donanma mecmuası 101/150 3,ocak,1918

ANUD İNGİLİZLERİN PAYİTAHTINA TAYYARELEİN GECE HÜCUMU

3,kânûn-ı sani 1334 – 19,RebiLEVVEL,1336

DONANMA MECMUASI

Denizlerine hâkim olan bir millet, memleketine sahip olur.

Evkaf İslamiye matbaası – nüshası 40 para

Erkez tevzii Bab-ı Ali caddesinde – Ay yıldız kitaphanesidir

Merkez tevzii Bab-ı Ali caddesinde – Ay yıldız kitaphanesidir

Baltık denizinde Rus müdafaasının esasları

     Rusya, Baltık sahilinin müdafaası emrinde her şeyden ziyade Finlandiya körfezinin tahtı emniyete alınmasına ehemmiyet mahsusa atıf etmiş;  Bu da Petersburg tahtı gahını en tehlikeli nokta-i taarruzundan yani deniz tarafından himaye ve muhafazaya matuf bulunmuştu.  Payitahtın doğrudan doğruya mahfuziyetini temin eden “Kronstadt” tesisatı ile beraber henüz tasmim edilen mikyasta inşaatına imkân görülemeyen cesim harp limanı Reval tahkimatı, Finlandiya körfezinde kâin başlıca Rus sahil istihkâmatıdır.  Bunlardan maada Finlandiya’nın cenup sahilinde “Vyborg” ve “Helsingfors” civarında tesis edilen istihkâmlarda nazar-ı dikkate alınıyorsa bütün bu manzume-i müdafaanın Moskof payitahtı önünde müesses vasi bir kavis teşkil ettiği görülür. 

     Hâlbuki müessir bir sahil müdafaası, yalnız karada tesis edilen istinat noktalarına münhasır kalmayıp evvel emirde denizde aranmak lazım geldiği için Baltık donanması, Rusya’nın Baltık denizi müdafaasında vasıta-i fiil sıfatıyla ehemmiyet katiyeyi haiz bulunur.  Donanmasının “Port Arthur” ve “Tsushima” hezimetlerinden sonra Rusya’nın siyasi merkez sıkleti garba intikal ettikçe bilhassa Baltık donanmasının tensik ve ikmaline germi veriliyordu.  Son donanma programlarına göre;  1930 senesine kadar 24 hatt-ı harp sefinesi ile 12 zırhlı kruvazör ve 24 kruvazörden mürekkep bir kuvvet tasavvur edilmişti.

     Lakin Rus milletinin, geçen Rus – Japon harbinin tecarib elimesinden dolayı kendi donanmasına karşı nefret ve infiali, donanma inşaatında kuvvetli mânialar ihdas ediyordu.  Bu infial, ale-l-ekser donanma layihalarıyla (Duma) ya gelen bahriye nazırına karşı alenen ihzar edilirdi.  Bu suretle Rus donanması, bidayet harpte henüz halet-i inkişafta bulunuyor.  O zamanki mevcudu, 8 hatt-ı harp gemisi [4 kıtası der-dest inşa] , 5 zırhlı kruvazör, 4 kıtası henüz yapılmakta, 6 kruvazör, 4 kıtası daha yapılmakta ve bir hayli gambot, takriben 90 torpidobot ve 12 tahtelbahir olmak üzere keşf ediliyordu.  Bundan bir kısmı da, Sibirya sahilinin emir muhafazasına ayrılmak lazım geliyordu.  Mamafih harbi umumi esmasında Rusya’nın Baltık donanması 1 hatt-ı harp sefinesi ve 1 kruvazör zayi etmiş;  bir kısım zayiat da, efrad-ı bahriyenin sui-kastı neticesi vaki olmuştur.

     Rus milletinin, kendi donanmasına karşı nefret ve ikrahı, ayrıca Moskof bahriyesinde yeni bir şekli gayretin neşvünemâ bulmasına mani oldu. Bu gibi ahval ve şerait dâhilinde Rus bahriyesi için adeta hiç gönüllü efrad bulunamaması, hatta çekirdekten yetişme gemicilerin bile bahriye-i harbiye ye heveskâr olmamasıyla beraber Moskof köylüsünün betaet cebeliyesi hasebiyle gemicilik hizmetine elverişli bulunmaması gibi sebepler, esasen kendilerine o kadar itimada haiz olmayan Rus fabrika amelesinden gemi mürettebatı vücuda getirmeğe saik oldu. Bunların beraberlerinde getirmiş oldukları, kısmen ihtilal kâr mütalaat, Moskof bahriyesinde miktarı kâfi işe yarar küçük zabitan heyeti bulunmamasından dolayı kolay kolay tamim edebilirdi.  Rus çavuşları, kısa bir namzetlik zamanından sonra ekseriyet üzere malumat fenni yelerini, hususi muessesat sanayide işletmeğe hava hoşger bulunmaktadır.  Bundan başka, üçte ikisi, diğerlerine karşı bu nevi hassa zabiti tavrı takınan Petersburg mektep bahriyesinden yetişen ve hattı zatında pek az sevilen bahriye zabitan heyeti, dâhili bir nifak ve şekavet halindedir.  Bu hale nazaran daha sulh zamanlarında bile Rus bahriyesinin mütemadiyen kıyam ve isyana me’va olmasında, ihtilal zuhurunda muteberiz bir rol oynamasında taaccübe şayan bir cihet olamaz.  Fesat ve inhilale saik olan bu gibi tesirat siyasiyenin, donanmanın kuvveyi muharebesi üzerine ne mertebelerde icra-yı tesir etmiş bulunduğu ileride mevzu bahis olacaktır.

     Ahmed

Tahtelbahirlere karşı İngiliz vesait müdafaası

     İngilizlerin tahtelbahirlere karşı kullandıkları tedabir meyanında en ehemmiyetlisi tahtelbahirleri tahribe mahsus olmak üzere 1914 senesinden beri inşa edilen kruvazörlerdir.  Bu kruvazörler “foksgalve” sisteminde olup isimleriyle malum olanlarının adedi 67 ise de bilhassa mütemadiyen yeniden inşa kılınanların inzimamıyla miktarları, hakikatte pek fazladır.  Bu gemilerin mai mahreçleri 1500 – 1800 ton, süratleri 16 – 18 mil olup iki adet 15,2 santimetrelik ve ekseriyetle daha küçük çapta müteaddit diğer toplarla müsellahtırlar. Bu kruvazörleri büyük gemiler ve küçük motorbotlar olmak üzere, iki kısma ayrılan <<tahtelbahir muhrib torpidolar>> takip eyler.  Bunlardan kâmilen İngiliz tezgâhlarında inşa olunan birincileri, P işaretiyle 70 kadar sıra numarasını havi olup hacim istiabları 200 ton, tulları 70 metre ve şekil haricileri adi torpidobotlara müşabihtir.  Motorla müteharrik olup süratleri 35 mile kadar çıkan bu gemilerin teslihatı 10 – 12 santimetrelik toplardan maada bir de küçük çapta toptan ibarettir.    Diğer küçük motorbotlara gelince bunlar M – L işaretiyle sıra numarasını havi, saatte 18 – 20 mil sürat ita eder.  500 beygir kuvvetinde makinalar ile mücehhez, tulları 24 arizları 3,7 ve amîkleri 1,4 metrelik küçük sefainden ibaret olup mevcut 550 sefinenin cümlesi Amerika’da inşa olunmuş ve 4,8 santimetrelik bir topla teslih edilmiştir.  Mürettebatı 10 kişiden ibarettir.  Amerikalıların amele ve malzeme fıkdanından

Mülahaza

Maksada doğru

Maziden hale

     Tersanemizin hayat mazisinden bir iki safhayı geçen hafta bu sahifelere nakil etmiş idik.  Binayı halde mazinin verdiği derslerden istifade etmeden muvaffakıyet ikmal iddia edilemeyeceğinden bu hafta da bu bahis üzerinde duracağız.

     Muvaffakiyet mütetâbbimizin ısrarı – şathiyece bile – tedkik edilse görülür ki eslafımız, kâffe-i ihtiyacatı dâhilden tedarik etmek lazımesini unutmamışlardır.  Bunun sevâki ne olursa olsun çok müfid neticeler vermiştir.  Edvar-ı mütetâbideki netayiç ma’kûse ise, zamanın reviş terakkisini takip edememekten yahut müessesat milliye, ruh anane muhafaza edilmemek üzere zamansız tekemmüle tabi tutulmamaktan zuhura gelmiştir.  Bir takımı ise edvar-ı inhitatımızda bünye-i vatana istila eden araz ve emraz gûnâgûn saikesiyle mahkûm inkıraz olmuştur.  Geçen makalede de söylemiş olduk.  Bir ordunun faraza Lehistan’a kadar gitmesi, netice ne olursa olsun faraza “Kamanice” önünde harp etmesi, “Hotin” muhasarasına senelerce devam eylemesi fevk-at-tabii kuvvetlerin sâik hurd sözüne medyun değildir.  Bunun sırrı teşkilattadır.  O teşkilat ki birini bozup diğerini yapmakla yahut tedriç ve tekâmül nazariyatını unutmakla, derhal istifadeden sakıt olur. 

     Donanma hakkında da aynı mütalaa vardır.  Eski zamanda harp sefinelerinin uzun derya seferinden sonra yahut harbe başlamadan evvel, hâsılı sevâik icabıye ile muhtelif mekân ve zamanlarda karinelerinin yağlanması lazım gelirmiş.  O zamanın takvim şevnine ait sahifeleri açarsak bu ameliyenin nerelerde ve ne suretle icra olunduğuna dair epey tafsilat görürüz.  Fakat bizi alakadar edecek olan bu türlü ameliyenin zaman icrası değil suret ve mekân ifasıdır. 

     Faraza “Kâtip Çelebi” nin (TUHFETÜ’L-KİBAR) ında pek çok tesadüf ettiğimiz Kordon, Avarin, Menekşe, Metun gibi isimler bize o zaman Bahr-i Sefid’in Yunan sahillerinde, adalarında bir büyük Osmanlı donanmasını teçhiz edecek mahallerin vücudunu ihtar eder, durur. 

     Bir Hadım Süleyman, Paşa bir Piri Reis, Süveyş’ten Hint denizine yalnız cesaret ve şecaatle gitmemişlerdir.  O zaman Süveyş’te bir donanma vücuda getire bilecek teşkilat sanayiye elbette mevcut idi.  Garp ocaklarının, tarihin pek maruf solumadan can vermek veya mal ganimet almak üzere ta İrlanda sahiline kadar gitmek için nefsinde cüret bulunan Türk fedaileri topuyla, tüfeğiyle birkaç gemi donatmak için Akdeniz’de bir değil, birkaç tezgâh inşaat bulabilirlerdi ki senelerce devam ve Avrupa’yı lezzedar eden muvaffakıyetleri bu iddianın en şanlı şahididir.  

     Koca “Hayrettin Barbarossa” elbette ve elbette Cezayir hatasında mümkün olabileni bulmuştur.  Bu meyanda sahil ümerasını ki – tarihte derya beyleri unvanıyla anılır – tahattur etmekte lazımdır.  Devlet-i Aliyenin en satvetli zamanındaki hizmetleri ne derece meşkûr ise, eyyam-ı zaaf ve teşevvüşde <derya umuru> namına ihtiyar ettikleri fedakârlıklarda o kadar me’cûrdur.  Hatta tercüme ve tahşiyesini mecmuaya derç ettiğimiz Girit sefer meşhuru esnasında payitahtın senelerce devam eden tezebzübü haziredeki gazete imdada mani olduğu gibi Akdeniz boğazı cengi de <<umur derya>> nın na-ehiller elinde kalması hasebiyle netice-pezir muvaffakıyet olamamış, fakat derya beylerinin gâh ü bi-gâh imdad ve muavenetleri mesbuk olduğundan o fetih-i mübin bunların külli yardımı dokunmuştur. 

     Bu muavenet ise, yalnız eshabının himmet ve hamiyeti semeresi olamaz.  Elbette sahil ümerası teçhiz sefainin vesait sanaiyesine de malik idiler.  Bu vesaitin ise devlete ait aksamından maadası milletçe tedarik ve adat olunurdu.  Çünkü sahil ahalisinin bir kısmı armatör, (gemi mücehhizi) idi.  Bu nücehhizler ise bugün garpta pek çok ikbalini işiterek veya görerek hasretlerle ana bağımız erbab-ı servet ve gayret idi.  açlık aramızda pek vakitsiz olduğu Türk evlat faziletinden girân-kadr müverrih ve mütefekkir Saffet Bey merhum, mecmuanın iki nüshalarından birine şeref veren bir makalesinde mazinin bu şayan-ı dikkat semalarını ne güzel tasvir etmiş idi. 

     Halicin şimdi, şaşaayı sabıkasına mütehassır gibi duran iki sahilinde bayında abani sarık, belinde şal kuşak, kuşağının arasında piryol saat, ayağında çuha şalvar, arkasında alma kürek, mücehhezler vardı ki memleketin nice mesaîb karşısında hala muhafaza-i mevcudiyet eyleyen minneti o zaman ağa denilen bir adamların elinde idi.  O ağanın kahvesi önünde oturmasını şeref sayan kahveci, beş sene evvel sermayesini bunun muavenetiyle temin eylemiştir.  Önde ayvaz, uşak, halayık, her gününü bilip gelen, haftalık nafakasını alan fukara, şimdi çoluk çocuk sahibi olmuş bikes kızlar, ustasının yanında, yarın öbür gün kalfa olacak yetim çocuklar var idi.  ağaya hangi iş için müracaat edilse, uzun kesesini kapamazdı.  Fakat Cezayir taraflarında namı, Akdeniz kıyılarında gemileri gezerdi. 

     Sıra gelince devlet de onun hamiyetine müracaat eder, o da elinden geleni diriğ etmezdi.  Teşkilatın noksanı, sui idarenin bid’at zulmiyenin devamı, cerime, angarya, binihayet, garbın seyl terakkisi karşısında onun tekmil yolunda rehberden mahrumiyeti bu sınıfı yavaş yavaş mahv edip bitirmiştir.  Hala yâd namı bir şahika-i tahsirle kalplerde daimdir.  İşte teşkilat resmiyenin yanı başında bu türlü menâbi’ hususiye iki menba feyz ve minnet şeklinde görülerek bu devleti tarih beşere bir fasıl mahsus kıymettar bahş eden muzafferiyete mazhar eylemiştir.  Bu emsal maziye istikbal için hazırlıklar gördüğünüz bu zamanda da, mevkaza birer mahiyeti haiz hava tardındır.  Onu kısve-i maziyesiyle muhafaza etmek elbette kimsenin aklına gelmez.  Fakat her zaman iddia edilebilir ki bizim için hal ve istikbalde ki teşkilat terakkiden muntazır semerelerin kemal-i iktitafına mani olan, bu emsalden layıkıyla istifade edilememesi midir?  Bu cihet varlık ile yokluk arasındaki fark ile kabil-i tefsirdir.  Görülmektedir ki mevcudu bozup yeniden yapmaktan ise ona zamanın ihtarı veçhe ile bir şekil nevin vermek her halde daha mesmurdur.  Şu kıyas, terakkiyat bahriye mevzuunun bütün hayr endiş zihinleri iştigal ettiği zamanlarda, denizciliğe de kabil-i tatbiktir.  Bizim itikatımız, bu meselede râsîh olduğu olduğu içindir ki diğer makalelerde de teşrihata devam edeceğiz.

          Donanma   

İçtimaiyat

Tesanüt endişesi

     Her zi hayat uzuv, sayısız hücrelerinin müşterek mütesanit faaliyetiyle yaşayabiliyor.  Hayat, en kuvvetli bir gözle görülemeyecek kadar küçük hücrelerin el birliğiyle çalışmasından başka bir şey değildir.  Her hücrenin ferdi hayatı, ancak uzvu teşkil eden bütün hücrelerin müşterek hayatına merbuttur. 

     Cemiyet, insan dediğimiz fertlerden müteşekkil zi hayat bir uzuvdur.  Cemiyet halinde bulunmayan fertler yaşayamaz, demek ki her fert hayatını ancak cemiyet hayatına medyundur.  Mütearife kabilinden olan bu hakikati, mütefekkir beşeriyet ilk dakikadan beri biliyordu.  Son zamanlarda tesis eden hayatiyet ilmi, bu hakikati bir kere daha teyid etmiş, pek yeni olan içtimaiyat onu, yani içtimaı hayatı kendine mevzu edinmiştir. 

     Şeyh Sa’di <<Beni Âdem, âza’y-ı yekdiğerend>> demekle bu ezeli hakikati söylemek istemişti.  Ancak beşeriyet, kavim, millet gibi müstakil uzviyetlere ayrılmış olduğu için bu sözü, bir kere bu hususu dairelerde, yani milliyet sahasında nazar-ı dikkate almak icap eder. 

     Fertleri kendi hususi hayatlarına kıymet veren içtimaı uzuvlar, yavaş yavaş inhilale mahkûm olur.  Vaki bu inhilal ferdi hayatı tamamıyla mahv etmez.  Çünkü o fert, diğer içtimaı uzuvlara temsil eder.  Kendini hususi bir muhit içinde, hususi şartlar altında yaşanan cemiyete karşı ferdin, sırf hôd-bîn bir endişeye nefsini kapıp koyuvermesi, onu mutat olduğu muhitten hususi şartlardan tamamıyla ayırır.  Başka yabancı muhitlerin, şartların esiri eder.  Çünkü fert, her hangi bir cemiyet hayatı içinde bulunmadıkça kendi başına yaşamaz.  İşte temsil, böyle bir içtimai fiilin tabii neticesidir. 

     İyi ama bir uzviyetten kurtulup diğer uzviyete temsil etmek kolay mıdır?  Kazasız, ziyansız vukua gelebilir mi?  Çok defa içtimai temsil, ferdin hayatı için pek tehlikeli bir istihaledir.  Onun için ferdi hayatı korumak sevk-i tabiisi, fertleri uzvi oldukları cemiyete daha sıkı bir surette rapt eder. 

     Bilginin arttığı, içtimai hayatın mu’zilleştiği cemiyetlerde bu tesanüt gittikçe daha fazla kuvvet, daha fazla salabet kazanıyor. Her ne kadar bazılarınca içtimaı zümreler arasında tahaddüs eden ihtilafın kuvveti, milli tesanüdü kıracak korkusu varsa da, milli hayatın tehdit edildiği buhran zamanlarında zümre ihtilafları birden bire ortadan siliniyor.  Her zümre müşterek tehlikeye karşı yekvücut olduğunu ve mefkûre addettiği, istihsali için her türlü fedakârlıktan geri durmadığını mezhebinin, mesleğinin ancak bu vahdetten kuvvet aldığını idrak ediyor. 

     Umumi harbin bidayetinden bedi muharip milletlerin dâhili bütün tefrikaları muvakkat bir sükûta mahkûm ettiklerini, her şeyden evvel milli mevcudiyeti kurtarmak endişesiyle çırpındıklarını görüyoruz.

     Şüphesiz her memlekette ferdi menfaatini, milli faziletlerin fevkinde tutan kimseler vardır.  Yalnız keselerini doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen millet münkirlerinin miktarı içtimai tesanüdü sarsamayacak, belki dâhili bir tehlike korkusuyla daha ziyade rasinleştirecek derecede az yahut menfi bir tesiri haizdir.   

     Şimdi bize gelelim;  Milletimizde içtimaı tesanüt kuvveti ne derecededir?  Korkulacak bir tehlikeye maruz mudur?  Bu tehlike nereden gelebilir?  İktihamı, yahut izalesi mümkün müdür?   Bu suallerin cevaplarını vermeğe çalışmak, benim hiç olan bilgimle ya küstahlığa, ya bönlüğe mahmul olabilir ki pek mahkdır.  Bununla beraber ben bu küstahlığı, bu bönlüğü kabulleneceğim.  Pek pek az olan bilgimin sönük ışığıyla milletimdeki tesanüt kabiliyetini tarassuta çalışacağım.

     Tesanüt noktasından milletimi iki zümreye ayırıyorum;  Biri ilimde, ticarette, spekülasyon yapanlarımız, diğeri mahallelilerimiz, köylülerimiz, Rençberlerimizdir.  Ben öyle görüyorum ki birinci zümrede içtimaı tesanüt kuvveti mümkün olduğu kadar azalmıştır.  Süratle de azalmaktadır.  İkinci zümrede yukarıdan aşağıya, yani eski atalardan bu günkü nesle kadar ede ede gelen bu kuvvet, henüz canlıdır.  Az bir himmetle, daha büyük daha vusatlı bir seyir iktisab edebilir.  Birincide tesanüt hatta bir pis – zinde bile değil;  ikincide ise adeta araftır. 

     Eğer bu iki zümre arasında husule gelen açıklık, ciddi bir hamiyet hamlesi ile doldurulamazsa, o vakit ikinci zümrenin şuursuz tesanüdü de yavaş yavaş pis – zindeliğe doğru yol alıyor ki bu pek müthiş bir tehlikedir.

     Asıl kuvvet, asıl hayat ikinci zümrede, yani halkta toplanıyor. Halk cahil olabilir, fakir olabilir;  bunların milli tesanüte zararı olmakla beraber, yine birinci zümre gibi içi çürümüş bir ziynet ağacına benzemez.  Birinci zümre tümden iddia eder, tefazul iddia eder, ilim iddia eder;  fakat bunlar hep yalancı pehlivanlıktır.  Çünkü bu zümrenin fertleri hep kendilerini düşünürler, keselerini, şöhretlerini, şereflerini düşünürler hiç gayri bin değil derler.  Bunu her gün yüzlerce, binlerce misalleriyle pek mahir görüyoruz.

     Aksini kim iddia edebilir?  Ne yazık ki memlekette gözde olan sınıfta bu ferdiyetçilerdir. 

      – İstisna kaide teşkil edemez. – harp, bu muzır ferdiyetçiliği artırdı.  Hatta bu servetle beraber birçok köylere kadar sirayet etti.  İşte bir düğünde bir davulcuya yüz lira veren, fakat bir şehit arkadaşının, kardeşinin çocuğunu yetiştirmeye bile tavsil etmeyen köylülerden şikâyet olunuyor.

     Bu tehlike elbette sadece bu günün eseri değildir.  Bize pek uzak olmayan dün bu cinayetin ilk faillerindendir.  İyi ama bu cinayet, korkunç bir sirayet şeklini almak istidadındadır.  Buna mani olmak mümkün değil midir?

     Ben pek imkânsız görmüyorum.  Birinci zümreden zuhur edecek iyi örnekler, çok büyük bir telkin kuvvetini haiz olabilirler.  Lazımdır ki bu zümrenin ferdi vicdanları üzerinden kuvvetli bir hamiyet cereyanı geçirecek kadar ikna kuvvetine haiz zatlar – ki yukarıda istisna ettiklerim meyanındadırlar – kollarını sıvayarak işe girişenler.  Şu kadar ki yüksek hayallerle, tahkiki kabil olmayan gayelerle değil, pek basit, temini intacı pek kolay tabii işlerle teşvik meydanına atılsınlar.

          Kazım Nami  

HARP HAZIRIN MENŞE-İ

Geçen nüshadan mabad

     Berlin muahedesinden iade-i meşrutiyete kadar güzerân olan otuz senede safahat siyasiyeyi ve gailelerimizi tadat edelim;

     Memalik-i Osmaniye enkazı üzerine Rumeli’de teşekkül eden hükümetlerin en büyüğü Romanya idi.  1866 da memleketin beyi nasb olunan Prens (Karl, Prince of Hohenzollern-Sigmaringen) ki Fransa – Prusya harbine sebep olan İspanya namzedi Prens Leopold’un büyük biraderi idi.  zeki ve müdebbir bir zat olup milletin hayalinde uyanmış olan istiklal sevdasına daha ilk gününden hava-dar idi. 

     Ve Osmanlı – Rus seferinde 1877 düşmanımızla ittifak ederek gönderdiği kırk bin askerin yoluna galebesine külli yardımı dokundu.  İstiklalin üçüncü senesi Prens unvanını krallığa tahvil eyledi 1881.  Dobrice’nin ilavesiyle büyüyen memleketin kuvve-î inbâtiyyesine ve Tuna’dan ve müteaddit ayaklarından feyz-yâb olmasına yani meziyyât tabiiyesine kendi mesaiyesini zam eyleyerek yollar küşadı ve ziraat ve ticaretin teşviki ve muamelat sanayie ve itibariyenin tezyidi ile her hususta terakkiyat ve imaret vücuda getirdi.  Romanya’nın derece-i ümranına mikyas olarak bizim zamanımızda üç bin lira eden bir çiftliğin kıymeti otuz bin liraya yükseldiğini ve bütçesi 1877 de yetmiş milyon frank iken senemin ahirede beş yüz milyona baliğ olduğunu zikir etmek kâfidir.  Kral Alman olmak hasebiyle Avusturya politikasına meclub iken Rusya’yı dahi hoşça idare etmiş ve milleti dâhili ihtilal ve nifaklar tezelzülâtına kaptırmayarak sükûn ve huzur içinde esbab-ı refahat ve yesârını hazırlamıştır. 

     Berlin muahedesini ahkâmı üzere Bulgaristan prensi tayin olunan “Alexandre de Battenberg” yirmi iki yaşında genç bir Prusya zabiti idi.  toplanan millet meclisi parlamentarizm usulünde bir kanun meşrutiyet tanzim eylemiş ve derhal muhafazakâr ve liberal namıyla iki fırka peyda olmuş idi.  prensin intihabına kadar Çar’ın amil vekilleri memleketi idare ettikleri gibi intihabından sonra Rusya nüfusunu icraya devam etmişlerdi.  Çoban ve çiftçi makulesi ad olunan Bulgarlar kendi başlarına bir idare tesisine kabiliyettar olamayacakları Petersburg’ca bi-iştibah olduğundan Rus vesayetinin ibkasına lüzum görülüyor idi.  fakat Fransa’da ve Almanya’da tahsil görmüş gençlerden mürekkep bir tabaka-i münevver mevcut olup miktarı kalil ise de terakkiyatı ve ihtiyacat mülkiye ve milliyeyi ârif, hissiyat vataniyeleri galip olduğundan Rus müdahale-i hakimanesini çekememekte ve Bulgaristan’ın tamamen serbest harekâtını iddia etmekte idiler.  Velinimetleri olan Rusya’dan yüz çevirmek nankörlük ise de vesayet altında yaşamak Bulgaristan’ı bir nevi Rus müstemlekesi haline ifrağ eyleyeceğinden Çar’ın ettiği hizmet-girân kıymeti takdir ve ani Bulgar vücut siyasetini ihya etmek suretiyle tetviç eylemesi arzusunu izhar ederler idi.  bu tabaka ale-l-ekser muhafazakâr fırkasını teşkil etmiş idi.  ser âmedeni “Naceviç” ve “Karavelof” idi.  bu iki partinin rekabetinden ve Rus müdahale-i nafizanesinden neşet eden buhranlar birkaç sene devam etmiş ve hükümet cedideyi rahat bırakmamıştır. 

     Rus nüfuzu Rumeli şarkî eyaletinde dahi mütegalib idi.  vali (Aleko) paşayı azil ettirip yerine (Gavril) paşa nasb olunmuş idi.  gizli eller Filibe’de bir ihtilal tertip ederek 1885 Eylülünün on sekizinci gecesi ihtilalciler Gavril Paşayı konağından kaldırıp eyaletin Bulgaristan’a ilhakını ilan ettiler.

Müttefiklerimiz, İtalyanları nasıl mağlup ediyorlar?

İtalyan dar-ül-harbinde eflak ki ser ceğin dağlara tırmanıp çıkan bir Avusturya – Macar müfrezesi

          “Prens Alexandre de Battenberg” derhal Filibede gelerek iki Bulgaristan prensi unvanı takındı.  Bu hareket ahd şikenaneyi devlet Osmaniye protesto ederek Edirne’de bir ordu tahşid eyledi.  Lakin sultan Abdülhamid Sani harpten mütevehhim olması bazı devletlerin tavsiyesine rağmen fiiliyata çıkışamadı ve alaydan yetişme Müşir Veysel Paşanın kumandasına vaz’ ettiği Edirne ordusunu beyhude bekletip durdu. 

     Hadise-i cedide Bulgaristan’ı tevsi’ etmekle Balkan muvazenesini ihlal eyliyor idi.  Sırp kralı Milan hemen Bulgaristan’a ilan-ı harp ile hududu geçti.  Birkaç gün içinde Sofya’ya kadar yürüyeceğine şüphesi yok idi.  fakat hiçe saydığı Bulgar ordusu Slovice’de parlak bir muzafferiyet ihraziyle Sırp leşkerini hezimet kahkahariya uğradı.  Teşrin-i Sani 1885 Sırbistan tehlikeye dönüştü.  Bereket versin Avusturya hariciye nazır kont Kaltoki’nin ibramı üzerine Bulgarlar evvela mütareke ve ba’de statükonun muhafazası şartıyla musalaha akdine mecbur oldular.

     Askerlik ne idiğini bilmeyen Bulgarların az vakit zarfında ordu vücuda getirmeleri şayan-ı ibret bir keyfiyet olup hükümet cedidenin cedit teşkilatı hakkında âleme bir fikir verdi.  Fırtınaları süzememek, men edememek ve şiddeti geçtikten sonra tahribatını telafiye çalışmamak veya yarım tedbirlerle örtmek saltanat seniyyenin o zamanki politikası mukteziyatından olmakla Berlin muahedesi ahkâmına menafi olarak husule gelen Bulgaristan ve Rumeli şarki ittihadı devlet-i aliyece bir emr-i vaki gibi telafi olundu ve zahir feribâne bir tedbir olmak üzere Rumeli şarki valiliği “Prens Alexandre de Battenberg” uhdesine ilaveten tevcih kılındı.

     Genç prensin bidayet idaresi diriltili ve rabıtasız oldu.  Rusya’yı ba’d-l istimzaç 1881 de bir darbe-i hükümetle Subraniye’yi dağıtıp tazyik tahtında intihab ettirdiği yeni meclis mebusanı kendisine talebi veçhile yedi sene müddetle fevkalade iktidar ve istiklal tam verdi.  Der-akab Rus nüfusu son derecede tağlib etti.  Lakin her iki fırkanın aklen ve devre binani birleşip muhtelit bir kabine teşkiliyle Rus müdahalesini tahfife çalıştılar. 

     Sırplar üzerine galebesi prensin mevkiini takviye etmiş idi.  lakin Rusya emniyet ve muhabbetini kazanamadığından Rusya’da tahsil görmüş zabitanın muavenetiyle reis-i vükela “Karavelov” ve harbiye nazırı “Konstantin Nikiforov” taraflarından cebren istifa ettirilip 21 Ağustos 1886 taht-l-hıfz Rus hududuna azim kılındı.

     Bu hengâmelerde otuz üç yaşında bir yeni sima meydana çıktı ki o da Sabrenya reisi Stambolov idi.  bu zat ciddi ve cesur, tahdiyiyeti ikaa kadir ihtiyacat memlekete mukadder, zeki, şedid-üş-şekime, milliyet perver ve binaenaleyh Rus düşmanı idi.            “Prens Alexandre de Battenberg” un istifasından sonra teşekkül eden heyet-i niyabetin riyasetiyle ser-kâr olup Bulgaristan’da sekiz sene diktatörlük etmiş ve şiddet bir hümanistiyle kimseye ağız açtırmamıştır.

     Henüz bedeviyyet halinde bulunan milletine müstakil bir hükümet sahibi olmak istidadını vermek için ne yapmak lazım ise hepsini yapmıştır.  İstiklal milliyi temin etmek evvel be evvel Rus müdahalesini kesmeğe mütevakkıf idi.  Stambolov bu hususta azim tam göstermiş hanelerde ve dükkânlarda halkın karşısında haç çıkardığı Çarın tasavvurlarını kendi eliyle sökerek ayaklarının altında parçalamıştır.  Vakia Bulgaristan’ı tabiat devlet-i aliyeden kurtarmak dahi tasavvuratında dâhil idi.  fakat Rusya’nın ayağını büsbütün kat için bir müddet devlet matbuasına mümâşât politikasına soluk etmişti. 

     Heyet-i nibabet ilelebet devam edemezdi.  Bulgaristan’a bir prens bulmak lazım idi.  Rusya tarafından irae olunan namzedi “Stambolov” unf ve dürüşti ile red ettirdi.  Diğer namzetler meyanında “Saxe-Coburg Hanedanı” nından prens Ferdinand tercih olundu.

          Mabadı var

               Abdürrahman Şeref

     Tetkikat tarihiye:

1243 senesinde nizam-ı cedid ne halde idi?

1

     Charles Mac Farlane’in seyahat namesinden askerliğe olan merakım ve sultan Mahmud’un nizam-ı cedid askerinde ne derece-i terakki vücuda getirdiğini öğrenmek ihtiyacı İstanbul’da bulunduğum 1828 sene-i miladiyesi esnasında birçok kereler askeri talimleri seyir ve tetkik etmekliğime saik olmuştur.

     Türk imparatorluğunun yeni askerlerini ilk defa İzmir’de görmüştüm ve o zaman mufassalan tarif etmiştim.[ 1 ] filhakika payitahttaki nizam-ı cedid kıtaatı İzmir’dekilere nazaran talimat askeriyede daha ileri iseler de hususat sairede birbirlerine pek müşabedirler.  Ceketlerin renklerindeki ihtilaftan sarf-ı nazar her ikisinin de üniformaları müsavi idi.  askerlerin elbise renkleri al, mai yahut kahverengi ise de ben İstanbul’a geldiğim esnada mevsim

Fransa’nın  “Châteaurenault”  kruvazörü

Fransa’nın birinci sınıf muhafazalı kruvazörlerinden olan  “Châteaurenault” sefinesi geçenlerde bir Alman tahtelbahri tarafından torpillenerek batırılmıştır.  Bu gemi 1898 senesinde inşa edilmiş olup 8000 ton cesametinde 24,2 mil süratinde 2 adet 16,4 lük 6 adet 14 lük 6 adet de 4,7 lik topla mücehhezdir.  Mürettebatı 563 kişi olup muhafaza güvertesi 75 – 30 milimetre sehanında bir zırhla kaplanmıştır. Kaptan kulesinin zırhı 160 milimetre kalınlığındadır.  630,000 İngiliz lirasına mal olmuştur. Birkaç sene mukaddem teceddüdün tamir edilerek bacaları diğer Fransız gemilerinde olduğu gibi ikisi başa ikisi kıça yakın konulmuştur.

Sayf olmak münasebeti ile beyaz pamuk kumaştan üniformayı labis idiler.

     Maiyet şahane taburlarına büyük bir hatvet terakki olmak üzere iyice ayak kabıları verilmişti.  Bunlar garp Hristiyanlarının kunduralarına müşabih ve üstlerinde birer toka var idi ki tabii diğer askerlerin bol, eğrilmiş şark pabuçlarına fevkalade faik idi.  lakin çorap hatta bu maiyet taburlarında bile pek nadir bulunuyordu.

     Yeni Türk askerlerinin çorapsız lığı, pabuçlar içinden ayağın çıplak görünmesi, yaka ve boyun kısmının da üryanlığı bir Avrupalıya pek nahoş geliyordu.  Eğer fazla müşkül pesent olsa idim, dizlerinden sıkılmış, bol ve sürat hareketi işgal edici şalvarlarına da itiraz eyler idim.  Lakin Türkler umumiyetle belden aşağı kısımlarını pek bol kumaşlarla setr etmeğe meraklıdırlar.  Bir millet içinde büyük teceddüdlerin bir anda istihsali pek müşkül olduğundan Sultan Mahmud’un her şeyi aynı zamanda elde edememiş olması tabii görülmelidir.

     Evvelce İzmir’deki nizam-ı cedid askerinin asıl Türklere hiç benzemez surette ufak tefek ve güzel çehrelerden mahrum olduklarını söylemiştim.  Bu şerait İstanbul askerinde dahi mevcut olup yalnız hassa taburları efradı seçme olduklarından pek gösterişli adamlar idi. 

     Zarifadan olan bir mühim nazar-ı dikkatimi celb eden ihtilafın hakikatte mevcut olmayıp ancak tarz-ı telbisin değişmesinden ileri geldiğini Türkleri Avrupalılardan daha yakışıklı ve muhabbetli gösteren sebebin giydikleri bol, mutantan kisvelerden ibaret bulunduğunu iddia ediyordu.  Mamafih bu zarifane sözler hakikati ispat eden delail yerine tabii kaim olamazdı. 

     Her halde nizam-ı cedid’ler ekseriya kısa boylu, tenasübsüz, zahirde sıhhaten fevkaladelikten mahrum, gençler idi.  pek yakışıklı, güzel adamlar olan İstanbul Türkleri bile bu halin farkına varmış idiler. 

     Mamafih, memleketin nukat-ı baidiyesinden cem edilmiş olan bu efrad umumiyetle askerlik nokta-i nazarından büyük bir meziyete malik idiler ki bunların şeklen noksanları ile eğlenen eski kafalı ve hala yeniçeri taraftarı yakışıklı Türkler de bu meziyet mevcut değildi.  Bu efrad bütün etvar ve hareketlerinde pek cevval ve seri idiler.  Türkiye’ye gelmezden evvel Avrupa’da gördüğün en mükemmel kıtaat askeriyenin talimleri elan taze olarak hatırımda mahfuz bulunduğu halde müteaddid kereler seyir ettiğim talimlerinde bu bıyıksız nizam-ı cedid’lerin gösterdikleri sürat ve ehliyet, sağa, sola cihetlerdeki intizam beni pek ziyade mütehayyir etti.  Evet, itiraf etmeliyim ki;  Harekâtın, hamlesinde pür-kâr ve cetvel intizam ve tenasübü yoktu.  Lakin verilen kumandadan maksat olan netice mükemmelen hâsıl oluyordu.  Saflar değişiyor, boş ve dolu murabbalar kale nizamı teşkil olunuyor, efrad tekrar sürat ve sıhhatle vaziyet evveliyesini alıyordu.  Yürüyüş esnasında adım atışları bir İngiliz yahut Alman talim mualliminin takdirini celb etmese bile atışlarındaki intizam ve sürate denecek bir şey bulunamazdı. 

     Bu beyanatımın nizam-ı cedidin en eskilerine, daha doğrusu hassa taburlarına ait olduğunu ihtar etmeliyim.  Benim İstanbul’da bulunduğum esnada bu derece-i terakkiye varan askerin miktarı iki üç bin kişiden ibaret olup diğerlerinde nizam ve talim hiç de derece-i matlubede değil idi. 

     Bu Rusya seferinin bidayetinde Sultan Mahmut’un nizam-ı cedid denilen umum askeri otuz bin neferden dûn idi ki, Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde toplanmıştı.  Efrad-ı cedide ile yarı talim görmüş olanlar bu otuz bin yekununun büyük bir kısmını teşkil eyliyordu.  Harp vakiin netayiçi nokta-i nazarından bu cihet mühim olduğu derecede, bu hususta mütehalif beyanatta dahi bulunulmuş olduğundan burada söylediklerimin hakikate mutabık olduğunu ispat etmek isterim.  Gerek İzmir’de, gerek İstanbul’da bulunduğu esnada bu hususa ait en doğru malumata sahip olmaları lazım gelen zevattan istifsaratda bulunmak fırsatını kayıp etmedim.  Sorduğum bütün Türkler nizam-ı cedid yekûnunu yirmi bin, yirmi beş bin, otuz bin miktarında gösterdiler;  Lakin hiç kimsenin cevabı bu miktarı tecavüz etmedi.  Sultan Mahmud’un pek ziyade mazhar-ı teveccüh olup hassa süvarisinin muallimi olan Senior Calosso ki bu hususta sahib-i malumat olmak kudret ve fırsatına malik idi dostlarımdan birine nizam-ı cedid miktarının yirmi sekiz bin kişiye karib olduğunu söylemiştir.  Geçen sene Hindistan’dan Bağdat tarikiyle İstanbul’a gelmiş olan İngiliz muhiblerimden biri de Bağdat, Halep, İzmir ve sair şehirlerde gördüğü askerin miktarına nazaran nizam-ı cedidin otuz binden fazla olamayacağını teyid etmiştir.  Ve bu otuz bin kişiden kısm-ı azami de meydan-ı harbe sevk edilmelerinden bir faide iktitaf olunacak halde değildi.  Eski tarz muharebeden memnu, yeni talimat-ı askeriyeye gayr-i me’nus, hemen cümlesi henüz bıyıkları çıkmamış çocuklar halinde talim meydanındakinden fazla muharebeye ait bir şey öğrenmemiş, sakalsız genç zabitler kumandasında olan bu askerden pek çok şey ümit edilmese de layıktır.  Bununla beraber her halde pek kıymettar bir nüve, bir madde-i asliye vücuda getirilmiş demek olup sultan Mahmut terakkiyat mütevaliye ye mazhariyet ümidini beslemekte haklıdır.

     Ne kadar nakıs olursa olsun her hadise-i terakkinin, dimağ beşerin terakki ve tekamülüne ehemmiyet azime atıf edenlerce şayan-ı nazar bulunması tabiidir.  Binaenaleyh, vicdani muhiblerim olan nizam-ı cedid efradı meydan-ı harp için kendilerini iyice hazırlayacak kadar zamana malik olmadan Rusya harp istila karının zuhur etmiş olmasına pek müteessirim korktuğum diğer bir cihet daha vardır ki;  Talimat ve terbiye-i askeriye yi suret-i lazımede görmeden meydan-ı harbe sevk olunan bu çocuklar düşman karşısında bazı hezimetlere duçar oldukları takdirde nizam-ı cedidin zaten bin müşkülat ile tesis edilmeğe çalışılan mebnayı şöhreti bu sübutun rahnedar olacak, vasi imparatorluğun baldırı çıplakları onlarla istihzaya yol bulacaklardır.   

     İzmir’de bulunduğum sırada, Avrupa süferasıının mefariketini müteakip ve sultan mahmud’un hatt-ı şerifinin neşrinden ve imparator Nikola’nın ilan-ı harp etmesinden bir kaç ay mukaddem bir Rus diplomatı ile görüşmüş idim.  Mumaileyhin beyanatı Petersburg kabinesini tekrar Türkiye üzerine hücuma sevk eden hissiyat ve nukat-ı nazarı izah eder.  Bu Rus diplomatı demiş idi ki;   

  • Zan edermisiniz ki;  Türkiye böyle her tarafta yeni ordular teşkil ederken Rusya

Hükümeti lakayt durabilecektir?

  • Lakin zan ederim ki;  Rusya kendisine tabi olmayan bir hükümet müstakilenin

Ne usul idare-i mülkiyesine, ne de idare-i askeriyesine müdahale hakkına haiz değildir.  Sultan Mahmud zaten malik olduğu ordularının birine daha elverişli ordular koymaktadır;  işte bu kadar!   Türkiye’nin istihzarat askeriyesi henüz komşu hükümeti

Endişeye sevk edecek mahiyeti katiyen haiz değildir.

  • Siz şimdi hukuk ve hakayık mücerrede üzerine beyan-ı mütalaaya bırakınız.  Ve

Ahval ve şeraiti olduğu gibi kabul ediniz.  Rusya’nın bir takım metalibi vardır ki;  Bu sebeple bu gün veyahut yarın Türkiye’den hesap isteyecektir.  O halde Rusya hükümeti Türkiye’ye ait olan metalibinin is’afını her gün daha ziyade müşkül kılan ahvalin devamına müsaade edebilir mi?  Rusya çarı bir eski zaman şövalyesi gibi, Sultanın istediği veçhile silahlanarak meyden mübarezeye çıkmasını bekleye bilir mi?

     Böyle geniş bir felsefe ile düşünüldüğü takdirde Rus diplomatına hak vermek müşkül bir şey değildi.

     Ben yine nizam-ı cedidlerime avdet edeyim.  İzmir’de olduğu gibi İstanbul’da da dikkat ettiğim bir nokta askerin içinde kafi miktarda iyi talim ve terbiye askeriye görmüş küçük zabitanın, çavuş ve onbaşıların mefkudiyeti idi.  Her fenalıktan başka bu ihtiyaç yüzünden mevcut olan birkaç büyük zabit de meşagil azime içinde bunalıyordu.  Bu hal maiyet taburlarında pek nazara çarpmıyorsa da onlarda bile bu noksan mevcuttu.   Yukarıdaki sebepten mütevellid fenalığın biri de asker arasında silsile-i meratibin noksaniyeti yüzünden hizmet ve itaat nisbiyenin adem-i mevcudiyeti idi.  al kaputları bir murassa helal nişanları ile binbaşı veyahut miralaylar, efradın nazarında pek büyük, muhabbetli, layık-ı hürmet görünüyorlardı.  Lakin hemen efrada müşabih olarak giyinmiş olup ihtimal kudret maliyeleri, tahsilleri ve terbiyeleri de neferattan yüksek olmayan daha aşağı rütbeli zabitana karşı efrad, tabii pek lakayt ve yüz göz olmuş bulunuyorlardı.  Mesela talim esnasında saf mahsusunda duran bir nefer zabitanına sesleniyor yahut bir işaretle onu yanına çağırıp kulağına bir şeyler söylüyor, şakalaşıp gülüyordu.  Bu hali talimleri seyir ettiğim esnada mükerreren gördüm.  Burada zikrinden sırf nazar edemeyecek olduğum bir noksan daha var ki;  Bu da efradın gerek elbiselerinin, gerek cesimlerinin nezafetine pek az itina edilmesidir. 

     Maiyet askeri, mevsim sayf esnasında, kuvvetli kaba pamuk kumaşından beyaz bir üniforma giymekteler idi ki;  Bunlar da ekseriya barut lekeleri ve tüfekleri parlatmaktan mütehassıl siyahlıklar görünüyordu.  Pilav karavanasının lekeleri de bunlar arasında fark olunabilirdi.

     İngiltere’de kabul edilen, tüfekleri menevişlemek usulü, Türklerin pek işine yarayacak bir usul ise de henüz Türkiye’de tamim etmemiş olduğundan nizam-ı cedid efradının eslihası ekseriya pek nezafetsiz bir halde görünmektedir.  Nizam-ı cedid askerinin ahval umumiyesinde görülen kusurların bazıları taht-ı terbiyelerinde bulundukları Fransız zabitanı tarafından Fransız ordusundan getirilmiş ad olunsa sezadır.  Bunların hartuç kutuları “palaska” pek bol ve sarkık durduğu gibi gariptir ki;  Tabur bölükleri de boy sırası usulü de kabul edilmemiş olduğundan en uzun boylu neferin en kısa boylu nefer yanında durduğu görülür. 

     Fransız ordusuna ait olan bu sözümden cesur Fransız piyadesinin meziyetini inkar ettiğim anlaşılmasın.  Napolyon ordusuna mensup birkaç büyük Fransız zabitinin de bu nekayisi itiraf ve gerek eslihanın ve gerek elbise ve cesimin nezafeti nokta-i nazarından her hangi bir İngiliz veya Avusturya alayının en mükemmel Fransız alayına mütefevvik olduğunu lisanen tasdik etmişlerdir.

          Ali Rıza Seyfi.

                   [ 1 ] – seyahatnamenin birinci cildinde kalan bu bahis ehemmiyetine mebni ayrıca tercüme olunacaktır.  43 harbi esnasında nizam-ı cedid namına elde olan kuvvetin kıymet adediye ve kıymet askeriyesi hakkında Charles Mac Farlane gibi askerlikten anlar bir zattan malumat almak tarihimiz için pek mühim ad olunmalıdır.

Harp hatıraları:

“YAVUZ”UN SER-GÜZEŞTİ

     “Yavuz” ile “Midilli”nin ibtidâ’ muhasamatta, Bahr-i Sefid’deki faik İngiliz – Fransız kuvvetleri arasından geçerek salimen Çanakkale’ye muvasalatları bu harbin en meraklı hadisatından birini teşkil eder.  İngiltere’nin Bahr-i Sefid donanması kumandanı “Archibald Berkeley Milne” ile bir fırka-i bahriye kumandanı olan “Amiral Ernest Troubridge”’in azlini intaç eden bu muvaffakiyetin nasıl elde edildiğini düşman matbuatı pek çok münakaşa etmişlerdi.  Gemilerin Çanakkale’ye nasıl geldiklerini ve muahharen Karadeniz’de Ruslarla vukua gelen müsademenin ne suretle cereyan ettiğini hakkı olan atideki ser-güzeştnameyi.  Alman menâbi’inden naklen derce başlıyoruz. Alman menâbi’inden verilen bu tafsilattan maada İngiliz ve Fransızların yazdıklarını da muahharen neşir eyleyeceğiz: 

          Cezayir’den avdette  

     Alman menabi’inden:

     Messina limanında bir İngiliz kömür gemisi – Vilister – yatıyordu. Bunun kömürü Alman Bahr-i Sefid fırka-i bahriyesi namına İstinas şirketine ait bulunmakta idi.  Vilister kömürünü boşaltmak üzere idi.  İngiltere’nin ilan-ı harp ettiğinden haberdar değildi.  Şimdi iş, bunu İngiltere konsolosundan evrak tutmakta idi.  bu sebeple İstinas şirketinin İtalyan vekili ile kaptan (Bose) ayyaşlığıyla maruf bulunan İngiliz kaptanı sarhoş edip para kuvvetiyle ikinci kaptanı kömürü boşaltmağa razı etmeğe karar vermişti. 

     Bu tertip, muvaffakiyetle neticelendi.  İngiliz İstinas idarehanesinde İtalyan vekilin teşvikiyle o kadar viski içti ki;  yerinden kalkmasında imkan olmadığı için bir kanepe üzerine uzanıp uyuya kaldı. 

     Mamafih tesadüfi olarak aynı evde ikamet eden bir İngiliz konsolosu, saatlerce İngiliz kaptanı ile konuşmağa çalıştığı halde bir türlü buna imkan göremedi.  O yalnız küfür ediyor ve birine ikinci kaptanı vekil ederek yeni baştan derin uykusuna dalıyordu.  Bu arada bir Alman zabiti, Alman sefareti vasıtasıyla kömürün gümrük mıntıkasından dışarı çıkarması esbabına tevessül edilmek üzere Roma ile konuşuyordu. 

     El nihayet ikinci kaptan, kömürü verdi.  Lakin İngiltere konsolosu tarafından sıkıştırılan İtalya hükümeti, kömürün Alman harp gemilerine naklini men etti.  Binaenaleyh kömür, evvel emirde İstinas’ın kömür mevkiine getirilmek iktiza ediyordu.  Lakin İstinas kömür mevkiini pek yakın bulunan İtalya bahriyesi kömür deposundan yine aynı gece zarfında en güzel kardif kömürü ile dolu birçok mavnalar kalkıyordu.  Elektrik ziyası sönmüş;  Kömürün nöbetçileri, can alacak yerde görünmez olmuştu. 

     Ahval-i isti’cali emir ediyordu.  Muhtelif cihetlerden gelen haberler, düşman gemilerinin şimalde ve cenupta bulunduklarını gösteriyordu.  Bir defasında sekiz gemiden mürekkep bir fırkaya görüldüğü bildirilmişti.  Süvariler, mürettebatın kıç tarafa tabur edilmesi için emir verilmiş;  Resmen İngiliz ilan-ı harbini bildirmiş ve bunlardan biri; << mamafih yine tecrübe-i tali meydanına atılacağız.  İlitis gambotunun garkını düşününüz.>>  demişti.  Bunun üzerine üç defa <horra> bağırılmış;  muzika çalınmıştı.  Şimdi herkes vaziyeti biliyordu.  Düşman, Messina boğazını abluka ettiği için hayat ve memat arasında seyir edilecekti.

     İlis’in garkını düşününüz!  Bu evvelki gün amiralin söylemiş olduğu sözlerden başka bir mahiyette idi. 

     Bütün hazırlık hareketleri arasında yalnız bir kişi sakin ve sakıt kalıyordu.  O böyle fevkalade mesuliyetli günlerde iki bin kişinin hayatını, kıymetli iki gemiyi, envaı mehalik içinden dolaştırarak selamet limanına – kendisini bu limandan koca bir deniz ayırmakta idi – isal edecekti.  Yine böyle iken hiçbir kimse kendisini müheyyiç veya meyus görmemişti.  O sakit ve mütefekkir, akşam sofra başında otururken İtalyan zabitanının kendisiyle görüşmek istediği bildirilmişti.  Amiral, müttefiklerine ikram etmek istedi.  Bunlar adem-i kabul göstererek ayakta kalıyorlardı.  Amiral sormuştu:

     Siz bilirsiniz.  Ne istiyorsunuz?

     Bunlardan en kıdemlisi, Alman lisanıyla: – Alman gemilerinin burada ne kadar müddet kalmak fikrinde bulunduğunu sormak istiyoruz.  Bunlar – bitaraf bir limanda – ancak 24 saat kalabilir;  diyordu. 

     İlk cümle zabitin dudaklarından adeta dökülüyordu.

     Bunun üzerine amiral;  – pek ala ben 24 saat kalacağım.  Cevabını verdikten sonra biraz durdu;  şüphesiz ikamet müddeti Messina’nın bitaraf bir liman olduğunu bildirdiğiniz zamandan itibaren hesap ederim.  Dedi. 

     Gemilerin ertesi gün kalkıp huruç hareketine kıyam etmesi artık zaruret şekline girmişti.  Bütün bu kıymetli gün, amiralin dürüst cevabı ile temin edilmişti.  Vakit süratle geçiyordu.  Yeniden muharebeye hazır ol vaziyeti alınacak, sabit ve müteharrik birçok şeyler denize atılacaktı.  General vapuru her iki gemiden  – mabadı – 1618 nci sahifede.

Bütün filikaları, ahşap takımları, petrolü, benzini ve son saatte dahi amiralin motorunu aldı.  Kolaylıkla yanmağa müstaidd olduğu için bütün boyalar, hem şimdi hem de seyrin bidayetinde kazınıyor ve salonların tahta kaplamaları sökülüyordu. 

Messina’dan hurüç

     Amiral, erkanı harp reisiyle yalnız kalmış;  Planlarını hazırlıyordu.

     İşte Ağustosun 6 ncı günü maiyetindeki üç gemiye verdiği emir:  düşman hakkındaki rapor, gayri sarih, ben düşman kuvvetini Adriyatik denizinde tahmin ediyorum.  İhtimal ki Messina boğazının her iki medhali de tarassuttadır.  Tasmimimiz;  Gün doğuşu istikametine doğru hurüç hareketi yapmak ve Çanakkale’ye vasıl olmaktan ibaret.  Bunun cihet-i icraiyesi:  SMS Goeben saat beşte 17 mil süratle hareket eder.  SMS Breslau’’da bey mil fasıla ile bunu takip eyler.  Gecenin hululünü müteakip açılır.  Ben ilk önce adeta Adriyatik denizine dâhil oluyormuşuz gibi bir intiba hâsıl edeceğim.  Buraya gelir gelmez geceleyin alabanda sancak ederek son süratle Matapan burnuna yol vereceğim ki bu suretle hem düşmana takdim kaidesini elde edeyim hem de düşmanın temasından kurtulayım.  General vapuru, ba’de-z-zeval saat yedide kalkıp Sicilya sahilini pek yakından takiben Santorini’ye vasıl olmağa çalışacak yakalanıp zapt edilecek olursa mümkün olabildiği surette keyfiyeti telsiz telgrafla ihbar edecektir.  Benden, başka bir emir almadığı takdirde İstanbul’da bulunan istasyon gemimiz SMS Loreley’den isteyecektir.   

     Bu adeta bir vasiyetname, – fakat yaşamağa azimkar bir adamın vasiyetnamesi – mahiyetine haizdi.  Amiral vakanın inkişafını evvelden görmüş gibi düşündüğü, tasavvur ettiği her şey noktası noktasına vaki oluyordu..

     Fakat aynı zamanda talih bu kafaya yeni yeni müşkülat çıkarmaktan hali kalmıyordu.  Mülakat beşeriye dâhilinde bütün avamil müessireyi düşünüp taşındığı halde bu sefer her şeyi tehlikeye ilka etmeğe müstemlekeden yeniye manialar zuhur etmekten hali kalmadı.  Yarın için böyle bir mani, hazırdı.

     Amiral karar katiyi bizzat ittihaz etmek mecburiyetinde idi.  fakat tam denize açıldığı zaman bir haber biriki kendisine yetişmiş idi.  haşmetpenah SMS Goeben ile SMS Breslau’n selametle her veçhe intizar ediyor. 

     Ağustosun 6 nci günü ba’de-z-zeval tam saat beşte SMS Goeben Messina limanından kalkmış;  kendisini takip edecek olan SMS Breslau ve General’in önünde geçmeğe başlamıştı.  Müzikal çalıyor:  gemiciler terennüm ediyor.  Kapeleler, mendiller ve eller sallanıyordu.  Lakin mürettebatın birçokları, yanlarından geçerken öbür gemideki arkadaşları tanıdıkça yarın bir daha görüşebilecek miyiz acaba?  Gibi düşüncelere sapıyor ve susuyordu.

     Herkes, hurüç hareketi yapıldığını biliyor ve fakat Adriyatik denizine sapılacağına kani bulunuyordu.

     Gemi bidayetten zikzak seyir ediyordu.  Çünkü denize atılmak üzere lüzumsuz görülen eşya, güvertede yığılı bulunuyordu.  Atılan şeylerin pervanelere sarılmaması için geminin o demir güvertesi sağa sola dönüyordu.  Artık son filika direkleri, büyük küçük sandıklar atılıyor;  ufak tefek balıkçı sandalları bir şey kapabilmek üzere kemal-i hava hoşla bizi takip ediyordu.   Fakat şimdi ilk defa olarak tamamen muharebeye amade, çıplak gemi, muhib bir kale gibi azametle meydana çıkıyordu. 

     Amiral, ilk düşmanı gören için bir taler 3 mark kıymetinde eski Alman sikkesi mükafat vaad ediyordu. 

     Messina boğazından tamamıyla çıkmadan, bir varda bandıra neferi taleri kazanıyordu.

     İskele baş omuzluğumuz istikametlerinde, uzakta bir kruvazör var.

     Bu ihbarı muharebeye hazır ol! Emri takip etti.

     İngiliz kruvazörü bilahare anlaşıldığı vecih üzere HMS Gloucester idi.  bunun mürettebatı ile SMS Breslau’nun efradı, bundan sekiz gün mukaddem Deraç önünde Waterpolo oynamışlardı.  Bu kruvazör, yüz hektometreye kadar yaklaştı. 

     En nihayet ateş edecek, ateşimizle bir İngiliz’i batıracağız.  Eller, muhtelicane gülleleri tutar.  Koşu ibtidalarında hâlis-üd-dem atlar gibi efrad ve zabitan da, kemal-i sabır ve heyecan ile ateş işaretine intizar eder.  Niçin atmıyoruz?  Düşmanın bizim burada bulunduğumuzu telsizle ihbar ettiğine şüphe yok!

     Süvari, amiralle:  ateş edip etmeyeceğini sordu.

     Hayır!

     Hayır mı?  Etrafa hayret ve taaccüp istila eder.

     Telsiz telgraf zabitleri, amiralin maksadını anlayamaz;  çünkü bunlar, bu geminin kendilerini ihbar ettiğini seda perdesinden işitirler.  Bunlar, her nekdir şifreli kelimatı anlayamazlarsa da hitap ile cevaba dikkat etmişlerdi.  Bunlara intizar ediliyordu.  Her şey hazırlanmıştı.  Kruvazör, üç garp üzerine işaret veriyor.  Bir gurubu ale-l ekser vemufo suretinde tekrar ediyordu.  Bu kelimedeki harflerin adedi, SMS Goeben’dekine tevafuk ediyordu.  Vaziyet ve hale nazaran:  telsiz zabitinin kararı, düşman gemisinden verilen şifreli işaretin;  Goeben Adriyatik’e müteveccih bulunuyor.  Merkezinde idi.  işaret zabiti düşünüyordu Goeben onun işaretlerini bozacağım!

     Telsiz telgraf mevcesini evvelki ile tebdil edecek olursam donanmasına, geriye doğru gönderdiği işaretleri durdurur, tehir edebilirim.  Zabit amirale sordu:  düşmanın, işaretlerini bozabilir miyim?  Aynı zamanda süvari de ikinci defa olarak endaht edip edemeyeceğini soruyordu.

     Hayır!

     Erkân-ı harbiye heyetinden maada hiç kimse, sakit ve mütefekkir duran amiralin maksadını anlamıyordu.  Amiral düşünüyordu ki;  teması temin eden düşman gemisi, ne yaparsak haber verecekti.  O bizi imha edeceğine kani ve mutmain seyir ederken bizim necatımızı, istihlasımızı hazırlıyordu.  Rahat rahat istediği gibi vazifesini yapsın.  Ne top atacağım ne de elektrik mevcelerini bozacağım.  Çünkü bu anda bellamani teması temin eden, mütemadiyen donanmasını:  biz İstanbul’a giderken Almanlar, Adriyatik’e girmek niyetindedir.  Suretinde haberdar eyleyen bir gemi, bize en yakın bir dosttan daha ziya ziyade hizmet etmiş olabilirdi. 

     Karanlık bastı;  SMS Breslau yaklaştı;  saat ba’de-z-zeval onu buldu.

     Köprü üstünden:  sancak alabanda.  Tornistan sancak makina .  Rota Manapan’a. Kumandası geliyordu. Temasta bulunan düşman, bu manevrayı gördü.  Lakin düşman donanmasını keyfiyetten haberdar etmek istediği zaman amiral;  telsiz işaretlerini bozunuz!  Bütün kudretinizle bozunuz. Emrini veriyordu.  Şimdi SMS Goeben, düşmanın elektrik şerarelerini mecnunane şerarelerle bozmağa başlıyor, bu minval üzere telsiz telgraf mücadelesi iki saat devam ediyordu.  Bununla beraber düşman donanması, her halde Malta civarında ve Adriyatik’e doğru yollanmak isteyen Almanları yakalamak üzere “Otranto” boğazında bulunuyordu.  Temasta bulunan kruvazörün Almanlar adalar denizine dönüyor!  Haberini alacak yerde rahat rahat Almanların Adriyatik’e girmesini bekliyorlardı. 

     Halbuki Almanlar, mezâhim şarka doğru yollarına devam ediyor, yalnız bir düzüye telsiz veren düşman kruvazörü, boşu boşuna meramını anlatmağa çalışıyordu.  İngiliz rüyasında bağırmak istiyor da zerrece sesini çıkaramayan bir zavallıya benzemiyor muydu?  Ehemmiyet azamiyi haiz olan bu iki saat zarfında düşman, ancak pek az bir şey gönderebilmiş.  Alman telsiz telgraf zabitlerinin tarassudatı neticesi olarak hiçbir taraftan işaret umumiyenin, anladım işaretini alınamamıştı.  İngilizler pek geç olarak birkaç kelime anlayabilmişlerdi.  Bu keyfiyet, ertesi gün tahakkuk ediyordu.  Lakin buhranlı saatler geçmiş Almanlar birinci defa olarak hurüç hareketinde temin-i muvaffakiyet etmiş bulunuyordu.  Düşmanın hatası nerede idi?

     İngiltere’de şöyle bir mazeret ileri sürülmüştü.  Güya Almanlar, İngilizlerin telsiz telgraf şifresini elde etmiş.  Yanlış telsiz işaretleriyle İngilizleri aldatmışlardı.  Bu gibi sözler, tekzibe değer mahiyette değildir.

     İngilizler, Messina boğazı önlerinde başka bir yerde değil beklemeli idiler!  Halbuki kırk mil genişliği olan “Otranto” boğazında beklemek onlara daha emniyetli görünmüştü;  Goeben ve Breslau’nun Avusturyalılara ilhakından o kadar emin idiler.  Bu ihtimal, onların nazarında adeta bir şekil hakikatte temsil etmiş, her halde Çanakkale’ye matuf olan fikir baid hatırlarından geçmemişti.

          Ahmed.

(İSKAJERAK) muhabere-i bahriyesi

Gecen nüshadan mabad

13

     Bir müddet sonra Alman muhrip filotillaları tekrar hücuma kalkmışlardır.  Bu hücum esnasında Almanlar, düşmanla teması kayıp eyledikleri iddia ettikleri ve İngilizlerde aynı iddiayı dermeyan eyledikleri cihetle muharebenin üçüncü devresinin bu son kısmı hakkında Alman tarihçisiyle İngilizler raporunda mevcut tafsilatı aynen nakil ediyoruz: 

     Vesaik resmiye ye binaen tanzim edilmiş olan Alman tarihçe-i harbiyesinden; 

     Alman torpido botları, duman bulutları içinde düşman istikametine doğru diğer bir hücum daha yaptılar.  Fakat meydanda düşmandan eser görülemedi.  Yalnız şimal ve şimal şarki istikametlerinde birkaç küçük düşman kruvazörü ile bir hayli muhrip fark ediliyordu.  Alman kumandanı muharebe hatt-ı – İngiliz hatt-ı harp sefaininin son defa görünmüş olduğu – cenup ve cenup garbi rotalarına alıp düşmana doğru sevk etmeğe başladığı zaman bile İngilizlere tesadüf edemedi. 

     Ayrıca 10,30 raddelerinde cenup istikametinde dört kıta cesim düşman muharebe gemisi görüldü.  Alman muharebe kruvazörleri bunlara karşı ateş açtı.  Bu arada, Alman hatt-ı harp filolarından ikisi işe müdahale etti.  Bunun üzerine düşman, gecenin zulmeti içinde kayıp olup gitti.  Birkaç eski Alman kruvazörü, şimdiki halde düşman zırhlı kruvazörleriyle birkaç mermi teati ediyordu.  Artık gündüz muharebesi hitama ermişti. 

          Amiral Jellicoe’nun raporundan: 

     <<düşman tabiyesi, İngiliz muharebe donanmasının vürudundan sonra ale-l umum mücadeleden ictinab cihetini tercih ve istihdaf ediyor, sa’y-i rüyetin tenakusu da buna imkan bahş eyliyordu.  Saat 11 de düşman tamamıyla gözden nihan olmuştu.>>

     Yine mezkur rapordan:

     Amiral Beatty, saat 11,24 de kadar garp istikametinde seyrine devam ediyordu.  Bu esnada küçük kruvazörler, yayılmış bir halde, önde hail teşkil eyliyorlardı.  Hiçbir şey görülmedi.  İngiliz muharebe kruvazör filosu kumandanı, düşmanın şimal garbi cihetlerinde bulunduğu ve kendisinin de hasım kuvveyi külliyesiyle bunun üss-ül-harekesi arasında olduğu Kanaat’ında idi. 

     Amiral Beatty, zulmet-i leylin etrafı istila etmeğe başlaması ve İngiliz vaziyet sevk-ül-ceyşiyesinin, gündüzün düşmanı en müsait şerait tahtında karşılayabilmek imkanına meydan açması dolayısıyla düşman muharebe donanmasının takribi muvaffak ve şayan-ı arzu bulmadı.  Kuvveyi asliyenin takip ettiği istikamete döndü.

     Bu suretle zulmet-i leyl ile beraber muharebenin üçüncü safhası da hitama ermiş, her iki donanma, geceleyin kendini torpido hücumlarından koruyacak ve aynı zamanda hasmına torpido hücumları yapabilecek bir vaziyet almışlardı. 

     Üçüncü safhadaki zayiat;

     İskajerak muharebesinin, en mühim devresi olan üçüncü safhasında her iki tarafın da zayiat ve hasaratı büyüktür.

     İngiliz zayiatı:  İngilizlerin kendi itiraflarına nazaran HMS İnvencible muharebe kruvazörü ile HMS Defence ile   HMS Black Prince, HMS Warrior zırhlı kruvazörleri HMS Shark muhribi batmıştır.  HMS Marlborough hatt-ı harp zırhlısı torpillenmiştir.  HMS Warspite hatt-ı harp zırhlısı duçar-ı hasar olarak üss-ül-harekesine avdet etmiştir. 

     Almanların iddiasına nazaran bunlardan başka HMS Queen Elizabeth sınıfı bir hatt-ı harp zırhlısı ile bir küçük kruvazör daha batmış, iki küçük kruvazör ve müteaddit muhrip duçar-ı hasar olmuştur.  Alman zabitanı Almanların kendi itiraflarına nazaran iki torpido bot ile SMS Wiesbaden küçük kruvazörü batmış, SMS Lützow muharebe kruvazörü de sabaha karşı batmak üzere harpten sakıt olmuştur. 

     İngilizler Almanların muharebenin üçüncü safhasında dört muhrip zayi ettiklerini Kaizer sınıfı bir hatt-ı harp zırhlısı ile bir muharebe kruvazöründe iştialler müşahede ettiklerini iddia eyliyorlar. 

     Henüz ispatı mümkün bulunmayan bu iddialardan sarf-ı nazar, her halde muharebenin üçüncü safhasında tarafeynce itiraf edilen zayiattan başka gerek İngiliz gerek Alman donanmasında, müteaddit sefainin az çok hasara uğradığına hiç şüphe yoktur.  Çünkü saat 8 den 11 e kadar devam eden müthiş bir top muharebesinde pek çok isabetler vukuu bir emr-i tabiidir. 

     Hesabatımızı, resmi itirafat üzerinden yapmak mecburiyetinde bulunduğumuz cihetle, muharebenin birinci ve ikinci safhalarında olduğu gibi üçüncü safhasında da İngiliz, Almanlardan daha fazla zayiat vermiştir.

     Kim kimi tuzağa düşürdü?

      İskajerak muharebesinin ilk üç safhasında her iki donanma kumandanının takip ettikleri maksat ve gayeler hakkında epey münakaşat cereyan eylemiştir.  Tarafeyn matbuatı arasında cereyan eden bu münakaşatda, mütekabilen İngilizler Almanları, Almanlar da İngilizleri tuzağa düşürdüklerini iddia ediyorlardı.  Almanlara göre, amiral Hipper, Amiral Beatty’yi şu suretle tuzağa düşürüyordu. 

     Amiral Beatty, Alman kuvveyi asliyesinin takriben 60 mil cenubunda bulunduğunu bilmiyor ve 24 Kânûn-ı sânî 1915 de “Dogger Bank” muharebesinde olduğu gibi Hipper’i yalnız zan ve telakki ederek, onu kendi tefevvuk azminden bilistifade ezmek fikriyle, üzerine atılıyor, takibe başlıyordu.  Amiral Hipper ise hasmının bu düşüncesinden bilistifade Beatty’yi amiral Reinhard Scheer’e doğru götürüyor ve iki Alman filosu yekdiğeriyle birleşerek Beitty’yi fena halde sıkıştırıyorlardı. 

     İngilizlere göre ise:  amiral Beatty Alman kuvveyi asliyesini tuzağa düşürerek İngiliz ana filosunun önüne götürmek için kendi filosunu yemleme olarak kullanıyor ve amiral Hipper’in Alman kuvveyi asliyesiyle temas hâsıl etmek üzere cenuba doğru indiğini bildiği halde düşmanı kaçırmamak için onu takip ediyor;  amiral Scheer ile temas hâsıl olduktan sonra, şimale doğru tevcih etmekle beraber, Amiral Jellicoe’nun meydan muharebeye yetişmesini temin için de Alman kuvveyi asliyesiyle muharebeye girişiyordu. 

İskajerak muharebesi hatıratından;  bir İngiliz zırhlısı torpillenirken.

     Bu iki iddiadan acaba hangisi doğrudur, kim kimi tuzağa düşürmüştür;  ortada hakikaten bir tuzak var mıdır ve bu tuzağa düşecek kadar satıh beyin kumandanlar bulunmuş mudur?

     Bizim fikrimizce;  bu tuzak meselesi daha ziyade tarafeyn matbuasının icadı-gerdesi olmak iktiza eder.  İskajerak’ta çarpışan İngiliz ve Alman amirallerinin maharet ve iktidarları müsellem olduğuna göre, tuzağa düşmek ve düşürmek keyfiyeti hakikatte mevcut olmamak lazım gelir.  Çünkü Hipper’i takiben cenuba doğru inerken, Beatty tarafından en evvel derpiş edilmesi iktiza eyleyen mülahaza, tabiatıyla, Alman kuvveyi asliyesine doğru gidip gitmediği ihtimali olmak lazım geldiği gibi amiral Scheer’in de Beatty’yi takiben şimale doğru çıkarken her şeyden evvel Jellicoe ile karşılaşıp karşılaşmayacağını düşüneceği tabiidir.  İngiliz ve Alman Kuvayı istikşafiyeleri ile kendi Kuvayı asliyeleri arasında vuku bulan telsiz telgraf muhaberat, tarafeyn başkumandanlarını ikaz edeceği cihetle amirallerin tuzağa düşmek ihtimalini her şeyden evvel düşündüklerine şüphe yoktur.  Hatta calib-i şüphe ve dikkat olan telsiz telgraf muhaberatından kati nazar, istikşaf filoları muharebeye başlarken, zihne tebâdür eden muhtelif mülahazaların en basiti ve ilk evvel hatıra geleni hasmın kuvveyi külliyesinin kucağına düşmemek olacağı tabiidir. 

     Şu halde Beatty’yi cenuba, Scheer’i şimale doğru götüren saik ne idi?

     Her iki amiral de hasım kuvveyi külliyesine tesadüf edeceğini vesait istikşafiye ile elde ettiği malumata istinat olmasa dahi bilmuhaza biliyordu.  Amiral Beatty, Hipper’i şiddetle takip ederken amiral Scheer ile karşılaştığı takdirde onu, amiral Jellicoe meydan muharebeye yetişinceye kadar işgal etmek, alıkoymak fikrini takip ediyordu.

Düvel-i müttefike ile Rus murahhasları mütarekeyi imzalarken

1 – Osmanlı murahhası birinci ferik Zeki Paşa 2 – Avusturya – Macaristan’ın Berlin sefiri (Maria)  3 – Alman şark cephesi başkumandanı (Prince Leopold of Bavaria) Bu resim müşarünileyhe mütareke nameye vaz-ı imza eylemekte iken alınmıştır.  4 – Alman şark cephesi erkân-ı harbiyesi General hofman.  5 – Rus murahhaslarından madam Veyaçenkov tarih âlemde bir sulh konferansına iştirak eden ilk kadın.  6 – Rus heyet murahhasası reisi Yevko.  7 – Rus murahhaslarından Kamenev.

Amiral Scheer ise Beatty’nin bu maksadını ve amiral Jellicoe ile çarpışmak mecburiyetine düşmek ihtimali olduğunu bildiği halde İngiliz kuvveyi asliyesi meydan muharebeye yetişinceye kadar ele geçen fırsattan istifade etmek istiyordu.  Binaenaleyh ne İngilizler ne Almanlar tuzağa düşmemiş, fakat maksat mahsusa ile bu suretle hareket etmişlerdir.  Aksini tasavvur etmek, tarafeyn kumandanlarını en basit kuvaid sevk-ül- ceyşiyeyi bilmemek, zeka ve dirayetten mahrum ad eylemek demektir ki İngiltere ile Almanya’nın, donanmalarını böyle muhakemesiz amirallere tevcih etmeyeceklerine hiç şüphe yoktur.  Yalnız mühim bir nokta var ki, İngiliz kuvveyi asliyesi Beatty ile birleşmekte epey geç kalmış;  Alman donanması da Jellicoe ile uzun müddet muharebe etmek mecburiyete düşerek, güç kurtulmuştur.

          Mabadı var

               Abidin Daver

Hakiki bir muhib-i sulh ve müsalemet ”LENİN”

Bahr-i Muhitte kruvazör avcılığı

Geçen nüshadan devam

     Bu aralık saat bir olmuştu.  Bende mürettebatı tekrar kömür istasyonlarına göndermiştim.  Bu suretle vaziyetin vahameti derhal anlamamaları lazımdı.

     İngiliz kruvazörünün tarz-ı işarından onun ispanya bitaraf lığına ehemmiyet vermeyerek bize karşı harp açacağını kumandan da, ben de anlamıştık.

     Bunun için, eğer muharebe başlarsa makinada çalışanları toplarla işleri olmayan mürettebatı ve yüz yirmi altı İngiliz esirini yan tarafımızda yatan kömür vapuruna nakil etmekliğim lüzumunu daha şimdiden bana emir etti.  Kömürden tasarruf maksadıyla yalnız on dört millik istimimiz bulunduğundan muhakkak muharebeye mecbur olacaktık.  Bu kadar az seyir ile düşmanı yarıp geçmek imkansızdı.  Bu cihetle kumandan demir üstünde topçu muharebesinde yardım edemeyecek olan birçok insanların hayatını siyanet etmek istiyordu.  (Haygafaliyer) in son <hemen teslim olunuz!> işareti geldiği zaman bir muharebe başlamak üzere olduğunu herkes anladı.  Zira bir Alman harp gemisi için, kendisi ne kadar zayıf ve düşman ne kadar kavi olursa olsun, teslim olmak yoktur.  O vakit yalnız bir şey vardır.  Şan ve şerefiyle batıncaya kadar harp!.

     Makinadakileri kömür vapuruna sevk için iskeleden uçtum sürat lazımdı.  İlk mermi her an mehaza oraya düşebilirdi.  Topçular toplara koştular.  Topların yanında daima kafi miktarda mühimmat bulunurdu.  Endaht gurubu mevkiine gitti.  Makine müstahdemini de mühendislerinin nezareti altında vapura çıktı.

     Ben de esira mahalline koştum ve bağırdım <iskele tarafımızdaki kömür vapuruna hemen gidiniz;  bir İngiliz kruvazörü ateş açıyor!>  hay, çapkınlar!  Ne de koşuyorlardı.  Siyah ve beyaz İngilizler. . .  şapkasız, tâkiyesiz,  esvaplarının etekleri havalanıp uçarak küpeşteden tırmanıyorlardı.  Yalnız gemisini ilk batırdığımız balıkçı vapuru kaptanı elimi sıktı ve gördüğü hüsn-ü muameleden dolayı teşekkür etti.  Vehim saatler geçirmekte olduğumuzu ve ihtimal ki son saati yaşadığımızı biliyordu.  Halatları kesin. Kumandası geldi.  Halatlar kesildi.  Halatlar kesildi.  Kömür vapuru gemiden ayrıldılar.  Birden kömür vapurunda kalanlar üç defa “horra” diye haykırdılar.  Bundan sonra artık onlara bakacak vaktim yoktu.  Her iş birkaç dakika içinde olup bitti.  Bunlar öyle kolayca tasavvur edilemez. 

     Son cevabımız öte taraftan henüz anlaşılmıştı ki “Haygafaliyer” in bordasında topların ağızları şimşek gibi çaktı;  Altı 15 santimetrelik mermi havayı yırtarak inliyordu.

     Bizim mağrur gemimizden de üç küçük mermi İngilizlere cevap veriyorlardı.  İngiliz kruvazörü evvel emirde ihtiyaten 8800 metrede bulunuyordu.  Aynı zamanda gemimizin büyük ön dikeklerinin uçlarında harp bayraklarımız rüzgarda azametle dalgalanıyordu. 

     Haygafaliyer’in ilk mermisi nereye isabet edecekti?  Sabırsızlıkla buna dikkat ediyorduk.  İlk İngiliz yaylımı, daha demir üstünde yatmakta olan SMS Magdeburg kömür vapurunun etrafına, bize daha 500 metre kadar kısa bir mesafeye yetişe bildi.  Bir mermi geminin ön tarafına isabet etti, bir duman bulutu yükseldi.  Gemi demir alıp oradan acele savuştu;  şimdi artık     Haygafaliyer gittikçe yükleniyordu.  Yaylımları üstümüzü örtercesine bize de yetişiyordu. Fakat bazı topların kuvveyi intişariyesi o kadar ziyade idi ki ekseriya altı topun yaylımlarında üç mermi gemimizin pek az önüne, üç mermi daha uzaklara düşüyorlardı.  Biz arada mahfuz ve salim kalıyorduk. 

İ’tilaf – Aman yarabbi!  Bu küçük sulh meleği ne kadar büyüdü.

Lakin şurada bordasına 15 santimetrelik bir mermi geminin direkleri arasından ıslık çalarak geçiyordu.  Ben de küçük bir takım gemici ile beraber mahal isabette bir yangın zuhur edip etmediğini ehemmiyetle dikkat ediyordum.  Çünkü yeni sistem bir harp donanmasında bile bulunamayacak kadar Ahşap güverteler ve örtüler gibi aksam-ı haşabiyyesi pek çok olan gemimizde en ziyade yangından korkuyorduk.  Bunun içindir ki kumandan, mürettebatın kısm-ı azamını kömür vapuruna nakil ettirmişti.  Mütebakisi cesim gemide bütün harp cihazına hizmet ediyordu.  Gemi ve topçuluk işleri, seri ateşli toplar, revolver topları, mühimmat işi, gemiyi berhava etmek için istihzarat, işaret hizmeti, yangın söndürme tertibatı gibi. . .

     Muharebe Alman harp bayrağının şan ve şerefle mütenasip bir neticeye vasıl olabilmek için herkes son derece gayret ve iktidarını sarf etmeğe mecbur idi.

          Bitmedi.

Lenin’in refiki sulhperveri (Troçki)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.