DONANMA MECMUASI 97 / 49 10,Haziran,1915

DONANMA MECMUASI 97/49     10,Haziran.1915

0486_0049-99_0000

0486_0049-99_0769.jpg - 2Perşembe: 27,Recep,1333 – 28,Mayıs,1331 – 10,Haziran,1915

DONANMA CEMİYETİNİN HAFTALIK GAZETESİDİR.

 

     Hatırat: Bahr-i Ahmer sahilinde, camii şerifi melun İngilizler tarafından tahrib edilen Muylih kasabası arâbanın mahalli kumandanı ile birlikte düşmandan ahz-i sâr için galeyan ile ahd-ı peyman etmeleri.

SON HAFTA

<*> <*> <*>

     Son hafta, üç müttefik için pek güzel bir haftadır. Garb dâr-ül-harekâtında Fransız ve İngilizler başlarını Alman siperlerine vurarak perişan oluyor. Şark dâr-ül-harekatında ise bütün neticeyi harbiye tesir edecek mahiyeti muzafferiyet gittikçe inkişaf ediyor.  Rus sürüleri hiçbir hattı müdafaada tutunamıyorlar. Esir vererek top, mühimmat bırakarak kararı firara tebdil etmişlerdir.  Şimdi itilafçıları derin bir endişe istila etmişti.  Çünkü silindir dedikleri Moskofun pek çürük bir merdane olduğu meydana çıkmıştır.  Kala-i Sultaniye ye gelince, beş gün evvel Gelibolu şibh-i ceziresinde, pek mühim bir muharebe olmuş, düşman son aldığı takviye kıtaatıyla taarruza yeltenmiş ise de askerlerimiz cihanı takdirlere mecbur eden bir fedakârlıkla düşmana 3000 den fazla maktul ve mecruh bırakarak, geldiği yere def olmuştur.

İHTİFÂL MÜNASEBETİYLE

     Tarihlerde meşreb hakîm-ânesine nice bin misal gösterilen Cenabı Fatih namına nisbet edilen yarınki ihtifâl; İlk Cuma namazının Ayasofya camii şerifinde edası yevm-i mes’ûdine şeref tesadüf etmek itibariyle icra olunuyor.

     Fetih-i celili Kostantiniyenin yevm-i vukuu hakkında tarihteki kayıt muhtelifenin tetkiki bu makalenin maksadı tahririne ait değildir. Fakat ilk salât cumanın mazbut tarih olan yevm-i sahih vukuu yarına tesadüf eylemek itibariyle geçen sene Bahriye Nazırı âlisi Cemal Paşa hazretlerinin delaleti musibeleriyle bir şekl-i nevin alan ihtifâli bu sene de tekrar olunmak maneviyet-i ümmetin âlâsı namına da şayanı tebriktir. Tarihi mefahirimiz arasında seneyi devriyesi namına ihtifâl icrası arzu edilen hatırı muazzezeden beri de İstanbul fethidir ki, tarihi cihana hâkim olan bu azim peyâm-ber pesend-âne asr-ı ahir tarihiyi küşad ederek hadisatı âleme yeni bir şekil vermiştir. Denilebilir ki, Türklerin Avrupa’da istikrarı mukarr Saltanatın mahsudu âlem olan bu güzel beldeye nakli ile mümkün olabilmiş ve bu suretle şark meselesi doğarak nice safahatı inkılâbiye geçirmiştir. İşte Fatih tarihin kayıt ettiği azamı inkılâb-perveran meyanında bu itibar ile kendisine has bir mevki-i imtiyaz ihraz etmiştir. Şimdi işbu harbiye nezaretinin bulunduğu mahaldeki saray tekfura girer girmez, bilhassa;

       Bûm nöbet mizind bir târem âfrâsiyab

       Perr dedari meykened dir kasır kısır ankibut

Beytiyle bila-istişhâd takallübât güniye ye arifane bir ihtar ettiği meşreb hakimanesine misal olarak tarihlerde mezkûr vaka gibi nice bin mefaretin sahibi olan Fatihi <sahibi asırdan> mevkiine is’âd eden ise azim ve fedakariden başka bir kuvvet değildir. Kemal Beyin pek güzel tasviri veçhe ile üss-ül-esas olan Anadolu’nun yarısından ziyadesi meşgul fitne ve fesad tavâif mülkün elinde idi. Rumeli cihetinden devlet henüz hudud tabiiyesini ikmal için epey Sinin mücahide bekliyordu. Henüz heyet asliyeyi hükümet akın halinden çıkmamış, adeta bir sahib zuhuru bekliyordu. Halil Paşanın agvâ âti kapu kulu taifesinin cülus bahşişi suretiyle müheyyayı iştial duran kanun-u fesâdâtı zûrdest kahramananesi altında zebun oldu. Anadolu’da Osmanlının çerâg-ı ikbaline hasedkeş nice erbab ihtilal var iken azami tahmin ile iki yüz elli bin asker ile yüzlerce senelik bir saltanatın ve ferman izmihlâlini yazmak için Edirne’den hareket etti.

     Fatihin kuvveyi icadiyesine münkadin ecanib bile hayrandır. Bu kuvvet ise başladığı her kâr azimi pezirayı hissen hitam etmek şanın olan azimdeki kuvveyi azmiyenin fikir ve muhakemeye revnak veren asarından ibarettir ki her ferd nefsindeki iman ve azim ile fen ve ilme taalluk eden nasibesi tesbitinde bundan hisseyab olabilir. Fatih bütün cihan-ı garba meydan okudu. Fakat o fetih-i mübeyyin esnasında asker hangi müşkül noktadan havl can izhar etseler padişahlarını yanlarında bulurlardı. Trabzon fethi esnasında günlerce yalçın kayalı yollarda yayan yürümeğe mecbur kalmıştır. Bu sefer de vazifeyi musâleha ile yanında bulunan uzun Husnü valdesi sarı hatuna:

     Maksadımız kala fetih etmek değil, elimizdeki kılıcın hakkını vererek kelimetullahı âlâ ile mukadder mealindeki hudud tabiiyesini ikmal için İşkodra’ya gitti. Bulgar ad kalesinde mecruh oldu. Hâsılı eshab-ı azim ve himmet, istisgar mehalik, istihkar hayat namına ne yapmış ise o da yaptı. Fakat tahtığah saltanatı mazbut Medâyin olan bu şehre getirerek saltanat-ı seniyyeyi bir aşiret heyetinden bir devlet satvetine âlâ eyledi.

     Bu gün Fatihin türbesi önünde toplanacak ihvân-ı din, bu gibi merasim ihtifaliyenin hikmet tekrarı, o büyükler gibi olmağa nefesinde büyük bir iman beslemek lüzumunun ihtarı vesilesini ihzar demek olduğunu elbette takdir edecekler ve terbiyeyi muallâsı önünde duyarak:

     <<İşte şevketli padişah! Sana layık olmağa çalışıyoruz.>> diyeceklerdir.

Donanma.

 

MUSÂHABET İCTİMÂİYYE

Cenab Şehabeddin

     [Bu unvan-ı umumi altında neşrine başladığım silsile-i makalatın pek eğlenceli bir şey olmayacağını kari’in muhteremeye ber-veçh-i peşin haber vermeliyim. Bunlar Avrupa’da Sosyoloji denilen ve mevzuunu nazarı dikkate alarak “ilm-i muaşir” diye tercüme ettiğim bir fenni cedide ait musahebelerdir ki takip edenlerin nadim olmayacaklarını tahmin ederim.]

1

     Milad-ı İsa’dan beş asır evvel hükemâyı Yunani’den biri “Hikmet-i kâinat” ünvanlı eserinde: “muaşir-i beşer, efrad-ı beşer gibi doğar, büyür, helâk olur.” Demişti. Demek ki o zamanlarda bile mütefekkirinin bir kısmı muaşir-i beşerin efradı beşere müşabih bir surette takib ve tevali ettiğine dikkat etmişti. Tarihin her tarafta tastik ve her devirde teyid ve te’kid ettiği bu nazariyeyi bilahare ekser filasofi kabul ve tekrar ettiler. Bahusus ibn Haldun öyle bir kanaat vicdaniye ile bu fikri benimsedi ki mevcudu olduğu “filosofi Tarih”in nevi asliyesi odur, denebilir.

     Asarı ahirede bu fikir taammüm etti. Hayat efrad ile hayat milel mukayese olundukça keşif edilen vücûh şebeh tekessür ediyordu. Artık efrad gibi muaşirin de zayıf bir çocukluk, ateşin bir gençlik, mütefekkir ve müsmir bir orta yaşlılık, yorgun bir ihtiyarlık devirleri ve nihayet feci veya tabii bir dakika memati olduğu ve efrad gibi eyyam-ı ikbal ve idbârı, asarı sıhhat ve marazi, elhasıl bütün bir silsileyi şoven hayatı olabileceği umumen kabul ve teslim edilmiş hakayık sırasına girmişti.

     Diğer cihetten fen de efradı beşeriye ile efradı hayvaniye arasındaki mesafeyi pey der pey tahdit ediyor, insanların en mütekâmil bir sınıf hayvanı olduklarını gösteriyordu. Ve dolayısıyla hayat muaşirle bütün hayatı hayvanat arasında yeni yeni münasebetler görülüyor ve âlem-i hayvanatta cari olan kanunu tabiiyenin muaşir beşeride idare etmesi lazım geleceği tahmin olunuyordu.

     1839 seneyi miladiyesi ilim hayat kadar ilim muaşir için de kıymettar bir tarih oldu. Zira o sene iki Alman alimi – Scheiden ile Schande – her hayvanın bir muaşir hücratı olduğunu yani her hayvanın hücre dedikleri hayvanlardan mürekkeb olduğunu keşif etmiştiler. Hücre bir hayvandır ki ekser çâh zi hayat ise de başlı başına yaşayamaz. İdameyi hayat edebilmek için diğer hücrelerin şirketi hayatiyesine muhtaçdır. Badema – cemiyeti beşeriye bir muaşir efrad olduğu gibi ferd- i beşerin de bir muaşir hücrat olduğu anlaşıldı.

     Efradı beşerle muaşir beşer arasında keşif edilen bu müşabehet cedide gayet mühim bir silsileyi tahkikatın mebdei oldu. Evvel emirde silsileyi hayvanatta meratibi terakkiyi ancak telâhuk hücrat temin eylediği yani bir hayvanı teşekkül eden aded hücrat ne kadar çoksa tabakat tekâmülde mevki o kadar yüksek olduğu ve mesela en hakir bir su kurdu ile İskender Kebir veya Viktor Hugo arasında maddeten miktarı hücrat itibariyle fakir ve servetten başka bir fark olmadığı anlaşıldı. Filhakika hücrat telâhuk ve tadat ettikçe mesaiyi uzviye inkisam ediyor, inkisam imal semeresi olarak her hücre bir vazifede mütehassıs oluyor. Bittabi bu mütehassısların maksadı müştereki faaliyeti olan vazifeyi hayat hissen ifa ediliyor. Tamamıyla anlaşılmak için bu hakikat muhtacı izahtır.

     İşte hurde-biniyye gözünüzün altında; Büyük havzayı uzviyeti bir tek hücreden ibaret olan hayvanatı ibtidaiyeden birini muayene ediyorsunuz. Bu basit mahlûk da sahsı ve nev’ini muhafaza ile fıtraten mükelleftir. O da gıdasını arayacak, alacak, hazım edecek, beslenecek; İcab ederse o da döğüşecek, nefsini müdafaa edecek. Onların da bizim gibi ihtiyacatı hayatıyesi var. O da bir insan gibi yaşayabilmek için müfidi muzırdan, magaddiyi mehalikten temyiz edebilmeli. Onun emniyeti hayatiyesi de muhitâtı hakkında cem malümata tevakkuf eder. İşte görülüyor ki o hurde ve hakir hayvancağızın bütün bir cümleyi vezaifi var. Fakat zimmetine tahattüm eden amali ifa için bizim gibi azayı muhtelife ve aleti adidesi yok. O bütün aza, bütün alat, bütün vesait olarak yalnız bir hücreye maliktir. Tabiidir ki yalnız bir hücre, bir vasıtayı yegâne ile mesaiyi hayatiyesini bir hayvan mütekemmül gibi ifa edemez. Mesaiyi hayatiyeyi hissen ifa etmekten ibaret olan saadete de bir hayvan tekemmül kadar namzet olamaz. Silsileyi hayvanatta işgal ettiği makam ne kadar pest ve hakir ise saadet ile kendi arasındaki mesafe de o kadar büyüktür. Bu cürüm naçizin birkaç dakikalık hayatını tetebbu edecek olursak görürüz ki bir zerreden ziyade olmayan gıdasını bulmak için bir sürat fevkalade ile lâ-yenkati cevelan ediyor. Kemali müşkülat ile keşif ettiği lokmayı yakalamak için vücudunu bir el haline getiriyor: Tuttuğunu hazım için bir an sonra eli madde oluyor.   Daha sonra fazalâtı def için midesi mahreç halini alıyor. Cisminin eczayı muzıreye tesadüf eden noktaları bozuluyor, çekiliyor, kaçıyor, zerrat-ı gıdaiyeye rast gelen tarafları açılıyor, kapıyor, kapanıyor.

     Muhitatı hakkında o yalnız şunu bilir ki cihan harici muzır ve mağdı olmak üzere iki kısımdan mürekkeptir. Bütün hayatı muzırdan kaçmak maddiyi yakalamaktan ibaret bir musârea içinde geçer.

   Şimdi bir de silsileyi hayvanatta bir iki mertebe yüksek bir mevkiden bir mahlûku yine hurde-biniyyemiz altına vaz edelim. Bu hayvancağız bir hücre yerine birkaç hücreden mürekkeptir. Görüyoruz ki bu hayvan gıdasını tedarik etmek için öteki kadar yorulmuyor, o kadar sa’i ve hareket sarfına ihtiyaç his etmiyor. Hücrelerden her hangi birine rast gelen gıdadan öteki hücrelerde istifade ediyor. Diğer cihetten her hücre kuvveyi mecmuunun tahtı himayesinde olduğundan mevâni hariciyeye karşı vasıtayı defiyeleri tezayüd etmiş ve dolayısıyla huzur ve rahatları bir dereceye kadar temin edilmiştir. Hiç şüphe yok ki kendi kendine yaşamağa mecbur olan tek hücreye nispetle bu küçük muaşşir hücrat daha mesuttur.

     Bu hurde-biniyyeni hayvanları bırakıp da onların bir derece fevkindeki hayvanı muayene ederseniz göreceksiniz ki bunda artık kâffeyi hücrat aynı vazifeyi ifa etmez. Birkaç hücre dahilde hazım ile iştigal için mideyi teşkil eder. Birkaçı hariçte göz ve el gibi vezaif-i hissiye ile meşgul olur. Artık inkısamı imâl başlamıştır. Bundan sonra tabakatı hayvaniyede nazarı tetkikimizi yükselttikçe hücratın tezayüdünü ve vazaifi hayatiyenin beynelhücrat tevziini göreceğiz. İşte meselâ bir küçük ahtapot; Bu hayvan da biraz daha büyük bir muaşşir hücrattan başka bir şey değildir. Birkaç hücresi vazifeyi seydi deruhte edip bunu hissen ifaya müsait bir şekil almış, diğer bir kaçı emir tenasül ile muzaf olduklarından yumurtaların muhafazasına en elverişli bir biçime girmiş, birkaçı da imali hazmiyeye muvaffak bir hale gelmiş. Bunların her biri de vazifesinde nevamâ kesb-i ihtisas etmiş olduğundan bu şirket

0486_0049-99_0772.jpg 22Hatırat: <<SMS Emden>> kahramanlarına parkta keşide edilen ziyafet esnasında Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Dâhiliye Nazırı Talat Beyin, Almanya sefiri Baron Hans Freiherr von Wangenheim hazretleri.

muvazaa semeresi olarak hayvan az sa’y ve taabla hem mebzul ve hem müntahib mahsul almış, çok gıda bulmuş, iyi besilenmiş, ve nisbet-i lazımede tenasül etmiş olur. Bütün bunların neticesi olarak selim hayvanatta bir kademe daha yükselir. Hücrat-ı ferdeden efradı beşere gelinceye kadar hiçbir hayvanın telâhuk hücrat ve dolayısıyla hasıl olan inkisam amalden başka çareyi i’tilası yoktur. İnsan en zengin bir şirketi hücrat olduğu için ekmel hayvanattır.

     İşte bütün hayat içtimaiyenin esas fenniyesi şu serd ettiğim nazariyeyi hücrat oldu. En hakir aile-i vahşiye ile en muazzam millet mutemeddine arasındaki fark, hücre-i münferde ile ferd-i beşer arasındaki farka muadil görüldü. Anlaşıldı ki insan nasıl bir muaşir hücrat ise insaniyet de öyle bir muaşir efraddır. Cemiyet-i beşeriye içinde efrad-ı ecsam hayvaniyedeki hücrat yerini tutuyor. Terakkiyi hayvaniyi telahuk efrad ve dolayısıyla tekvin eden inkisam amali temin ediyor.

     Bu esas fenni vaz edildikten sonra vukuat-ı tarihiyenin vukuatı tıbbiye gibi bir nizama tabi olduğu, muaşşir beşeriyeye müteallik ahval ve havadisin de kuvvanın muayine dairesinde cereyan eylediği ve ancak amal muaşşiriyeyi istilzam eden ulul ve mukaddemat ale-l-ekser amik ve mağlûk, müttessi ve müteaddit olmak hasebiyle keşifleri dikkat medide sarfına tevakkuf edeceği ve bundan naşi şoven ictimaiyenin tabi oldukları kanunların tayini kolayca bulunamayacağı birer hakikat gibi kabul olundu.

     Bu kanaatle yarım asırdan beri sarf edilen mesaiyi mütefekkirin semeratı bu musahebelerimizin ruhunu teşkil edecektir.

     Temin saadeti için insana teneffüs ettiği havayı, üzerinde gezindiği arzı bilmek ne kadar haizi ehemmiyet ise her ferdinin hareketinden az çok müteessir olduğu cemiyet beşeriyeyi tanımak da hiç olmazsa o kadar lazımdır. Çok kere neticeyi teşebbüsatımız içerisinde bulunduğumuz heyet-i müctemia hakkındaki fikrimizin dereceyi selameti ile mütenasip olur. Bu cihetle ilim-l-muaşere vukuf herkesin işine yarar, itikadındayım. Ve bu itikatta olduğum için musahebatımda herkesin anlayacağı basit ve vazıh lisanı tercih edeceğim.

BİR İSTİZÂH

Edib-i muhterem Hamdullah Subhi Efendi’ye

     Muhterem Efendim

     <<Türk Yurdu>>nun nüsha-i mümtazesine milli şairimizin son eseri hakkındaki makaleyi tenkidiyeniz ziynet bahis olmuş. Tabii baştanbaşa okudum. Hâyide eda – belki – bi-mana takdirat, bârid bir riyakârlık olacağından bu gibi mukaddemâtdan sarf-ı nazar ediyorum. Ve maksad-ı asliye ye giriyorum. Makalenin sonunda diyorsunuz ki:

     [Yıldırım Bayezid, Çelebi Sultan Mehmed, Murad Sani, Sultan Fatih, Bayezid Sani, Süleyman, Selim Sani, Murad Salis, Mehmet Salis, Ahmed, Osman Sani, Murad Rabi, Mustafa Sani, Ahmed Salis, Mahmud, Mustafa Salis, Selim Salis, Mahmud Sani, gibi padişahlarımız Cem, Korkut, Süleyman Çelebi, Cihangir Sultan Şâhî Sultan Mustafa, Sultan Mehmed gibi şehzadelerimiz şiir ile meşgul olmuşlar ve aralarında cidden muvaffak olanlar pek az değildir.

     Sultan Süleyman;

         Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız

         Ateş kesilür geçse sabâ gülşenimizden

     Beyitlerini hangi edebiyat meraklısı vardır ki ezbere bilmez.]

     Burada tevakkuf ettim. Dedim ki;

   – Hamdullah Subhi Bey Efendiden istizâh edilecek birkaç nokta var. Sorduğuma elbette darılmazlar. Yıldırım Beyazıd’ın şiir ile şugulünü yazdıktan sonra koca Yavuz’u bilmem ne için bu bahse idhal etmemişsiniz.

     Bilirim.

         şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

gibi yâveler ile Selim’in ulûvv kadar şairanesini arasında nisbet yoktur. Ve zat-ı âli-i biraderleri bilir ve tastik ederler ki bu kıtada müşarünileyhe istinad olunmuştur. Fakat işar Farisiyesi söz götürmez.   Ale-l-ıtlak şiirden bahis buyurduğunuz cihetle:

         kişver-i dehr giriftim be-himmet âsân

         Gerçi düşvâr nümâyed be-to âsâni-i mâ

Gibi humasiyatın lisan-ı şahanesi ıttılakına şayan olan bedâyi kahramananenin kail cihangirini miyan şiir ile idhal etmeliydiniz. Bu birinci istizâhım.

     İkincisine gelince:

     Sultan Selim’in bir beytini yazmışsınız. Esâmi-i şiira miyanında Yavuz olmadığı cihetle bunu ikinci Selime atıf etmek lazım geliyor. Çünkü mantık tedrice tabii bir riayetle Hanedanı Saltanat şiirasını tertibi zamana göre tasnif buyuruyorsunuz. Hususuyla bu beyitten sonra ikinci Mustafa’nın;

         Başımızdan hiç havayı zülfiyar eksik değil

         Mürtefi yerdir anın çün rüzgâr eksik değil

Beyti nakil buyurduğunuz cihetle tertibi mantıkiye bu da bir delil oluyor. Bendeniz edebiyat meraklısı olmadığım cihetle evvelki beyti hafızamda bulamadım. Acaba hangi Selim’in? Selim saninin ise asrın lisanı edebide bu derece selâset elbette kail olmazsınız. Zat-ı vâlâyı biraderleri edvar-ı edibin etvar-ı beyanına elbette benden ziyade vakıfsınız. İşte ikinci istihzâhım.

     Şurada sizinle müteessirane ve biraderane bir hasbihalde bulunalım. Son iki senede bir hareket raciye görüldü. Edebiyatımızı tarihiyle, edibamızı asarıyla tetkik hevesleri uyandı. Fakat sizde nazar-ı tesirle görüyorsunuz. Öyle bir tetkik ki, acınacak bir isticâle feda. Vukufun şurût-ı esasiyesine adem-i riayet sayesiyle karma karışık. İşte beni müteessir eden burası. Hatta görüyorum ki, tarihimizi asar-ı garbiyeden alelacele tercüme ederek okutanlar bile görülüb işitilmiştir. Asar-ı şarkıye ise o kadar derin bir tetebbu istiyor ki, bir beytin birkaç şaire nisbetini iddia eden asar-ı mevcur bulundukça insanın korkacağı geliyor.

     Fuzulinin matbu divanı arasında bile Fuzuliye isnad olunan nice mısralar var. Zevk-i selim edibanenin bunu tefrik edeceğini Muallim Naci söylemiş. Fakat zevk-i edeb ile zevk-i tetebbu bilmem müsavi midir? Hasılı aziz biraderim, eğer o güzel beyit sizin için birinci veya ikinci Sultan Selimin ise hiç de değil. Sultan Murad Salisin nedimesi hacı kadına nazire söyleten gazelini elbette bilirsiniz. İkisinin, yalnız edayı beyan noktasından tetkiki bile kifayet eder.

     Sizi techil gibi küçüklüklerden elbette muhallisinizi tenzih edersiniz. Maksat aslı o güzel makalelerinize Donanma’da bir mevkii ihtiram vermektir. Hiç sevmediğim bir sahib-i kalemi taklide özenseydim <<el kelam ecir el kelam>> derdim. Maneviyat-ı edebden sarf-ı nazar sizi teçhile nasıl dilim varır ki <Donanma>nın nash sabıkasından birinde büyük bir zühulde bulunmuşum. Bilmünasebe buyuk Kemal Bey merhumun bir makalesinden bazı parçalar nakil ediyordum. Merhum oraya bir kıta yazmış. Şehid Âli Paşanın Mora zaferini teşyiden yazılan bir manzumeden muktebas olduğu ileriye sürülen bu kıtanın zirine manzumenin tamamının irsalini erbabı tetkikten istida eyledim. Cidden sahibi dikkat olan bir muhterem refikim dedi ki;

     – Çok dalgınsın. Baksak. İfadesi tamamen Kemalin. O ateşin sözleri, hususiyle yeni terkipleri Şehid Âli Paşa zamanında görmek kabil midir? Yahu… bu ne kadar gaflet. . Dikkat ettim. Bütün Kemal. .   Hatta dediler ki:

     – Merhum zekâ bülendine güvenerek bu türlü işarı pek kolay tanzim edermiş. Kemal Bey bu hususta yalnız kalmıyor. Eslaf içinde de bu türlü fıtrat hassa erbabı görülmüştür ki burada birini hassaten zikir edeceğim:

     Urefa-i ihvandan ve tarih-i Osmani azasından Arif Bey Efendi istiklal-i Osmaninin yevm-i sahih vukuu hakkında mecmuaya revnak veren silsileyi tetkikatını belki mütalaa buyuruyorsunuz. Bahis; Şimdi en mühim noktaya geldi. Çünkü gelecek nüshada meşhur Feridun Bey menşetinde görülen bazı fermanların masna olduğunu müsbet bir makaleyi tetkikiye var. Feridun Bey kuvvet tabina güvenerek, ceryan-ı vukuat biltetkik ferman ve manşur şeklinde bazı vesaik tasni ve tahrir etmiş. İşte Arif Bey Efendi burasını tenkide bir nazar ile tahlil ediyor ki, erbab-ı tetkik için cidden bahis ve nazara değer bir meseledir. Her ne ise maksat aslı – arz ettiğim veçhe ile – samimi bir hasbıhalden ibaret idi. Samimiyet fikriyeme hacet-i ifadeden kavi bir delil olmasa gerek. İhtiramatımı lütfen kabul ediniz birader azizim efendim.

     Hüseyin Kazım.  

SİNOP BASKINI

Muharrem 1207

   1853 sene miladisi Teşrinievvelinin sonlarına doğru, Moskof orduları Prut vadilerine akarken, iki filoya tefrik edilen donanmayı Osmanide Karadeniz’e çıkarıldı. Bu filolardan birisi yedi firkateyn (Avnullah, Nizamiye, Kaaid-i Zafer, Nesim-i Zafer, Fazlullah, Nâvek-i Bahri, Dimyad); Üç korvet (Necm-Efşân, Feyz-i Mâbûd, Gül-i Sefid) ve iki vapur (Ereğli, Pervaz-ı Bahri)den mürekkeb olup patrona Osman Paşa kumandasında idi. Osman Paşa Teşrinisaninin üçüncü günü Sinop limanına demirlemiş, dört vapur (Taif, Mecidiye, Sâik-i Şâdi, Feyz-i Bâri ve bir firkateynden (Muhbir-i Sürur) mürekkeb Mustafa Paşa filosu ise Batum’a salimen vasıl olmuştu.

     Bu sırada, donanmayı Osmaniye muavenet için İstanbul’a kadar gelen İngiliz – Fransız filoları alay sancaklarıyla donanmış oldukları halde binlerce selam topu atarak saray hümayun pîşegâhından geçip Büyükdere’ye demirlediler.

     Bu tarihte Moskof başvekili bulunan ve Türk düşmanlığıyla maruf Mençikof donanmayı Osmaninin Kafkas sahiline şu suretle mühimmatı harbiye çıkarmasından kuşkulanıp Çerkezlerle diğer ahali-i İslamiyenin Moskofluğa karşı ayaklanacağından korkmuş ve donanmayı Osmaninin biran evvel imhası yolunda, o zaman mahud gafletimizden bilistifade deniz tarikiyle de teşebbüsatı hasmaneye tevessül eylemişti ki, neticesi; Esas mevzumuzu teşkil eden Sinop muharebeyi bahriyesi olmuştur.

     Elde mevcut vesaike nazaran Moskofların baskın teşebbüsleri şöyle başlar. Teşrinisaninin 24 ncü günü (efranci) Amiral Pavel Nahimov’un idaresinde civar sularda dolaşan Imperatritsa Mariya, Rostislav, Chesma isimlerindeki kalyonlarla Bessarabia vapuru ve bir birikadan mürekkeb bulunan Rus istikşaf fırkası donanmayı Osmaninin Sinop limanında demirli bulunduğunu keşif eder.

     Keşif raporlarının Bessarabia vapuruyla Sivastopol’a vürudunu müteakip Amiral Novosiliski’nin kumandasında olarak Parizh, Konstantin,Tri Sviatitelia isimlerinde 120 toplu üç kıta kalyon ve iki firkateyn Sivastopol’den denize çıkarılır.

     Bessarabia vapuru Sivastopol’e hareket ettikten sonra Nahimov fırkası müsait bir meltemden istifade ile Sinop limanına tekrar sokulur. İkinci ve sıkı bir keşif daha yapılır. Bu defa donanmayı Osmani ile iki nakliye sefinesinin sahil imtidadınca ve nısıf dairevi bir hat üzerinde demirli bulundukları ve bunlara yakın beş kadar istihkâmın dahi mevcudiyeti tebeyyün eder.

     Ayın 27 nci gecesi Amiral Novosiliski Sinop açıklarında Nahimov fırkasına iltihak eder. Ve Nahimov donanma başkumandanı olur. Ertesi gün – 28 – Moskof Amirali donanmasına <hava müsait olunca Osmanlılara iki hat üzerinde hücum edileceği> hakkında umumi bir işaret çeker.

     Teşrinisaninin otuzuncu günü K.N. 9 ile 10 arasında muvâfık bir gündoğusu kerte poyraz rüzgârı vezâna başlayınca Amiral <<sefainin harbe hazırlanması ve Sinop limanına doğru yol verilmesi>> için bir işaret keşide eder. Müteakiben Moskof donanması, Amiral Nahimov ile Novosiliski’nin kumandalarında iki fırkaya ayrılır.

     Sancakta; Mariya – Amiral sefinesi – Konstantin, Chesma ve iskelede; Parizh – ikinci Amiral sefinesi – Tri Sviatitelia, Rostislav sefineleri bulunur ve iki firkateyn de liman haricinde bırakılır.

     Baskın:

     Moskoflar yalnız sefinelerini idare hususunda lazım olan yelkenleri küşade olarak Sinop limanına inerler.

     Bu sırada donanmayı Osmani sis ve yağmur sebebiyle yarım milden bile gözükmez. Amiral Nahimov’un râkib olduğu Mariya sefinesi hatt-ı harbin ilerisindeki iki Osmanlı firkateyninden dört, beş yüz metre mesafede demirler. Bu Osmanlı firkateynlerinden birisi Amiral sancağı hamil imiş. Diğer Moskof sefaini dahi kendilerine işaret edilen muvaki sıra ile demir atarlar.

     Moskof donanması bu suretle demirlerken Osmanlı donanması ve istihkâmat düşmanın direk ve serenlerine şiddetli bir ateş açarlar. Bunu Moskofların ateşi takip eder.

     Konstantin ismindeki Moskof sefinesi toplarının mesafesi dahilinde bulunan Osmanlı firkateyni ile harbe tutuşur. Bu firkateyn kısa bir zaman zarfında Moskof humbereleriyle yanmağa başlar. Biraz sonra Parizh ismindeki Moskof sefinesinin humbereleri diğer bir Osmanlı firkateynini tutuşturur.

     Birinci saat nihayetinde donanmayı Osmanin ateşi hafifleşmeğe başlar. 2 de ise tamamen münkatı olur. Bu zamana kadar birisi Amiral sefinesi olmak üzere üç Osmanlı firkateyni alevler içerisinde kalır. İki nakliye sefinesi batar. Şehrin İslâm mahalleleri ise birkaç koldan ateş alır.

     2,5 da Moskof donanması ateşi keser. Liman haricinde bırakılan iki firkateyn harbin nihayetine doğru girer ve Rostislav’ın gerisinde bulunan bir Osmanlı korveti ile birika hücum ederler.

     Zevâle doğru Kornilof’un kumandasında olarak bir gün evvel Sivastopol’den hareket eden üç vapurdan mürekkeb diğer bir Rus fırkası <Odessa, Crimea, Gersunesus> Sinop burnu açıklarında bir Osmanlı vapuruna tesadüf ederler. Ki bu vapur Sinop filosuna sonradan iltihak etmiş – Taif – ve süvarisi Arap Yahya Bey harp esnasında limandan çıkmağa muvaffak olmuştu.

     Moskof vapuru Odessa bu sefineye karşı ateş açar. Ve takip etmek ister ise de Taif, daha seri olduğundan, biraz sonra gözden nihan olur.

     Bu sefineler limana dahil olunca; İkisine istihkâmat yakınında bulunan iki Osmanlı sefinesini yedeğe almaları ve diğerine de Dimyad’ı zabt etmesi için emir verilir. Bir zaman gelir ki, ateş alevler içerisinde yanan Osmanlı firkateynlerinin cephaneliklerini istila eder. Ve infilak neticesi alt üst olurlar. Ertesi sabah su kesimi tahtında on yedi adet gedik açılan Dimyad ismindeki Osmanlı sefinesiyle bir korvet Sivastopol’a götürülemeyecek kadar hasar zede olduklarından ihrak edilirler.

     Hasar zede sefain vapurlar tarafından yedeğe alınır. Tekmil Moskof donanması Kânunuevvelin dördüncü günü Sivastopol’e demirler. Osmanlı donanmasının dört bin neferinden takriben 3500 şehit olur ve Moskof zayiatı ise 34 maktul ile 230 mecruhtan ibaret kalır.

     Nutku Bey Efendi tarihinde bu baskın hakkında şöyle yazıyorlar: Osman Paşa işaret çekip harbe mübaşeret edip uğur padişahide fedayı can edinceye kadar sa’y ve gayret muktezayı diyanet ve hamiyet olduğunu ilan etmekle akabinde Nizamiye firkateyninden ateşe başlandı.

     Rusya donanmasıyla Osmanlı donanması beynindeki adem-i tevâzün nazar-ı dikkate alındıkta Osmanlılar için teslim olmak veyahut mahvolmak mukarrer idi. İki buçuk saat gayyurane ve fedakârane muharebeye devam olundu. Nâvek-i Bahri nam firkateyn, mukabilindeki kapağın meze borda ateşiyle pek ziyade hasar zede olmakla, kaptanı Ali Bey muharebe ve mukavemete gayri muktedir bir hale geldiğini gördükte gemiyi düşman yeddine teslim etmemek için cephaneyi ateşe verilmesini emir etmiş. Ve bu emrin icra olunmadığını gördükte bizzat yanmış meşaleyi cephane derununa atarak gemiyi berhava eylemiştir. İşte bu vaka Osmanlıların sebat ve metanetlerini ihlal eylemişti. Firkateynin her bir azasının bir tarafa dağılması ve şühedanın pare pare olan cesetlerinin kan ile lâle-gûn olan denize yağmur gibi yağması, görenlere havf ve dehşet ve ümitsizlik irad eyler idi. Nihayet sefainin bir kısmı Rusyalıların humbereleriyle ihrak bilnar edilip berhava olmuş ve bir kısmı sahillere düşüp demir üzerinde iki firkateyn kalmıştı. Rusyalılar şiddetle ateşe devam ile beraber armaya asker çıkarıp muzafferiyetlerini lalcel el teşhir horra bağırmakta iken demir üzerinde kalan firkateynlerin vakit vakit gayri muntazam fasıla ile endaht ettikleri topların sedası yaralı aslanların gırîv ve figanını andırmakta idi. Rusyalıların ahz-i sâr fikriyle vukua getirdikleri tahribat o derecelerde idi ki, şehir ve gemiler harap olduktan sonra dahi yaralı olarak dalga üzerinde cay selamet arayan biçaregan üzerine salkım ve sakulet yağdırarak bir insan kalmamasına sa’y etmişlerdi. Nihayet hücum edip demir üzerinde kalan firkateynlere girdiler. Ayağından yaralı olduğu halde Osman Paşa ile iki firkateyn kaptanı ve yüz yirmi beş nefer esir aldılar. Bu firkateynlerin bordaları düşman mermiyatıyla dağılıp güverteleri top ambarları üzerine çökmüş ve pek ziyade su gösterip gark olmak halinde bulunmuş oldukları halde ertesi günü Rusyalılar tarafından ihrak olunmuşlardır. Riyale Hüseyin Paşa ise esnayı muharebede başına bir gülle isabetiyle şehit olmuş ve ba’de-l-harb cesedi denizde bulunup Seyit Bilal türbesi civarına defin edilmiştir. İşbu melhame-i kibrada donanma hümayunda bulunan dört bin neferin nısfından ziyadesi şehit olmuş ve Rusyalılar dahi pek çok telefat ve hasarata duçar olmuşlardı.

     Alel husus dört kapağın direkleri kâmilen şikest olup alabandaları dağılarak muattal kaldıklarından Kânunuevvelin ikinci gününe kadar limanda tevakkufla tamirat mümküneyi bilcümle muattal kalan gemileri vapurlara bağlayarak İngiliz ve Fransız gemilerinin vürudundan mukaddem Sivastopol’a avdet etmişlerdi. Sinop şehrinin humbara ile ihrak ve nısıf diğeri mermiyat ile tahrib edilmekle kâmilen viran olmuştu.

     Arada kuvvetçe takdiri fark bulunursa bulunsun, tarihte, firkateynlerden mürekkeb bir filonun bu kadar kısa bir zamanda duçarı tahrib olduğuna dair belki bir kayıt daha bulunamaz. Bu muharebede Rusların planı kahbece fakat akılane idi. Sonra sırf yelken kuvvetiyle hareket eden sefaini hasimenin sis ve yağmurlu bir havada bütün yelkenleri istinga edilerek muvafık bir menzilde muntazaman funda eylemesi ve derhal bir ateş açılması o zaman Moskofların iyi idare edildiklerini gösterir.

     Yeni icat edilen humbaralar Moskof donanmasının topça olan tefevvukunu bir kat daha arttırıyordu. Moskoflar bu tefevvuklarından hakkıylada istifade ettiler. Ve ilk yumruğu vuran daima kazanacağı için maatteessüf muharebeyi de kazandılar.

     Donanmayı Osmaniye gelince; Duçar olduğu şu hezimet gafilane, tarih için bir hissi hürmet ve muhabbet duyanların kalbinde daima bir ateşi intikam bırakmadan geçemez.

     Düşmanın eslahı ve mermiyatının mükemmeliyeti ve adeden tefevvuku nazarı dikkate alınmaksızın donanmayı Osmaninin iki filoya ayrılmasıyla irtikab edilen hataya, Osman Paşanın Moskof donanması kendisine hiçbir tehlike iras edemeyecek kadar ehemmiyetsiz görmesi inzimam etti. Basiret, tedbir ve faaliyet gibi esasatı harbiyeye karşı büyük bir kayıtsızlıkla gözlerini yumdu. Ve oldukça mühim bir kuvveti Sinop limanında muattal bir halde sakladı. Adeta uyuttu. O zamanın gemilerine göre Sivastopol ile Sinop arasında 48 saatlik bir mesafe olmasından Moskoflar donanmayı Osmaniye daima tehdit edebilirdi. Osman Paşa; Elinde münasip vesait var iken, liman ağzında olsun bir tarassut sefinesini çok gördü. Bu yüzden bila tereddüt iki defa keşif icra edebilen Moskof donanmasını nagehan karşısında buldu.  Naçar, gemilerde mevcut noksan efrad ile – harbe girişti. Neticede gösterilen şayanı takdis kahramanlıklara rağmen oldukça mühim bir kuvvet iki saat zarfında sernigûn olup gitti. Biz şununla müteselli olalım ki, o zaman donanmamızı yakarken <horra> diye bağıran Moskoflar bugün Sivastopol istihkâmatı himayesine sığınmış donanmamızın karşısına çıkmağa korkarken Karadeniz sahilindeki Moskof şehirleri baştanbaşa yakılıyor. Ve Sinop’ta Allahlına kavuşan 3500 şehidin ihlafı <<yaşa>> nidalarıyla Çarın Yalta’daki saray istibdadını inletirken hak yerini buluyor.

     Osman Nuri.

0486_0049-99_0776

 Hatırat: Muylih kasabasındaki içtimadan diğer bir safha
Bahriye meselelerinden:

DÜNYADA KAÇ TAHTELBAHİR VAR?

     Evet, bunu öğrenmek pek faideli ve hususiyle şu müthiş yeni silahın birçok işler yaptığı bu günlerde pek kıymetli bir malumat teşkil eder, sanırım. Binaenaleyh bu hafta muhterem karilerime bu bahse dair izahat takdim edeceğim. Yalnız şunu – her şeyden evvel – teemmül etmeliyiz ki ekseri hayatî hadiselerde olduğu gibi tahtelbahirlerin istimalinde de kıymet ve ehemmiyet – gerek maddeten ve gerek manen – kemiyette değil, keyfiyettedir. Yani evvela inşa edilişteki tarz, saniyen içindeki mürettebattır ki muvaffakiyet husule getirir. Tahtelbahirlerin adedi bu noktadan bir ehemmiyeti haiz olamaz.

     Geçen sene neşir edilen eserlere nazaran her devletin malik olduğu tahtelbahirler şunlar idi:

     1) Almanya    

     Almanya’nın bugün yirmi sekiz tahtelbahri var ise de bunlar hakkında hiçbir izahat vermiyorlar. Danzig tersanesinde birçok tahtelbahirler de inşa edilmiş olup bunlardan çoğu da bugün ikmal edilmiş ise de milli mesailerinde son derece ketum olan Almanlar bu son harikulade tahtelbahirlerinden hiç bahis etmiyorlar.

     Almanların ilk tahtelbahirleri U – 1 unvanını taşıyordu. Bu bir tecrübe gemisi olmaktan fazla bir şey değildi. 39 metre tûlu var idi. Hacmi 180 tonilato, sürati su sathında 12, su altında 9 mildir. Fransız bahriye mütehassıslarından kumandan De Balicoer’ün “Harb Filoları” unvanlı kitabında U – 2 namındaki Alman tahtelbahri hakkında diyor ki; Bu gemi Danzig’de inşa edildi. Tûlu 41,9 arzî 4,3 metre, hacmi 244 tonilatodur. İçinde yalnız bir kovan ve iki torpil mevcuttur. Bin millik yolu saatte 9 mil süratle kat edebilir.

     Hülasa hiç kimse Alman tahtelbahirleri hakkında hemen hemen bir şey bilemiyor. Yalnız bildiğimiz bir şey varsa Almanlar bu gün 1000 tonilatoyu mütecaviz tahtelbahirler inşa ediyorlar.

     2) Avusturya:

     Avusturya’nın on iki tahtelbahri var. U – 1, U – 2 tahtelbahirleri 1908 – 1909 zarfında Pula tersanesinde inşa edilmişlerdir. 30,5 metre tûlları, 3 metre arzları vardır. Hacimleri 230 – 270 tonilatodur. Beherinde adedi 45 santimetrelik kovan bulunuyor. Su yüzünde saatte 12,2 mil, su altında 7,3 mil süratle hareket eder. Su altında 25 millik yolu saatte yedi mil süratle kat eder. U – 3 ve U – 4 tahtelbahirleri 1908 senesinde Almanya’nın Kiel tersanesinde inşa edilmiştir. Tûlları 43,2 arzları 3,75 metredir. Hacimleri 240 – 300 tonilato tutuyor. Beherinde iki adet 45 santimetrelik kovan vardır. Taifeleri on yedi kişidir. Su yüzünde 12 mil, su altında 9 mil süratle hareket edebilir. Su altında 60 millik mesafeyi saatte 5,5 mil süratle kat eder. U – 5 , U – 6 tahtelbahirleri Fiume ve Pola’da inşa edilmişlerdir. Tarihleri 1909 dur. Tûlleri 32 metre, arzları 4,2 metredir. Hacimleri 236 – 273 tonilato tutuyor. Su yüzünde 11,4, su altında 10 mil süratle hareket edebilirler. İçlerinde on dört kişi bulunuyor. Su altında 27 millik mesafeyi saatte 9 mil süratle kat edebiliyorlar. Her birinde iki adet 45 santimetrelik kovan vardır. U – 7 den U – 11 re kadar beş tahtelbahirler bu seneler zarfında ikmal edilmiştir. Bunlardan bazısı Avusturya tersanelerinde bazısı da Almanya’da inşa olunmuştur. Yetmiş metre boyları vardır. Bunlarla Avusturya en yeni sistem tahtelbahirlere malik olmak oluyor. Her birinin hacmi 685 ve 860 tonilatodur. Su üstünde 18, su altında 10 mil süratle hareket eder. Her birinde beş adet torpil kovanı mevcuttur. Su altında ne kadar mesafe kat edeceği hakkında izahat verilmiyor. Kumandan De Balicoer bunların Amerika tahtelbahirleri tarzında inşa edildiklerini kayıt ediyor. Son Avusturya tahtelbahirleri U – 12 unvanını taşıyor; bu sene ikmal edilmiştir.

     3) İngiltere:

         İngiltere’nin bu gün seksen tahtelbahri vardır. İlk tahtelbahir A – 1 den A – 5 ‘e kadar olanlardır ki inşa edildikleri tarih 1901 ‘e müsâdifdir. Bunlar 19 metre tûlunda ve 25 tonilato hacmindedir. Su üstünde 8 su altında 5 mil sürate maliktir. Bu günkü İngiliz tahtelbahirlerinin en yenisi S – 1 dir. Su üstünde 18 mil, su altında 11 mil süratle hareket eder. Henüz ikmal edilmeyen en son İngiliz tahtelbahri tam 2000 tonilato cesametindedir ki adeta bir kruvazör demektir. Bu müthiş gemi beş yahut altı torpil kovanı ile iki adet 152 milimetrelik top taşıyacaktır. Bu güne kadar hiçbir tahtelbahir on beş santimetrelik top taşıdığı işitilmemişti. Sürati deniz üstünde 21 mil olacağı gibi deniz altında 12 mili her halde mütecaviz bulunacaktır.

     4) Fransa

     Fransa’nın bu gün yetmiş dört tahtelbahri vardır. İlk Fransız tahtelbahri “Sirene” unvanını taşıyor. Bu bir tecrübe gemisidir. 1901 de inşa edilmişti. 116 – 202 tonilato cesametindedir. Tûlu 33, arzı 3,8 metredir. İçinde 11 kişi vardır. Dört kovana maliktir. Su üstünde 10 su altında 6 mil süratle hareket eder. Yeni Fransız tahtelbahirlerinden biri Archimede’dir ki 557 – 810 tonilato cesametinde bulunuyor. Tûlu 64,5 arzı 6,8 metredir. Taifesi 28 kişidir. Su üstünde 15 su altında 10 mil süratle hareket eder. Su altında 100 millik mesafeyi saatte beş mil süratle kat eder. İçinde yedi kovan vardır. En son inşa etmekte oldukları “Laplace” sistemindeki tahtelbahirleri 830 – 1070 tonilato cesametindedir. Tûlleri 75 metre, arzları 6,4 metredir. Su üstünde 19 mil, su altında 11 mil sürate malik olacaklardır. Taifeleri 40 kişidir. Her birinde 8 adet kovan 6 adet 65 milimetrelik top vardır. Bunlar bu sene zarfında ikmal edileceklerdir.

0486_0049-99_0777Hatırat: bu resmi karilerimize sureti mahsusada tavsiye ederiz. 5 Mart bombardımanı esnasında gark olan HMS Irresistible zırhlısının batmadan epey zaman evvel su üstünde kaldığı malumdur. Bu resim, diğer bir gemiden alınmıştır.

     5) İtalya:

     İtalya’nın bugün yirmi tahtelbahri vardır. İlk tahtelbahir “Delfino” ismindedir. 1896 tarihinde inşa edilen bu gemi 110 tonilato cesametinde ve 24 metre tûlundadır. Su üstünde 8,5 su altında 6 mil süratle hareket eder. Bugün inşa etmekte oldukları ve henüz ikmal edemedikleri yeni tahtelbahirler 1000 tonilatoyu mütecavizdir. Su üstünde 18 mil, su altında 11 mil süratle hareket edecekleri rivayet ediliyor. Her birinde beş kovan vardır.

     6) Japonya:

     Japonya’nın bugün on beş tahtelbahri vardır. İlk tahtelbahir 1905 tarihinde inşa edilmiştir. Tûlu 10, arzı 3,7 metredir. 106 – 125 tonilato cesametindedir. En son tahtelbahirleri geçen sene inşa olunmuştur ki beheri 460 – 665 tonilato cesametinde ve su üstünde 17, su altında 10 mil süratindedir. Bunlar Fransa’da yapılmıştır.

     7) Rusya:

     Rusya’nın bugün yirmi tahtelbahri vardır. En büyükleri 500 tonilato kadardır. Fakat Ruslar bütün bu tahtelbahirlerinden şimdiye kadar istifade edememişlerdir. Tahtelbahri idare etmek en müşkül bir iştir. Moskoflar bu dereceye asla vasıl olamamışlardır.

     8) Amerika:

     Amerika’nın bugün otuz sekiz tahtelbahri vardır. Gelecek seneye kadar 57 adede iblağ edilecektir. İlk tahtelbahir 1901 de inşa edilmişti. Bu sene ikmal edilecek en yeni tahtelbahir 1000 – 1500 tonilato hacmindedir. Su üstünde 20, su altında 11 mil süratindedir. İçinde on adet torpil kovanı vardır. Tûlu 80, arzı 7 metredir.

     9) Yunanistan:

     Yunanistan’ın bugün iki adet tahtelbahri vardır. Birinin adı “Delfin” ötekinin “Xifias”dır. 1911, 1912 seneleri zarfında Fransa’nın “Schneider Shipyards, Toulon” Cruzo fabrikasında inşa edilmişlerdir. Su üstünde 14 mil, su altında 9 mil sürate maliktir. Beherinde beş torpil kovanı vardır.

     İşte ekseri hükümetlerin malik oldukları tahtelbahirleri yukarıda gösterdim. Bunlardan maada Brezilyanın 3, Şilinin 2, Danimarka’nın 7, Felemenk’in 6, Norveç’in 5, Portekiz’in 1, İsveç’in 6 tahtelbahirleri olduğu gibi İspanyanın da 1915 – 1917 arasında inşa ve ikmal edilecek her biri 450 tonilato cesametinde 6 tahtelbahri olacaktır.

     Tahtelbahirler hakkında bir fikir edinmek lazım gelirse bugün 1500 – 2000 tonilatolukları inşa edilmekte ve 50 santimetrelik toplar tabiye olunmaktadır. Tahtelbahirlerin bugün en büyük kusurları süratlerinin azlığıdır. Mamafih birkaç sene zarfında elbette buna ikmal edilecek, su altında 20, 25 mil sürat verilebilecektir. Bu hâsıl olursa zırhlı inşasına büyük bir darbe inmiş olur.

     Yek-tâ Bâhir

0486_0049-99_0777.jpg - 2Hatırat: SMS Emden kahramanları şanlı silah arkadaşları arasında.

<<1914>> ŞİMÂL DENİZİ MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

     Makinayı tahrik için intihab edilen vasıta yüksek bir dereceye tazyik olunmuş hava olup makine, ileri hareket veren adi bir pervaneyi döndürüyordu.

     Şimdi tazyik edilmiş hava his olunur derecede bir sıklete maliktir. O halde ki kullanıldıkça torpido hafifliyor ve daha fazla bir sebhiyet peyda ediyordu.

     Bu hal torpidoyu yüze çıkartmaya sâî bulunuyordu. Hâlbuki satıh bahride vuku bulacak bir infilak bittabi bütün tesirini kayıp edeceğinden, ufkî dümenlere kumanda eder gayet mahirane bir donanım tatbik edildi. Bu donanım yukarıya çıkmak istidadını tazmin, tashih ediyor ve bu sayede torpidonun istenilen bir umukda seyri taht-ı temine alınmış bulunuyordu. Bütün bunların mucidi olan Mr. Robert Whitehead bu hususta yedi sene kadar uzun bir zaman sarf etmiş olduğunu işittim. Hatta o zaman bile sürat ve kuvveyi tevcihiye yine pek nakıs bulunuyordu. Fakat bu torpido o kadar büyük ihtimallere kapı açtığı hemen bütün milletler der-akab kabule mecbur oldu.

     Bu otuz beş seneden fazla bir zaman evvel idi ve o zamandan bu ana kadar icra edilen daimi tecrübeler şayanı hayret ıslahatı intaç etti. Gayet seri bir gemiden endaht edilen torpidolar suların tesiriyle istikameti matlubeden inhiraf ediyorlardı ve her ne kadar tecrübe bu inhirafı tahmin ve dâhili hesap etmenin yolunu buldu ise de yine torpidonun su altındaki hakiki tarik seyrinin ne olacağını evvelden katiyetle tayin hemen hemen gayri mümkün idi.

     Torpido Jiroskop denilen ufak bir aletin ilavesi bu noksana galebe etti ve zira bu alet torpidonun, hini endahtında tevcih edildiği istikamette seyrini – sefinenin sürati ve bunun neticesi olarak suyun kuvveyi inhirafıyesi ne olursa olsun – tahtı temine almıştı. Bu alet, bu müthiş silahın büyük bir noksanını gidermişti. İstikametteki meşkukıyet şimdi geriye sürat meselesi kalıyordu. İlk Whitehead torpidonun sürati saatte 10 ila 12 mil idi ki bu süratle torpido 800 yardalık bir mesafeyi iki dakikada kat ediyor demekti. Bu hal daha birçok şeylerin istenilmesine meydan bırakmıştı ve müteaddit ıslahat neticesinde 1000 yarda dâhilinde saatte 40 millik bir sürat istihsaline muvaffakıyet hâsıl oldu. Daha uzun bir mesafede kuvveyi sevkiyenin vaktinden evvel bitmesine mani için bittabi sürati tenkis icab eder.

     Farz edelim ki, daha fazla ıslahat, kısa mesafelerde daha büyük bir sürati intaç etti ve 4000 yarda mesafe içinde 40 mil muhafaza edilebiliyor. Bir gemiye o kadar mesafe uzaktan endaht edilen bir torpido, üç dakika zarfında vasıl olur. Eğer gemi 20 mil ile seyir etmekte ise, 3 dakika zarfında 2000 yarda kadar ilerlemiş bulunacak ve bil netice torpidonun gemiye isabet etmesi için o mesafe nispetinde ileriye tevcihi icab edecektir. Eğer düşmanın süratini 2 mil kadar yanlış tahmin etmiş iseniz torpido o geminin ya pruva veya paryasından 200 yarda kadar açık geçer. Eğer bu torpido bir hat üzerinde bulunan birçok gemilere karşı endaht edilmiş ise, belki birine isabet edebilir ki bu, hamleye bir dereceye kadar hak kazandırabilir. Lakin 4000 yarda mesafede iyi topçuluk şüphesiz bir surette harbi neticelendirir. Zira 12 pusluk topun humbarası aynı mesafeyi tahminen beş saniyede kat eder ki bu zaman zarfında 20 millik bir gemi ancak 11 yarda yahut 33 kadem ilerleyebilir.

     Maa-hazâ bu tehalüf için bile nişangâhta tashihat icra edilir, hatta bu tashih yapılmayıp da geminin vasatına nişan alınacak olursa, şüphesizdir ki yine bir isabet elde edilir. Binaenaleyh topun muharebatı bahriyede elan birincilik mevkiini muhafazasına hayret edilemez. Hatta topun, Whitehead torpidosunun gayet karışık olan makinalarıyla mukayese neticesinde tezahür edecek sadeliği bile ona bu mevkii bahse kifayet eder. Mamafih torpidonun topa nazaran iki mühim faidesi de mevcuttur.

     O en ufak bir gemi tarafından bile taşınarak endaht edilebilir. Ve bir darbe yani muvaffakiyetli bir isabet her şeyi bitirebilir. Düzcesi bu muşta hakkıyla indirildiği zaman harp bitmiş demektir. Küllü humbaraların ise, su hattının fevkinde bulunanlar zırh muhafazası tarafından içeri nüfuzları men edilebilir.

     Lakin su hattının altında zırh muhafaza bir hadde kadar iktisat edilmiş bulunur veyahut buralara da aynı sihanda zırh konacak olursa geminin kuvveyi sebhiyesine ziyadesiyle noksan gelir. Binaenaleyh su hattı altında zırh kuşağın bittiği noktadan itibaren torpidonun darbesine mukavemet edecek dip levhalarının kalınlığı bir pustan azdır.

İCMÂL

Bir haftalık vakayı berriyye ve bahriyye

Garb cephesinde, şark dar-l-harbinde, denizde, Çanakkale’de

     Garb cephesinde: Cephede aylardan beri olduğu gibi son günlerde de hiçbir tebdil vukua gelmemiştir. Kanlı ve feci siper muharebatı kemali şiddetle devam etmekte, mütemadi hücumlarla Alman hattı harbini yarmağa çalışan Fransız – İngiliz – Belçika kuvvetleri bütün gayretlerine rağmen nihayete ilâ-nihâye bir siper aksamını, bir şeker fabrikasını zabt etmekten ve bazen iki gün sonra kazandıklarını da kayıp eylemekten başka bir şey yapamıyorlar. Arap cephesinde, yedi sekiz aydan beri devam eden bu şiddetli muharebattan yalnız bir netice hâsıl olmuştur; O da, Fransız – İngiliz – Belçika Kuvayı mecmuasının, Manş Denizi sahillerinden ta İsviçre hududuna kadar bir sedd-i ahenin gibi imtidad eden Alman cephesini yarmağa muvaffak olamayacaklarıdır.

     Her türlü vesaitle mücehhez siperlere taarruz ettikleri için, pek çok zayiata uğrayan müttefikin orduları bu geçilmez, devrilmez ve yarılmaz Alman hudut müdafaasını her gün nevmidane zorlamakla kuvvetlerini israf etmekte, kendilerini yıpratmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

     Şark dar-l-harbinde: (Galiçya) melhame-i küberâsı, 1 Mayıs efranciden yani kırk günden beri bütün ehemmiyet ve azametiyle devam ediyor. Muzaffer Alman – Avusturya kuvvetleri, İtalya’nın da düşmanlarına iltihak etmiş olmasına rağmen Moskofları tepelemekten, başladıkları büyük zaferi neticeyi katiyeye isal edinceye kadar ileri gitmekten vazgeçmediler. İtalya’nın sevk ve tahrik eylediği kuvvetlerin muharebeye girmesine rağmen, Galiçya muzafferiyetini ikmale çalışmak Alman – Avusturya erkân-ı Harbiyelerinin nasıl yüksek ve iyi düşünür dimağlardan müteşekkil olduğunu ispat eden yeni bir delildir. Galiçya cephesinden İtalya hududuna kuvvetler tefrik ve i’zâmı, bir tarafta pek büyük ve mühim işler görecek olan bir kuvvetin ikiye bölünerek her iki tarafta da muvaffakıyet istihsal edememesi demek olduğuna göre evvela, zaten yarı yarıya münhezim olan Moskof sürülerini bu sübutun tepelemek, sonra da İtalyan ordusuna tevcih etmek son derece makul bir sevk-ül-ceyş düşüncesi idi. İşte bu fikre tabiyetle sevk ve idare edilen Alman – Avusturya orduları birkaç gün içinde (Przemyśl) i bil hücum zabt ettiler ve cephenin her tarafında ileri yürüyüşlerine devam eylediler.

     Moskof sürülerinin aylarca hücumlar icra ettikleri ve yüz bin telefat verdikleri halde, açlıktan teslim oluncaya kadar, zabt edemedikleri bu mevkii müstahkem, kaleler fatihi unvanına bihakkın kesb-i istihkak etmiş olan cesur ve fedakâr Bavyera askerlerinin üç müthiş hücumuyla birkaç gün içinde ıskat edildi. Esasen, hücum cebri ile bir kaleyi ele geçirmek istenince ağır toplarının yakan, yıkan, parçalayan ateşi, piyadelerinin gayri kabili tevkif ve mukavemet hücumu ile en çok bir hafta, on gün zarfında Liège, Namur, Anwers gibi dünyanın en müstahkem kalelerini ıskat eden Almanların, şimdiye kadar üç defa muhasara gören ve Ruslara teslim edilirken vesaiti müdafaası az çok tahrib edilmiş olan bir kaleyi, Moskofların iki ay müddetle icra ettikleri tahkimata rağmen, nihayet zabt edecekleri bedihi idi. Przemysl’in böyle süratle ıskatı müttefikin orduları ile Moskof sürüleri arasındaki azim fark bir defa daha ve pek bariz bir surette bütün âleme gösterdi. Bu mevkii müstahkemin sukutuyla Sen nehri üzerinde hiçbir noktayı istinadı kalmayan Rus orduları, icrasına yeltendikleri mukabil taarruzlardan vaz geçerek tekrar ricata ve Przemysl’in teşkil ettiği mâniadan kurtulan müttefikler de tekrar savlete başladılar.

     Bu cephenin biraz daha cenubunda icrayı harekât edilen Alman Generali Alexander von Linsingen 12 şimendifer hattının noktayı iltisakı olması hasebiyle Moskoflar tarafından vesaiti mümkünenin cümlesiyle tahkim edilmiş olan Stryj’yi daha Przemysl sukut etmeden evvel bil hücum zabt etmiş ve mağlup ettiği düşmanı şiddetle takibe başlamıştı. Bilakis bu takip hareketi Moskoflardan son günlerde yirmi beş bine karib esir alınmasını intaç etti. Linsingen ordusu şimdi Dinyester nehrini geçmek için harp etmekte ve bu nehrin ser köprü mevkilerini zabt eylemektedir. Şu halde 1 Mayısta Gorlich, Tharnow’da mağlup edilerek o vakitten beri Donayich, Biella, Wislovka, Wislov, Sen nehirlerinin teşkil ettiği beş hatt-ı müdafaada dikiş tutturamayan Moskoflar, nihayet Dinyester nehri gerisinde de tutunamazlarsa – ki cereyanı vakayı böyle olacağını gösteriyor – bütün Galiçya’yı, tahliye etmek ve Rusya arazisi dâhiline çekilmek mecburiyetinde kalacaklardır. Bu hal ise Rusların dokuz ay zarfında iki milyonluk zayiat vermek suretiyle elde ettikleri neticenin bir, bir buçuk ayda tebâh olup gitmesi demektir.

     Fransız ve İngilizlerin ümitler bina ettikleri Rus kuvveyi taarruziyesi – i’tilâf-ı müsellese tabiriyle söyleyelim – Moskof merdanesi artık gayri kabili taarruz bir surette harap ve berbat olmuş demektir.  Bu kırık makinayı, bir müddet daha geçerse, ne İtalyanların yardımı, ne Fransızların liraları, ne Japonlarla Amerikalıların mühimmatı, ne de İngilizlerin limanlarından çıkamayan donanmasıyla, anlaşılan gelecek sene Mayısına kalan iki milyonluk yeni orduları tamir ve termim edebiliyor.

     Rusların şark cephesinin aksamı şimaliyesinde de, henüz maksat esasiyesi bir türlü keşif edilemeyen Mareşal von Hindenburg tarafından az çok mağlup edilerek geri sürüldüklerini kayıt ettikten sonra Moskof ordusunun efranci 1 Mayıs’tan 7 Hazirana kadar verdiği esira ile top ve makinalı tüfeğin miktarını bir veçhe ati derç ediyoruz:

     Esir; 366725 Top; 279 Mitralyöz; 625

     Denizde: Bugün denizlerde yalnız bir kuvvet hükümran bulunuyor; Alman tahtelbahirleri. Sabık İngiltere bahriye nazırı Winston Churchill’in bir nutkunda yeis ve nevmidi ile Veba unvanını verdiği bu kuvvet Şimal Denizinde olduğu gibi Adalar Denizinde de İngiliz donanmasını limanlara iltica ve ihtifâya mecbur etti. Binaenaleyh İngiliz satvet bahriyesi bugün artık denizlerde değil, yalnız limanlarda hükümrandır.

     Çanakkale’de: Gelibolu şibh-i ceziresindeki düşman kuvveyi seferiyesinin Seddülbahir mıntıkasındaki kıtaat, iki gün devam eden şiddetli bir muharebeden sonra büyük bir mağlubiyete duçar olmuşlardır. Burada bütün kuvvetleriyle evvela sol, muahharen sağ cenahımıza taarruz eden düşman, kıtaatımızın dilir-âne müdafaatı ve fedakârane mukabil taarruzlarıyla azim zayiata uğramış ve mezbuhane hücumlarına rağmen askerlerimizin çelik gibi metin, yıldırım gibi kahhâr sine ve süngülerinden mürekkeb bulunan hududu müdafaa ve muhacemesi karşısında mağlup olmuş, 17 mitralyöz ve birçok esliha ve sair levazımı harbiye bırakarak sahildeki müstahkem mevzilerine iltica eylemiştir. Bu suretle düşman evvelki hafta bahren üç sefineyi harbiye kayıp etmek suretiyle kahr edildiği gibi bu hafta da biran kanlı bir mağlubiyete uğratılmıştır. Çanakkale’deki Osmanlı Kuvayı Berriyye ve Bahriyyesi, vazifesini bütün âlemin ve hatta düşmanın bile hayret ve takdirini celb edecek bir kahramanlıkla ifada devam ediyor ve edecektir.

Pazar ertesi: 25 Mayıs

Abidin Daver.

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.