine ulemaen büyük bir kıymeti haiz değildir.  Hatta birçok vakanın tahrif edildiği bile iddia ve ispat edilmektedir.  Bu esere Hint Egazıl ulemasından bir zat güzel bir reddiye yazmakta idi.  Tercümesi İstanbul’da da neşir olunuyordu.  Faraza orada (Agani) hakkında şayan-ı dikkat bir itiraz var idi.  (İsbahani) nin (kitap Elagani) si şark ve garpta meşhur iken gazel Hindi, müellifinin itikaden salik olduğu tarike tesiri ile kitabına kasten yazdığı noktaları izah eyliyor.  İşte (Dogme) kelimesi üzerindeki esrarımın sebepleri . .   Faraza yine müşarünileyhe, mecitdinden imam Mehmed aleyhülrahme’nin bir kolundan bahis ediyorlar.  (mecelle-i celile) nin mukaddemesi ikmal edemediği tasdik edilir. 

     İşte kardeşim, ben buralarını söylemek istiyorum.

     K.G.     

              [ 1 ] Bu iki kelime hakkında iki fikir almak için (Litra) nın meşhur kitabına müracaat etmek lazım gelir. 

HARP HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan devam

Berlin muahedesinden sonra otuz senelik

Siyasetin icmali.

     Berlin muahedesi, Avrupa siyasetine tesirden hali kalmadı.  Ayastefanos muahedesini fesih ve iptale ön ayak olması hasebiyle İngiltere politikasının kazandığı renk muhafazakârlara ait olup <true> fırkasının mevkii ve şerefini âlâ etmiş idi.  Fakat Rusyalı şarkta amalinin yine birçoğuna nail olup Romanya ve Sırbistan ve Karadağ’ın istiklallerine ve Bulgarların hükümet fiiliye-i devlet aliyeden tahlisine delalet ve hizmet etmek ve Osmanlı İslam devletine bir kere daha ihraz galebe ile Karadeniz’i kendine katiyen açmak suretleriyle gerek hariçte ve gerek dâhilde tezyid nüfus ve haysiyet eylemişti. 

     Prens Bismarck’ın Berlin kongresinde oynadığı zavallı cehin rol Alman – Avusturya siyaset müttehidesini takviye etmiş ve küstürdüğü cerbeze ve fatanet Fransa’nın nazar-ı intibahından kaçmamıştı.  Bu azılı adamın elinden her şey gelebileceğine Fransızlarca yeniden kanaat hâsıl olmuştu. 

     Berlin muahedesinin vaziyet sabıka-yı siyasiyede husule getirdiği tadilata gelince:  Rusyalı vaki yukarıda zikir olunduğu veçhile devlet Osmaniye’den bir hayli şeyler koparmış ise de Ayastefanos muahedesinin tamamen menafiinden mahcur oluşu adem-i hoşnudiye bais olup ihtiyar Gorçakof’a <<Berlin muahedesi mesleğimin en mazlum sahifesidir>> sözünü söyletmiş idi.  1872 den beri üç imparator meyanında Berlin mülakatı üzerine cay-gir olan muhadenet selase artık hallel-pezir olmuştu.  Zira Çar ikinci Aleksandır dayısı olan Almanya imparatoruna müddet halise-i  müstemiresine rağmen Bismarck’ın politikasından rû-gerdân olup muhadenet selasete devam edemeyeceğini izhar eylemişti.  Bosna ve Hersek’in işgaliyle Avusturya devleti zahmetsizce Balkan yarım adasında Rusya’ya mümasil bir mevki kazandığından Carın ve Gorçakof’un hoşuna gitmeyip bâdî-i istirkab bile olmuştu.  Şu halde muhadenet selasenin idamesi mümkün olamayıp Bismarck için ya Avusturya veya Rusya ile uyuşmak şıklarından biri tercih olunmak lazım idi.  Bismarck on üç seneden yani Prag muahedesinden beri beslediği emniyeyi hayiz husule çıkardı ve Avusturya ile katiyen akid ittifak eyledi. (1879)

     Almanya – Avusturya ittifakının kesb-i katiyet etmesi ve İtalya’nın dahi onlara mütemayil bulunması yüzünden Avrupa merkezide bir kuvvet cesime hasıl olmakla Fransa siyasi yönü kendi devletlerinin bu kuvvete karşı münferit ve zebun kalmasını tecviz edemeyip bir zuhur aramağa lüzum görüyor idi.  Avrupa muvazenesini husule getirmek için mevki coğrafi ve kudret ve satvet itibariyle kendilerine muzaheret edecek yegâne devlet Rusya idi.  Hususen Rusya hükümetinde dahi bûy mukarenet istişmam olunuyor idi.  Fransa – Prusya harbinde iktisap şan ve memduhiyet eyleyen ümeradan General Şanzi Petersburg’a elçi tayin idi.  1879.  Çar ikinci Aleksander Fransa ile bir ittifak akdine o kadar mümâşât ve istical göstermedi.  Fakat 1881 de vefatı vuku bulmakla General Şanzi zemini müsait buldu. 

     Bu mukarenetin tesriine bir sebep daha zuhur etti.  Şöyle ki:  Berlin muahedesinden tehi dost çıkan İtalya münasip ta’vizat tahrişinde idi.  Tunus kıtası nazar iştihasını celb eyliyor idi.  Kurbiyyeti hasebiyle inbisatına bu kıta pek elverişli idi.  Fransa hükümetini İtalya’nın bu arzusunu anlayınca elini daha çabuk tuttu.  Ve Cezayir müstemlekesinin ittisaline yabancı bir komşu sokmamak için sevk askerle Tunus’u işgal ve Tunus beyi ile bir himaye mukavelesi akid eyledi 1881.  İşbu vaz himaye keyfiyeti İtalya efkâr-ı umumiyesini cüş ü hurûş getirdi.  Fransa’ya husumet ketm olunamıyor idi.  Hükümet Fransa ile ticaret mukavelesini fesih etti ve kral Humberto ibtida Viyana’ya (Teşrin-i Evvel 1881) bade Berlin’e 1882 seyahat edip neticesinde İtalya’nın dahi Avusturya – Almanya ittifak mesnasına duhulü tahsil eyledi 1883.  Berlin muahedesinden evvelki muhadenet selase şimdi üçüncü rükûnun değişmesiyle ittifak müselles münkalib oldu.  İtalya ittifakı sonraları beşer sene fasıla ile mükerreren tecdid ve teyid kılınmıştır. 

     İttifak müselles hem Rusya ve hem Fransa için mahûf idi.  Her ne kadar ittifak muahedeleri gizli tutulmuş ise de, bu gibi meham umurun terşîh i’timamsı gayri kabil olduğundan iştirak havadis edenlerce sezilmiş ve Petersburg ve Paris’te his olunmuş idi.  Çar üçüncü Aleksandr zamanında nihilizm ateşi gereği gibi sönerek gaileyi dâhiliye mündafi olduktan sonra Rusya hükûmeti siyaset hariciyeye atıf ehemmiyet etmeye başladı.  Ve ittifak müsellesten hariç kalan iki devlet muazzamadan yani İngiltere ve Fransa’dan hiç olmazsa biri ile uyuşmak lüzumu karşısında bulundu.  Fransa zaten itilafa mahya ve niyaz mend idi.  Kuvveyi berriyesinin noksanı hasebiyle bir harp muhtemelde İngiltere’den muavenet kafiyeyi askeriye görmek meşkûk idi.  İcabı hal ani Fransa ile birleştiriyordu. 

     Fransa ittifak müsellesin silah ihafesini bihakkın kendine müteveccih addedildiğinden Rusya ittifakına har cihet muhtaç idi.  Petersburg sefiri General Şanzi müzakerat lazımeye girişmiş ve mukaddematını hazırlamış idi.  Fransızlar birçok cemileler ve tekâpularla Rus efkâr-ı umumiyesini okşamağa ve her matlubunu isale başladılar.  Mesela 1889 ve 1891 Rus istikrazlarında büyük yararlık gösterdiler.  Rusya’nın bir sözü Fransa’da iki olmuyor idi.  Her ne arzu etse ifasına müsaraat ediliyor idi.  Lakin biri saltanat mutlaka diğeri demokrat serbest cumhuriyet olan iki hükümetin mukareneti kolay olmadı.  Bahusus Fransa’da kabinelerin sık sık tebdili tamamıyla emniyet bahis olmadıktan maada bu meseleyi zailesi gibi bir havanın daha esmemesine ve günün birinde şekil hükümet tağyir edici bir inkılabın adem-i vukuuna kim tekeffül edebilir idi?  İstikbalin teşevvüşâta maruz olması keyfiyeti Rusya’yı bir hayli düşündürdü.  Ve Fransa ile akid itilafta teeaddüt bu ihtiyat ile hareket etmeğe sevk eyledi.  Ancak Fransızların para hususunda Rusya’yı doyurmak için her nevi fedakârlığa amade olup şekil hükümet her ne olursa olsun uhûd mün’akideye riayet edeceklerine de kanaat hasıl olduğundan her iki tarafın ihtiyaç Müberra aralarında tesis itilaf eyledi.  Şu kadar ki Rusya’nın muvafakat katiyesi on senede istihsal olunabilmişti.

     <<Mest-ânelerin birbirine arz-ı niyazı>> kabilinden olarak Fransız bahriyesinin Kavranışta da gitmesi 1891 ve Rus donanmasının 1893 de Fransa’ya iade-i ziyaret eylemesi manidar nümayişlerden idi.  Çar üçüncü Aleksandr namına Paris’te bir köprü inşası ve üçüncü Aleksandr’ın oğlu ve halefi reis-i cumhuru Felix Faure ertesi sene Petersburg’a azimetle Çar ve Çariçeye iade-i ziyaret eylemesi Fransa – Rusya ittifakının samimiyetine şüphe bırakmadı.  Düvel-i muazzama-i hamse artık iki gurup olmuş idi ve bir ipte oynayan iki cambaz gibi yekdiğerinin hareketini tetkik ve tefahhusa koyulmuştu.  Enzar-ı siyasiyunda bu iki kitle Avrupa muvazenesini ve sulh ve müsalemet ameyi idame ve muhafazaya zaman ve hâdim idi.  Yevmen min-el-eyyâm müsademeleri muhakkak ise de vakit kıranmaya fayda ad edenler çok idi.  <<bitmedi>>

          Abdurrahman Şerif.       

İçtimaiyat                 

AHLAK ENDİŞESİ

     Kimi dinlerseniz, hangi gazete ve risaleyi okursanız memleketimizde umumi bir ahlak endişesi uyandığını anlarsınız.  Umumi harbin tevlid ettiği asabiyet belki bizi biraz mübalağacı yapıyor.  Fakat her halde ortada içtimai vicdanı müteessir eden bir takım hadiseler var.

     Ahlak endişesi. .  Bu gösteriyor ki ahlaka pek düşkün, faziletli bir milletiz.  Ferdi Bey çok kusurlarımız, noksanlarımız olmakla beraber cemiyet itibariyle ahlakı vaziyeti bencil ediyoruz.  Bunu hayırlı bir alamet telakki edemez miyiz?

     Hükümetimizin mümessili olan muhterem zat, <ittihad ve terakki> kongresindeki beyanatında ilim ve ahlaktan bahis etti.  İlim meselesini başka bir makaleye zemin ittihaz ederiz, şimdilik ahlakı nazar-ı dikkate alalım:

     Ahlaktan umumi bir surette bahis olunduğu için, ahlakın hangi cihetlerinde sukut emareleri görüldüğü tayin edilemiyor.  Mesela bir tacir, yüze aldığını bine satmakla,  bir zevç moda gazetelerinde görülen acubeler gibi süslenmiş zevcesini koltuğunda gezdirmekle taklit veya lüzumlu lüzumsuz ihtiyacın sevkiyle na-meşru yollara dökülmekle ahlakı bir zaafa, bir sukuta uğratmış olur mu?

     Filhakika harbin kazandırdığı paralarla pek çok ismet harimini telvis etmek isteyen, şöyle böyle muvaffakıyetlerle kadın ahlakını tezelzüle uğranan kimselerde size ahlaktan bahis ediyorlar. 

     Ahlaklılık ile ahlaksızlık ne gibi şeylerdir? Milli vicdanın müteessir ve müteazzib olduğu ahlaksızlıklar bir dereceye kadar tayin edilemez mi?  Bir nevi ahlaksızlıktan şikâyet eden her hangi bir fert, diğer bir nevi ahlaksızlıkla malul olması kadar garip bir şey olmaz.  Fakat hakikat budur.  Ahlaksızlıklar teşrih edilmediği, edilemediği için herkes, ferden kendini ithamdan masun görüyor. 

     Bununla beraber feryat artıyor.  Milli vicdan, bir hakikat gibi, ortaya çıkmayan bu ahlaksızlığı duyuyor, anlıyor ve fertlerinin ağzıyla endişesini izhar ediyor.  Endişeyi veren bu ahlaksızlığı zamanın gösterdiği şekillere nazaran, iki mühim kısma ayıramaz mıyız?  Mesela birini menfaati tahdide ciddi fazlasıyla tecavüz etmek, ikincisini de atinin neslini uzven ve ruhen bozacak olan kadın ismetinde mübâlâtsızlık göstermek suretleriyle tarif edemez miyiz?

     Evvelden ticaret etmiş, ya etmemiş olsun, bu gün ticaret yolunda yürüyenler, ekseriyetle, milli endişelerden ahlakı düşüncelerden uzak yalnız kendi kazançlarından artırmağa çalışıyorlar.  Kimse meşru bir kâr ve kesb için gayret ve kuvvet sarf etmekten men edilemez.  Bunlar öyle değil ki nihayet hükümeti bazı mani tedbirler ittihazına mecbur ettiler.  Fakat bu tedbirlere karşı, akıl ve hayale gelmeyen nice aksı tedbirler sayesinde ihtikâr gul-âne hatvelerle yolunda devam ediyor!  

     İfsad meselelerine akıl erdiremediğim için ihtirakın nasıl olduğunu, nasıl men veya tahdit olunacağını anlamakta mazurum.  Ben şu kadarını görüyorum ki bu ticari ahlaksızlık, gayet müthiş bir nispet oluyor.  Aynı zamanda milli ahlakta da sarsıntılar, rahneler husule getiriyor. 

     Milli ismeti tehdit eden ahlaksızlığa gelince, endişenin en büyüğünü tevlid eden budur.   Çünkü bu, ihtikâr meseleleri gibi hükümetin vazifesi havzasını tamamıyla dâhil olamayan pek manevi bir marazdır.  Filhakika her medeni memlekette olduğu gibi bizde de hükümet aleni fahişe müsaade edemez.  Ancak milli ismet hususiyetteki hizmetinin dairesi buraya kadardır.  Kimsenin giyimine, biçimine müdahaleye hakkı yoktur.  Keyfi idarenin hâkim olduğu sabık devirde bile hükümet, bu muzill ve müşkül meselede aciz kalmıştır.

     Binaenaleyh milli ismetin muhafazası için vaki olacak teşebbüsler hükümetle zerre kadar alakası olmayan tamamıyla milli cemiyetlerle bir dereceye kadar temin olunabilir.  Ahlaki cemiyetlerin bilhassa Hanımlarımız arasında teşekkül ettiğini görmek isterdik.  Çünkü milli ismet meselesi en çok onları alakadar eden bir meseledir. 

     Menhus bir taklid belasıyla kadınlarımızın düştüğü muzırr vadiyi hepimiz görüyoruz.  Aile iktisadını, aile hayatını, yıkmağa namzet olan bu vadideki mahalik cereyanı tevkif etmek için Hanımlarımız da ruhi bir galeyanın husule gelmesi zamanıdır.  Zevçler yakıtsız veya mahkûm, zevcelerinin heveslerini durduramıyor.   Bukleleri peçesinin altından taşan, elmaslı küpelerle müzeyyen kulaklarını göğsünün yarısına kadar sinesini, nafiz nazarların müştak buselerine maruz olmazlarını halka göstermekten çekinmeyen zevceleriyle beraber gezmeğe çıkmaktan, magbût olacağı zannında iken gülünç ve muhakkir vaziyete düşmekten kurtulamıyorlar.

     Zevcelerinin müsamahakâr veya aciz oldukları böyle zamanlarda kadınları salim bir ahlak tarikine sevk edecek olanlar, yine kadınlardır. 

     Neşir ve telkinin ruhlar üzerinde mutlak bir tesiri olduğuna kani olduğum için milli ismeti muhafaza gayesiyle teşkil edecek bir hamım cemiyetinin risaleler, kitaplar, mev’izeler ile, menhus vadinin mahalik cereyanını tasavvur diyeceğini katiyetle ümit ediyorum.bittabi böyle bir cemiyetin kadınlar arasında mütemadiyen artacak olan muhterem azası hal ve kaller ile kadınlarımıza imtisal numunesi olmakla işe başlayacaklardır ki bu,  en hakiki bir telkin tariki olmuş olur. 

          Kazım Nami

Kayser hazretlerinin Çanakkaleye ziyaretleri hatıratından:  imparator hazretlerinin önünde bir resmi geçit

Hatırat

TÜRK NEFERLERİNİN MENAKİB ULVİYESİ

7

Türk neferinin teklifi

     23 Mayıs sene 1331 sabahı Felâhiye’ye top baskını yapan İngilizler, Osmanlıların birinci hattındaki bombacılarının cekilmessi üzerine bidayeten bir tereddüt, bade büyük bir itminanla açılarak ilerlemeğe başlamışlar idi.  Bir buçuk kilometre sonra sinmiş aslan gibi kendilerini bekleyen dokuzuncu alayın süngüleriyle karşılandılar.  Süngü muharebesine şedit gelmiş ve bu esnada bir Türk neferi düşman sufufu içine dalmış idi.  Nefer etrafına bakar, bir manga İngiliz’in süngü davranmış oldukları halde kendisini ihata etmiş bulunduklarını görür.  Bila-fütur kendilerine “yine ne duruyorsunuz, hamle etseniz a” der.  Fakat İngilizlerin bir hareketini görmeyince bir ikisini devirir ve yolunu açar.

8

Türk neferi kolunu kestiriyor

     Felahiye Muharebelerinden birinde bir neferin kısmen top mermisiyle parçalanan kolunun operatör tarafından kesilmesi icap etmiş idi.  Nefer ameliyat masasına yatarken dedi:  doktor, beni bayıltmağa lüzum yok.  Ta ki bir Türk neferinin kolunu kestirmek için bayılmayacağı herkes bilsin.

9

     Türk neferinin inadı 7 Kanun-i Sani 1330 da merhum Süleyman Askeri Beyin Mezira civarında Rote nam mevkiinde İngilizlerle vuku bulan muharebesinde bir top mermisi Osmancık taburundan kızıl yüzlü bir neferi toprağa gömmüş idi.  Nefer kendisine bir zarar erişmemiş olduğu halde topraktan çıktı.  Siperin üstünde durarak <<Godoş! Nişancı isen bir daha at.  Sipere girmeyeceğim>>  deyip muharebenin sonuna kadar açıkta ateş etti.

10

Türk neferleri ne için rica ederler?

     Kût’ül-Amâre’yi kurtarmak için gelen İngiliz kuvvetleriyle edilen muharebatta yaralanan efrad-ı askeriye bir ay tedavi Bağdat’a sevk kılınmışlar idi.  Bunların kesb-i afiyet edenlerinden bir kısmının orada teslihine lüzum görülmüş idi.  Ordu topçu müfettişi yaveri Rüştü Efendi kendilerine silah veriyor idi.  Bir nefer rica ediyor;  <<Ben üç defa süngü muharebesinde bulundum, süngüm kısa geliyor bana bir uzun süngü verin.>>

          Mahmud Muan

Tarih-i bahri

Çeşme ve Sakızda birkaç gün

Charles Macfarlane’in seyahatnamesinden 1828:

     Yusuf Paşa tarik-i hayatta hayli ilerlemiş ise de hal ve tavrı sıhhatinin,  bünyesinin mükemmeliyetini gösteriyor ve insanın üzerinde derin bir tesir hâsıl ediyordu.  Harekâtı, muamelatı vakurane ve pek zarifane idi.  Pek halim, lakin azimkâr ve metin görünüyordu.  Elhasıl bugün çok kullanılmaktan manayı hakikatini kayıp etmiş olan centilmen lafının tam layığı idi.  Elbisesi pek sade idi.  Biniş, yani üst libası bağdaş kurup oturmuş olduğu vaziyette vücudunu büsbütün setr ediyor, sırma ve altın gibi müzeyyenattan biri bulunuyordu.  Lakin başına sarmış olduğu ve belindeki iki Keşmir şalı cidden pek muhteşem ve kıymettar idi. 

     Paşa bu mülakatımız esnasında hiç yerinden kalkmamış, yalnız biz girerken ve çıkarken başını hafifçe eğerek elini göğsü üzerine koymuş idi.  Türkiye’de ahval-i içtimaiyat ve suret-i idare dolayısıyla ekseriya en aşağı bir seviye-i içtimaiyede olan bir adamın birden bire en yüksek meratibe irtika etmesi meşhud olur.  Gariptir ki:  bu gibi adamlar irtikaları ile mütenasip bir sürat ve suhuletle büyüklük, kibarlık tavır ve halini hemen iktisap ederler.  Ancak bunların tavır kibaraneleri pek sathi olduğu halde Yusuf Paşanın bu neviden olmadığı, fıtrî ve halikî bir asalet ve kibarlıkla mümtaz olduğu yek nazarda görülüyordu. 

     Paşanın yanında oturan molla efendi ise bütün müddet mülakatta pek sert ve samit kalmıştı.  Çehresinden Yusuf Paşa derecesinde ecanibe mültefit bulunmadığı anlaşılıyordu. 

     Kabul olunduğumuz salon söylediğim gibi geniş, zarif idi.  Başlıca eşya iki taraflı uzun, alçak sedirlerden ibaret olup nefis yün kumaşlarla mestur bulunuyordu.  Zeminde güzel bir Mısır halısı var idi.  Duvarlar açık renkle mülevven, kapının üzerinde siyah ve büyük harflerle bir cümle-i Arabi’ye muharrer idi.  Odanın en büyük ziyneti tavanda idi.  Bu tavan ahşap oymalarla mestur ve mai renk üzerine yaldızla Arap usulü münakkaş idi.  Ancak biraz solmuş olan rengine bakılırsa nice nesillerin bu tavan altında çubuklarını tüttürmüş olduğu anlaşılabilirdi.  Bu tarifatım ziyaret ettiğim her hangi bir Türk generalinin kabul salonu hakkında – cesamet veya ziyneti tebdil etmek üzere – kabil-i tatbiktir. 

     Sakız kalesinin dâhili bir harabe kümesi halinde olmakla beraber dış duvarlar sağlam ve tamdır.  Hal-i hazırda kuru olan dar bir hendek – denize temas eden cihet müstesna olmak üzere – surun etrafını ihata ediyor.  Civar tepelerden bazıları kaleye hâkimdir ve buradan kale görülebilir. 

     Ziyaretim esnasında gördüğümüze nazaran Yusuf Paşanın maiyetinde olan kuvvet [takriben üç yüz kadar nizam-ı cedid, beş yüz başıbozuk askeri, bir miktar topçu ile Sakız ahali İslamiyesin den silah tutmağa muktedir olanlar] miktar-ı kâfi topçuya malik bin kişilik bir İngiliz fırkasına karşı yirmi dört saat mukavemet edememek lazım gelirdi.  Hâlbuki şecaat ve maharetine dair o kadar hikâyeler duyduğumuz Fransız miralayı Fab Dier bu nam kuvveyi gayesi ile adaya hücum ettiği vakit kalenin önünde üç ay uğraşmış, nihayet Anadolu’dan gelen kuvveyi imdadiyenin adaya müruruna da mani olamayıp  <<gemisini kurtaran kaptandır!>> misine mâ-sadak bir hezimet kahkariye ile rezil ve perişan kaçmağa mecbur olmuştur.  Lakin bu hadiseden bahis etmeği sonraya bırakalım. 

     Sakız adası da, adaların birçoklarındaki ve Marmara, Karadeniz sahilindeki ekseri kaleler gibi Cenevizliler tarafından yapılmış olup Osmanlıların eline geçtikten sonra tedricen harabeye yüz tutmuştur.  Bu esnada bir muhasara tehlikesi altında bulunduğu halde bile ancak üç dört duvarcı surun ötesinde berisinde pek ağır çalışıyorlardı. 

İmparator hazretlerinin Çanakkale’yi ziyareti hatıratından: Hamidiye istihkâmında

1-Kayser hazretleri 2- Enver Paşa hazretleri 3- Müşir Özatem paşa

     Sakızdan Çeşmeye avdetimizin ikinci sabahı, bana bu seyahati ettiren (cesur) İngiliz harp briki refakatinde üzüm ve incir yüklü kalabalık bir ticaret filosu olduğu halde Malta’ya müteveccihen hareket etti.  Çeşmeden Sığacık kasabasına doğru bir kayığa râkiben küçük bir seyahat etmek arzusuna düştüm ise de kayık bulmak müşkül idi.  Çünkü bütün sahil boyunca (Sisam) lı korsanlar dolaşmakta ve önlerine gelene sataşmakta oldukları gibi Sakız boğazındaki Yunan kruvazörleri de seyahat bahriyeyi son derece taht-ı tehlikede bırakıyorlardı.  Hatta Sisamlı korsanlar küçük çeteler teşkil ile memleketin içerisine kadar Rum ahalinin delaleti ile tecavüzatta bulunduklarından ve gerek İslam, gerek Hristiyan ahalinin koyun, öküz ve keçilerini gasp etmekte bulunduklarından biran seyahat bile mühlik ad olunmakta idi.  İngiliz harp briki henüz burada iken kanalda dolaşan iki Rum harp sefinesine bir üçüncü daha mülhak olmuştu.  Cesurun hareketini müteakip iki kıta Yunan sefinesi daha gelip adetleri beşe baliğ olduğundan Çeşme ahalisinin duçar-ı endişe olduğu görülmekte idi.  Lakin her hangi bir zamanda Çeşme’ye civardan birçok muharip Osmanlıların serian mecmuu mümkün olduğundan ahalinin endişesi bana na-baca görünüyordu.  Ahalinin gündüzün silah ve bıçaklarını tanzim ve tathir ile iştigal ettikleri görülüyor, gece esnasında da sahil boyundaki karakolların yekdiğerine seslendikleri sık sık işitiliyordu.  Bir aralık, rüzgârsızlıktan henüz daire rüyetten uzaklaşamamış olan Cesur ile refakatindeki sefain ticariye büyük bir Yunan donanması zan edilerek haylice bir telaş oldu.  Kasaba civarında beygirimle dolaşır iken takriben iki yüz neferden mürekkeb bir nizam-ı cedid müfrezesine tesadüf ettim ki bunları İzmir muhafızı Hasan Paşa Çeşme’ye göndermişti.  Bunlar şayet fırsat bulurlarsa Çeşme’den Sakız’a geçip kale muhafızlarına mülhak olacak idiler.  Hâlbuki bu küçük fırkayı Sakız’a geçirecek kuvveyi bahriye nerede idi?  Bu müfreze-i safire-i imdadiye bana pek de itimat bahş görünmedi.  Hepsi henüz çocuk idi ve sırtlarındaki tüfekleri müşkülatla götürüyor gibi idiler.  Bu zavallıların ne çantaları, ne kaputları, ne de kunduraları vardı.  Bütün erzak ve levazım ve cephaneleri iki deve ve açlıktan yarı ölmüş üç merkebin taşıdığı mevaddan ibaretti.  Yusuf Paşa bize Sakız’da imdada ve erzaka ihtiyacı olmadığını söylemişti.  Lakin birkaç günler mukaddem Rum kruvazörlerinin dikkat ve basiretini hiç yerine koyarak Sakız’a atlayıp der-saâdet’e şitab eden pek müstait ve cesur tatarı merkez saltanata ve İzmir muhafızına ihtimal başka mealde haberler isal etmişti.  İzmir muhafızı Hasan Paşa da dostu Yusuf Paşaya ihtimal maiyetindeki askerden ayıra bildiği en güzide müfrezeyi göndermişti.  Lakin benim fikrimce bunlar en işe yaramaz bir kısım idi.  Zavallı genç askercikler pek fena halde yorulmuş, pabuçları yayan yürümekten kâmilen paralanmıştı.  Önlerindeki yeşil bayrağa lazımen ihtiramı ifa edip geçtik.

               Mabadı var

                    Ali Rıza Seyfi      

 

tetebbu 

Denizci milletler nasıl yetişir?

     Vakayı bahriyenin beynelmilel siyasete tesiri ve harp filolarının suret-i zuhuru hakkında neşir edilen makalelerde, siyaset, askerlik ve iktisat nokta-i nazarından denizlerin ne mühim bir amil olduğu muhtasaran beyan edilmişti.  Bu makalede ise bir milletin kuvveyi bahriyesine ve denizci olmasına tesir ve muavenet eden avamil ve şerait esasiyeyi mütalaa edeceğiz: 

     Şurada bilmünasebe söyleyelim ki bu gün kemal-i şiddetle devam eden harp umuminin en birinci sebebi – kim ne derse desin – Alman terakkiyat bahriyesi karşısında, temeli suya istinad eden, cesim İngiliz imparatorluğunun his ettiği korkudur. 

     Esasen İngiltere, kadimden beri devam ede gelen siyaseti, siyaset bahriyesi mucibince, denizcilikte ileri giden hükümeti her hangi bir vesile ile ızrar ve tahrip etmiştir.  İngiltere’nin sıra ile İspanya, Hollanda ve Fransa ile icra ettiği harpler hep bu siyasetin neticesidir. 

     İngiltere, hilekârlığı ve elindeki kuvveyi bahriye sayesinde mezkûr hükümetin donanmalarını – harp ve ticaret – tahrip ve müstemlekatını zapt ederek bunların kudret bahriyelerini kırmıştı. 

     Almanların son zamanlardaki terakkiyat bahriyeleri de, yine bu siyaset icabından olarak, İngiltere ile er geç bir muharebeye badi olacaktı.  Alsas – Loren gibi mesail bunun yanında ikinci derecede kalır.  Ve bu gibi meseleler, maksadına vasıl olmak için İngiltere’ye ancak yardımcı kazandırmaya vesile olmuştur. 

     Her ne ise maksadımıza gelelim; 

     Denizcilik avamili ber-vech-i âti altıdır: 

     1 – Memleketin mevkii coğrafisi.

     2 – Memleketin teşkilat tabiiye arziyesi ve buna şarait-i iklimiye ve mahsulat tabiiyede dâhildir.

     3 – Memleketin vüs’atı.

     4 – Memleketin nüfus umumiyesi.

     5 – Halkın seciyesi

     6 – Hükümetin seciyesi, muessesat milliye.

     Mevkii coğrafi:

     Bir millet bulunduğu saha-i arzın mevki coğrafisine nazaran kendini kara cihetinden müdafaaya mecbur kalmaz ve keza bu cihetten tevsi araziye muktedir veya hâhiş-kâr bulunmazsa, böyle bir milletin bütün nazarlarını denize çevireceği tabiidir.   Ve kara hudutları müşterek kıtavi diğer hükümetlerden denizcilik hususunda daha istifadeli bir vaziyete sahip olacağı ise bedihidir. 

     Ada üzerinde yaşayan İngilizlerin, denizcilikte Hollanda ve Fransa’ya tefevvuk etmesinin başlıca sebebi mevkii coğrafisidir.  Hollanda, kara cihetinden de kendisini muhafazaya mecbur bulundurduğundan büyük ordular beslemek zaruretinde idi.  Bu veçhe ile birçok masarife maruz bulunan bu hükümet bahriye kuvvetini hemen mebdede tüketmişti.  Fransa’nın siyaseti bazen akilane bir surette denizlere tevcih edilir, bazen de budalaca karada tevsie matuf bulunurdu.  Vakıa Fransa’nın harekât berriyesi kuvvetini, bir dereceye kadar, tezyid etmişti.  Fakat mevkii coğrafisinden hakkıyla ve müstearen istifade etseydi bugün İngiliz koltuğuna sığınmış Fransa yerine, daha büyük bir Fransa göreceğimiz şüphesizdi. 

     Hükümet Osmaniye’de, tıpkı Fransa gibi, ticaret ve sanayinin inkişafına ve bunların lazım-ı gayri müfariki olan denizciliğe, fakat tam manasıyla esaslı denizciliğe, ehemmiyet verseydi hem daha kavi ve zengin olur ve şimali Afrika’yı kayıp etmezdi.  Çünkü bu gibi deniz aşırı mevkiin muhafazası, ancak kuvvetli muharebe ve ticaret filolarıyla mümkündür. 

     Mevkii coğrafi ya bizzat Kuvayı bahriyenin tevhidini, toplu bulundurulmasını veya dağıtılmasını mucib olur.  Bunda da İngiltere adalarının Fransa’ya faik olduğu meydandadır.  Fransa’nın garpta atlas denizi, şarkta Akdeniz ile temas etmesi denizcilik yolunda faideli olmakla beraber askerlik nokta-i nazarından bir menbağ-ı zaaftır.  Fransa’nın şark ve garp filoları ancak Cebelitarık boğazından geçmek şartıyla birleşebilir.  Bu teşebbüste bunlar ale-l ekser tehlikeye ve bazen zıyaa uğramışlardır.  Aynı veçhe ile müttehide-i Amerika’nın iki Bahr-i Muhitte sahile malik olması her iki denizde büyük ticaret filoları bulundurduğu takdirde kuvvet ile müterafıık bir zaaf teşkil eder.

     İngiltere, müteaddit müstemlekatı dolayısıyla, ana sulardaki kuvvetini dağıtmaya mecbur olmuştu.  Fakat müstemleke politikasıyla muharebe filoları mütevaziyen büyümüş ve ticaret gemileri ise daha fazla nispette artmıştı.

     Amerika ihtilal ve Fransa muharebelerinde İngiltere kuvveyi bahriyesi sayesinde dünyanın her tarafına yapılmış menafiini pek ala muhafaza ettiği halde, bu günkü İngiltere’nin mevkiinde bulunan eski ispanyanın zayıf bahriyesi yüzünden her bir müstemlekesi kendisine bir vesile-i zarar ve hakaret olmuştu.  

     Bir milletin mevki coğrafisi, tevhid kuvasına sebep olduktan başka, düşmanlarına nazaran da merkezi bir vaziyette olabilir.  Böyle bir mevkie sahip olan hükümet ise düşmanlarına karşı sevk-ül-ceyş cihetinden da faik bir vaziyettedir.  Bu noktada yine İngiltere en iyi mevki coğrafiye sahiptir.  Bir taraftan Hollanda ve şimal hükümetlerine, değer taraftan Fransa ve Atlas Denizine nazırdır.  Ara sıra vukua geldiği gibi, Fransa ile şimal ve Baltık hükümetleri İngiltere aleyhinde müttehiden kıyam ettikleri zaman, Times ağzında, Manş denizinde ve hatta Brest açığında bulunan İngiliz filoları İngiliz adalarının vaziyet merkeziyesinden bilistifade, hemen bir araya toplanarak Kuvayı umumiyeleriyle mezkûr hükümetlere mensup filoların birbirine iltihak etmelerine meydan vermemişlerdir. 

     Mevki coğrafi meselesinde düşmana yakın bulunmak da ayrıca bir menfaattir.  Fransa’nın, İngiliz ticaret bahriyesine hücumunu bu karbiyet pek ziyade teshil etmiştir.  Çünkü ticaret muharebesi yapacak gemiler, hafif ve zayıf tekneler olduğundan sık sık limanlara veya muharebe gemilerinin koltuğuna iltica etmek mecburiyetindedir.  Hâlbuki muharebe gemileri daima tebdil mevki ettiklerinden, bu hususta limanlar tercih edilir ve limanların adedi çoğaldığı zaman istifade daha ziyade olur.  Muharebe filoları için tecemmu esas olduğu halde ticaret muhripleri için dağınıklık esastır.

     Tabiat bir memleketi suhuletle açık denize rapt etmiş ve aynı zamanda âlem ticaretin en mühim bir mimarına mücavir kılmış ise bu memleket hareket taarruziye için fevkalade kolaylığa maliktir.  Hollanda, İskandinavya, Rusya, Danimarka ve Alman ticaretleri hemen İngiltere’nin kapıları önünden geçmektedir.  Bu hale İngiltere’nin âlem bahriyedeki mevkiini bir kat daha yükseltmişti. 

     Gerek boğazlara hâkim olmaklığımız ve gerek Süveyş kanalı ile Akdeniz’in şark havzasına mücavir bulunmaklığımız, büyük bir kuvayı bahriyeye malik olduğumuz takdirde bizi yukarıki mevki is’ad edebilir. 

     İtalya’nın uzun sahillere ve güzel limanlara malik bulunması ve mevki coğrafisi nazar-ı dikkate alındıkta, İngiltere’nin dış denizlerde malik olduğu mevkii bu hükümetin Akdeniz’de sahip olması lazım geldiği görülmektedir.  Fakat Malta’nın İngiltere ve Korsika ile Tunusun Fransa elinde bulunması ve Adriyatik denizinin mühim bir şah-rah ticaret olamaması İtalya’nın birinci sınıf bir kuvayı bahriye olacağını meşkûk kılmaktadır.    

     Müteaddit denizlere temas eden memalik şahane sahillerinde milyonlarca dalgaların her günkü nida ikazı ruh-i millette hakiki bir makûs bulsa gerektir.  Hususiyle boğazlar gibi bir fevkalade mühim bir tarıkın ebediyen taht-ı hâkimiyet Osmaniye’de bulunması her manasıyla büyük bir kuvayı bahriye teşkilinin en büyük saikı olmalıdır.  Akdeniz veya Karadeniz de bulunacak Osmanlı muharebe gemileri boğazlar vasıtasıyla birbirine çabucak mülaki olabilir.  Cebralta, Fransa ve İspanya aleyhinde bir mânia olduğu halde boğazlar Osmanlı bahriyesinin bilakis kuvvetini artırıcı bir ameldir. 

     Bu ahvali nazar-ı dikkate alarak ne mikyasta bir donanma – harp ve ticaret – teşkil edilmesi zaruri bulunduğunu düşünmek hepimize ait bir vazife-i mühimmedir.

          M. Şevket.                                                                

   

Deniz sesleri

Yunan ticaret donanması ve suret-i tekâmülü

     Bitaraf ticaret bahriyeler meyanında, harp umumi esnasında cihet-i maliyesinden ziyade levazım maddiyesi itibariyle en mahsûs zayiine uğrayan Yunanınkidir.  1914 senesinde ali-l-takrib 705897 tonilatoya baliğ olan Yunan sefain ticariye mesaha-i hacmiyesinin yüzde on ikisi, kısmen mayın ve kısmen de tahtelbahir tahribatıyla imha edilmiştir.  Bu hale rağmen ve düvel-i itilafiyenin Yunanistan’a karşı vaki olan tecavüzatından sarf-ı nazar harp, Yunan mücehhezlerine emsalsiz bir fırsat zamanı olmuş.  Yunan gemileri yalnız Akdeniz’de değil bilhassa sulh zamanlarından fazla Atlas denizinde, İskandinavya sularında bile görülmeye başlayarak ekseriyet üzere itilaf devletleri hesabına hamule münakalatına iştirak eylemekte bulunmuştur. 

     Hafta geçmez ki Yunan gemilerinden birkaçının battığı ilan edilmesin.  Kab-l harp ale-l tahmin 370 vapurdan ibaret olan Yunan ticaret donanması mevcudiyetinin bu suretle tedricen tenakus ettiği görülür.  Hâlbuki ilan-ı harbe takaddüm eden son seneler zarfında1910 dan başlayarak, Yunan ticaret gemilerinin adedince – yalnız vapurlar ve bundan da ancak 100 ton mai mahreci tecavüz edenler itibariyle – seri bir tezayüd meşhud olmuştur.  Bu sözlerimizi tevsik için, 1900 senesinden itibaren Yunan vapur donanmasının tekâmülünü ayanen gösteren atideki erkam şayan-ı nazardır.

Tonilato tezayüdü (100 tondan dûn olanlar hariç olmak üzere) Vapurların tezayüdü  
172360 73 1900 – 1905
133696 75 1905 – 1910
221704 78 1910 – 1914

     1910 – 1914 seneleri zarfında kuru bir tonilato tezayüdü görülüyor.  Bunun sebebi de, başlıca Yunan mücehhezlerinin, mezkûr dört sene içinde eskisinden daha büyük vapurlar tedarikine ehemmiyet vermelerinden ve ale-l husus Bahr-i Muhit navl umuriyle pek ziyade iştigale hasr-ı faaliyet etmeğe başlamalarından mütevellid bulunuyordu.  Bu makasid, Balkan harbi dolayısıyla kısmen kuvveden fiile isal edilemedi.  Lakin yeni ve büyük vapurlar, sürat azimelerinden bil istifade Yunanistan için muavin kruvazör işleri gördü.  Har halde Yunanlı gemi mücehhezleri, 30 sene gibi nispeten kısa bir müddet zarfında Yunanistan’ın maruz kalmış bulunduğu siyasi ve iktisadi müşkülata rağmen, milli ticaret donanmasını büyük bir inkişafa mazhar etmeği;  buna diğer bahriyeyi ticariyeler meyanında mühim bir mevki vermeği idrak ve takdir eylemişlerdir. 

     1883 senesinde ceman 24000 tonilatoluk 23 vapur, yunan bandırasını taşıyordu.  Lakin üç sene sonra bu miktar 53872 tonilatoya baliğ olan 74 gemiye çıktı.  Mamafih bu gemilerin en büyüğü, ancak 1700 ton cesametinde ve zamanının en mühim gemi şirketine merkez (Kefalonya – Caphalonia) limanında mukayyid bulunuyordu.  Yunan bahriye-i ticariyesine ilk defa olarak çifte pervaneli vapurlar ithal etmek şerefi, (Vagliano biraderler) namına izafet edilen mezkûr şirkete ait idi. 

     Bir zamanlar, halen olduğu gibi nefs Yunanistan’da buharlı sefain inşa etmek cihetine o kadar atıf itibar edilmedi.  Bu suretle hiçbir Yunan limanında gemi yapabilecek bir tersane vücuda gelmemiş.  Ale-l umum Yunanlı mücehhizlerin buharlı gemilerini bilhassa İngiltere’de yaptırdıkları veya kısm-ı azami itibariyle müstamel hazır İngiliz gemileri altıkları görülmekte bulunmuştur.    

İmparator hazretlerinin Çanakkale’yi ziyaretleri hatıratından:  İngiliz – Fransız gemilerine mezar olan boğazın sahillerinde ortada: Kayser hazretleri seferber Osmanlı müşiri kıyafetinde sağda: müşir Özatem paşa solda: Ferik Martin paşa

     Vagliano biraderlerden başka,  Andros Embiricos biraderler dahi müteaddit vapurlara sahip olmak üzere temayüz etmiş ve hâlbuki birçok mücehhizler, yalnız bir ve azami iki vapura malikiyetle iktifa eylemişlerdi.  Bu zamanın bahriye-i ticariyesi, posta seyir ve seferlerine elverişli değildi.  Harpten evvelki mevcudiyenin kısm-ı azamı itibariyle de hal bu merkezde idi.  Lakin bütün Akdeniz’de, bir dereceye kadar Avrupa’nın garp ve şimal sahillerinde, birazda büyük denizlerde faal ve serbest bir seyir-i sefain, Yunanlı gemi mücehhizlerinin ceplerini doldurmuştur.  Daha 1880 – 89 seneleri zarfında meydana çıkan iki seyr-i sefain şirketinden ikisi de piş faaliyetlerinden zengin bir saha buluyorlardı.  Yunan buharlı sey-i sefain şirketi, o kadar mühim olmayan dokuz vapura sahip ve Yunan ittihadı seyr-i sefain şirketi de yalnız beş vapura malik bulunuyordu.  1890 sıralarında bu iki şirket, gemi mevcutlarımın 30 sefine-i ticariyeden fazlaya çıkarmış, diğer mücehhizler meyanında bilhassa (Embiricos biraderler) almış oldukları gemilerle hatırı sayılır bir mevki kazanmışlardı.  2000 – 3000 tonluk gemiler, ticaret donanmasında kaide olup bunlar dahi her cinsten navl vapurları, tercihen tek güverteli vapurlar ve hububat gemilerinden ibaretti. 

     Gemilerin ekserisi müstameldi.  Yunan navl işleri için bu kabil sefain, iyi ve karlı idi.  Son asrın ilk senelerinde idi ki:  hacim istiabı sefain itibariyle yeni bir hatve-i tekâmül atılmış, 1904 senesinde mevkii, bahri 4000 tonluk iki vapur (Spiros Valianos, keramia) tedarik edilmişti.  Birinci balkan harbinin ilanı sıralarında seyr-i sefain dahi ihmal edilmemişti.  Yunanistan’dan Makedonya ve adalardan Amerika’ya müteveccih bulunan muhaceret cereyanı, harpten evvel bu gibi teşebbüsata parlak bir ati vaad ediyordu.  Binaen aleyh bunların tesisi dahi 1908 senesine isabet eder.  Yunan bahriye-i ticariyesinin tekâmüle doğru mühimce bir hatvesi, bir şekl-i cedide iltibası mahiyetinde idi.  Ale-l husus nısfen tediye edilmiş 25 milyon dırahmi sermayeye istinad eden Yunanistan milli seyr-i sefain şirketi, balkan harbine ve Bahr-i Muhit vapuru Macadonia’nın (Şirada Hamidiye kruvazörümüz tarafından pek ağır surette yaralanarak) hizmet fiiliyeden – muvakkaten – sakıt olmasına rağmen 1912 senesinde hisse başına 10 dırahmi temettü dağıtıyordı.  Umumiyet üzere bu iki şirketin, harp umumiye kadar vaki olan fiiliyatı, pek az bir müddet mukaddem tesis etmiş olmalarına rağmen fevkalade görülmek lazımdır.  Bilhassa şarki Bahr-i Sefidde çalışırken, Avusturya ve İtalyan kumpanyalarıyla keskin bir rekabete rağmen Yunanlılar süratle yükselmiş.  Burada matmah nazarları, yegâne saha-i faaliyetleri olmak iddiasında bulundukları şarki Bahr-i Sefidden işbu iki ecnebi seyr-i sefain rekabetini def ve istisal etmekten ibaret bulunmuştu.  Bu husus için diğer yunan seyr-i sefain şirketleri ve yunan gemi mücehhizleri ile müştereken ticaret donanmalarını süratle tezyidine gayret edilmiş, 1913 avahirine doğru İngiltere’ye 5000 tonilato bir hayli yolcu ve navl sefaini ısmarlanmıştı. [ Bahri 6000 gayri safi tonilatoyu mütecaviz üç vapur elde edilmiş bulunuyordu. – bunlar, navl gemileri olmayıp bilhassa İngiltere’de muhacir ve yolcu nakliyatı için yapılmış yepyeni gemiler olduğu için yunan seyr-i sefain ahvalinde mühim bir tahavvüle delalet ediyordu.  Bu gemilerden Atina ve Amistokas namlarını alan ikisi – tarih inşaları 1908 – 9 Yunan Mavera-i Atlasi seyr-i sefain şirketine mensup.  Bu sefainin üçüncü gemisi olan Macadonia 1912 de ikmal edilmiştir. – dahi, vaktiyle (Ambricos birader) şirket techiziyesinin şekl-i hazırı olan Yunanistan milli seyr-i sefain kumpanyasına ait idi.  Bu iki şirket, Yunanistan – Amerika postasını almiş, posta seyr-i sefainlerine atıf ehemmiyet etmekle beraber serbest ] 

     Yunan bahriye-i ticariyesinin birinci Balkan harbinde vaki olan fiiliyatı hakkında bir iki şey söyleyelim:  ilan-ı harp ile beraber Yunan hükümeti, en büyük vapurlardan on ikisine vaz yed ederek doğrudan doğruya harp donanmasına ilhak eylemişti.  Biraz evvel zikir edildiği veçhile burada;  Sürat kafiyeye malik olabildikleri için yalnız yeni gemiler mevzuu bahis olamıyordu.  Bunlardan altısı muavin kruvazör suretinde teslih edilmiş.  Mütebaki vapurlardan üçü hasta hane gemisi, torpido ana gemisi ve nakliye sefinesi olarak kullanılmış ve diğer üçü de sefain nakliye himaye gemisi ve depo sefinesi tarzında istimal edilmişti.  Bunlardan maada 85 vapur ordunun hususat nakliyesinde kullanılmıştı.  Muhtelif adalara büyük mikyasta asker, havâic-i zaruriye, levazım-ı harbiye nakliyatı yapılmış, Selanik’ten Dedeağaç’a 13000 kişilik bir Bulgar kolordusu ile 3000 hayvanın üç günde nakil edilebilmesi büyük bir kudrete delalet eylemişti.  El nihayet Sırp muhasara parkının (İşkodra için) Selanik’ten bu yana mensubuna ve sair Sırp askerinin Selanik’ten Arnavutluk’a ve buradan geriye nakil hususatı da zikre şayandır.  

     Harp umumi, Yunan ticaret donanmasının saha-i faaliyetini daha garba nakil etti.  Kab-l harp Karadeniz’den hububat taşıyan müteaddit hububat gemileri, şimdi itilaf milletleri için çalışmaktadır.  Yunan gemi mücehhizleri, halen vaki olan gemi zayiatını, gemi hacim istiabısi zarureti ve yüksek navl esasına müstenid olan parlak harp kazançlarıyla telafi edebilmektedir.

          Esmer.                 

İSKAJERAK’daki Alman Amiralleri:

Kuvayı İstikşafiye Kumandanı Amiral Hipper Başkumandan Amiral Scheer

İSKAJERAK MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

“JUTLAND”

7

   Gecen nüshadan mabad

     İngiliz zabitinin bu itirafına nazaran ikinci safhanın bidayetinde İngilizlerin fena halde sıkıştıkları ve biran evvel (Jellicoe) ile birleşmek üzere son süratle şimale doğru kaçtıkları anlaşılıyor. 

     O esnada vaziyetin Almanlara pek müsait olduğu, gerek Alman ve gerek İngiliz neşriyatından iktibas ettiğimiz fakrat atiyeden de anlaşılmaktadır: 

     <<. . . Beatty’nin kalan dört muharebe kruvazörü, bunları sancak kıç omuzluğundan doğru takip etmekte bulunan seri-üs seyr hatt-ı harp gemilerinden pek ilerilerde yoluna devam ediyordu.  Biraz sonra bu dört kruvazör, Almanların top menzilinden harice çıkıyordu.  Bu arada, sonraki cesim muharebe sefaini [Beatty (Queen Elizabeth) sınıfı gemiler] Alman muharebe kruvazörleriyle gayet şedid bir top muharebesine girişmiş, bunlardan bazılarının bu ateş altında oldukça müteessir olduğu, Alman ateşinin tesiratını tahfif için omuzlamak hattına geçmeğe teşebbüs etmeleriyle zahir olmuştu.  Bu esnada cesim Alman muharebe sefaini, ancak ilerideki cüz-i tammlarıyla ara sıra muharebeye iştirak edebiliyordu.>>  [ 1 ]

     Times’in salif-üz-zikr kitabında da bir İngiliz bahriye zabitinin yukarıya derç ettiğimiz beyanatından sonra vaziyetin müşkülatı şu suretle mealen itiraf ve tasvir eylemektedir:

     <<. . .  Bu sırada Beatty Almanları şarka, Danimarka sahiline doğru sürecek bir vaziyet almakta ve fena bir imtihan geçirmiş olan İngiliz kuvvetine imdat gelmekte idi.  Muharebenin bu en buhranlı safhasında İngilizlerin hiçbir vehim ziyaa uğramamış olmaları keyfiyeti, gemilerin ve filoların mahirane bir surette inşa ve idare edilmiş olduğunu ispat eder.>>

             Beatty’nin beyhude bir manevrası:       

         Amiral Beatty, Amiral Jellicoe’nun kumandasındaki İngiliz ana filosu ile telâkki vuku buluncaya kadar kendi kuvvetlerini bu vaziyetten kurtarmak için, biri ihata teşebbüsü, diğeri torpido hücumu olmak üzere, iki mühim tabiye hareketi icra etmiştir.   İngiliz amirali, evvel emirde kendi muharebe kruvazörlerinin faik süratlerinden bilistifade hasmını T ve Ti ye almak istemiştir.  Ti’ye almak tabir maruz ve mahsusu ile ifade edilen ta’biye-i bahriyeyi kari’îlerimize biraz izah edelim;  İngiliz bahriyunu bir filonun hasmını baştan çevirerek hatt-ı harbinin reisi ilerisinden amuden geçmek ve bu suretle hasım filosunu ve gemileri tûlen top ateşi altına almaktan ibaret bulunan ta’biyeye T harfine benzediği için bu ismi vermişlerdir.  Bu suretle baş tarafından ihata edilen filonun rehber sefinesi, yani hattı harbin en baştaki gemisi, diğer sefain sıra ile bunun dümen suyunu takip ettikleri için, tek başına ve yalnız başa ateş edebilen 4 ila 8 topuyla, düşmanın bütün gemilerinin müctemi borda ateşlerine mukabele etmek gibi fena bir vaziyette kalır.  Sonra gemiler mesela ikişer yüz metrelik muntazam fasılalarla yekdiğerini takiben seyir ettikleri için hattın başındaki sefineye endaht edildiği halde, tahmini mesafe ve nişan hatası hasebiyle, aşan düşman mermilerinin arkadaki gemilere isabet etmesi ihtimali de vardır.  Binaenaleyh bir filo için Ti ye alınmak fena bir vaziyete düşmek demektir.  Mamafih düşmanın ihata maksadında bulunduğu anlaşılır anlaşılmaz, onunla aynı istikamete dönmek ve daima hasma muvazi bir hatt-ı seyir takip etmek suretiyle Ti’den kurtulmak – Tsushima’da Rusların yaptıkları gibi – her zaman mümkündür.  Fakat eğer cenahlarda da düşman kuvvetleri bulunuyorsa o vakit vaziyet vahim ve Ti’den kurtulmak pek müşkül olur. 

     Hipper’in filosunu şarka doğru ihata etmek üzere Beatty tarafından vuku bulan teşebbüs Almanların düşmanın maksadını anlayarak zaman münasibinde icra ettikleri manevralarla tamamen akim ve neticesiz kılmıştı. 

          Beatty, Jellicoe ile birleşmeğe çalışıyor:

     İngilizlerin ihata hareketini akim bırakmak için Almanlar, ağır ağır şarka dönmüş oldukları cihetle o ana kadar şimal ve şimal şarkiye doğru seyir eden tarafeyn filoları saat 7,45 sularında şark istikametine tevcih etmişlerdi.  Bu esnada rüzgâr garptan esmeğe başlıyor, semayı bulutlar kaplıyordu.  Çevirme hareketinin neticesiz kaldığını gören Amiral Beatty, o sıralarda Amiral Jellicoe’nun takrib etmekte bulunduğunu haber almış olduğundan İngiliz Kuvayı asliyesinin saff-ı harp nizamına girerek muharebeye iştirakını temin ve teshil için kendi hafif kruvazör filolarıyla muhrip filotillalarını saat 7,45 de Alman muharebe kruvazörleri üzerine saldırtıyordu.  Alman tarihçisinde bu hücumun esbabı şu suretle izah edilmiştir; 

     << . .  Beatty filosunun torpido ve kruvazör hücumları, Alman kuvvetlerinin, İngiliz donanmasının kısm-ı asliyesi ile Alman muharebe kruvazörlerinin garbında bulunan Queen Elizabeth fırkası arasındaki boşluğa girmek teşebbüsünde bulundukları mülahazasıyla icra edilmişti.>>

     Her ne maksatla icra edilmiş olursa olsun İngiliz filotillalarının bu hücumu tarafeyn sefain hafifesi arasında yeni bir mücadeleye sebebiyet vermiştir.  Beatty’nin muhripleri, her ne kadar küçük Alman kruvazörleri tarafından karşılanmışlar ise de hücum mesafesine kadar takrib etmiş olduklarından torpidolarını endaht etmişlerdir.  Fakat Alman muharebe kruvazörleri, istikametlerini tebdil etmek suretiyle üzerlerine atılan torpidoların hiç biri hedefe isabet etmemiştir.  İngiliz hücumuna mukabeleye şitab eden Alman küçük kruvazörleri ile torpido muhripleri, ileri atıldıkları vakit şimal şarki istikametinden, ansızın ağır topçu atışına maruz kalmışlardır. 

     [ 1 ] – Mecmuayı seneviye bahriye, ikinci sene, (Almancadan Iskajerak muharebeyi bahriyesi) Ahmed İsmail.   

İskajerak’daki İngiliz Amiralleri:

Kuvayı istikşafiye kumandanı Amiral Beatty Başkumandan Amiral Jellicoe

Bu ateş, artık meydan muharebeye ve usul olmakta bulunan Amiral Jellicoe’nun kumandasındaki İngiliz ana filosuna mensup gemiler tarafından icra ediliyordu.  Cesim düşman sefainini sislerin içinden birer birer meydana çıkarak Alman sefain hafifesi üzerine gittikçe şiddetli mütezayid bir ateş açıyorlardı.  Bu gayri muntazır atış karşısında, Alman küçük kruvazörleriyle bir kısım muhripleri, geriye dönerek kendi filolarının nezdine avdete başladılar.  Bir sırada küçük kruvazörlerin çoğuna ağır isabetler vuku bulmuş, bunlar meyanında Wiesbaden kruvazörünün makine dairesine gayyur bir mermi isabet eylediği cihetle hareketten kalarak tevkif etmiştir.  Wiesbaden’in arkadaşı olan diğer kruvazörle torpido botlar mezkûr sefineyi kurtarmağa çalışmışlar ise de pek şedid bir ateşe muarız kaldıklarından daha fazla zayiat vermemek için bu teşebbüsten sarf-ı nazar etmişlerdir.  Alman kuvayı asliyesi de manevra yaparak Wiesbaden’i setr ve himaye etmek istemiş ise de bu teşebbüs dahi icra edilemeyerek, gemi kendi haline terk olunmuştur.  Wiesbaden bilahare batmış ve 400 kişiye baliğ olan mürettebatı dahi gark olmuştur. [ 1 ]

     Vesaik-i resmiyeye binaen tahrir ve tertip edilen Alman tarihçe-i harbine nazaran bu sıralarda  Queen Elizabeth fırkasına mensup sefainden biri bir tarafa fazlaca yatmış olduğu halde hatt-ı harpten çıkıp uzaklaşmıştır.  Alman raporu bu geminin saat 7,20 de hatt-ı harpten çekildiğini yazıyorsa da top atışıyla mı yoksa torpido isabeti neticesinde mi duçar-ı hasar olduğunu kayıt etmiyor.

          İngiliz Kuvayı asliyesinin keşfi:

          İngiliz kuvayı asliyesinin vürudunu görür görmez bir kısım Alman kuvayı hafifesinin geriye döndüğünü yazmıştık.  Alman torpido filolarının diğer bir kısmı ise düşman kuvayı asliyesinin mevcudiyet vakuriyetinden, kendi açık deniz filoları için tevlid eyleyen tehlikenin ehemmiyetini takdir ederek derhal İngiliz hatt-ı harp sefaininin üzerine atılmışlar ve düşmanın ağır toplarıyla icra ettiği dehşetli ateşe rağmen İngiliz hatt-ı harbine vasıl olmuşlardır.  İngiliz kuvayı asliyesinin teşkil ettiği bu muhib hatt-ı harp üzerinde laakal 25 dretnot sıralanmış bulunuyordu. 

     Jellicoe’nun İngiliz ana filosuyla meydan muharebeye muvasalatı üzerine İskajerak muharebesinin ikinci safhası hitama eriyor, yeni bir safha başlıyordu.

     İkinci safhanın vakayıını hülasa edersek görürüz ki Beatty ve  Leva Admiral Evan-Thomas’ın filoları en ziyade muharebenin bu ikinci devresinde müşkül ve buhranlı anlar geçirmişlerdir.  Bu, İngiliz itirafatıyla da sabittir.  Her ne kadar ikinci safhada gerek İngilizler gerek Almanlar hiçbir gemi zayi etmemişlerse de[ küçük Alman kruvazörleri Wiesbaden üçüncü safhanın bidayetinde batmıştır]  tarafeyn istikşaf filoları, takriben bir saat kadar devam eden müthiş topçu mücadelesinde, iyice hırpalanmışlardır. 

     Almanların iddiasına nazaran Queen Elizabeth sınıfından bir gemi, İngilizlerin iddiasına göre de Alman muharebe kruvazörlerinden biri duçar-ı hasar olarak hatt-ı harpten çekilmeğe mecbur olmuştur. 

          Mabadı var

               Abidin Daver

     [ 1 ] – bu geminin mürettebatı meyanında, ikmal mümarese maksadıyla Alman donanmasında bulunan ve kısm-ı azamı Iskajerak muharebesine iştirak etmiş olan Osmanlı zabitanından çarkçı mülazımı Said İsmail Efendi de şehit olmuştur. 

     

Mesail hazıra-i bahriyeden:

Tahtelbahirlerin gaye-i hacmi ne olmalıdır?

     Bir cins sefin harbiyenin tarik tekâmülünde bir devre gelir ki, hacim meselesi, en mühim ve en ziyade mucib-i münakaşa meseleyi teşkil eder.  Bu hususta alelumum kenar ikiye ayrılır.  Biri en azami kuvayı taarruziye, tedafüye ve sürati istihsale müsaid olabilecek azami bir cesamet taraftarı olur.  Diğeri de azami hacmin çok miktarda küçük gemilere taksimini el nizam eder.  Son fikrin taraftarları gerçi küçük gemilerin münferiden zayıf olduklarını tasdik ederler.  Fakat onların güme halinde hücumlarının ezici bir faikıyete haiz bulunduğunu iddia ederler. 

     Mehaza son senelerin tecarib ve firesinden istihsal olunan netayiç, mutlak surette büyük kuvvet ve ali sürat taraftarlarına hak kazandırmıştır.  Bu gün pek müthiş bir harp cereyan ediyor.  Bu harbin her bir safhası ati için birçok dersler veriyor.  Olanca tafsilatıyla tavzih etmedi.  Fakat bu derslerin hudut esasiyesi el-yevm az çok tayin etmiş ve yarası olanlar milletlerden bir kısmı da bu derslerden istifade yolunu tütmüş bulunuyor.  Mesela bu gün Amerikalıların vaz tezgâh ettikleri hatt-ı harp gemilerinin cesameti 42000 tonu, hatt-ı harp kruvazörlerinin ki 35000 tonu, keşşaf kruvazörlerinin ki 7000 tonu muhriplerin ki ise 1200 tonu aşıyor. 

     Hatt-ı harp gemileri hariç olmak üzere diğer sınıflardan hiç birinin sürati 35 knot’dan aşağı değildir.

     Tahtelbahirleri ele alacak olursak hücum meselesindeki eski itilafın bunda da mevcut olduğunu görürüz.  Birçok mütehassısın hala ufak hacimde olan tahtelbahirler sefaininin lehindedir.  Bu gibiler. Mesela mutedil bir sürate ve ufak mikyasta denizcilik hassasına malik 500 tonluk birçok sahil muhafızı tahtelbahirlerin, daha az adette fakat bunların iki misli cesamette, süratleri ve nısf kutr seyirleri daha fazla, kuvayı taarruzuyeleri ziyade ve ihtiyaç zamanında donanma ile birlikte denize açılarak sahilden bin mil uzakta düşman donanmasına sataşabilecek kabiliyete haiz tahtelbahirlere kat kat faik olduğunu iddia ederler.   

     İnşaat bahriyeyi başlıca uzlaşma ve tevazün meselesi idare eder ki tahtelbahirler içinde bu kaide – belki daha zaruri bir surette – caridir.  Denizde gezen bir bahriye zabiti hücum ve sair evsaf nokta-i nazarından en muvafık olan bir tahtelbahre bazı muayyen evsafın da ilavesini talep eder.  Mesele, bahriye inşaat mühendisine havale olunur.  İnşaat mühendisi görür ki elde bulunan hacme o evsafın istenilen derecesini sıkıştırmak kabil olamıyor.  Binaenaleyh tecrübeler başlar.  İstenilen evsaf ve hacim matlup veçhile tevazün ettirilinceye kadar devam eder. 

     Son zamanlarda Amerika bahriye nezareti bir bahriye mimarını tahtelbahir filotillalarından birine tayin etmiş.  Mister Long namındaki bu zat tahtelbahirlerle birçok uzun ve kısa seferler icra etmiş.  Amerika hükümeti bundan evvel böyle bir tecrübe daha yapmış ve Robenson namında bir bahriye mimarını, devr-i âlem seyahati icra eden Amerika filosuna tayin etmiş idi.  Bu zat o uzun sefer esnasında gemilerin her türlü evsafına dair birçok tetkikat icra etmiş ve bu tetkikattan büyük istifadeler temin edinmiş idi.

     Bu sefer tahtelbahirler üzerinde tecrübe ve tetkik icrasına memur edilen Mister Long denizdeki müşahedatına ve tecrübelerine istinad ettirdiği raporunda Amerika hükümeti için en münasip tahtelbahirlerin 750 ile 950 ton maimahrecinde ve 225 ila 250 kadem boyunda olmalarını tavsiye etmiştir.  İptidai bir hesap gösterir ki bu hacimde olan bir gemi satıh bahride 17 ila 19 knot, deniz altında da on dört knot bir sürat istihsal edilecek veçhile inşa edilebilir.  Böyle bir gemi kuvvetli torpidolarla ve seri ateşli toplarla teçhiz edilebilir ve taife için de her türlü esbab-ı istirahati cem kamaraları havi bulunabilir.  Bu son nokta bilhassa tahtelbahirler için en can alacak bir meseledir.  Bu hacimdeki bir tahtelbahir, açık denizlere çıkarak donanma ile manevralara ve harbe iştirak edebilir. 

     Mademki hacmin tezyidi suretiyle bu kadar aşikâr menafi elde ediliyor, o halde hacmi daha ziyade artırarak 1200 ila 1500 ton mai mahrecinde tahtelbahirler inşası daha muvafık olmaz mı?  Suali varid-i hatır olabilir.  Bu sualin cevabını 300 ila 400 kadem dûlu olan bir tahtelbahrin idaresindeki güçlük de aramak lazım gelir.  Evvela bu kadar boylu bir gemi pek ağır dalar.  Saniyen dalarken – pek hafif meyilli zaviyeler müstesna olmak şartıyla – gemiyi idare etmek pek güç olduğu gibi pek az bir zamanda tehlikeli bir derinliğe inmesi korkusu da vardır.  Tehlikeli derinlikten maksat, geminin başının dibi bulması veyahut teknenin tahammülü fevkinde bir su tazyikine maruz kalabilecek bir derinliğe inmesidir.   Hatta meyli pek az olan zaviyelerle dalarken bile 300 ila 400 kadem tûlunda olan bir tahtelbahrin dümenlerle idare edilinceye kadar tehlikeli derinliklere inmesi muhtemeldir.

     Saatte 12 knotluk bir sürat, saniyede 20 kadem demektir.  Binaenaleyh bu süratle dalan bir geminin tehlike hattını geçmesi için pek çok zaman istemeyeceği bedihidir. 

     Hücuma maruz kalındığı zaman süratle dalmak meselesi – ki tahtelbahirlerin temin-i selameti nokta-i nazarından pek mühim bir gayedir – hacmin artmasından pek ziyade müteessir olur.  Binaenaleyh 800 ila 900 tonun bu nokta-i nazardan gaye-i hacim itibari münasip olur.  Bu hacmin fevkinde bir cesamete malik olan bir tahtelbahir, düşman muhripleri veyahut tahtelbahir muakkibleri tarafından mahmuzlanmak tehlikesinden her zaman kendini kurtaramayacak kadar ağır dalar.  Dalma keyfiyeti geminin ihtiyat kuvveyi sebhiyesini mahv etmek için safra sarnıçlarını doldurmak suretiyle icra olunur.   Sarnıçları doldurmanın sürati, valfların hacmine tabidir.  Hâlbuki valfler pek büyük olursa onları sıkıştırmak pek güç olduğu gibi suyun icra ettiği tazyikin yüksekliği itibariyle el ile kolaycacık idaresi de müteessir olur.

     Bu hususa dair daha birçok deliller gösterilebilirse de bu kadarını kâfi görür ve tahtelbahirler için en münasib hacmin 800 ila 900 ton olduğunda karar kılarız.

          [. . . ]

TEHLİKE

Geçen nüshadan mabad

Salı gün, hms Virginia, sms Kaiser, hms King of Edward VII, ve Pat Cainder Northland ile Bulveni arasında tahrib edilmiştir.  Son üç gemi bilfiil Fransız sularında bulunuyorlardı.  Bu babda Fransa hükümeti tarafından kati teşebbüsata girişilmiştir.  Aynı günde Needless yakınlarında Zikovin of şaba, Ornets, Delana, Analanta tahrip edildi.  İçeriye gelmekte olan yüklü gemiler, telsiz telgraf vasıtasıyla Manş’a girmekten men edilmiştir.  Fakat maatteessüf garpta da iki düşman tahtelbahrinin bulunduğuna dair alaim mevcuttur.  Dublin’den Leeverpool ‘a gelmekte olan hayvan yüklü dört gemi dün akşam batırıldı.  Keza Bristol’e azim olan Zihilde, Merkury, Maria Tereza ismindeki gemiler de Landy adası civarında berhava edildi.  Ticaret mümkün olduğu kadar emin tariklere sevk edilmiştir.  Mehaza bu vakayı ne kadar tahrikimiz ve Leonid Company’nin ne derece muzır olursa olsun teçhizatını tekrar ikmal etmeksizin bir tahtelbahir on günden ziyade denizde kalamayacağı ve üss-el harekeleri ise yed zaptımızda bulunduğu cihetle ika ettikleri hasarın kariben bir nihayete ereceği mülahazasıyla müteselli olabiliriz. 

     Kavrayarak icraatımız hakkındaki hikâyemi işte bundan ibaret!  Fakat diğer küçük bir fıkra bu münasebetle ne kadar beliğ idi:

     Buğdayın fiyatı ilan-ı harpten bir hafta mukaddem 25 şilin iken dün Baltık buğdayı 52 şilin idi, mısır 31 den 37 ye, arpa 19 dan 35 e, şeker 3,11 den 19,6 ya fırlamıştır.

     Bu havadisi okuyunca taifeme:

  • Ah, ne iyi çocuklar, dedim.  Sizi temin ederim ki şu iki üç satırcık, bile

Nikeburg’un sükûtuna ait tafsilat ile dolu olan tekmil sahifelerden daha manalıdır.  Haydi, kanaldan aşağı inelim ve şu fiyatları biraz daha yükseltelim!

     Londra münakalat ticariyesi tevkif etmişti.  Küçücük yuta için fena bir iş değil!  Dangens ile White adası arasında torpidolanmağa layık bir gemi görmedik.  Burada telsizle Stephan’ı çağırdım ve saat yedide Hunsberry  Hud’un yıldız karayel cihetinden beş mil mesafesinde, ölü denizler üzerinde yan yana yatıyorduk.  Teknenin efradı güverteye tecemmu ederek bir kere daha dost yüzü gördüklerinden dolayı biri birlerini şiddetle alkışladılar.     Stephan vazifesini bir suret fevkalade de hissen ifa eylemişti.  Londra gazetesinde Salı günü batırdığı dört gemiyi okumuştum.  Fakat o zamanda biri gark ettiği sefainin adedi yediden az değildir.  Çünkü bu gemilerin birçoğu Times gelecek bir de Savez İmpeton’a girmeğe çalışmışlardı.  Yedi sefineden biri Amerika’dan gelmekte olan buğday yüklü bir gemi ve ikisi cenubi Amerika’dan gelen büyük posta vapuru imiş.  Stephan’ı parlak muvaffakiyetinden dolayı samimi kalpten tebrik ettim.  Bade pek süratle takrib etmekte olan bir muhrip gördüğümüzden hemen dalarak Tedles açıklarında tekrar çıktık.  Burada geceyi birlikte geçirdik.  Filikamız olmadığından biri birimizi ziyaret edemiyorduk.  Fakat o kadar yakın yattık ki Stephan ile kapıdan kapıya görüşerek planlarımızı tanzime muvaffak olduk. 

     Stephan torpidolarının yarıdan ziyadesini sarf etmişti.  Ben de öyle idim.  Mehaza yağımız bulundukça üss-ül harekemize avdetten müçtenib bulunuyorduk.  Ona Boston vapuruna karşı yaptığım bombardımanı anlattım.  Ve badema, mümkün oldukça gemileri top ateşiyle batırmağa karar verdik.  Burada hatırıma, ihtiyar Horlinin şu sözleri gelmişti.  Tahtelbahirlerde bir topun ne faidesi olabulir?  İşte biz, faidesi olduğunu ispat edecektik.  Elektrik lambasının yardımıyla Stephan’a İngiliz gazetesini okudum ve ikimizde Manş’tan yukarıya artık pek az gemi geleceğine mutmain olduk.

          Mabadı gelecek nüshaya

                             

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.