DONANMA MECMUASI 100 / 50 17,HAZİRAN,1915

DONANMA MECMUASI 100 / 50       17,Haziran,1915

0486_0050-100_0000.jpg-98

0486_0050-100_078517,Haziran,1915 – 4,Haziran,1331 – 4,Şaban,1333

Donanma mecmuasının haftalık gazetesidir. Numarası 100/50

Cihâd-ı ekberin te’sirâtı: İran’da Kirmanşah konsoloshanesini muhafazaya me’mur olan Hintli asâkir-i müslimenin mücâhidin Osmaniye ye iltihakından sonra alınan resimlerdir ki, ilk sütunumuzu tezyin ediyoruz.

>>>>><*> <*> <*> <*> <*> <*> <*><<<<<

İKİNCİ SENE

        Bi-tevfikıhi Teâlâ mecmû’a; Şekl nevîninin ikinci senesine ibtidâ ediyor. Mecmua; Muhterem milletten gördüğü teveccühün minnet-dâr ve şükr-güzâridir. Bu tarzda intişarı üzerine şimdiye kadar hemen hiçbir risaleye nasib olmayan bir rağbete mazhar olmuş, bazı nüshalarımızın mevcudu bile kalmamıştır. Buhrân-ı hâzır; Herkesin maişet rûz-merresine tabîî bir te’sir gösterdiği halde mecmua; Me’mûlün fevkinde bir mevki tutarak ikinci seneye dahil oluyor.  

     Cem’iyyet, bu lûtf ve rağbeti hüsn-i niyyetin mükâfât-ı mâneviyyesi ad ediyor. Nüsah-ı münteşiremiz delaletiyle sabittir ki, hedef-i yegânemiz, intibâh-ı milliyyedir. Bu intibâhın safahât-ı muhtelifesi vardır ki, o nûr’dan istinâre eden her ferd-i millet, idrak-i vazife eylemiş, vatan gül-zâr umrâna dönmüş olur. Mecmuanın Cenâb-ı muvaffıkü’l-umûr hamd ü senâ; kari’îlere arz-ı şükran-ı bî-inthâ ederek ikinci seneye ibtidâ ediyoruz.

BÜYÜK GEMİ VE TAHTELBAHİR MESELESİ

Acaba?

     Harb-i umumiden epey bir zaman evvel İngiliz amirallerinden Sir Scout’un Times gazetesinde uzunca bir mektubu intişar (neşir) etmişti.

     Amiral Scout bu mektubunda, tahtelbahir (denizaltı) sefâin inşaatında her an meşhud (görünen) olan terakkiyat (ilerleme) ve tekemmülata (olgunluk) istinaden <artık büyük gemilere uğurlar olsun diyecek zaman geldi!> diyor ve bazı kısa mütalaat ile bu hükmünü tevsike (ispat) çalışıyordu. Amiral Sir Scout’un hiç de intizar (bekleme) edilmeyen bir zamanda adeta müthiş bir bomba gibi patlayan bu mektubu İngiltere mahâfil-i bahriyesini hatta bütün âlem-i bahriyi sarsmıştı. Kimi bu hükmün lehinde, kimi de aleyhinde bulunuyor, Amiral de bir taraftan muhacimlerine cevap yetiştirmeye çalışıyordu.

     Ba-resiyy (ısrar) Scout’un her veçhile maruf bir bahriyeli olması; O müthiş münakaşat arasında selamet-i muhakemesini kayıp etmemiş olanları iyice düşündürmeye başlamıştı.

     Öyle ya! 20 bin tonluk dretnotlarla kanaat edilmeyerek 30 bin tonluk <<süper dretnotlar>>ın inşasına germi (hız) verildiği bir zamanda böyle bir iddia, hem de salahiyet sahibi bir ağızdan çıkan müthiş bir iddia, aklı başında olan herkesi düşündürmek için kâfi idi.

     İngilizler herkesten çok düşünüyorlardı ve bunda da şüphesiz hakları vardı. Çünkü kendilerinin icad-ı girdesi olan dretnot yüzünden gerçi hâkimiyet-i bahriyeyi elden çıkarmadılarsa da Alman bahriyesine karşı daha evvel haiz bulundukları ezici tefevvukun (üstünlük) hemen hemen yüzde kırkını kayıp etmişlerdi. Hem de pek uzun senelerin mahsûl-i mesaiyesi olan bu tefevvuk birkaç sene içinde o müthiş nispeti kayıp etmişti. Bu hususu biraz daha izah edelim:

     Dretnot icat edilmezden evvel Alman ve İngiliz bahriyeleri arasında adet ve kuvvet cihetiyle büyük bir fark var idi. fakat dretnot devri başladıktan sonra bu fark ziyadesiyle azaldı. Çünkü en yeni bir geminin amir-i tabiiyyası 25 hatta 20 sene olarak kabul edilince yirmi sene sonra her iki devletin kuvveyi bahriyelerini mukayese için sadece malik oldukları dretnotların adedini saymak kifayet edecek idi. Hâlbuki İngiltere ile Almanya arasındaki dretnot farkı bidâyetten beri aynı nispeti muhafaza ederek gidiyor ve hatta tedrici surette azalıyor idi ki bu da takriben dörtte bir nispetinden ibaret idi.

     Şimdi, Amiral Scout’un iddiası sabit oluverince o muazzam dretnotlar, muhteşem süper dretnotlar gücü minicik tahtelbahirlere şüphesiz terk-i mevki edecekler ve her iki rakip yeni baştan bir tahtelbahirler filosu teşkiline kıyam edecekti. Bu takdirce İngilizlerin tefevvuku birden bire sıfıra inecek, ondan sonraki tefevvuk ise en fazla çalışana arz-ı çehre edecekti. İşte bu ve buna mümasil diğer birçok mütalaalar İngilizleri düşünceye sevk etmişti.

     Aradan çok zaman geçmeden harb-i umumi ilan olundu. Burada tafsili uzun olacak birçok esbab dolayısıyla ana filolar biri biriyle çarpışamadı ve elan da çarpışamıyorlar. Bu ana kadar icra edilen harekât-ı bahriye ekseriyet itibariyle kruvazörler, muhripler ve tahtelbahirlerin faaliyetine münhasır kaldı. Alman tahtelbahirlerinin bidayet-i harpten beri gösterdikleri muvaffakıyat-ı kahramanane, zaten şüphe ve tereddüt içinde bulunan İngilizleri bir kat daha kuşkulandırdı.

     Şimdi İngilizler başta olduğu halde herkesin zihnini bir acaba! Tırmalıyor.

     Herkes: <<acaba tahtelbahirler hakikaten büyük gemileri deniz yüzünden kovacak mı?>> sualine cevap aramakla meşgul bulunuyor. Bu gibi mesâil-i mühimme ve fenniye tamamıyla sahib-i selahiyet olanların eline bırakılsa şüphesiz âlâ olur. Fakat öyle olmuyor. Her devletin kabul etmiş olduğu usul-i meşrutiyet itibariyle herkes kendini bu sualin cevabını araştırmakla mükellef biliyor.

     Hülasa söz, gazino sandalyelerine, kahvehane peykelerine kadar düşüyor. Bundan büyük bir zarar tevlid ediyor ki o da hükümet-i meşrutada efkâr-ı umûmiyyenin cereyan-ı umure irâs edeceği tesir dolayısıyladır.

     Bu gibi mesâilde resmen selahiyettar olmayan, fakat efrad-ı milletten bulunmak haysiyetiyle her halde sahib-i alâka olanlar tarafından sırf suret-i zahiresine bakılarak verilecek hükümlerin, selahiyettar olanların icraatına iras edeceği müşkülatı her halde nazar-ı dikkate alınmaya lâyık bir meseledir.

     Binaenaleyh bizde de el-yevm tahtelbahirlerle büyük gemilere dair doğru veya yanlış bazı cereyanların hudûsu gayri kâbil-i inkârdır.

     Binaenaleyh bilumum mesâil-i bahriye hakkında halka rehberlik etmek vezâif-i asliyesi cümlesinden bulunan mecmuamızla gelecek nüshadan itibaren ve icab ettikçe bu hususa dair bazı makaleler neşir ederek bu tarzdaki cereyanları mecrayı salimine sokmaya çalışacağız.   Nüshaya derç edileceğini şimdiden vaad ederiz.

Donanma.

MUSÂHÂBAT-I İCTİMÂİYYE

Mes’ele-i nüfus

2

     Her heyet-i müctemianın (toplanan) müstakil bir cism olduğu nazariyesine göre her ferd bir zerre-i muaşşiriye (öşürcü) ve her aile bir cüz-i ferd muaşşiridir. Efrad ve âilâtın mecmuu bir heyetin “nüfus”nu teşkil eder.

     Mes’ele-i nüfus birinci derecede haiz-i ehemmiyet olan mesâil-i ictimaiyedendir. Zira nüfus her cem’iyyet-i beşeriyye için en büyük avâmil terakkidendir. Muayyen bir daire-i arazi dâhilinde aded-i efrad tezayid ettikçe karyeler kasaba, kasabalar büyük belde haline gelir. Kıtaât hâliyye peyder pey mesafat-ı meskûneye munkalib olur. Tekâsüf-i (sıklaşma) nüfus neticesi olarak münasebat-ı muaşşiriye – ahz ve itâ, münâkehe, (nikâhlanma) ilâ ahire – çoğalır ve genişler. Efrad-ı cem’iyyet arasında revâbıt -ı(rabıtalar) medeniyye taaddüd (çoğalma) ve teeyyüd (gerçekleşme) eder. Kesret-i nüfus sayesinde bir taraftan inkisam a’mâl vücuda gelir. Muvad-ı ibtidaiyye teksir ederek rekabet-i ecnebiyenin defi kolaylaşır, diğer taraftan beynelmilel mücadelatta ümid-i galebe kuvvetlenir. Bunlardan başka miktar nüfus, miktarı araziye nazaran bir nispet-i müferriteye baliğ olunca ihtiyaç ve isti’mâr his olunur; fazla-i nüfus ya Rusya’da olduğu gibi hudut memleket dâhilinde veya Almanların Amerika’da yaptıkları gibi diyarı ecnebiyede gayri meskûn yerleri işgal ve imâr eder; Ve bu suretle ya vatanın bir kıtası mamur olmuş veya milletin nüfuzu hudut memleket haricinde temin edilmiş olur. İsti’mâr harici sayesinde bir millet arazi-i ecnebiyede nukat istinad bulur ki ithalat ve ihracatın teshili (kolaylık) ve cereyan-ı ticariyenin teşdidi (şiddet) hususunda o nukat-ı istinadın hizmet-i mühimmesi muhtacı ispat değildir. Bu cihetle el-yevm mesela Fransa gibi bazı devletler görüyoruz ki adedi nüfus sa’y-i arazisine nispetle mübalağalı olmadığı ve hatta çiftçileri rençber yoksulluğundan müşteki olduğu halde tevsii ticaret emeliyle ihtiyar isti’mâr ederek kıtaât-ı hamseye yayılmış ve daha yayılmak istiyor.

     Tarihen en meşhur devlet eğer aded-i nüfus itibariyle düvel-i mevcudenin tahtına sukut ederse hususat-ı sairede mekii her milletin fevkinde olsa bile siyaseten ötekilerin madeni ad olunur. Mesela medeniyete hizmetleri nokta-i nazarından İsviçre ve Felemenk ile Rusya arasındaki fark fahiş herkesin malumu olduğu halde âlem-i siyasetteki mevkileri medeniyete nispetleri ile hiç de alakadar değildir. Nüfusun kısmet-i siyasiyesi şundan neş’et eder ki muharebatta kumandanın mahareti, eslihanın mükemmeliyeti, neferâtın şecaati pek ziyade haiz-i tesir olmakla beraber miktar-ı asakir ile ihtimal-i galebe arasındaki münasebeti hiçbir zaman unutturamıyor. Miktar-ı asakir ise miktar-ı nüfusa tabidir. Ecanibe karşı nüfus bir kuvâ-yı dâfi teşkil eder. Ordusunun saye-i azametinde komşularını mecburu sulh eden devlet istediği ıslahat-ı dahiliyeyi icraya vakit bulur. Sanayi ve ticaretini ve dolayısıyla tebaasının servet ve refahını tezyid ve temin eder.

     Esbabı mesrûdeden naşi nüfus bahusus son zamanlarda mi’yâr ve mikyas-ı medeniyet gibi telakki olunmak derecelerinde bir kıymet-i ictimaiye kesb etti. Nüfusun nispeti izafiyesi, yani vesait araziye nispetle dereceyi kesafeti bir kavmin mizan-ı medeniyetidir, denildi. Kesret-i nüfus ancak Hint’liler gibi ihtiyar hicretle icrayı isti’mâra müsteid olmayan halk için bir bilyedir ki fikir ve kaht ile birlikte uzun bir silsileyi mahâzir tevlid eder.

     Tezâyüd-i nüfus bilumum hayvanatta müsaadeyi iklim, bereket-i ağdiye (gıda) ve nedret-i a’dâ (zalim) meselesidir. Bundan naşi istihfâz (saklanma) nevi fıtratının sevkiyle hayvanlar bu şerait-i saliseyi câmi’ yerleri taharri ve oralarda ikamet ederler. Ecdâd-ı ibtidaiyemizde intihab-ı makarr hususunda hayvanat gibi hareket etmiştiler. Ab ve havası mutedil, esmâr ve hububatı mebzul, canavarlardan hâlî kıtaları bulur. Oralarda yaşamağa çalışırlardı. Ve bu üç nokta-i nazardan en ziyade hissen isabet eden gürûh bilmünasebe en ziyade terakki-i nüfusa nail olurdu.

     Miktar-ı ağdiye ile tekessür-i nüfus arasındaki münasebat min-el-kadim maruf olmakla beraber meseleyi bir suret-i fenniye de ancak Malthez isminde bir İngiliz tetebbu etmiş ve şu iki neticeye dest-res (erişim) olmuştur. Birincisi ağdiye bir nispet-i adediyye üzere [2:4:6:8: ilahiri] tezâyüd eder. İkincisi nüfusu beşer şerait-i muvaffaka dâhilinde bir nispet-i hendesiye üzere [ 2: 4: 8: 16: ilahiri] tezâyüd ve böylece her yirmi beş senede tazaüf eyler.

     Bu hesaba nazari bir vaadi gayri muayenin inkizasında miktarı nüfus ile miktarı ağdiye arasındaki muvazene muhtell (bozuk) olur. Bir zaruret hükmünü alır. Ve eğer Malthez’in desturları insanlara intibakı tam kabul etseydi bir kaht-ı (kuraklık) umuminin çoktan beri beşeriyeti kal’ etmiş olması lazım gelirdi. Umur-i iğtida (beslenme) ve tenasülde sevk-i tabiiyyetden başka mani tanımayan hayvanat hakkında şu desturlar muvafık nefes âlamerdir. Hiç şüphe yok ki mahdut bir merada hapis edilen koyun sürüsü birkaç sene zarfında kahtdan helâk olur. Fakat insanlar bir taraftan kayd-ı mülkiyetle âmir-i tagdiyeyi ve kaydı nikâh ile âmir-i tenasülü tahdit etmiş, diğer taraftan maarif-i ziraiye sayesinde mahsulat-ı arzıyeyi tezyid tarikini keşif eylemiş olduklarından Malthez’in nüfus-i beşer ve kemiyyet-i ağdiye desturları tamamıyla onlara tatbik olunamaz. Filhakika insan bir hayvan gibi her bulduğunu istihlâk edemez. Ağdiye ile insanlar arasına kanun-u mülkiyet hulül etmiştir. Biz ancak kendi kazandığımızı veya bize bahş edileni ekl edebiliriz. Bulduğumuzla değil, malik olduğumuzla besileniriz. Diğer cihetten hayvanat keyf mayeşai tenasül ettikleri halde insanlar ancak müsadei nikâh ile zürriyet yetiştirebilirler. Bunlardan başka insanlar tabiaten tav’an (isteyerek) yetiştirdiği miktar ağdiye ile iktifa etmezler. Akim çölleri mümbit, akarsuları velûd kılmak için her çareyi keşfe müstaidd (istidad) zekâları vardır. Esbab ve mevâni mezkûreden dolayı Malthez’in tezâyüd-i nüfus ve tezâyüd-i ağdiye hesabatı muâşır beşer hakkında hakikat-ı kâmile ifade edemez.

0486_0050-100_0788Hadisat: İstanbullun devri senevi fethi münasebetiyle icra kılınan ihtifalde mazhar-ı sitayiş peygamber, cenab-ı Fatihin seyf-i haydâr-anesi dest tazimde

     Mesâil-i nüfusun halinde nazar-ı dikkate alınmak lazım gelen bazı kavanin tabiiyye ve iktisadiye vardır.

     1- Spencer kanunu (Herbert Spencer: Social Darwinism, 1857) uzviyet kemale erdikçe velev diyeti tenakus eder. Mesela balıklar binlerle yumurtlar; Balıklara nispetle daha mükemmel bir uzviyete malik olan tavukların yumurtaları ancak bir iki yüze baliğ olabilir. Tavuklardan dana yüksek bir tabakada bulunan memeli hayvanların yavruları bir düzineyi tecavüz edemez. Bunun gibi muâşir-i beşeriye tabakat-ı medeniyette yükseldikçe kuvve-i tenasüliyesi azalır. Tahakkuk medeniyet için vücudu elzem olan kesafet-i nüfusu medeniyye tevkif eder. Hiçbir cemiyet-i beşeriye ilâ-gayri nihâye aynı tesbitte teksir edemez. Nüfus bir derece-i kesafetten sonra nev’an-mâ (bir türlü) bir devre-i tevkife dahil olur. Denebilir ki hatt-ı gaye-i kesafet ve medeniyet akimdir.

     2 – Thomas Robert Malthus kanunu: ücret-i yevmiye azaldıkça miktarı nüfus tenakus eder. Aile sofrasında fazla bir lokma ekmek yoksa tabiidir ki fazla bir çocuk yer bulamaz. Simat (sofra) maişetinde boş bir makam görmeyen bir adam yeni bir mahlüku davet edemez. Bir cemiyet tasavvur olunsa ki orada her fert ancak kendi nüfusunu besleyebiliyor, nev-zâdın bu cemiyette muvazene-i hayatiyeyi ihlâl edecek bir cism-i zaid hükmünde kalacağı aşikârdır. Bu mülahazata binaen Marquis, Lyell ve emsali ricâl-i iktisat, mesele-i nüfus bir mesele-i arz ve taleb gibi telakki ederler. Taleb a’mâl-i nev’an-ma taleb-i nüfus demektir. Bu cihetle iş çok olan yerlerde nüfus çoğalır ve bu tezayüd-i nüfus hem ehl-i sermaye ve hem de ehl-i amelin sevk menfaatıyla vaki olur. Bir taraftan sermayedar ister ki amel çoğalsın da ücret-i yevmiye sukut etsin. Diğer taraftan amel ister ki çok çocuğu olsun da kese-i aileye giren aded-i ücret tezayüd etsin. Fakat aded-i amel ücreti yevmiyeyi tenkise müsait bir nispete reşide (olgunluk) olunca yani taleb-i â’mâl tevakkuf edince tabiidir ki amel zürriyetini tahdid eder ve nema-i nüfus sektedar olur.

     3 – Darwin kanunu: harekât-ı nüfusiye derece-i hürriyet ve müsavat ile ma’kûsen mütenâsibtir (ters oranlı). Bir memlekette meratib ve münasib ictimaiye her sınıf halka küşade ise, yükselmek için ancak mücadele-i hayatiyede irfan ve zekâ ve sa’y ve iffetle galebe kâfi ise elbette orada insan çok çocuk yetiştirip de alelade talim ve terbiye etmektense az yetiştirip fevkalade tedris ve tenvir etmeği tercih edecektir. Diğer cihetten öyle yerlerde insan çocuk yetiştirmeden evvel kendisini nasib-i nazar ihtiras ettiği mevkii yetiştirmek ihtiyacını his eder. Terfii nüfus uğrunda tezyid-i nesil ihmal olunur. İzdivaç geç ve göç olur. Dolayısıyla mizan-ı nüfusta tenzil görülür. Hâlbuki müsavatın dâhil olmadığı ve makamat refi’nin ancak mesela zadegân (soylular) gibi bir sınıf mahsusa küşade bulunduğu yerlerde ne terbiyeyi nüfusiyeye, ne de terbiyeyi etfâl büyük bir vakit ve sa’y sarfına lüzum his edilmeyeceğinden emr-i münâkehe suhulet ve şiddet kesb ederek fiiliyat nüfusiye yükselir. Darwin bu efradın cemiyet içinde kendi istidat irtikası (yükselme) ile makamat-ı mürtefi işgal etmesini mâyiâtın (sıvı) fitillerde yükselmesine teşebbüsiye ederek <<şi’riyyet muaşerriye>> tesmiye ediyor ve diyor ki,

0486_0050-100_0788.jpg - 2Hadisat: ihtifâl-i milli esnasında yeniçeri kıyafetleri

şi’iriyyet muaşerriyeye müsait olan şerait-i ictimaiye teksir-i nüfusa mülayim değildir.

     Bunlardan maada adedi nüfus özünde haiz-i tesir bazı ahval-i taliye vardır. Ezcümle fiiliyat müfrat-ı dimaiye ve ictimaiyenin, fuhşiyyât ile fuhşun neşir ettiği emraz muhtelifenin, zenginlerde inkısâm-ı servet endişesinin, fakirlerde ailesini besleyememek korkusunun, izdivacı geciktiren mülahazanın tedenni-i nüfusta dahl ü nüfuzlarını hiç kimse inkâr edemez.

   Fakat bunların hepsinden ziyade tesiri aşikâr olan <vefat>dır. Miktar-ı velâdat her ne olursa olsun miktar ve fiyata galip olmayınca bedihidir ki tezayüd-i nüfus tahakkuk etmez. Eğer her dünyaya gelen yetişmiş yaşına kadar yaşamış olsaydı senede bin kişiden ancak on dördü vefat etmek lazım gelirdi.

     Hâlbuki Avusturyalıların bazı mevakii müstesna olmak üzere hiçbir yerde bu nispet müşahid değildir. Ve fiyat seneviye binde Norveçyada 18, İngiltere’de 21, Fransa’da 22, ispanyada 35, ve daha vahim ekalim-i memalikte 40, 45, ve hatta 50,ye baliğ olur. Velâdata gelince eğer her kadın bir dişi hayvan gibi hiçbir endişeye tabi olmaksızın doğura bildiği kadar çocuk yetiştirmiş olsaydı binde 150 nispetinde velâdet meşhud olacaktı. Yani bin nüfuslu bir yerde bir senede 150 çocuk doğacaktı. Hâlbuki velâdet binde 20 ilâ 50 arasında temevvüc eder. Bugün velâdetin hadd-i asgarî Fransa’nın bazı şehirlerinde ve hadd-i a’zamî Amerika ile Hindistan’ın bazı mevakiinde görülür. Velâdat ile vefeyât arasındaki nispete gelince, ki asıl harekât-ı nüfusiyeyi gösteren budur. Fransa’da binde 1,5 İngiltere’de 8 Almanya’da 11 dir.

0486_0050-100_0789Hadisat: ihtifâl-i milli esnasında, dâr-ül-hilâfeyi hücum a’dâden muhafazada hayret-aver cihan olacak surette ibraz-ı müesser kahramanı eden gazatın manzarayı ulviyesi.   

Bu işaret ihsâiyye’ye nazaran öyle zan olunur ki terakki-i nüfus temin için veladeti tezyid ve vefeyâtı tahdid çarelerine tevessül etmek kifayet eder. Hâlbuki bu tedbir-i beşer de karşısında <<kanûn-ı muvâzat>> ı bulacaktır. Bilumum muvellid-i hayvaniyyede velâdet ile vefeyât arasında bir muvazat görülür. Hangi hayvan çok helâk olursa kesr-ül veladettır. Muâşır-ı beşeriyyede de harp, kaht, ilel-i müstevliye (istilacı) gibi bir sebepten dolayı vukuyat teksir ettiği zamanlarda doğan çocukların nispeti yükselir. Ve bilâkis refah, servet, saadet gibi avamil sayesinde vefeyât tenakus edince doğanların adedi de tenzil eder. Hadd-i gayeyi medeniyet ve mesudiyet hiç şüphe yok ki iras-ı akamet verecektir. Mamafih, kanun-u muvazatın nüfusu ne kadar katı olursa olsun tezyid-i nüfusun en müessir çaresi olmak üzere yine tedbir-i sıhhiye ile tahdid-i vefeyât tavsiye olunur. Zira bir taraftan teşdid-i velâdet tatbiki meşkûk ve müşkül tedbire tevkif eder. Diğer cihetten dikkat olunmuştur ki tezayüd nüfus min-el-kadim teksir-i velâdat sayesinde değil tenakus vefeyât sayesinde müessir olmuştur.

0486_0050-100_0789.jpg - 2Hadisat: irad-ı nutuk esnasında [İstanbul’un devri senevi-i fethi münasebetiyle]

     Kurûn-ı ûlâ (ilkçağ) ve vustânın (orta çağ) melel mütemeddinesi (çağdaşlaşma) nüfusça elli bin ilâ bir milyon arasında temevvüç ederdi. Perikles [Perikles; Atinalı devlet adamıdır. Atina İÖ 495’e doğru – ay. y. 429] asrında Yunanistanın nüfusu 250 binden ziyade tahmin olunmuyor. Sabinler’e [Antik İtalya’da, Roma’nın kuzeydoğusunda yaşayan halk] karşı harp ettikleri sırada Roma’lıların nüfusu ancak 500 bin raddesinde idi.

     Harekât-ı nüfusiye a’sâr-ı ahirede ve bahusus on dokuzuncu asır miladiyede şayan-ı dikkât bir nisbet almıştır. Mesela Almanya’nın nüfusu on altıncı asırda on iki milyondan ziyade değil iken bugün yetmiş milyon civarına vasıl oldu. Ve avamil tezayüd, tetebbu edilince anlaşılıyor ki en mühimleri – hıfz-üs-sahanın terakkisi, kahtların nedreti, ale-l-ahire gibi – mevti taklil ve tecil eden sebeplerdir.

     Kat ve kesret nüfusun bazı netayiç ahlakiye ve içtimaiyesi vardır ki dikkatle telakkiye değer: kesafet-i nüfus arz eden yerlerin sekinesi ber mutad çalışkan, muktesid, nazik, sabır ve hamûl ve buna mukabil, menafi perest, müstahkar ve müstehzi olurlar. Gerek Avrupa’nın ve gerek Çin’in merkez müzdehimesinde aynı nakis ve muzayata tesadüf ederiz.

     Temayülat-ı ictimaiye itibariyle de nüfusun kesreti avamın nüfusunu artırır. Zadeğanlık gibi, münasip devletin bahş ettiği mümtaziyet gibi ahvalin tesirini azaltır.

     Köylerdeki ağalık, büyük ve kalabalık şehirlerde gürültüye gider. Eğer kariyede bir nahiye müdürü elbette payitahtta bir vali muazulünden ziyade haiz-i ehemmiyettir. Kesafeti nüfusiyede tabakat-ı ictimaiyeye karşı bir nevi kuvayı tesviye his olunur. Tenhalıklarda biri diğerinin dununda veya fevkinde görünenler kesr-l-nüfus beldelerde aynı seviyede görünürler.

     İzdiyad-ı nüfus bir milleti hükümet müstakileden hükümet-i meşrutiye, idareyi müstebidden hürriyet ve müsavata, aristokrasiden demokrasiye sevk eder ki bu bahsi vakit münasibde lâyık olduğu derecede tafsil edeceğim.

Cenab Şahabeddin

İSTİKLÂLÎ OSMÂNÎ HAKKINDA TEDKİKAT

41.nci nüshadan ma-ba’d

     Malûm olduğu üzere Feridun Beyin “Münşeâtü’s-Selâtin”i Cenâb-ı Osman Gazi’nin zamanına ait olarak üç menşur (neşir olunmuş) ile cevapları ve müşarünileyhin asrında yazılmış bulunduğu kaydıyla bir “Saffet bahar” makalesini câmiidir. Bunlar matbu bulunan kitabın pek büyük olan sahifelerinden on sekizini, yani kırk sekizinciden beyinciye kadar olan sahifeleri işgal eder.

     Araplar ve İranlılarda menşurlar ve fermanlar ve sair muharrerat-ı siyasiyenin usûl-i tahriri tayin etmiş ve kavâid ve zavâbıt (usuller) tahtına vaz ve ithal olunmuş idi. Usul ve kavâid mezkûre ekseriya “kitâbü’t-teressül ve’l-inşa” namı verilip kütüphanelerimizde mevcut bulunan kitaplarda muharrirdir. Bu kitapların hicretin üçüncü asrından sekizinci asrı vasatına kadar olanları esas bahse taalluku nokta-i nazarıyla bilhassa şayan-ı tetkiktir. İşte bu kitaplara nazaran mezkûr usûl ve kavâid dairesinde bir hükümdarın tabiine göndereceği ferman gayet kısa ve ifadesi ise son derece amiranedir. Bu fermanlar ekseriya gönderilen tebaanın memuriyet ve lakab ve ismini beyandan sonra doğrudan doğruya <malûmun olsun ki> diye başlıyor. Osmanlılar dahi yazdıkları fermanlarda bu usulü aynıyla tatbik etmişlerdi. Halifayı Abbasiye, Selatin Selçukiyeyi İraniye; Huvariz “Hive Hanlığı” müşahlara ve mülk İslâmiye-i saireye aid bu gibi fermanlardan pek çok numune “Ebu İshak İbrahim bin Hilâl-l-Harani”nin, “Ebu Bekir Havarizmi”nin, Reşid-l-vatuvat’ın ve edvar-ı mezkûrede de âsâr-ı münşiyaneleriyle iştihar etmiş sair zevatın münşeatlarından görülebiliyor ve usûl ve tarz tahriri malûm olur.

     Feridun Bey münşeatındaki mezkûr fermanlar bâlâda esâmisi gösterilen â’sârdaki emsalinin ihtisârıyla (kısaltma) tezad teşkil edecek derecede ve gayet mufassaldır. Bununla beraber ikincisinin <<Min bürhân-ı emîre’l-mü’minin Alâeddin Ferâmürz-es-Selçukî eyyedallâhü’l-Meliki’l-Âlî>> diye başlamasını anın ferman olmayıp name-i hükümdaran olduğunu gösteriyor. Zira bu veçhile ibtida kavaid ve usûl mevzuasına nazaran fermanlarda cari olmayıp hükümdaran arasında teati edilen namelerde mer’î idi. Bu namelerin emsali dahi âsârı münşiyane-i mezkûrede görülebilir. Ahiren görülen iki mecmuada Anadolu Selâtin-i Selcukiyyesinden Sultan Alâeddin Keykubat evvelin ve ahlâfenin bu gibi namelerinden pek çoğu münderiç idi. Sarı Abdullah Efendinin “Düstûr-ül-İnşâ”sında dahi Sultan müşarünileyhe bir iki namesi vardır.

     Anadolu Selcukilerinde lisan-ı resmi Farisi idi. Devlet mezkûrede müstahdem kitab umumiyetle İran’dan gelen veyahut onların yetiştirdikleri yerlilerden idi. Bunların name-i hükümdarileri ve fermanlar misillü muharrerat hükümeti evvelce tayin ve takrir etmiş kavâid ve usule harfiyen tabiiyet ile tahrir ettikleri zamanımıza kadar kalan mezkûr numunelerden müstebandır. Bu halde Feridun Bey münşeatındaki fermanlarda kavâid ve usûl mevzuya adem-i mutabakat hususu bunların esası olup olmadığı hakkında bize şüphe ilka eyliyor.

     Mezkûr fermanlar hakkında icra kılınacak tenkidat-ı tarihiyenin heyeti umumiyesinde bâlâda bast (yukarıda açıklama) olunan cihetler nazar-ı dikkatten devir edilmemekle beraber birer birer tetkikata ve bu babda tenkidat icrasına gelince:

     Bu fermanların birincisi Farisidir. Bâlâsında <<Sultan Alaeddin Selcuki>> tarafından Cenab-ı Osman Gaziye hıtta-i (memleket) Söğüdün temliki babında geldiği muharrerdir. Tarih-i evâil şehr-i ramazan sene 683 dir ve yazıldığı mahal Konya’dır. Yedi buçuk sahifeden ibaret olup bunun bir buçuk sahifesi esas meseleye aittir. Mütebaki altı sahife Osman Gazi’ye dini ve dünyevi nesayihden vezir idaresine tevdi olunan mahallin muhafazasına ve halkına göstereceği muameleye ve ahalinin dahi ona karşı itaate dair ve sair muvâdd-ı müteferrisine müteallik tafsilattan ibarettir.

     Bu menşurun bâlâsında Feridun Bey tarafından yazılan Sultan Alaeddin Selcuki Anadolu Selatin Selçukiyesinden bu namda olanların ne birincisi ve nede ikincisidir. Zira bunların vefatı menşurun tarihi olan 683 senesinden pek çok mukaddemdir. İkinci ferman da tetkik olunacağı veçhile bu hükümdar Alaeddin Salis dahi değildir. Fermanın esas meseleye dair bir buçuk sahifesinin hülâsat-ül-hülâsası, gönderen hükümdar tabaaları hakkındaki efkâr-ı muadeletkârânesini uzun uzadıya tarif ve tefsil ettikten sonra kendinin henüz câlis-i taht olduğunu ve memleketi nüfusundan en mühimi olan <<velâyet-i hıttabiyyet>> yani Söğüdün taklidini ibtida saltanatına fâl-i hayr ittihaz ederek câlis <<eazü Eşref ve Kâmrân muazzam Nâsırüddünya ved’din Ebu’n-Nasr Osman Şah>>a tevcih ettiğinden ibarettir. Her halde bu ferman Sultan Gıyaseddin Mesud Sani bin Keykavus’un evâil saltanatında gönderilmiştir. Anadolu’nun bir kısmında hükümdaran olduğu halde hükümdaran İlhaniyeden Argun Han’ın cülûsu üzerine bütün memalik-i Selçukiye uhdesine tevdi olunan bu zat merkezi saltanat olan Konya’ya geldikte garbi Anadolu’nun istibdad eden bir takım ümera elinde bulunduğunu görmüş idi. Bunları irâka-i dem (kan dökme) kendisine itaat ettirmek üzere gayet mülayimane menşurlar irsal ettiği gibi sultana dahi bu fermanı göndermiştir denilebilir. Bu fermanda kullanılan lisan ile ikinci fermanın lisanı arasında pek çok fark vardır. Birincisi son derece mülayimane ve nazikâne olduğu halde ikincisi oldukça hükümdaranedir. Bu menşurda Cenab-ı Osman Gazi’ye <<cümle nevâhi ve havalisi ile tevcih olunan vilayet bid>>de kudât (kadı) ve hükkâm’ın (hakimler) bulunmasından bahis edilmesi şayan-ı nazardır.

     Cenab-ı Osman Gazi bu fermanın cevabında umum Söğüt hıttası ahalisi hazır olduğu halde menşur kırâat olunarak valiliği kabul olunduğunu ve üç bin neferden mütecaviz bir kuvvetle İnegöl üzerine ılgar edip düşmanı basdırarak mağlup ettiğini ve maktul olan Serdar İnemoğlu’nun biraderlerini ve hemşire ve kızını ve oğlunu esârâdan erkek ve dişi elli neferle kendisine gönderdiği ve bunlardan layık olanların Tebriz’de Şahin Şah Cihan-ı Sultan Mahmud Gazan’a takdimini ve bu suretle esârânın tedarik ve irsalini müşarünileyh Gazan Han’ın evvelce kendine sipariş ettiğini beyan etmiştir.

     Tetkikat mahsusa-i acizaneme nazaran bu ferman sahihdir. Cevab ise tamamıyla uydurmadır. Fermanın metninde hükümdarın kendi ve pederi hakkındaki beyanat Sultan Gıyaseddin Saninin olduğuna tebeyyün ediyor. Cevaba gelince Sultan Mahmud Gazan Han 694 senesi Zilhicce ’sinin onuncu günü tahtı İlhani’ye cülus etmişti. Bu halde on bir seneyi mütecaviz bir zaman sonra tahta geçen ve hayli vakitten beri hükümet ettiği cevabın ifadesinden anlaşılan bir adama nasıl on bir sene evvel hükümdar olduğu söylene biliyor ve hüdaya takdimi taleb olunur. Cevabın uydurma olduğunun en mukanna delili işte bu hakikat-i tarihiyedir. İkinci ferman Türkçedir. Üzerinde kezalik Sultan Alaeddin bin Feramuz el Selçuki tarafından Osman Gazi hazretlerine Ak Sancak ve Tabl hane ile geldiği muharrerdir. Tarihi evail Şevval sene 688 dir. Akşehirde yazılmıştır. Dört sahifeye karibdir. Lisanı cihetiyle hülasa-i el hülasasını yazmağa lüzum yoktur.

     Bu ferman iki cihetle şayan-ı tenkid ve mütalaadır. Birincisi Alaeddin isminin metin ve evvel fermanda münderiç bulunması, ikincisi Türkçe tahriridir.

     Sultan Alaeddin Keykubat salis bu fermanın tarihi olan 688 senesinde henüz Bizans Payitahtında idi. Çünkü ceddi Sultan İzzeddin Keykavus deşt-i Kıpçak (Dinyester ile İrtiş arası geniş step) Hanı Berke Han tarafından Bizans imparatorunun hapsinden kurtarılarak merkez hükümeti olan saray şehrine götürüldükte – ki muahharen Kırım’da ikamete memur edilmiş idi – oğullarından bazıları pederlerinden ayrı olarak Bizans imparatorluğu memleketinin sair mahallerinde bulundukları cihetle kurtarılamamış idiler. Alaeddin’in pederi Feramuz da bunlardan biri idi. Bizans imparatoru Gazan Han’ın tebrik-i cülus zımnında Tebrize gönderdiği elçilere pederi henüz vefat eden Alaeddin’i dahi terfik eylemiş idi. İşte Alaeddin bu suretle Gazan Han’ın nezdine giderek ve Han müşarünileyhin hüsnü nazarını celb ederek 697 senesinde ilk defa olarak taht-ı Selçukiye malik olmuştur. Bu husus mezkûr fermanın usûl ve esası olmayıp Feridun Beyin hayalhanesinde vücut bulduğuna dair olan delâil-i kaviyyenin birincisidir.

     Feridun Bey bu babda sehve duçar ile ihlafa mezkûr fermanın bi-esas olduğuna delil tahiyye eden sebep taharri olunur ise ber-vech-i âti (aşağıdaki gibi) olduğu tahakkuk ve tebeyyün eder. Sultan müşarünileyhin cülusu 697 senesi olduğu halde Tevarih-i Osmaniyede, hakayık-i tarihiyeye muhalif olarak pek çok evvel vuku bulduğu gösteriliyor. Sultan müşarünileyhin yirmi sene dokuz ay on dört gün saltanat ettiği beyan olunuyor. Bu husus ilk evvel Behcetü’t-Tevârih de yazılmış ve andan sonra gelen tarih-nüvislerden pek kadim olanları Sultan müşarünileyhin 699 ve anlara ettiklerinden mezkûr müddet saltanat Tevarih mezkûreden çıkarıldıkta Sultan Alâeddin’in ibtida-i saltanatı birincilere göre 679 ve ikincilere nazaran 688 seneleridir. Feridun Bey eserini cem ettiği esnada Alâeddin’in 699 senesi vefat etmeyip esaretle İran’a sevk edildiği hakkında tetkikat henüz tarih-nüvisler nezdinde cay-i kabul göremediğinden vefatını 699 senesi zan ederek ve mezkûr müddet saltanat nazar-ı itibara alıp birinci fermandaki hükümdarın peder ve kendisi hakkıdaki olan ifadatını mühimsemeyerek anı Sultan Alâeddin’e isnad ile beraber bu ikinci fermanda da ismini metne idhal etmiştir.

Mabadı var.

 

FETİH VE FATİH

<o> <o> <o>

İstanbul’un 462 nci sene-i devriyesi münasebetiyle:

     [Mayısın 29.ncu Cuma günü İstanbul’un seneyi fethiyesini tesid ettik. O gün İstanbul kaldırımlarında bir hiss-i fatihane ile yürüdük. Ecdadımızın bu azametli şehrin surları önünde akıttıkları hûn şecaatten nasibedar ahfad olduğumuzu düşünerek, ber-ibtihac muzafferane duyduk. 462 senedir, sahibi olduğumuz bu dil-firib (âşık) şark melekesinin sabıkta olduğu gibi müstakbelde de malik-i müstakili olmak his ve arzusuyla pâ-bercâ (sebatkâr) oluyoruz. Milletlerin bu gibi mühim vakayı hayatıyesini seneyi devriyelerinde ihya etmeleri o vakayanın saik ve âmil-i hakkaniyesini his etmek, duymak için en müessir usuldür. Her Osmanlının o yevm-i tarihideki duygusu beş asır evvelki atalarımızın yalın kılıç seng-sâr surlara saldırdıkları zaman duyduklarının, his ettiklerinin aynı olmalıdır. Aradaki fark, onlar henüz fetih edilememiş bir şehri zabta çalışıyorlardı. Biz o kalb ile, o ıtmi’nân (güven) ile fetih ettiğimiz bir şehri müdafaa ederiz.]

     Vakayı vardır ki, onlar ika ettikleri tesirat-ı haliye ve atıye itibariyle tarih-i âlemin durak yerlerini teşkil ederler. Bu meyanda İstanbul fethi de kurûn-ı vustâ (ortaçağ) ile

0486_0050-100_0792Hatırat: Mâmûretülazizde (Harput) hamiyyet-mendânın ianesiyle ba-tesis Kafkas dâr-ül-harbine gönderilen yüz yataklık Hilâl-i ahmer hastahanesi heyet-i muhteremesi

Kurûn-ı âhire arasında hadd-i fasıl olarak tanınmıştır.1453 seneyi milâdiyesi bidayetlerine kadar devam eden kurûn-ı vasat o senenin Mayıs nihayetlerinde nihayete ermiş ve kurûn-ı âhire başlamıştır.

     İstanbul’un fethiyle âlemde husule gelen tebdilat-ı siyasiye ve ictimaiyenin zikri hem uzun uzun olduğu kadar da kast-ı tahririmize baîddir. Niyetimiz Fatih’in bu fetih celile bidayet mübaşereti ve fethin tarz-ı vukuiyedir.

     Bayezid Sani’nin “Sultân Bayezid-î Velî – Bāyezīd-i Sānī,” irtihaliyle (ölüm) cülus örnek Osmani olan Mahmud Sani [II. Mahmud] hazretlerinin ahass âmâli İstanbul’u zabt etmekti. Zaten devlet-i Osmaniye’nin bidayet-i tesisinden beri en ziyade ittisâ’ gösterdiği saha Rum memleketleri olmuştu. Buraların hem ehemmiyeti hem merkeze yakınlığı celb-i enzâr gazat eylemiş ve bu suretle yalnız İstanbul’la civarından maada yerler zaman fethe kadar kalem-rev (hükümran) Osmaniyan olmuştu. Kahramanlık ruhunu taşıyan Fatih, cihan meşâhîri (meşhur) arasında mevkiini arıyordu. Bir taraftan sağlam bir akide-i diniyenin sevki diğer taraftan şehrin ehemmiyeti, sonra da mahkûm-i izmihlâl bir hükümetin fırsat-ı istilası hazreti Fatihe fikri teshiri ilhâm eylemiştir.

     O zamana gelinceye kadar İstanbul 26 defa muhasara edilmiştir. İki defa Asad (Muaviye) iki defa Kayser (halife Velid) beş defa Slavlar, bir defa Avar Hakanı, bir defa ehl-i salib (haçlılar), bir defa İran Şahı Hüsrev, yedi defa hulefâ-i İslâmiyye, beş defa da Osmanlılar tarafından muhasara olunmuştur. Osmanlıların beş muhasarasını idare edenler; iki defa Yıldırım Bayezid, bir defa Şehzade Musa Çelebi, biri Murad Sani ve sonuncusu da Sultan Mehmet Fatihtir.

     Hazreti Fatih Yıldırım Bayezid’i de İstanbul muhasarasından vaz geçirten Karamanileri teeddübden sonra kast-ı teshir ile Edirne’ye azimet etti. Orada levazım-ı Harbiye’nin ikmal ve ihzarı esbabına tevessülden sonra İstanbul’a dönüp Yıldırım Bayezid’in Anadolu cihetinde inşa ettirdiği [boğazkesen] ismindeki şimdiki Anadolu Hisarı mukabiline Rumeli Hisarını yaptı. Hisarın vaziyeti bütün boğaza hâkim bir haldedir. İlk tecrübe olarak bir de Venedik gemisi gark edildi.

     Macarlı Urban ismindeki bir sanatkârın maharetine inzimam eden Fatihin dehâ’ ihtirâı o zaman için harika denecek çapta toplar döktürdü. 1200 kıyye (dört yüz dirhem – 1283 gram) taş gülle atan bu toplar bakırdan mamul idi. Edirne’de imal edilerek İstanbul’a getirildi. Beheri 50 çift manda ve 600 nefer marifetiyle sevk edilirdi.

     Fatih, İstanbul’u 200 bin kişi ile muhasara eylemişse de bunun ancak 20 bini muallem (talimli) ve otuz bini de akıncı, diğerleri de kişiden ibaretti.

     Mahsûrinin adedi ise kırk bindir. Bunlara Cenevizlilerle, Venediklileri de ilâve edersek adet elli bine varıyor. İmparator en ziyade kara cihetine kuvvet koymuş ve Haliç’in zincirle bağlı olunuşundan emin olarak o taraftaki surları tahkim ettirmemişti.

     Bu sırada kuvveyi Osmaniye’nin sağ cenahı Silivri kapısı, merkezi teşkil eden yeniçeriler Topkapı, sol cenah Edirnekapı ve Eğri kapı pişe-gâhında olup bütün cenahlar arasında büyük küçük top bataryaları taabiye edilmişti. Otağ-ı hümâyûn şimdiki Rami çiftliği civarında idi.

     Denizden gelecek Kuvayı imdadiye ye mümânaat (önleme) için donanma-i hümâyûnda Baltaoğlu Süleyman Paşa kumandasında olarak limanda bulunmakta idi.

     Cenevizlilerin imparatora muavenet etmeleri ihtimal kavisine mebni Zağanos Paşa kumandasında Kuvayı kâfiye Şişli, Taksim, Ok Meydanı gibi Galata’ya hâkim mevaki mürtefiaya taabiye edilmişti. Muhasaradan evvel Kayzer’in, hazreti Fatih’i vaz geçirmek üzere vaki olan teşebbüsatını zikirden sarf-ı nazar ediyoruz. Esasen hazret vaki ehemmiyet meseleyi epeyce derin etmiş ve babasının vasiyetini ifaya azim eylemişti.

     Sadrâzam Halil Paşanın, padişahı fetihten vaz geçirmek üzere Kayzerden rüşvet alması gibi şeyler isnâttır. Katiyyen gayri vakidir. Hatta fetihten sonra Halil Paşanın katli bile buna delildir. Padişahın Halil Paşa ile zaten arası iyi olmayıp Murad Saninin def’i saniye cülusunda ve kendisinin hal’inde âmil-i müstakil olarak Halil Paşayı bellemesi bu hususta sâiki mühim olmuştur. Hülasa; Arz ettiğimiz kuvayı Osmaniye karşısında da Eğri Kapı ve Edirne Kapısı civarında Venedikliler bulunmakta ve Topkapı, Silivri kapısı ve sahile kadar da üç fırkayı askeriye hatt-ı müdafaayı teşkil eylemekte idi. Bizim ağır toplar Edirne kapısı ile Topkapı arasında bulunuyordu. Elli üç günlük muhasara esnasında müthiş hücumlar kanlı müdafaalar oldu. Bilhassa Haliç cihetindeki surların zayıf bulunduğu hazreti Fatihin nazar-ı dikkatini celb etmiş fakat Halicin zincir-i bi-âmânı önünde donanmamız tesirsiz kalmıştı. Tarihte misline tesadüf edilemeyen bir azim ile bir gece içinde birçok kadırgayı, Dolmabahçe’den Pangaltı tarikiyle Kasımpaşa’ya kadar kızaklar vasıtasıyla halice indirmiş ve oradan da hücuma başlamıştır.

     Elli üçüncü gün idi. Bütün kumanda heyetleri hücum umuminin icrasından haberdar idi. Hatta liman haricindeki

0486_0050-100_0793Hatırat: Almanya’da bulunan hanedan-ı celil-üş-şân saltanat a’zâ-yi kerem.

gemilerimize de emir verilmişti. Seherle beraber her gemide davul, dümbelek gibi ses çıkarır ne kadar vasıta varsa onlarla ve mümkün olduğu kadar da seda ile gürültü edilecek ve bu suretle hem halk, hem de mahsûrinin kuvveyi maneviyeleri kırılacaktı.

Filvaki aynı tarzda hareket edildi. Her cihetten surlara hücum vaki olduğu gibi gemilerde de müthiş bir şemâtet-i izan harâş hüküm sürmekte idi. Karadan yapılan en büyük hücumlar merkezi teşkil eden yeniçeriler tarafından yapılmakta idi. Zaten en muntazam ve sağlam kuvvetimiz onlar idi. Bir taraftan da Unkapanı cihetinden karaya asker çıkarılmakta ve Kadırgalarımızın topları burada da işlemekte idi. Edirnekapı’sıyla Topkapı arasında ağır topların açtığı bir iki gediğe yeniçeriler hücum etmiş; Girmeğe muvaffak olamamışlar. Padişah sura ilk âlem-i Osmani rekz edeni rüteb-i aliye ile taltif edeceğini vaad eylemişti. Kırk kadar arkadaşıyla Ulubatlı Hasan isminde bir arslan sura çıktı. Bayrağı dikti. Fakat rüteb-i askeriyeden de âlî bir rütbeye, rüteb-i şahadete vardı. Surun dibine yuvarlandı. Üç defa hücum eyledikleri halde şedid mukavemete duçar olan yeniçeriler son hücumda biraz mütereddid görünmeleri üzerine [Akşemseddin] hazretleri süfûf-ı ceng-âverân arasına girip karin Azîm-üş-şân tilâvet ederek imdad-ı ruhaniyyet peygamberi ile askerleri coşturdu ve o hücumdur ki; Suru da muhasuri de

0486_0050-100_0793.jpg - 2Hatırat: Kuleli İ’dâdîsi üçüncü sınıfından neş’et eden şâkirdândan bir grup.

yıktı, deldi, geçti. Osmanlılar İstanbul’a girdi. Aynı zamanda Unkapanı cihetinde açılan gedikten içeri azab askerleri girerek onlar da şehri müstevli oldular.

     Muharebede imparator yaralanarak ölmüştü. Fakat bazı tarihler bunu bir azab askerinin bir kısmı da azab askerinin öldürdüğü ve hazreti Fatihin de onu tecziye (cezalanmak) ettiğini zikr ederler. Evvel emirde o neferin imparatoru tanıyarak öldürdüğü katiyyen varid olmamakla beraber neferin azab olmayıp azab olduğu da hemen hemen muhakkaktır. Çünkü oraya hücum edenler azablar idi. Bir nokta hatası bir hakikat-i tarihiyye mahiyetini almıştır. İmparatorun Vefa’da öldürüldüğü ve o esnada Rumca (beni yidin!) manası olarak “mefaye!” dediği için o civarın galat tekellümle (vefa) tesmiye edildiği söylemekde ise de Vefanın, şeyh abu Lufaya da hamil-i tesmiyesi mevcuttur.

     Hazreti Fatih şehre girince ilk işi âsâr-ı sınâiyye ve mi’mâriyyenin sıyâneti olmuştur. Kurûn-ı vustâ’nın galib bir askeri olarak şehre giren Osmanlılar âsâr-ı sınâiyye hiçbir suretle hasar ika etmediler. Fethi müteakip gelen Cuma günü de mutantan bir ihtifâl-i galibane ile Ayasofya’da Cuma namazını eda etmiştir. İşte bizim seneyi devriyesi tebrik ve tes’id ettiğimiz gün bu cumadır.

     Şarkî Roma imparatorluğu hin fetihde dahilen mesâil-i diniye ve siyasiye tesiriyle ihtilaf-ı fikre tabi bir takım ceryanlar elinde bazıçe olmuş ve hatta bu fikirlerin sahipleri içinde [Türk sarığı görmek] arzusunu izhar edenler bile bulunmuştu. Anadolu sahilini zabt eden Rumeli’de payitaht yapan Osmanlılar için, İstanbul’u feth etmek kadar lüzumlu ve akılane bir şey olamaz idi. Zaten bu şehrin zabtıdır ki; Devlet-i Osmaniye’nin ehemmiyeti siyasiyesini tezyid etmiş ve dünyayı Osmanlı ve Müslümanları bir unsur-i müessir olarak bir daha tanıtmıştır.

     İşte hülasaten göz gezdirdiğimiz şu fetih meselesi âlem tarihinde nasıl hatt-ı fâsıl olmuş ise tarih-i âlemde de o derece ehemmiyetli tesirât hâsıl eylemiştir. Gönül diler ki; Osmanlıların Ser-tâc ibtihâcı edilmek suretiyle kaderinin icabına mazhar olan bu şehir ile-l-ebed Osmanlıların dest-ia hamâsetinde kalsın. Zaten bugün Kalede gördüğümüz safahat-ı şecaat ve cesaret bu emelimizin, bu düşüncemizin mü’mini değil midir? İstanbul’un müdafaası için orada dökülen kanlar, zabtı için 462 sene evvel İstanbul civarında dökülen kanlarla hem cereyandır. Bütün bu günkü şecîanın başında Fatihin ruh celâdeti bulunmaktadır. Emin olabiliriz ki; Yerimizin sahibi kalacağız.

Almancadan:

BAHRİYEYE MÜTEALLİK BAZI FIKRALAR

0486_0050-100_0796Hatırat: Basra’da büyük gambotları gark edecek kadar büyüklükler gösteren motorbotlarımızdan biri.

 

İlmi bahislerden:

AVRUPA’DA TARİH

Sanat – ilim – tetebbu

0486_0050-100_0797Hadisat: <<Levon Gambot>> müttefikimiz Avusturya – Macaristan tahtelbahri tarafından ka’r-ı bahre indirilirken.

Alman şairleri:

ŞİLLER

 

HATT-I HARB GEMİLERİ

ZIRH

 

“1914” ŞİMAL DENİZİ MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

     Torpidonun bu iki hassayı mümeyizesi, bu silahı istimâl için kabul edilen gemiler sınıfında büyük bir terakki ve tekâmülü mucib oldu. İlk evveli torpido botlar, sürate, karanlığa ve silahını endaht edebilecek bir mesafeyi müessireye girinceye kadar görünmelerini, keşif edilmelerini müessir kılacak kadar küçük olan cesametlerine güveniyorlardı. Ba’de daha büyük ve daha süratli olan muhripler bunları suhuletle rüzgâr altına aldılar. Kendileri torpidoların görecekleri vazifeyi yapacak veçhile teçhiz edilmişlerdi.

     En nihayet süfün-ı harbiyeyi bu muhriplerin hücumundan sıyanet için, filolara refakat edecek derecede büyük, seri ve o nispette de ağır silahlı “kontur – muhripler” yapıldı. Bütün bunlar hakiki bir silsileyi muhribin teşkil ederler. İlk torpido muhripleri 90 kademlik bir tûl ve 20 millik sürate maliktiler. Bunları daha uzun ve daha süratli gemiler takip etti. Yirmi sene evveli 180 kadem tûlunda, mai mahreci 240 ton, sürati 27 mil olan muhriplerin inşasına başlanılmıştı. Bunlar gittikçe 800 tona ve 32 mile kadar çıktılar.

     Bizim, 36 millik bir muhrip inşasını talebimiz, pek büyük bir işin talebi idi ki bunun husûlü bir dretnotun husûlünden fazla sürdü. Bu iş (Gammell Laird, Birkenhead) tarafından deruhte edilerek 1800 ton mai mahrecindeki HMS Swift meydana geldi. Lakin bunun birkaç tecrübeden sonra 35,5 mili geçmediği hususunda elan şüpheliyim.

     Amillerin belini kıran daima süratte en nihayetteki mili dir. Bu süratin ne demek olduğunu hakkıyla anlamak için 7 mil bahrinin takriben 8 mil berri olduğunu ve bil netice 35 mil bahrinin saatte 40 mil seyir eden bir trenin sürati demek olduğunu hatırlamak kifayet eder. İnsan böyle bir süratle yaklaşmakta olan ve her beş saniyede mesafesi 100 yarda kadar değiştiren gemisi – hatta gündüzün – vurmaktaki güçlüğü pek kolay takdir edebilir. Geceleyin ise, hatta taharri fenerlerinin yardımıyla da bu hemen hemen gayri mümkün gibidir. Zira taharri fenerleri topçuluk için pek lakaydı birer yardımcıdır. Zira elektrik ziyası, hatta kaptan Mankeen’in gayet mahirane bir ihtiraı olan ayınesi derununa tevhid edilerek kuvvetli bir ziya huzmesi elde edilse bile, yine en hafif pustan pek ziyade müteessir olur. Hâlbuki kesif bir sis tabakasına asla nüfuz edemez. Su buharı, beyaz renk mürekkeb bulunduğu muhtelif renkteki ziyalardan ekserisini bel’ eder ve kırmızı şuââtı hemen hemen haliyle bırakır. Bu sebeptendir ki biz ale-l-ekser güneşi kırmızı gibi görürüz. Elektrik ziyası, kırmızı şua itibariyle pek fakir olduğundan sisli ve puslu havaya kuvveyi nüfuziyesi yoktur. Ön tarafına bir kırmızı cam koymak – kırmızı şua hâsıl edemeyeceği cihetle – faidesizdir. Lakin kırmızı şua hâsıl eden bir nevi yanıcı madde kavis elektrikiyi hâsıl eden kömür çubuklara ilave edilerek yakılacak olursa bu hususta epey bir şey yapılmış olabilir. Binaenaleyh muhripleri bu gibi vesait ile salim bir mesafede tevkife muktedir olamadıkları cihetle gemilerimizin etrafında, torpidoyu bordasından yirmi kadem kadar açıkta tevkif için uzun sırıkların uçlarına asılmış demir telden bir nevi ağ “şıpka” mevcuttur. Şıpkalardan da ancak gemi demirli iken istifade edilebilir. Çünkü hal-i harekette su, ağları satıh bahre çıkarmaya sağı bulunur ve herhangi bir süratte bunlar mevkilerinde muhafaza edilemez. Bu gibi esbabdan dolayıdır ki biz torpido darbesinin şiddetini tenkise çare arar ve gemiyi, bilahare sabh bir halde muhafaza edebilmek için birçok ufak su çekmez bölmelere ayırırız ki; Bunlardan biri su ile dolacak olursa diğerleri hâlâ boş durur. Hâlbuki geminin hal-i sulh ve harbde vezaifini hakkıyla ifa edebilmesi için mevcut olan daha birçok sahalarda bu tarzda ufak bölmeler yapılamaz. O halde fen bir gemiyi bu ölüm saçıcı hücuma – su hattından 10 ilâ 20 kadem aşağıya çarpmak suretiyle kendi kendine patlayan 250 libre sıkletindeki en müthiş bir ali feranlı barutun tesirine – karşı muhafazaya bir çare bulamaz mı? Buna tek bir çare vardır gibi görünüyor – o da gemiyi çifte bordalı yapmaktır. Harici borda, hin-i müsademede torpidoyu patlatacak kadar bir sahana malik olmalıdır. Dâhili bordayı nüfuzdan muhafaza için bu harici bordadan tahminen on kadem kadar açıkta bulunmalı ve ikisinin arasındaki boşluk da yastıklık vazifesi etmek üzere mantar veya buna mümasil diğer bir madde ile doldurulmalıdır. Harb sefaini için ahşap yerine demir kullanılmaya başlandığı zaman bir kayaya çarpmak musibetine karşı <çifte dip> inşası zaruri ad edilmişti. Kayaya çarpmak ahşap bir gemiyi daha az müteessir ediyordu. Çünkü ahşap daha elastiki yumuşak bir madde olduğu gibi delik açılan yerden suyun müruru esnasında ahşabın bir miktar şişip deliği kapatmaya sağı bir hassası da mevcut idi.

     – mabadı var –

 

İCMÂL

Bir haftalık vakayı berriye ve bahriye

Garb cephesinde, Şark dar-l-harbinde, Denizde, Çanakkale’de

     Garb Cephesinde: Bütün şimali Fransa ve Belçika’da vaziyette mühim bir tebdil vukua gelmemiştir. Rus ordularını kımıldayamayacak bir hale getirinceye kadar garb sahne-i harbinde müdafaada kalmağa karar vermiş olan Almanlar, İngiliz Fransız ordularıyla Belçika ordusunun bakiyesine karşı, tefevvuk adedinin düşmanlarında olmasına rağmen, cidden şayan-ı iftihar bir mukavemet göstermektedirler. Geçen hafta zarfında da müttefikin ve bilhassa Fransızların icra ettikleri şiddetli hücumlar Almanların metin ve layetezelzel hutut-i asliyeyi müdafaasını sarsamamıştır. Bazı yerlerde, meselâ Newill’de Fransız hücumları bir neticeye iktiran etmiş ise de azim zayiat mukabilinde elde edilen bu muvaffakiyetlerin en büyüğü birkaç yüz metrelik bir terakkiden yahut kırk elli metre tûlunda bir siperin, o da gayri kabili istimal bir surette harab olduktan sonra, zaptından ibarettir. Hâlbuki haftalarca imtidad eylediği halde bu kadar küçük ve ehemmiyetsiz netayice müncer olan hücumlarla Fransa ve Belçika’da binlerce kilometrelik arazi işgal etmekte bulunan Almanların, mağlup edilerek kendi memleketlerine ricata icbar edilmeleri tamamen imkânsızdır. Fransız ve İngiliz orduları kendilerini en kuvvetli zan ettikleri zamanlarda bile bir şey yapmağa muvaffak olmazlarsa tabiidir ki bundan sonra hiçbir şey yapamazlar. Garp cephesindeki muharebatın en calib-i dikkat hususiyeti burada tarafeynin istimal ettikleri vesait ve ihtirâât-ı cedidenin tenevvüüdür. Fransızların kuvveyi icadiyesine Almanların kimyada ve mevâdd-ı harbiye imâlindeki behre-i tamları tekabül etmekte ve iki taraf da siper muharebatının yeknesaklığını bir fen ve icad mücadelesinin işgal mütenevvisi ile gidermektedirler.

     Şark dar-l-harbinde: Romanya hududundan Baltık denizine kadar uzanan, tarihin kayıt ettiği bu en vasi cepheyi harpte muharebat iki ayrı kısma münkasım bulunmakta berdevamdır. Bir tarafta Lehistan Rusya’dan şimale, Balkan denizine doğru General von Hindenburg’un gayesi elbette Varşova’yı ele geçirmeğe matuf bulunan dağınık fakat mahirane ve muvaffakıyet kârâne harekâtı diğer tarafta Galiçya’da Alman ve Avusturya ordularının Rus ordusunu her gün bir parça daha izmihlâl katiye doğru sevk eden muzafferane muharebatı. . Mesurian ve Tannenberg kahramanı Courland eyaletiyle şimali Lehistan’da bermutat faik Rus kuvvetleriyle çarpışmakta ve kumandasındaki kıtaatı mahirane bir surette kullanarak bazen Moskof hücumlarını def ile iktifa etmekte bazen de ani bir taarruzla ileri atılarak Moskof sürülerini mağlubiyetlere uğratmaktadır. Bu harekâttan ahiren elde edilen en mühim netice Maryanpol – Konu yolunun tekrar Alman kıtaatı tarafından tutulmuş olması ve Shakhty’ye doğru yapılan ileri yürüyüşün devam etmekte bulunmasıdır.

     Almanlar bu muharebelerde; “Salı, 8 Haziran efranci” tarihinden beri Ruslardan 13000’ü mütecaviz esir 30’u mütecaviz mitralyöz ve 8 top almışlardır.

     Galiçya’daki muharebatta ise Alman – Avusturya ordularının ayları yürüyüş, Rusların mukabil taarruzlarıyla bazı mevkilerde birkaç gün kadar bir tevkife uğradıktan sonra yeniden peyda-i şedid eylemiştir. Siyeniyeva ve Mosiska havalisinde General von Makenzan bir taraftan Rus taarruzlarını durdururken diğer taraftan ihzaratını ikmal etmiş ve 13 – 14 Haziranda 70 kilometrelik bir cephe üzerinde Moskof mevziine taarruz ederek zabt eylemiş ve ilk hamlede 16000 esir almıştır. Daha aşahid General Alexander von Linsingen Dinyester nehri üzerinde mühim bir mevki olan Józefów’u kayıp etmiş iken mukabil bir taarruzla burayı yine Ruslardan istirdad eylemiş ve ileri hareketine devam etmekte bulunmuştur. General Karl von Pflanzer-Baltin’ın kumandasındaki Avusturya kıtaatı ise Bukovina’da taarruza ibtidâd ederek buradaki Moskof kuvvetlerini geriye sürmüş ve Rusların Bessarabia eyaletine dâhil olmuşlardır. Bu hareketin ehemmiyet-i siyasiyesi de pek büyüktür. Çünkü Romanya’daki Rus taraftarlarını müşkül bir mevkie ilka eyleyecektir. Bu suretle, yeni darbelere maruz kalarak artık bu sübutun sarsılan Moskof ordusu Galiçya’da sağ ve sol cenahlarından müthiş bir tazyike uğramaktadır. Alman – Avusturya taarruzu her iki cenahtan muvaffakıyetle sevk edildiği takdirde Rus sürüleri bu defa, izmihlâl katiyyeden katiyyen yakayı kurtaramayacaklardır. Alman – Avusturya ordularının bir hafta zarfında Galiçya’da aldıkları esira miktarı 40000 kadardır.

     Cenub Garbi sahnesinde: İtalyan orduları yirmi gün kadar devam eden bir ihtihzar ve tecemmu devresinden sonra ancak geçen hafta zarfında ehemmiyetli kuvvetlerle harekât-ı ciddiye icrasına teşebbüs etmişlerdir. Fakat hududu tecavüz ederek Avusturya arazisine dâhil olmak için vaki olan bütün teşebbüsleri her tarafta Avusturya setr kıtaatının mukavemet-i şedidesi karşısında kırılıp kalmış, daha hiçbir mevkide şayan-ı ehemmiyet bir netice husule getirememişlerdir. Avusturya ordusunun anûdane müdafaası ile Avusturya hudud istihkâmatının metanet ve kuvveti ve arazisinin menaat-ı tabiiyesi karşısında İtalyan askerlerinin azim müşkülat ve pak çok zayiata uğrayacakları bu ilk hareketlerden vazıhen nümâyân olmaktadır.

Denizde: Geçen hafta zarfında denizlerde Alman – Avusturya tahtelbahirleri epey faaliyet ibraz etmişlerdir. Alman tahtelbahirleri Şimal Denizinde birçok İngiliz sefain-i ticariyesini ve iki İngiliz torpidosunu batırdıkları gibi Avusturya tahtelbahirleri de Adriyatik Denizinde bir İngiliz kruvazörü ile bir İtalyan tahtelbahrini gark etmişlerdir. İngiliz kruvazörü Liverpool sisteminde 4900 tonluk 26,5 mil sürati haiz 2 adet 15,2 santimetrelik 50 çap tûlunda ve 10 adet aynı çapta 10,2 santimetrelik ve 4 adet 4,7 lik topla mücehhez seri kruvazör sınıfından güzel ve yeni bir gemi idi.

     Karadeniz’de Midilli kruvazörü Bezpokovini sınıfında bir Rus torpidobot (Kubanets) muhribini batırmış, (Donets) diğerini hasar zede eylemiştir. Bu gemiler 3 adet 10,2 lik seri ateşli top 2 makinalı tüfek ve 5 adet 45 santimetrelik torpido kovanıyla mücehhez 1100 ton cesametinde 34 – 35 mil sürati haiz büyük, seri ve kuvvetli torpido muhripleri olduğu için Rus donanması epey bir ziyaa uğramış demektir.

     Çanakkale: Gelibolu sibh-i ceziresinde 22 – 26 Mayısta Seddülbahir ve Arıburnu’nda uğradığı 15000 kişilik kanlı zayiattan sonra düşman geçen hafta zarfında mühim bir harekette bulunmamış ara sıra bir kısım kuvvetlerle icrasına giriştiği münferid hücumlar ise aslan askerlerimizin mukabeleyi şedidesi üzerine tamamen tard ve def edilmiştir.

     Abidin Daver.

 

 

 

 

0486_0050-100_0785.jpg -2

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.