DONANMA MECMUASI 100/149 26,Aralık,1917

AĞIR TOPÇUMUZ ENDAHT YAPARKEN

26,kânûn-ı evvel 1333 – 10,RebiLEVVEL,1336

DONANMA MECMUASI

Denizlerine hâkim olan bir millet, memleketine sahip olur.

Evkaf İslamiye matbaası – nüshası 40 para

OSMANLI DONANMA PİYANGOSU

15 Kanun-u evvel 1333 de icra edilen üçüncü keşide de kazanan numaraların cetvelidir.

     8803 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sora numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır.  Bu tertibin yalnız 19 sıra numaralı tahvili 500 kuruş kazanmıştır. 

     4234 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sıra numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır.  Bu tertibin yalnız 22 sıra numaralı tahvili 500 kuruş, 46 sıra numaralı tahvili de 500 kuruş kazanmıştır.

     4034 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sıra numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır.  Bu tertibin yalnız 58 sıra numaralı tahvili 599 kuruş kazanmıştır.

     3383 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sıra numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır. 

     2344 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sıra numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır.  Bu tertibin yalnız 6 sıra numaralı tahvili 500,000 kuruş 38 sıra numaralı tahvili 500 kuruş kazanmıştır. 

     1713 tertip numarasının 1 den 100 e kadar sıra numaralı tahvilleri 100 kuruş kazanmıştır.  Bu tertibin yalnız 85 sıra numaralı tahvili 20.000 kuruş kazanmıştır. 

—————————————

SUFİZADE İMALATHANESİ

Galata kalafat yeri

Tamirat ve inşaat mekanikiye: bilumum vapur, sefine

Ve motor işleri

Bu yolda açılan Müslüman müesseselerinin mükemmeliyet itibariyle birincisidir.  İmalat ve tamiratta suhulet, ehveniyet, katiyet ve sıhhat ve metanet hedefidir.  Teşebbüs şahsiyenin en mükemmel bir semeresidir.

Telefon numarası:  Beyoğlu 216

————————————————————–

ÇİFTCİ TAKVİMİ

Çiftçiler derneği tarafından bir suret-i fevkaladede tertip ve tanzim ettirilmekte olan bu güzel takvim yakında mevki-i intişara vaz’ edilecek ve yüz para gibi küçük bir fiyatla füruht olunacaktır.

Bu mükemmel takvim ziraat, hıfz-ı sıhhat, idare-i hayat hakkında pek mükemmel malumatı muhtevidir.

İNTİZAR EDİNİZ

——————————————-

MÜZAHİB VE TARIK İSLAMIYE TARİHİ

     İslamiyet’te zuhur etmiş olan Müzahib muhtelife ve Tarık aliyenin suret ve esbab zuhurlarıyla bunların mahiyetleri ve esasları hakkında gayet etraflı ve mükemmel malumattı havi olarak meydana getirilen bu eserin Türkçede bir misli daha mevcut değildir.  Bu kitap Haydari zade İbrahim Efendinin eseri olup yalnız erbab-ı tetkik ve tetebbu mahsus değil her Müslim ve Müslime için edinilmeğe şayan bir şeydir.

     Kitap forma forma neşir edilmeğe başlanılmış ve perakende füruht edilmeyeceğinden çıkan formalar posta ile gönderilmek üzere Der-saâdet ve taşra için on beş kuruş fiyatla abone kayıt edilmekte bulunmuştur.  Matbaaya bizzat müracaat müşkülatına binaen iştirak arzusunda bulunanlar mûzih adres bildirmek üzere abone Osmani ya posta gönderilerek vuku bulacak müracaat kabul olunur adres:  şehzadebaşında Vefa caddesinde evkaf İslamiye matbaasıdır.   

REHBER-İ HAYAT

     Nefsin ve evladın terbiyesi, ahlak ve sıhhatin ıslahı, maişet ve servetin hissen idaresi vezaif aile ve nisvan hakkında herkesin muhtaç olduğu malumat-ı ameliyeyi havi olan bu eser ve müsterih ve mesut yaşamak için takibi icab eden en doğru tarikleri, en ameli kaideleri gösterdiğinden herkes için şayan-ı mütalaa ve tavsiyattır.  Beşinci forması neşir olunmuş ve baladaki fat ve suretle ve evkaf İslamiye matbaasında abone kayıt edilmekte bulunmuştur. 

TAHLİL-İ VE TENKİDİ TARİH-İ İSLAM

     Bu eser tarihi-i İslama dair mûcez, beliğ, sehl’l tedkik ve etraflı malumatı hami mükemmel bir kitaptır.  Bunun beş forması tab edilmiş ve çıkan formalar posta ile ikametgâhlara gönderilmek baladaki fiyat ve şeraitle evkaf İslam matbaasında abone kayıt edilmekte bulunmuştur. 

*****************************

KORKAK KAHRAMAN

     Merhum Doktor İsmail Fuad Beyin Balkan harbine ve harb-i umumi ye iştirak etmiş olan bir neferin teyid hatıra-i şehadeti için kaleme almış olduğu o zarif ve edebi hikâye iki kuruş fiyatla Bab-i ali caddesinde Sevda kitaphanesinde fûruht olunmaktadır. 

KADINLA ERKEK ARASINDA

Müsavat olabilir mi?

Maruf el Safi Bey tarafından telif ve tercüme edilmiş olan bu mecmua yüz para fiyatla bab-ı Ali caddesinde kitaphane Sevda da fûruht olunmaktadır.

       Mülahaza

MAKSADA DOĞRU

     Tarihşiaslarımızdan bir rica:

     Cemiyetimizin programında istikbalin ihtiyaçlarını tamamıyla tekeffül edecek bir büyük tersane inşası belki birinci maddeyi işgal etmektedir.  Onun içindir ki donanma piyangosu muhterem ve hamiyetli halka arz etti.  Ve umduğu rağbeti de gördü, bununla da iftiharında hakkı vardı.  Mecmuada her münasebeti geldikçe ihtar edildiği üzere, denizi sevmek, yalnız nazari bir muhabbetle ispat edilemez.  Zamanın, terakkinin hemen her dakika tevlid ettiği ihtiyaçlar karşısında velev bir dakika olsun tevakkuf etmek, en büyük hatadır.  O tevakkuf dakikası – zaman olur ki – beş senede bile telafi edilemez.  Bu asır, o kadar yaman bir devirdir.  Evet!  Gemi alalım;  Hatta birçok da para verelim.  Evvela düşünmeliyiz ki – parası ile hariçten gemi almağa çalışan bir millet, sırası gelir, en şedid ihtiyaç karşısında muavenetsiz kalır. – biz bunun da acı misallerini gördük – yahut harice daimi bir ihtiyaç, memleketin iktisadi bünyesini rahnedar eder, kemirir.  Diğer bir nazara göre de elde bulunan bir malı güzel muhafaza elzemdir.  Hâsılı hangi noktadan düşünülürse düşünülsün, denizcilik yolunda atılacak her adım, büyük bir tersane lazımesiyle müterafıktır, biri diğerini tamam eder. 

     Donanma cemiyeti de bu lazımeyi düşündüğü içindir ki tersane meselesini – evvela para cihetini temin etmek şartıyla – düşünmektedir.  Cemiyet biliyor ki, sanatın umumi nazariyeleri beynelmilliyet sıfatını muhafaza etse bile onun erbabı mutlaka milli olmalıdır.  Ve bu suretle sanat, düsturları, ihtiraları, neticeleri itibariyle de tedrici milliyete doğru yürür.  Nihayet, avamın lisanında, büyük bir hakikat efham ederiz.  Kendi yağıyla kavrulmak bahtiyarlığı hâsıl olur.  Ecdadımızın bu kadar muvaffakıyetlerinin sırrını araştıracak olursak, bu hakikati en bariz tecellileri ile görürüz.  Ve zan etmeyiz ki, bu sırrı – mazinin basit ihtiyaçları göz önüne getirilerek – istisgar edecek bir fert bulunabilsin.  Tedrici tekâmül kavaidi inkâr edilirse, bu istisgara imkân verebiliriz.  Fakat bizce bu imkân, adem-i mahkûm olduğundan tarihçilerimizden bir ricada bulunmağı münasip gördük.  Şarkta İran’ının vasatı şimalden Lehistan’a kadar uzayan ordularımızın tabiat fevkinde kuvvetler ile o zamanın bu kadar vasıtasızlığı arasında o kadar uzun yolları kat ederek, bu kadar zaferlere nail olduğu tabii iddia edilemez.  Ve o zaman da eslafın hamiyetindeki büyüklük meydana çıkar.  Aynı mütalaa donanma hakkında da vardır.  O zamanlar Hind denizlerine kadar giden gemilerimizin şanlı ser güzeşteleri tedkik edilirse tastık olunur ki ecdadımız, kendi gayretlerinin, servetlerinin mahsulü ile gemi donatarak cenk meydanına çıkmışlardır.  Pek mahdut bazı istisnalarından sar-ı nazar bütün harp ve ticaret donanmalarının levazımı dâhilden tedarik olunurdu.  Tarihimizin inhitat devreleri gelir gelmez, en ufak şey içinde hariçten istiâne etmek mecburiyetinde kaldığımızı – burada vesileden istifade ederek – ihtar etmeği vazife ad ederiz. 

     Bu himmet sebebiyledir ki memleketin muhtelif noktalarındaki hususi tezgâhlardan ve devletçe Bahr-i Sefid ve Bahr-i Siyah sahillerinde inşa edilen tersanelerden maada – Haliçteki büyük tersaneye ilaveten İzmit’te, Gemlik de ayrıca tersaneler vücuda getirilmiş idi.  Tarihçilerimizden edeceğimiz ricaya da şimdi başlıyoruz;

     Görülüyor ki, eslaf;  tersane inşasında mevkiin münasebat-ı lazımesini hiç unutmamışlardır.  Faraza Sinop tersanesi civarın o kadar mebzul ormanları sebebiyle, en büyük ihtiyaçlarımızı def ederdi.  İzmit tersanesi ise münasebet-i mevkiiye hasabiyle aynı kıymeti haiz idi.  Çünkü kereste ihtiyacı tamamen istigade edilmek mümkün idi.  Hele Sakarya havzası pek feyyaz bir memba idi.  Bunun için eslaf güzel bir şey düşünmüşler.  Fakat en büyük noksanımız bunda da meydana çıkmış kavilden fiile geçmemiş.  O fikir ise bir gün de zihinleri işgal eden – Sakarya nehrinin sapanca gölüne, onun da İzmit körfezine akıtılması meselesidir.  Sıhhat, servet, ticaret, harp levazımını tedarikte suhulet ve sürat itibariyle bu fikrin ne kadar musib olduğunu bilmem ispata ihtiyaç var mıdır?

     Vak’a-nüvîs Vasıf Efendi meşhur tarihinde üçüncü Sultan Osman vakayînı’ yazarken [162 nci sahifede]

     Şürû’ ve feragat az icra-ı Sapanca Begdir Sapanca serlevhası altında bu hayırlı işe de otuz, kırk satır tahsis etmiştir.  Merhumun. . .

     (. . .  Bahusus tersane-i ümeraya iktiza eden ecnas kereste ve âstâne-i saadete lüzumu olan hatb. . . )

     Cümleleriyle tarif ettiği kaideler;  Sultan Osman’ın da dikkatini celb etmiş 1172 senesinde bu işe teşebbüs olunmuş Kethüdayı Sadrazamı ile vaktin reis-ül küttâbı ile Cebeci başı [Tophane nazırı] müderrisinden Giriti Ahmet Efendi [hülasaten el itibar sahib meşhuru] ki mesaha âleminde mahir imiş, İzmit’e i’zâm olunur.  Reis-ül-küttâb tezkeresinde [Halfet-ür-rü-esa ve zeyli] müstefâd olduğuna göre reis-ül-küttâb Abdi Efendi olacak.  Müşarünileyhi İzmit’te keşfe başlarlar. Oraları bittabi sulak olduğundan hafriyat esnasında biraz su çıkar, kış da bastırır.  İş bununla kalmaz.  Hususi menfaatlerini umumun ziyanında arayan dûn-i himmet zenginler, meşmul nakıslar bu ameliyeden sonra mallarının, kerestelerinin ucuzlayacağını anlayarak taallüle başlarlar. Vasıf efendinin tabiri üzere bir tarikini ( ? ) bulurlar.  Hiperli işde yüz üstü kalır.  Ne diyelim?

     Vasıf Efendi, padişahın <<deryayı himmetleri cüş ü şevk tab’ melukaneleri huruş>>. Etmeğe sebeb olarak iki vaka zikir ediyor.  Biri:  dokuz yüz senesinde, yine böyle bu teşebbüs vaki olmuş.  Sinan Paşa isminde bir paşa, keyfiyeti atabe-i aliyeye arz etmiş hukm cihan-muta’ sadır olarak <<ser muameran hassa ve müneccim başı olan molla fütûh ve mimar çavuş ve mimar Süleyman ve suyolcularından Yusuf ve Ali ve su nazırı>> mahalline i’zâm edilmiş.  Keşif elde, meselenin faidesini takdir etmişler fakat o halde zuhur eden gavâil, mani olmuş.  1064 tarihinde avcı Sultan zamanında Hindi oğlu isminde biri yine İzmit’e i’zâm edilerek keşfe başlanılmış.  Fakat yine öyle tam’ ham sahipleri işe karışmış olacak ki tathir ve telbis güç olacağını söyleyerek <<himmet şahaneye fütur iras>> etmişler. 

     Şimdi tarihçilerimizden rica ediyoruz.  Bu Sinan Paşa hangi Sinan’dır?  Böyle bir işi arz edecek mevkide olmak ve o tarihlerde iş başında ve hayatta olmak şartıyla tercüme-i hal kitaplarından, birkaç Sinan anlıyoruz.  Goyko Sinan Paşa, Bular Sinan Paşa, İncir köyünde cami olan Sinan Paşa ve gayri hemm.  Acaba hangisidir?  Madde nasıl cereyan etmiştir.  1064 senesindeki Hindi oğlu kimdir?  Ve ikinci teşebbüs de nasıl cereyan etmiştir?  Vasıf Efendinin <<bu tafsilat mesmu’ hazret tacidarı>> demesine bakılırsa resmi kayıtlar o zaman mevcut imiş;  şimdi nerededir?

     Mecmua bu hususta bildiğini söylemeğe çalışacaktır.  Fakat söylemeden evvel, hakkıyla bilenleri dinlerse bahtiyar olur.  Ve milletçe istifade edilir.  Tarihin rehberliği – bizce – asıl buralardadır.  Maziden, hal için istifade için bize lütuf edilecek malumatı iftihar ile derç ederiz. 

          Donanma,   

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

MUHTEREM KARİ’ÎLERİMİZE

     Harbin ihdas ettiği güna gün müşkülat, donanmanın matlub olan intizam mükemmeliyet ile intişarına pek mühim bir mani teşkil ediyor.  Mecmuamızın iki senelik kâğıdı olduğu halde matbuaların işçi buhranı intizam intişarımızı sektedar ediyor.  Mamafih muhterem kari’îlerimizin müteşekkir ve minnettarı olduğumuz rağbet ve teveccühe teşvikaraneleri bu mevâni’ iktiihama masruf mesaiyemizi tezyide saik olmaktadır. 

     Donanmanın münderecatını gelecek nüshadan itibaren daha mükemmel bir hale getirmeğe çalışacağımız gibi muntazam bir surette intişarını mümkün kılmağa da hasr-ı mesai eyleyeceğiz.

     Bu maksadın hissen temini için heyet-i tahririyede esaslı tebdilat icra edilmiştir.  Namdar muharrirlerimizin asar-ı güzidesiyle de tezeyyün sahaif edecek olan donanma kari’îyin keramın rağbet mütezayidesine layık bir şekil nevinde intişar eyleyecektir. 

İRAN VE İTTİHAD-I İSLAM

2

     Evet, Müslümanlar taze bir takım, kuvvetlerle şedid ve kavi azimlerle birleşerek kuvvetleri muzmahill, azimleri vehn olud, fikirleri perişan, iradeleri çürümüş düşmanlarına yürümüş olsalardı, nusret onların müttefiki olacak, İslam’ın mücidd afli, haşmet zaili avdet eyleyecek idi.  Mazide olduğu gibi melukun muktedası, kıtaatın hükümran mukaddes olacaklardı. 

     İbadetlerin, ferâizin en büyüğü bu idi, menafiin kuvaidin en amm ve şamili bunlar idi.  Bu maksat celile en evvel müsaraat eyleyen, cihanın bilhassa ehl-i tevhidin en efdalı ad olunacak ve semeratını pek süratle idrak eyleyecektir.  Almanlar kadimen Şiilerle Sünnilerin diyanet İslamiye mezhebindeki ihtilafları gibi muhtelif idiler, bu fer’i ihtilafatın vahdet siyasiyeleri üzerinde de icrayı tesir eylemesi üzerine duçar-ı za’f olmuşlar düşmanlarının taarruzuna uğramışlardı.  Bu zaaf ve füturun ilerlemesi, taarruz a’dayı teshil ve teşdid ediyordu.

     Avrupa siyaset umumiyesinde bu esnada bir mevki sahibi değillerdi. Vakta ki kendilerine geldiler, esasa ehemmiyet vererek mesalih amade vahdet-i vataniye ye riayetkâr oldular.  Şayan-ı hayret bir miknet ve satvet peyda eylediler.  İktar İslamiye deki kâffe-i Müslim’in İran’da cereyan eden hadisata dikkatle nigerandır.  Ecnebi ordularının türlü kisvelerde, kâh hami ve kâh müfteris bir surette zavallı memleketi çiğnemesini gördükçe İslam’ın kalbi kanıyor.  Hata-i İran’ın şan ehline yakışan bu değil idi, onun şerafet asliyesi her memlekete kabil-i kıyas olamaz.  Mülk İslam’ın taç azizinde İran birdir yektadır.  İslamiyet hususunda haiz-i rütbe-i kademedir.

     Avrupa, Yunanistan’ın tarih kadimde haiz olduğu mevkiini iclalen onun ihya ve bekasında asıl icma’ eylediler ve taassub gösterdilerse tarih kadimede haiz olduğu mevkii muallayı i’zamen, yetiştirdiği rical kibarı tevkiren İran devlet İslamiye sinin bekayı istiklali namına kâffe-i Müslim’inin icma’ ve izhar-ı taassub eylemeleri icabettendir, evet yekdiğerini veli eden her hadise müellime İslam âlimlerini sarsmakta, dinin azameti tedhiş eylemektedir.  Zira bu gün için İslam’ın kuret’ül-aynı olmak üzere devlet Osmaniye ile İran ve Afgan hükümetleri mevcuttur.  İslam bu üç hükümetin bilumum kudret hissiye ve maneviyesine hasr-ı enzar eylemiş, onların asuman kabiliyetinden bir azim sebatkâr, bir ikdam-ı azim ümit ve intizar ediyor.  Ta ki onu müfteris ve kahar düşmanların hakaretinden korusun, mevcudiyetini muhafaza eylesin, mazideki mecd aliyesini istiâde etsin.  Düşmanın desais ve hayâdan tertip eylediği duraklara düşmekten masun bıraksın.  

     Artık bugün her fert anlamış bulunuyor ki bu dinin muhafaza ve bekası ancak şevket ve haşmet zuhurunun bekasında, istiklalinin bekasında, istiklalinin idamesinde, sözünün galip olmasında, haysiyet ve şerefinin mahfuz kalmasındadır. 

     Ehl-i salib muharebatından beri, şark meselesinin zuhurundan beri düşmanların İslam hakkındaki muzmeratını yakinen bilmiş ve görmüş olan ve bu gün keffe-i siyasette kavi ila mevzu’ bulunan Osmanlı kahramanları Avrupa’yı kemiren bu harp umumiyi büyük bir fırsat telakki eyleyerek uykuyu terk ettiler.  Düşmanlarına aslanlar gibi atıldılar ve cihad-ı mukaddes ilan eylediler.  İstiklallerini takip eyleyen eski zincirleri kırdılar.  İmtiyazat ecnebiye belası bugün merfûâdır.  Onlar için mecd İslam’ın azamet evvelini, celalet kadimini iade akdem feraiz bulunuyor.  Payitahtlarını müdafaada gösterdikleri hareketleri istikrar şevket-i İslam hususunda aynen tatbik eylemekte bulunuyorlar.

     İngilizlerin, Rusların, Fransızların, İspanyalıların memalik ve sa’yen İslam’a tasallutlarının bais yegânesi kendi mezhebi muhasamatımız olduğunu ey amme-i Müslimin henüz idraka başlamadık mı?  O muhasemat elime ki müdekkikane surette nazar mütalaamıza alsak katiyen ihtilafa değer olamadığını idrak edeceğimiz şüphesizdir.  Binaenaleyh ümmet-i İslamiyenin mezahib hususundaki nifakının katiyen imatesi, vefatın teceddüd ve idamesi devlet-i Osmaniye, İran ve Afgan için pek basit bir meseledir.  Çünkü bu üç devlet İslamiyenin nüfus amme-i müslümin üzerinde azim tesirleri vardır.  Bu hükümetler azam ve ümerasının ittihadı, Osmanlı sözüyle birleşmeleri ve onunla müttehiden harbe atılmaları düşmanların gözünü yıldırır.  İstikametlerini şaşırtır.  Geldikleri mahale ricat etmelerini katiyen temin eder, nefir âmmın şehrban cereyanı mahmureden ibtidar eyler.  Bender Abbas’a Bülücistan’a ila nihayet bazu istilasını uzatır.  İslafın da ihtiiyar eylediği yol budur.  Bu cereyan o güne hiçbir mana denilemez.  Hücacda Hindistan fütuhunda bu tariki intihab eylemişti. 

     Bu hakikat böyle olmakla beraber şayet Müslümanlar fırsatı fevt ederler, ehl-i İslam yine müteşettit, yine müteferrik ve gafil kalmakta devam ve ısrar eylerlerse artık çare-i itilaf kalmayacak, harb-i umumiyi müteakip memalik İslamiye kapıları düşman ihtiraslarına küşada bırakılmış olacaktır.  O zaman üsefa ki devlet Osmaniye yegâne bir İslam saltanatı kalacaktır. 

     Üç yüz milyon Müslümanın müdafaası, siyaneti için yalnız olarak şarka, garba koşmağa mecbur olacaktır.  Hâlbuki o zaman maksadın istihsali güçleşmiş, iş fenalaşmış netice zayi olmuş bulunacaktır. 

     Erbab-ı akıl ve izana hafi değildir ki tarihinin kayıt ve zabt eylediği günlerden beri gaflet ve sefahatlarla vahdet milliyelerine zayıf tarı olan insanlar üzerine ecnebi kuvvetlerin savlet tazyiki yetişmiş koşmuş ve bu tazyik ve iz’acın tevalisi bir takım feci elemler, müthiş ıstıraplar ihdas eyleyerek mazlumlara beka-i mevcudiyetleri ve telafi zayiatları için azim bir taraka-i ihtar teşkil eylemiştir. 

     Evet, nüfus insaniye ne kadar elim bir surette sukut ederse etsin, onun milli varlığı mezalimin temadiyse tahammül edemez.  Etse de ancak vas’ beşer dairesinde kalır, tahammül had beşeri yi tecavüz edince kuvvetlerini rücu etmekte muztarr bulunurlar, işte o zaman cebin olanlar kahraman, en zelil olanlar birer şir-i jiyan kesilirler.  Rehasını aramağa atılırlar, der-âguş edilmek istenilen reşid ve sedad ise hiçbir talep ve iştiyakın elinden kurtulamaz. 

     Düşmanların hakaret ve tezlilde, mezalim ve i’tisafta hadi tecavüzleri ümmete ihtilaf cinsiye ve mezhebiye yi unutturur, milletin önüne çöken tehlikenin izalesini her şeye, bir takım feri’ ihtilafına tercih ettirir.  Tabiat beşeriye ye bu evandaki nida, en büyük menafi hususundaki sedayı ittihad ve iştirakten daha ziyade şayan-ı isgadır.

     Şarklılara karşı tecavüz artık had nihayete, mütegallibelerin asar-ı melaneti nokta-i gayete vasıl oldu.  Bilhassa şarklı Müslümanlara tahtlarından indirilmiş şahlar, gani ve mesut iken en meşum sefaletlere tenzil edilen binler, şarkın köyleri iken zayıf düşenler, ten-dürüsti ve sahih iken malul ve şayeste-i merhamet kalanlar, evet şarkın aslanları iken sağılır hayvan haline getirilenler hep İslam iklimleriyle doludur.   

     Ah eğer onlar işleri erbabına tevdiye etmiş olsalardı, her haris karşısında erbab-ı akındarın arasına hürmet etselerdi, tarik müdafaayı müdrik azame iktida eyleselerdi mevcudiyetleri muhafaza edecekler, birçok medeni nimet ve saadetleri ihraz eyleyeceklerdi. 

     Mesaib ahire Müslümanlar arasındaki rabeti teceddüd ve tahakküm eyledi.  İtikaden yekdiğerine muttasıl, alaik maneviye ile yekdiğerine bağlı uzak bir takım iklimleri bir birine yaklaştırdı.  Akıllısının efkârını tembih eyledi, atide gelecek olan faciaların dehşetini onların gözlerine gösterdi ve bu mesaibin esbab ve aleni onlara keşf ettirdi.  Zayiatı telafi etmek istiyorlar, hadisatın onları maksada isal edecek yollara sevk edeceğine ümit vardırlar.  Bu suretle dinin şeref ve haysiyetini muhafaza edecekler, vatanlarından istiklallerinden gasp olunanları kurtaracaklardır. 

     İran hürriyet perverleri bu şahraha salikdirler, kahraman aşiretler bu yolda mücahide eyilmektedir.  Muhterem mücahidler, büyük âlimler din kardeşleri olan Osmanlı kahramanlarıyla mesafehayı yüksek sesle evlad irae telkin ettiler.  Uhuvvet rabıtalarını tahakküm eylediler, hürriyet kahramanları ile birleşerek Osmanlı ordularına katıştılar. 

     Âlem-i İslam’da Osmanlı kardeşlerine iltihak hususundaki dakika-i tarihiyenin ehemmiyet ve azametini idrakda kâffe-i ümmet İslamiye ye rehber olan bu çeyş-i mübareği teşkil edenler, idare edenler nizam’ü-l saltanata hasretleri gibi kahramanın hürriyetle yaran necabetini idi.  Bu mücahidinin mukaddimet-ül-ceyş müçtehidin kirâm hazretidir.  Bahtiyarlardan ve sair İran aşair meşhuresi şebanından bir cem’azimde bu maksat azimin ıslarını ikan eylemiş bulunuyorlar ve bu uğurda fedayı can eyliyorlar. 

Babalarımız

ZEYNEL BEY

Acep namazım bozuldu mu?

Muazzam ve muhib Osmanlı imparatorluğunun tarihini yazan Avrupalılar birçok

ciltler vücuda getirmişler, lakin bu muazzam mebnayı saltanatı kuran kahramanların, o kahramanları asırlarca müddet işkencelere, gayri kabil-i tavsif meşâkk ve mahrumiyetlere karşı ve kahir perişan ve bi perva yürünen ruh umumi-i ümmetin hüviyet ve seciye-i hakikisine bir türlü vakıf olamamışlardır.  Avrupa müverrihlerinden birçoklarının, bilhassa biraz evvelki zamanlarda bize ait yazı yazmış olanların ifadelerine bakılırsa Osmanlıların mahana gasp ve garet ve zabt ve tahrib arzu ve saikasıyla toplanmış ve esbab-ı muzafferiyetlerinin başlıcası elindeki keskin kılıçla ağır topuzdan ibaret barbarlar güruhu olduğuna inanmak lazım gelir.  Hâlbuki bunun bu sübutun makûsu olan hakikat son zamanlarda ve son zaman Osmanlılığı ruh milliyet ve fedakârıyla samimiyeten temas etmiş olan erbab-ı nasfet ve irfan nazarında muzahir olmuştur.  Zaten sarf tahribi ve makasıd aliye ile gayri müterafık bir kuvveyi milliyenin ortaya hiç yoktan mazinin o muhteşem Osmanlı imparatorluğu mahiyetinde bir mekanikiyet saltanatı çıkarı vermesi ve birçok melel ve hükümetin ihtirasat ve menafiine rağmen o saltanatın bu ana kadar bekayab ihlal olması mümkün olabilir mi idi? 

     Bu kısa fıkramızda şerh ve tahlil edilemeyecek kadar mühim ve vasi birçok delailden müsbetdir ki:  Osmanlı imparatorluğunu meydana getiren ve bütün delalet sahihasıyla cihan malumun bütün hükümetine, bütün kuvveyi harbiyesine asırlarca tecavüz, galebe ve müdafaa eyleyen kuvvet yalnız kılıcın keskinliği, yalnız soğuk ve bi-his çeliğin sertliği değil, bu çeliğe can veren, onu tahrik ve istimal eyleyen ruh umumi-i ümmetin fevkaladeliği idi.

Hâkimiyet havaiye:  Garp cephesinde bir Alman tayyareci gurubu

Hâkimiyet havaiye:  Tayyarede makinalı tüfek.

Osmanlı demek hayatı yaşamağa layık kılan en parlak şereflere, en korkunç tehlikelere atılmağa, en yapılmaz fedakârlıkları sanki bir vazife-i ezeliye ve ebediye imiş gibi, mütevazı ve sakin ifaya namzetlik demekti. Beşeriyetin şeref ve ulviyetine nihayetsiz şerefler ve ulviyetler ilave eden o vakayı celadeti, menakıb hamiyet ve fedakârını bir kuvveyi fevkalade ile mazinin zulmetleri meçhulatı içinden çıkarıp şöyle nazar-gâh cihana koymağa muktedir olabilsek nasıl muhteşem, adeta gayri kabil-i itimad bir silsile-i azamet vücud bulacaktı.  Nasıl tüyleri ürpertecek manzaraların şahit müteheyyici olacaktık.  Bir kaleye esnayı hücumda gözüne saplanan oku eliyle çekip çıkararak; 

     Bir yiğide bir göz yeter!

     Diye hücuma devam eden kahramanların ve düşman, asi bir prens önünde başını açmak zilletini şeref Osmaniye’sine yakıştıramadığı cihetle sarıklarının başlarına çivilenmesine demir gibi bir metanetle tahammül eden fedakârların, Sinop faciasında ve daha eski tarihlerdeki muharebatta gemilerine düşman eline geçirmemek üzere kendileriyle beraber cübbe hanesine ateş vererek, semalara uçuran merdan ümmetin, sırası esnasında kaleden çıkıp koca Rusya ordusuna hücum eden beş kahraman şeh-süvârın, daha nelerin ve kimlerin şah eser celadetlerini o meşhur muhteşemde temaşa edecek idik. 

     Ciltler dolduracak kadar çok ve altın ile kubbe-i semavata yazılmağa layık derecede ulvi olan bu kadar vaka’ içinde biz burada Kandiye muhasarası esnasında vukua gelen bir hadiseden bahis edeceğiz.  Bu hareketimiz ise tarihimizde başka kahramanlık vakaları olmadığından değil, bu hadisede o Osmanlılık şevket azameti, o Osmanlılık ulviyetini vücuda getiren halet aliye-i ruhiyenin, ruh fedakâr ümmetin mahiyetini, din ve i’kadın selamet fevkaladesini ilam edici bir meziyet meşhur olmasındandır;  şöyle ki:

     1077 seneyi Hicriyesi o vasatında Mora’nın (İstefe) sahrasında toplanmış olan kuvvetli bir Osmanlı ordusu donanmaya irkâb olunarak bu ayın yirmi dokuzuncu günü Kandiye kalesi önüne çıkarılmıştı.  Nice zamanlardır uzayan, adeta Avrupa’nın en muharip ve güzide milletleriyle Osmanlılar arasında kahramanlık ve maharet-i askeriye imtihanı meydanı mahiyetini alan bu kale muhasarasını artık Osmanlılar kısa kesmek istiyorlardı.  Sadrazam Köprülü zade Ahmed Paşa da ancak bu maksatla ordunun kumandasını bizzat deruhte eylemişti.

     Büyük bir itina ile yeni ordu muhasara tertibatına vaz’ olundu.  Kandiye kalesinin vesait müdafaası kuvvetli ehl-i salib donanması tarafından suret-i mükemmelede tedarik olunurdu.  Kalenin ellişer kaya gülle atar topları, humbaraları, kurşun yağmuru Metristeki Osmanlıların başına mütemadi bir ölüm ve ateş yağmuru yağdırıyordu.  O derecede ki:  Kumandanlarından ekserisi, bu muhasarada ya muvaffak olmak yahut vücut hûn- âlûdunu kale hendeklerinde bırakmak ahdıyla gelmişler iken düşman ateşinin şiddetinden askeri metrislerden daha geriye, daha siper bir mevkie almak lüzumunu ileri sürdüler.  Lakım Serdar Ekrem böyle bir hareketin askere ve düşmene karşı adem-i sebat ve metanet numunesi gibi görüneceğini söyleyerek bu cehennemi müdafaaya ateş altından bir adım bile geri çekilmeği ret etmiş idi. 

Garp dar-l harbinde:  bir Alman keşif müfrezesi.

Garpta:  İleri mevziiye sevk edilen bir makinalı tüfek.

     Metrislerin her an bir adım daha ileri sürülmesine uğraşıldığı, düşman tarafından maharet fevkalade ile açılan lağımların aynı maharet ve basiretle iptal olunduğu, Osmanlıların da şayan-ı hayret bir sebat ve ehliyetle yeni lağımlar açtığı şu esnada ordu ümera ve efradı tarafından gösterilen kahramanlıkları ne saymak, ne de tasavvur edebilmek mümkündür. 

     Pek latif bir yaz sabahı idi;  Girit’in renk ve letafetinde vasi Bahr-i Sefid ile rekabet eden sema saf ve maisi üzerinde henüz şems âlem-tab altın yüzünü göstermişti.( Psiloritis,) İda cebel muazzamı eteklerinde fark olunur olunmaz bir sis yükseliyor, an be an ısınan hava nesim-i aguşunda inhilâl ediyordu.  Bir gün evvel, düşmanın bahren aldığı imdada istinaden leylen metrisleri basmak ve zira yaptığı büyük fedakarane bir huruç hareketi Osmanlıların müdafaa-i kahramananesini takip eden taarruz mukabil hareketi önünde korkunç ve kanlı bir hezimete uğramış.  Yeniçerilerin zülüfkarlı al, yeşil bayrakları kale bedenleri altına kadar Venedik, İtalyan, Alman, Hırvat, Fransız, İngiliz muhariplerinin leşlerini çiğneyerek isal ve olunmuştu.  Şimdi Osmanlı ustaları oralarda düşman lağımları arıyorlar, sabahın ışığı arasında bir takım azaplar mevkileri yakınında düşmüş düşman cesetlerini uzak çukurlara götürmekle meşgul oluyorlardı.  Düşman bu hezimet elimesinden sonra da mevkilerini bir kat daha ıslah etmeğe çalışan Osmanlıları dikkatli ve şedid bir humbara ateşiyle izacdan vaz geçmemişti.  Sol kol alay Beyi Zeynel Bey düşman ateşinin en civcivli yerine rekz olunan çadırından uzun ve ince endamı, altın ve gümüş kakmalı silahları, sırmalı cepkeni ile çıktı;  sabahın namahsus, ipek tüllere benzeyen hafif dumanları arasında vakit vakit ateş saçan büyük, meşhur toplarıyla o korkunç Kandiye bedenleri vakur ve abus yükseliyor, artık ayakta olan Osmanlı muhasara ordusunun esvat-ı müctemiası ta uzaklardan tahrik eden vasi bir bahr-i muhitin mühim bir zemzemesi gibi serin hava içinde dalgalanıyordu.

     Zeynel Bey, garbi Rumeli’nin yalçın kayalı dağlarında yetişmiş metin çamların hiram ve ihtirazını andıran metin ve vakur yürüyüşüyle, çadırın önünde duran zer hapuş bir Serhadlı’nın önünden geçti.  İç ağalarının şebnemlerle müzeyyen zemin üzerine sermiş oldukları kıymettar seccadenin üzerinde sabah namazını eda için kıbleye müteveccih el bağladı.  Hükümdarlara eğilmeyi, düşman kılıçlarına, mermiyatına karşı çelik tolgalardan fazla metin ve sert olan o yakışıklı başında şimdi bir hafif inhina-i tevekkül ve ubudiyet vardı. En hafif taarruzlara karşı ateş saçan, bir nazarıyla pek çok başları önünde ser-fruya mecbur eden bu parlak, şahin gözlerinde paye-gâh uluhiyyet doğru cereyan eden bir iştiyak mülayim, bir teslimiyet fedakârı fark olunurdu. 

     Kahraman alay Beyi o bâlâkda, parlak silahları, rengârenk elbisesiyle Kandiye kalesinin yüksek burçlarında fırsat bekliyen Venedik topçuları için sanki bilhassa mevzu bir nişangâh idi.  Ve düşman bu nişangâhta maharetini denemekte kusur etmiyordu!  Birkaç gülle ve humbara biraz ileriden, biraz geriden geçmek üzere civarı ziyaret etti.  Çadırın önünde duran sarı pala bıyıklı, mai gözlü abus Arnavut neferi gözlerini hakaret karane yüksek kale bedenine çevirdi. 

     Namazda ve haleti kıyamda demir bir sütun gibi sabit duran Zeynel Beyin başını adeta yalayarak geçen bir gülle daha abus Arnavut neferinin sert parmakları yatağanın siyah sapında daha kuvvetle sıkıldı.  Ağzını büsbütün kapayan pos bıyıkları arasından, bir tüfeğin üst tetiğe alınmasını andırır birkaç çatırtılar, haşin kelime çıktı.  Top ateşi sıklaşıyor, lakin namazdaki kahraman Zeynel Bey güya etrafındaki bu ölüm sağanağından hiçbir şey, hiçbir şey duymuyordu.  O şu anda kendisini insanlıktan daha yüksek meratib azv ulviyyet is’ad eden, maneviyetine büsbütün harikuladelik veren, bayağı cesetleri ateşe, ölüme ve işkenceye karşı gayri müteessir, hatta müstehzi kılan İslamiyet’in, bu kahramanlar ve faziletkârlar dininin umman feyza feyz vücuduna istiğrak edip gitmiş, bütün safiyet ve teslimiyeti ile huzur-i ilahide ispat-ı vücut eylemişti. 

     Zeynel Bey maiyetinin ve refikasının ihtarat ve istirhamatına karşı namazını daima mabed-i muazzam âlemin kubbe-i Mina’sı altında ve <<güneş doğan ve güneş batan yerler Allahındır.  Allah vasi ve âlimdir. . .>>  buyuran kuvveyi muhit-i kudsiyenin etrafa saçtığı bütün muhteşemat ve bedayi muvacehesinde ve düşman gülleleri içinde kalmağı itiyat etmişti. 

     Düşmanın ateşi sıklaşıyor, devam ediyordu.

     Pos bıyıklı Arnavut nefer kendi hayatı için asla his etmediği, his etmeğe tenezzül eylemeyeceği bir endişe ile şimdi nihayet secdeye varmış olan Zeynel Beye kurt gibi bakıyordu.  Kahraman kumandan safiyet, ulviyet ve metanetin cephe-i kıymettarını teşkil eden nasiyesini ikinci defa seccadenin yumuşak sathına henüz koymamış idi ki;  Kandiye kalesi bedeninde bir alev ve duman kitlesi içinden çıkan bir humbara tanesi birçok engerek yılanlarını andırır ıslıklar çalarak havada büyük bir kavis çizdikten sonra ta seccadenin, hayır adeta, elan seccade vaziyetinde bulunan Zeynel Beyin başı üzerine düşerek tozu dumana karıştırdı.. . .  l

     Pos bıyıklı Arnavut nefer kumandanın üzerine koşmak, o korkunç humbaraya mümkünse nefsini siper etmek için atıldı.  Vızıldadığı ve Zeynel Beyin başı yanında siyah bir kitle halinde durduğu halde henüz patlamamış olan humbaradan ziyade toz bulutu içinde kahraman Zeynel Beyin ser metin ve müteabbidi nazar haşyet ve huşu’nu zapt-ı işgal etmişti.  Koca kahraman kumandanın başı seccadeye eğilmiş ve zerre kadar yerinden oynamamış idi;  Yere dayanmış parmaklarında en hafif bir lerze bile görünmüyordu.  Sanki:  Gazi Osmanlı hakikaten bu ölüm noktasında değildi.  Sanki hakikaten mertebe-i illiyyuna, illiyyun uluhiyete uçmuş gitmişti.  Asırlar kadar uzun zan edilmeğe layık bir an muhib geçti, vızıldayan humbara Arnavut neferin piş-i haşebe ve tehacümünde hevl-engiz bir taraka ile patladı.  Seccade ve Zeynel Bey bir toz ve ateş bulutu içinde kayıp oldu.

     Nefer gözünü sildiği zaman Zeynel Beyin başı seccadeden kalkmış, dudakları son surenin, kelimat-ı ulviyesiyle tahrik etmede bulunmuştu.  Sırmalı cepkeninin omuzlarında, sarığında tozlar toplanmıştı.  El kadar bir humbara parçası kucağında, muka’ar tarafı harice müteveccih duruyordu. 

     Nihayet hayretten donmuş gibi duran pos bıyıklı neferin nazarı önünde başıyla sağa ve sola selam vererek humbara parçası elinde seccadeden kalktı.  Hiç bir şey olmamış gibi nefere dönerek mütebessimane;

  • Şu üzerindeki toprakları süpür!  Dedi.

     Biraz sonra bütün paşalar ve ümera serdar ekrem Köprülüzade Ahmed paşanın çadırında toplanmışlardı.  Herkes bu hadise-i mehalikeden, bu inanılmaz necat ve halas vakasından bahis ediyor.  Zeynel Beye geçmiş olsun diyorlardı. 

     Bu kahraman hakiki ise, kendisinden büyük bir iltifat ve ikram ile vakayı dinlemekte olan serdar ekreme şu sözleri söylemiş ve şu suali sormuştu:

     Rükûda iken humbara önüme düştü.  Lakin bir düşman humbarası yüzünden allahın namazını bozar mıyım?  Secdeye vardım?  Lakin humbara paralanmayınca başımı seccadeden kaldırmadım.  Acaba namazım bozuldu mu?

     Hayatında nice kahramanlar, nice fedakârlıklar görmüş olan serdar ekrem Ahmed paşa bu safiyet ulviye karşısında ser furu’ etmişti.

     İşte müdafaası bu günün Osmanlı oğullarına mevdu’ olan muazzam vatan binasını kuranlardan bir kahramanın haleti ruhiyesi:  işte bize mürüvvet hâlet-i ruhiyeyi milleye! ( 1 )

               Ali Rıza Seyfi

     ( 1 ) – Humbara paralanmayınca başımı seccadeden kaldırmayıp ziyadece meks eyledim.  Aya namazım bozuldu mu?  Diye sual ettiğinden vezir terya tuval hat eyleyip ciğer darlığına tahsin feravan ve bir kese ile şüz altın ihsan edilir.

          [tarih Raşid Halid evvel – 167]

HARP HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan devam

     Binaenaleyh bir harp harici zuhurunda beceriksiz asker ile ne yapacağı bittabi düşünülecek şeylerden idi.  Vaka İngiltere askerinden ziyade düşmanlarına karşı parasına, siyasetine, bahriyesine, ilim nazarında iktisap ettiği öğe güvenir idi. lord Rosebery 1900 Şubatında lordlar kamarasında irad ettiği nutukta İngiliz imparatorluğu büsbütün < ok > üzerine müessesdir kazandığınız sît muhtel olduğu gün bu adalarda mahpus kalacaksınız.  Hususat ki onlardan la-akal biri sizi sevmiyor.  O vakit düşmanlarımızın birikmiş husumeti müttehiden başınıza çökecektir, demişti.  Mütalaat mesrudeye nazaran İngiltere ticaretine ve sanatına ve şöhret ve donanmasına kuvvetli bir rakip görmek isteyemez idi. 

     1871 de vücuda gelen yeni Almanya 1878 Berlin kongresi Bismarck politikasının üç balasına sâid olmuş idi.  Bismarck Avrupa’da kazanılan menafi ve rüçhanın muhafazası kaydığında olduğundan Avrupa haricine tehalükle atılmaktan tevakki eder idi.  askeri muntazam fakat hazinesi dar olan Prusya İngiliz gayretini güderek ve muavenetini görerek birinci Napolyon’a karşı bidayeten kendini ifna ve ifna ve ba’de hasmını imha eyleyip Gebhard von Blücher ile Wellington Waterloo sahrasında 1815 de kucaklaşmış ve ondan sonra Prusya’nın tevsi’ ve takviyeti İngiltere’ce hoşa gider olmuştu.  Hatta Frankfurt muahedesi Fransa’yı ezerek Almanya ile aralarında bir husumet medide tevlid eylediği cihetle bu nifak İngiliz tahkiminin işine gelmişti.  Bismarck İngiliz dostluğuna kıymet vericilerden idi.

     İkinci Wilhelm’in cülusu 1888 Alman milletine birdud cedid küşad etti.  Millet islaf hükümdaranın kıyaset ve himmetiyle Avrupa’da mertebe-i kemale ermiş olmakla miktaratına Avrupa haricinde cevelan gâhlar tahrişine sevk olunurdu.  İmparator bir nutuğunda demişti ki << istikbalimiz >> derya üzerindedir.  Almanlar deryada ne kadar ileri giderlerse o kadar bize faydalıdır.  Alman bir kere uzak ve büyük görmeğe alıştımı akvat rûz-merre tasalarından azade olacaktır.  Bu gün işgal ettiğimiz yerler eski hanın muvakkatiyetsizlikle rücu ettiği yerlerdir.  Zira o vakit imparatorluk ve onun kuvveti gayri mevcut idi.  iş bu imbisat bahri politikası hariçte mahreçler ve müstemlekeler tedarikine mütevakkıf idi.  bunların tedariki dahi Avrupa’da idame-i sulh ile kabil olabileceğinden Bismarck, ba’de ikinci Wilhelm bittabi sulh politikasına soluk etmişler idi.  müstemleke hususunda Almanya geç kalmıştı.  Nafi ve mahsuldar mahalleri İngilizler ve Fransızlar evvelce ele geçirmiş olmakla sonra gelene bittabi çorak ve fena hassalar düşecekti.  Almanya onlarla iktifaya mecbur oldu.  Fakat faaliyeti sayesinde ehemmiyetlerini arttırarak işine yarar hale getirdi. 

     Alman nüfusu senede bir milyon artıyor idi. o halka diyar-ı ahire hicret adet me’lûfesinden vazgeçirmek ve me’va ve iş bulmak lazım idi.  müstemlekelerin bu hususa hizmeti olduğu gibi fazla kalan vatandaşları Almanya okutup terbiye ettikten ve teşebbüs şahsilerini uyandırdıktan sonra akdini cihana saldırıyor idi.  Tacirler, mühendisler, amele, hatta hizmetkârlar Alman olarak her tarafa yayılmış idi.   nüfus Paris’e bile böyle sokulmuş kırk bin kişi tadat olunur idi.  işgüzarlıklarıyla kar ve kesblerinde muvaffak olan bu zümreler merkezin propaganda ve istihbarat aletleri dahi olup bulundukları mahallerin her halini, siyaset ve iktisadiyatını ihbar eyleyerek vatanlarının erbab-ı hal ve akdini şuûn kâinattan haber ve basir kılarlar idi. 

     Yukarıda beyan olunduğu veçhile fennin son ihtiraatına tevfikan yeniden yeniye

kurdukları makinalar İngiliz’in eski sistemde kalmış tezgâhlarına tefevvuk eyliyor idi.  iş bu rüçhan sanayiye keskin bir rekabet ticariye de munzamm oldu.  Alman gemileri mahir-ül akul bir süratle çoğalıyor ve bütün denizlere yayılıyor idi.  imparator demişti ki:  Okyanus milletimizin kapılarını şiddetle dövmekte ve üzerinde layık olduğumuz mevkie bizi davet ve sevk etmektedir.  Okyanus bizim komşumuz ve muhitimizdir.  Gemilerimiz onun aguşuna sine verdikçe kucaklanıp en uzak sahillerine kadar götürecektir.  Okyanus bizim için lâbüdd bir müttefiktir.  1895 de Kiel kanalının resm-i küşadında hazır bulunmak üzere müddeaten giden düvel-i mütehabbe bahriye mürahaslarına Almanya’yı birinci defa olarak bir devlet bahriye olmak üzere takdim etmiş ve sefainimizin kaburgaları bahr-i Muhitin köpüklü emvacını yarmağa idman ediyor ve Gana ve Nea’mın derya tarikinde bi-şümâr olduğunu anlatıyor gibi sözlerle müstakil nazarların  melahalıka müteveccih olduğunu ima etmişti.

     Alman bahriyesinin sürat tevsii ve toprak karaları yığınların denize açılması İngiltere’ce kemal-i dikkatle takip olunuyor idi.  Umulmayan bu tevrîdiler İngiliz’in ekmeğine ortak çıkmışlar ve gümüş kuşak tabir ettiği denizleri onlar şimdi altın kuşak tesmiye etmişler idi.  ticaret İngiltere’yi temelinden sarsıyor idi.  1875 de altı milyar franktan ibaret olan Almanya ticaret hariciyesi 1913 de yirmi altı milyara baliğ olmuştu.

     İşbu terakki harp donanmasından dahi kendini gösterdi.  1870 de donanması olmayan Almanya kırk senede Fransa’ya faik kuvvet-i bahriye vücuda getirdi, İngiltere için teemmüle şayeste bir keyfiyet de bu idi.

     Azimet iktisadiye siyasiyata dahi müntakil olmuş idi.  Almanya’nın haber ve malumatı olmayarak dünyanın hiçbir noktasında bir tebdil, bir suret tasfiye olamayacaktır iddiasını imparator defaat ile tekrar etmiş idi. 

     Almanlar hegemonyaya doğru gidiyorlar idi.  el-yevm birincilik manasında istimal ettiğimiz bu lügat Yunan kadimden me’huz olup, orada vakit vakit Atina ve Isparta ve Thiva şehirleri diğer medineler üzerine tağlib eyledikte Yunan hegemonyasını der-dest eylemişlerdir, diye tarihte mukayyiddir.

     Asrımızda hegemonyaya bedel muvazene politikası terviç olunmakta, çünkü milletler başka bir milletin tağlib ve tahkimini ve kendilerine emir-i mutlak olmasını çekememektedir.  Mamafih Almanya, silahlarının şaşaalı galebatına sanayide, ticarette, maarif ve medeniyette, terakkiyat fikriyede parlak muzafferiyetler ilave eylediğinden feylesofları, dâr-ül-fünûn hocaları velhasıl bütün mütefekkirleri tefevvuk maddi ve maneviyi yâd ile Alman silahından nebeân eden kuvvetin, medeniyet âlemini feyzdar edeceğini, yani harbin inzizam ve terakkiyi vücuda getirici bir kuvve-i nafia olduğunu söyleyip durmakta idiler.  Kuvvet ve ceberutu ile hâkim ve nafizliğim olan Cermenya bu kuvvet ve ceberutuyla cihanda bir medeniyet faika tesisine kabil ve müstaidd olduğu fikri müellifat ve münakaşat ciddiyelerinde lemeân etmektedir.  İşte İngiltere böyle korkunç ve ağzı ve davası yüksek bir rakip karşısında bulunuyor idi.  statikler, Hamburg dünyanın birinci iskelesi oldu diye tahrir edip Hamburg tan kalkan cesim ve muntazam gemilerin İngiliz sefinelerinden daha çabuk Amerika’ya vardıkları İngiltere’den görülüyor idi.  Alman emtiası, yalnız İngiliz müstemlekatını değil nüfus Londra pazarını da doldurmağa başlamıştı.  Roseberry, Alman emtiasını takiben tepesi sivri Alman miğferlerinin hücumuna intizar ediniz feryadını fırlatmış idi. 

     Almanya’da bulunan İngiliz şahbenderlerinden biri yazmıştı ki:  Son yirmi beş sene zarfında Almanya’da husule gelen terakkiyat cesime her şeyde mütezahirdir. Faaliyet sanayide başa geçmek ve rakipleri geri bırakmak hususunda sarf olunan dehşetli ihtimama her şeye tercüman olmaktadır.  İngilizler Almanları kazandıklarına ve mevcutlarına ve Almanlar İngilizleri kazanacaklarına rakip ad eyliyorlar idi.

     Bu fikir mahûf rekabet, hükümetlerden efrada dahi sirayet ve tamim eyleyerek ferden ferda aralarında niza’ ve husumet uyandırmış idi.  İngiliz müverrihisiyle ticaret sulh ve asayişin amillerindendir.  İtikat âtikinin aksini ispat ederek ticaret, vesile-i harp olacaktır naziresini ortaya koymuş idi. 

     İkinci Wilhelm hatt-ı zatında ne harp taraftarı ve ne de İngiliz düşmanı idi.  Alman inkişafatına sulhen lüzum ve ehemmiyetini pekiyi bulur idi.  Ancak bu inkişafata mani olmak isteyeceklere Cermen haklayıcı topuzunu indirmek için arkada ordu ve donanmasının her an hazır ve kavi bulunmasını unutmaz idi.  bu mesleği makbul ve na-kabil-i itiraz idi.  bazı ef’al ve makalatında lüzumsuz ataklıkları olmasa bugün a’dânın vürud zebani olan <<Prusya militarizmi>> sözlerine mahal kalmayacaktı.  

     Devlet-i Osmaniye:  Devlet-i Osmaniye Berlin muahedesiyle Rumeli’nde mühim hatt-ı müdafaası olan Tuna ve Sava’yı kayıp ettikten başka Balkan hattını dahi elden kaçırmıştı.  Rus galiyatı sayesinde Balkan yarım adasında peyda olan küçük hükümetler kanaatkâr olmayıp tırnakları biraz uzayınca bütün millettaşlarını bayrakları altına toplamak için Rumeli vilayetlerimizde ika’–i fitne ve iğtişaş ile tevsii hududa çalışacakları derhal istişmâm olundu.  Hırs ve tamahlarına hail olacak tedbirin biri kuvvet ve diğeri i’mâr ve terfi idi.  kuvvet amal harisaneyi sed eyleyecek ve i’mârat ve terfihat ile Yunan, Islav ve Bulgar ırklarına mensup olan vilayat şahane ahalisi hoşnut edilip komşuların kef-i nazar edecek idi.  yalnız Rumeli’ye hasrıyla iktifa münasip olmayan bu siyaset ki bi-z-zâtih vazife-i müterettibe hükümettir.  Bütün evliya umurumuzun dehnanı işgal ettiği halde tatbikatta bir türlü muvaffakıyet gösterilemedi.  Mithat Paşanın tergib ve ihbarıyla 1717 de ilan olunan kanun-u esasi iki sene sonra hükümden sakıt olup kararname suretinde neşir ve mevki-i icraya vaz’ edilen idare-i örfüye ref olunmayarak memleketin üzerine otuz sene kâbus gibi çöktü.  Makam saltanatın o hami idare-i devlete ve mesâlih-i umumiyeye müstevli olarak tebada hukuk, zimam-dârânda cüret, memlekette terakki ve inkişafa doğru hareket bırakmadı.  Vicdanları yeis ve fütur yorudu.  Jurnalcilik fevkalade revaç bulup ve akl-ı selime sığmayacak ihbarat ile birçok teşebbüsat Hayriye ve hatta bab-ı alinin islahına dair maruzat mühimme ve nafiası bir curnal ile tebah ve heba oluyor idi. umur-ı maliye bozuk, israfat ölçüsüz, intizam ve itaat askeriye muhtet, kuvve-i bahriye tamamen münkesir, siyaset dahiliye korkunç, siyaset hariciye zayıf, sanayi ma’dum, ticaret hariciye mahdut, adalet meşkuk, emniyetsiz bir kemal velhasıl bekayı temin eden kuvve-i hayatiyeden eser na-meşhud idi.  ilm-i terakkiyat ve medeniyet vadisinde fersah fersah merhaleler kat’ ederken bir tevakkufta inat edip duruyor idik.  Asır hazırda vukuf geri gitmektir hükmü haksız da harfiyyen varid idi.  bir mukteza-i cilve-i kader erbab-ı basiret ve himmeti vehameti hakkıyla görüp takdir edildiği halde helç kimse çare bulmağa masdır olamaz ve teşebbüsler ekseriya bir curnal şerine uğrayarak seviye düşer idi.

          Mabadı var

               Abdurrahman Şerif

          [ 1 ] – Humbara paralanmadıkça başımı seccadeden kaldırmayıp ziyadece meks eyledim.  Aya namazım bozuldu mu?  Diye sual ettiğinden vezir derya nuval hatt eyleyip ciğerdarlığına tahsin feravan ve bir kese ile yüz altın ihsan eylediler.  (tarih Raşid cild evvel – 167)

Havalar kahramanı Yüzbaşı:  Manfred von Richthofen

Meşhur tayyareci Yüzbaşı Manfred von Richthofen şimdiye kadar 64 düşman tayyaresini hak mağlubiyete sermek suretiyle en meşhur, en mahir ve en kahraman tayyarecisi olduğunu ispat eylemiştir.  Yüzbaşı Manfred von Richthofen sergüzeşti ve menakıb muzafferiyeti <<Tasvir-i Efkâr>> refikimiz tarafından tefrika edilmektedir. 

İSKAJERAK MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

Geçen nüshadan devam

12

     HMS Marlborough dretnotunun torpillendiği halde ateşe devam edebilmesi İngilizlerce pek ziyade sezavar iftihar bir hadise teşkil etmiş olacak ki Amiral Jellicoe’nun raporunda bu gemi hakkında bilhassa beyan-ı takdirat edilmiştir.  Hâlbuki bölme tertibatı pek mükemmel olan yeni gemilerin bir torpil isabetiyle batmadıkları – bilhassa Alman donanmasında – müteaddit defalar görülmüş bir hadise olduğuna nazaran, İngilizlerin HMS Marlborough’nun halini izam ettikleri anlaşılıyor. 

     Torpido hücumları:

     Sefain cesime arasında, misli görülmemiş bir şiddetle topçu muharebesi devam ederken tarafeyn sefain hafifesi de, her fırsatta büyük gemilere hücuma şitâb ediyorlardı.  Münferit Alman filotillaları İngiliz kuvveyi asliyesine hücum ediyor, endaht menziline kadar sokularak torpillerini atıyorlardı.   Hücumu müteakip iştial tarakaları işitiliyorsa da havanın sisli, bulutlu ve dumanlı olması, yağmur yağmakta bulunması hasebiyle düşman gemilerinin batıp batmadığı fark edilemiyordu.  Yalnız bir düşman muhribi, torpido isabeti neticesinde batarken görülmüş, bir Alman torpido botu da top ateşiyle gark olmuştu. 

     Saat 8,25 de İngiliz muharebe kruvazörlerinin sancak baş omuzluğunda ve düşmanın epeyce ilerilerinde ahz-ı mevki etmiş olan üçüncü İngiliz hafif kruvazör filosu Alman kuvveyi asliyesine bir torpido hücumu yapmıştı.  Bu filoya mensup HMSYarmouth ve HMS Falmouth namındaki seri İngiliz kruvazörleri, Alman donanmasının en ilerisinde bulunan muharebe kruvazörlerine ikişer torpil attılar ve bir iştial vuku bulduğunu müşahede ettilerse de Alman sefinesinin batıp batmadığını anlayamadılar.  Üçüncü hafif kruvazör filosu, müteakiben Alman zırhlı ve kruvazörlerine top ateşi açmak cüretini de gösterdi.  Bu esnada SMS Lützow hatt-ı harpten çıkıyordu.  İngiliz başkumandanı, üçüncü hafif kruvazör filosunun Alman sefain-i cesimesine ateş açmak cüretini göstermesinden ve sonra bila-hasar avdete muvaffak olmasından, böyle bir hücuma imkân görülmesi, düşmanın kudret harbiyesinin mühim surette haleldar olmuş olduğuna delalet ettiği, hükmünü çıkarıyor.  Hâlbuki eğer Alman muharebe kruvazörleri, 5300 ton cesametinde 26 – 27 mil sürate haiz 8 tane 15,2 lik top 2 tane 53 lük torpido kovanı ile mücehhez bulunan bu küçük kruvazörlerin ateşlerine mukabele eyleyemeyecek kadar aciz ve perişan bir hale gelmiş bulunsalardı şüphesiz, daha evvel veya o sıralarda İngiliz kuvveyi asliyesinin sefain-i cesimesi tarafından tamamen tahrip ve imha edilirlerdi.  Alman muharebe kruvazörleri İskajerak muharebesinin devamı müddetince bila-inkita, her cins İngiliz gemileriyle harp etmiş ve mühim haşarata uğramış olmakla beraber iki üç küçük kruvazörün ateşine mukabele edemeyecek derecede zebun düşmemişlerdi.  Üçüncü İngiliz hafif kruvazör filosunun Alman muharebe kruvazörleriyle tutuştuğu mücadeleden zayiat vermeden kurtulması, Alman gemilerinin o sıradaki zayıf ve bitabiyesinden ziyade sefain mefkûrenin harbin bu müthiş anında bütün gayretlerini cesim İngiliz zırhlılarına hasr ederek küçük İngiliz kruvazörlerini ihmal etmiş olmalarından münbais bulunsa gerektir. 

     Beatty yine başa geçiyor:

     Saat 9 dan itibaren Amiral Beatty’nin kumandasındaki İngiliz muharebe kruvazörleri tekrar Alman donanmasıyla temasa gelmek üzere tedricen cenup ve cenup garbiye müteveccih bir hat seyir takibine başladılar.  Ve 9,15 de 13700 metreden düşmanın iki muharebe kruvazörüyle SMS König sınıfına benzeyen iki hatt-ı harp gemisinin cenuba doğru seyir ettiğini gördüler.  Bu esnada, İngilizler;  Almanları üss-el-harekelerinden uzaklaştırmak üzere cenup garbi ve garba sürmek istediklerinden filoların istikamet seyri cenup garbiye dönmüştü.  Güneş, bulutların arasından garba doğru yaklaştıkça sa’y-i rüyet tezayüt ettiğinden 9,17 de muharebe

Alay kumandanı:  bir Rus kadını.

Kerensky’nin Rus ordusunda bir şok çenkciyana uyandırmak maksadıyla teşkil ettiği kadın alayları müfrit sosyalistlerin mevki iktidara geçtikleri ihtilal günlerindeki hükümete karşı ilan-ı isyan eylediklerinden, vukua gelen musademat neticesinde pek çok mecruh ve maktul verdikleri gibi kadınların kısm-ı azaminin ırzlarına da tecavüz edilmiş ve alaylar dağıtılmıştır. 

tekrar başlıyor ve İngiliz muharebe kruvazörleri 22mile tezyid-i sürat ediyorlardı.  Biraz sonra Beatty filosu cenup garbiye doğru istikametini tebdil ediyor, sürat de 18 mile indiriliyordu.  İngilizlerin iddiasına nazaran, o sırada Alman gemilerinden bininde yangın çıkıyor, diğer biri de geri kalıyordu.  Alman hatt-ı harbinin ilerisinde bulunan muhripler, bacalarından kesif duman bulutları çıkararak büyük Alman sefain-i harbiyesini görülmeden uzaklaşmaları imkânı ihzar ediyorlardı.  Saat 9,45 de Beatty filosu, artık Alman gemilerini tamamen gözden kayıp etmişti.  Saat ona gelirken Amiral Beatty garp istikametlerinde istikşafatda bulunarak Alman hatt-ı harbinin reisini tayin eylemeleri birinci ve üçüncü hafif kruvazör filolarına emir etmiş ve kendisi de bu filolara muzaheret ve muavenet etmek üzere, bütün kuvvetiyle garba doğru yol vermişti. 

     Amiral Beatty garp istikametinde seyir ederken iki Alman muharebe kruvazörü ile müteaddit hatt-ı harp gemileri görüyor, tahminen 9100 metre kadar bir mesafeden düşmanla şedid bir muharebeye girişiyordu.  Fakat sis ve duman sa’y-i rüyeti yine hüda-sagriye tenzil ediyor, muharebe münkati’ oluyordu. 

     Muharebenin bu safhası hakkında Amiral Beatty diyor ki:

     << . . . lion muharebe kruvazörü, düşmanın rehber sefinesinin mükerreren mermi isabet ettirdi ve mezkûr gemiyi yüksek bir alev sütunu çıkararak iskele tarafına doğru pek ziyade meyil etmiş olduğu halde sekiz kerte harice devir etmeğe mecbur etti.  SMS Prens Royal düşmanın üç bacalı bir harp gemisinde harik ifa etmiştir.  HMS Newzealand ile HMS İndomitable sefineleri harp etmekte bulundukları bir üçüncü geminin yana yatarak ateşler içinde hatt-ı harpten dışarı çıktığını bildirdiler tekrar zuhur eden sis mezkûr gemileri ihata etti.

     Amiral Beatty 10,38 de Almanların garba doğru seyir ettikleri son defa olarak müşahede etmiş ve artık bundan sonra hasmı ile teması kayıp ederek onu bir daha görememişti.

     Amiral Beatty, Alman tarihçesinde hiç mevzu olmayan bir hadiseden şöylece bahis ediyor:

     << . . . ba’de-z-zevâl 10,40 da muharebe kruvazörlerinin kâffesi, sabih veya endaht edilmiş bir torpil ile ve ihtimal ki kazazede bir sefinenin enkazıyla müsademeye benzer şiddetli bir seda his ettiler.  Sintineler muayene ettirildi, böyle bir kaza zuhura gelmediği anlaşıldı.  Binaenaleyh bu şiddetli seda büyük bir geminin infilak etmesinden ileri gelmişti. 

     Böyle bir infilak vaki olduysa batan gemi İngiliz mi idi yoksa Alman mı?  . . . Bunu şimdilik tayin etmek imkânı yoktur.

     Almanların son torpido hücumu:

     Saat 9 dan sonra tarafeyn kuvveyi asliyeleri arasındaki topçu muharebesi, havanın ahvalinden dolayı, kesilmişti.  Filhakika o sırada yağmur yağıyor, yüzlerce bacanın püskürttüğü kesif dumanlar ve İngilizlerin iddiasına nazaran Alman sefaini tarafından vücuda getirilen suni sislerle bir kat daha artan tabii pus efvâh-ı nâriyye-i sekilenin binlerce endahtından mütevellit barut dumanları da bu yağmura inzimam ederek etrafı karartıyor, dost düşman tefrik edilemeyerek toplar ara sıra sükûta mecbur oluyordu.

     Tarafeyn gemileri, her endaht ettikçe toplarının şalelerinden biran için rüyet ve müşahede edilebiliyorsa da hiçbir sefine vazıhen görülemiyor, sınıfı, vaziyeti tamamen tefrik ve tayin olunamıyordu.  Ve sis ve duman o derece kesif idi ki bilhassa dağınık bir vaziyette bulunan İngiliz donanmasında, İngiliz gemileri düşman zan etmemek için pek ziyade dikkatli davranmak lazım geliyordu. 

     Alman başkumandanı havanın karanlığından, vaziyetin şok ve ibhâmından istifade etmek için muharebe kruvazörleri ve torpidobot filotillaları ile bunları sevk ve idare eden küçük kruvazörleri son süratle düşman hatt-ı harbinin bulunduğu cihete doğru saldırttı.  Bu seri Alman gemileri 30 – 36 mil süratle ileri atıldılar, sis tabakasını geçerek İngiliz hatt-ı harbine sokuldular.  İngilizler, bu hücumu müthiş bir mermi yağmuru ile karşıladılar.  Mesafe 6000 metreye indiği zaman Alman muhripleri, sulh zamanında yaptıkları manevraların verdiği müstesna bir maharet ve çâlâkî ile kendi muharebe kruvazörlerinin önünden ve aralıklarından fırlayarak geçtiler.  Ve torpidolarını düşman hattına attılar.  İngilizlerin şiddetli ateşi, hücuma iştirak eden torpidobotlardan yalnız birini batırmıştı.  Diğerleri kâmilen avdet ettiler.

     İngilizlerin mukabil torpido hücumları:

     Saat 10,30 a doğru dördüncü hafif İngiliz kruvazör filosu da bil-mukabil Alman hatt-ı harbine hücum etmişti.  İngiliz hatt-ı harbinin reisinde bulunan mezkûr filo aynı zamanda hem muhacim Alman muhriplerine taarruz etmiş, hem de hücuma kıyam eden on birinci İngiliz muhrip filotillasına muzaheret eylemiştir.  Bu hafif kruvazörler, ba’de torpidolarla beraber düşman hatt-ı harp sefainine dahi hücum etmişlerdir.  Bu hücum esnasında SMS Kaiser sınıfından bir gemide saat 10,40 da bir iştial görüldüğü ve İngiliz hatt-ı harp sefaini ile küçük İngiliz kruvazörleri ve muhriplerinin, kendi üzerlerine hücum eden Alman muhriplerinden dördünü batırdıkları İngilizleri tarafından iddia edilmekte ise de Almanlar, yukarıda görüldüğü veçhile, yalnız bir muhrip zayi ettiklerini söylüyorlar.

          Mabadı var

               Abidin Daver

SULH MURAHHASLARIMIZ

     Rusya ile düvel-i müttefike beyninde Brest-Litovsk şehrinde cereyan etmekte olan müzakerat sulhiyede sadrazam Mehmet Talat paşa hazretleri, hariciye nazırı Ahmet Nesimi Bey Efendi hazretleri, Berlin sefir –i kebiri İbrahim Hakkı Paşa hazretleri, fahri yaveran hazret-i şehr-i yariden birinci ferik Zeki Paşa hazretleri devlet-i Osmaniye namına murahhas tayin edilmişlerdir. 

Birinci murahhas:  Sadrazam Talat Paşa hazretleri

Murahhas İbrahim Hakkı Paşa hazretleri

Murahhas Ahmet Nesimi Bey Efendi hazretleri

Murahhas:  Zeki Paşa hazretleri

Deniz sesleri:

TAHTELBAHİRLER

     Tarihçe-i tekemmül

     Şu harb-i umumide kendisinden pek çok bahis edilen tahtelbahirler hakkında karîen kerime tam bir fikir verebilmek ümniiyesiyle bir silsile-i makalat neşir etmek emelindeyiz.  Bu nüshada birinci makaleyi pîşe-gâh karî’ine vaz ile mübâhî bulunuyoruz.

1

İlk devre

     Tahtelbahirlerin harp bahride bir kıymet-i ilmiyeye haiz olarak tanınması her ne kadar pek yeni ise de bu babda ilk teşebbüs 1824 tarihi miladiyesinde Cornelius Van Drebbel isminde bir Felemenkli tarafından vukua gelmiştir.  Van Drebbel ahşaptan bir zarf vücuda getirerek her tarafını güzelce kapadıktan sonra deri ile setr etmiş ve su altına geçebilmek üzere bazı tertibat ilave etmiş idi.  bunu yalnız bir kişi kullana biliyordu.  Vasıta-i mahreke yanlarından harice doğru çıkartılan ve su geçmez bir halde bulundurmak için deriden yapılmış stafin bukslar dâhilinde işleyen küreklerden ibaret idi.  Van Drebbel bu iptidai vasıta ile tahtelbahir seyrinin kabil-i icra olduğunu muvaffakiyetli bir surette ispat etmiş oluyordu. 

Bushnell’in Tırtıl ‘ı 1776

     1872 sene miladisinde David Bushnell tarafından vukua gelen teşebbüse kadar bu hudut üzerinde hiçbir terakki zuhura gelmemişti.  Bushnell harpte bilfiil istimal olunan bir tahtelbahrin ilk muhteri ve amilidir.  Şeklinden dolayı “tırtıl – deniz kaplumbağası” tesmiye edilen bu tekne oturur vaziyette bir kişiyi istiap edebilecek vesaitte idi.  dümen ile idaresi bildiğimiz tarzda ve kuvveyi sevkiyesi el ile tahrik edilen dâhili bir krank vasıtasıyla çevrilen pervaneden ibaret idi.  dalma, su safrası alınarak icra ediliyordu.  Tekne dâhilinde basit bir tertibat ianesiyle düşman gemisi karinesine bir uskuru vira edilebiliyor ve bu sayede tahtelbahrin haricinde ve mahal mahsusunda bulunan bir torpido muhasım sefineye rabt edilmiş bulunuyordu.  Torpido bu veçhile rapt edildikten sonra tahtelbahirden kurtarılıyor.  Bu esnada çekilen bir pin vasıtasıyla harekete ilka olunan bir saat tertibatı torpidoyu matlup olan zaman nihayetinde ateşliyor idi.

     1775 senesinde Bushnell tahtelbahri ile New York limanında yatmakta olan İngiliz gemisine hücum etmeğe davet edilmişti.  Fakat zafiyet bedeniyesi bu müşkül işi bizzat deruhte etmeğe mani olduğundan “Continental Army” ordusundan “Sargent Ezra Lee ”ismindeki bir onbaşı intihap edilmiş ve tahtelbahrin sevk ve idaresi buna talim edilmekle beraber “Staten Island” açığında demirli bulunan İngiliz Amiral gemisine hücum eylemesi telkin olunmuş idi. 

     Ezra Lee tahtelbahri, sevk ve idareye ve (turtle) ın kıç tarafında müsait bir mevki isale muvaffak oldu.  Fakat gemi karinesinin bakır kaplı bulunmasından ve tırtılın aşağıya doğru tazyike karşı pek az mukavemete haiz olmasından dolayı torpidoyu rapt etmekte müşkülata müsadif oldu.  Sabahın takribiyle asabiyet olan ve ihtimal ki taze havaya ihtiyaç şedid his eden onbaşı torpidoyu rabt etmeksizin bırakarak firar eyledi.  Torpido kurulduğu veçhile zam zamanında patladı.  Fakat afeti ile İgal’den iyice açılmış bulunduğu cihetle infilaktan mütevellit su sütununun sefine mürettebatında husule getirdiği heyecandan başka bir mazereti mucip olmadı.

     Bu yegâne teşebbüsten sonra – küçük tahtelbahir, manevra kabiliyetini ve silahının müessiriyeti layıkıyla ispat eylemiş olmasına rağmen – Bushnell’in Tırtıl’ı vesile-i hande oldu ve badema nazar-ı iltifata layık görülmedi.  Şu dâhiyane olan eser ihtiranın muarız kaldığı muameleden ve kıymetinin takdir edilememesinden meyus kalan zavallı Bushnell tahtelbahir tarihi sahaifi arasında kayıp olup gitti.

     Bundan sonra, tahtelbahirçilikte ameli bir terakki husule getiren istimbot muhteri Robert Falton idi.  mumaileyh Bushnell’in terk eylediği noktadan işe başlamıştı. 1799 senesinde planlarını ilk defa Amerika memurin bahriyesi önüne vaz eyledi ise de hiçbir teşvike mazhar olamadı.  Bunun üzerine Fransa’ya geçerek üç sene kadar kendisini tanıtmakla vakit geçirdi.  Nihayet Napolyon Bonapart’ın huzuruna kabul edilebildi.  Bonapart mesele ile pek ziyade alakadar görünerek tetkiki için bir komisyon teşkil ve neticenin kendisine rapor edilmesini emir eyledi.  İcap ettiği kadar tetkik ve münakaşadan sonra komisyonca sefinenin inşasına ve tecrübesinin icrasına 10000 frank tahsisini intaç eden müsait bir rapor tanzim edildi. 

     Falton’un planlarına tevfiken “Nautilus” inşa ve “La Seine”nehri üzerinde tecrübeleri icra edildi.  Bu da Bushnell’in Tırtıl’ı gibi el ile sevk ediliyor ve pek batî bir süratle icrayı hareket edebilirdi.  Bu sefine İngiliz filosuna taarruz edebilmek fikriyle vücuda getirilmiş olduğu için Manş kanalını geçmeğe muktedir bulunması lazım geliyordu.  Hâlbuki abluka vazifesini icra eden İngiliz filosuna karşı icra edilen müteaddit hücumlar adem-i muvaffakıyete uğruyordu.  Çünkü vukuundan tamamıyla haberdar olan İngilizler Falton’un huruç menzillerinden haricinde bulunuyorlardı.  Binaenaleyh Bonapart hiddet ve nefret içerisinde Nautilus’un bir kıymet askeriyesi bulunmadığına karar verdi ve Falton’u bedel tesmiye eyledi.

     Falton bundan sonra planlarını İngiltere’ye nakil etti ve William Pitt tarafından samimi bir kabule muzahir oldu.  Mumaileyh şu tertibattaki manayı ihata eyledi ve Falton ile beraber milletlerin hâkimiyet bahriyesine hatme çekeceğine kail oldu. 

     Hâlbuki İngiltere’de bahriye nezareti, vasi bir derecede tatbik olunduğu surette İngiliz hâkimiyet bahriyesini tehlikeye düşürecek her hangi bir eser ihtiraa müzâheret eylemeği ret ediyordu.  İhtira attan sarf-ı nazar eylemek ve düşmanın bundan istifadesine mani olmak şartıyla Alton’a bir meblağ teklif edildi.  Falton ise buna rûy rıza göstermedi ve tahtelbahri ile artık bir şey yapamayacağına kani olarak müttehide-i Amerika’ya avdet ve bütün mesaiyesini istimbotun inkişafına hasr eyledi. 

     Bunu takip eden altmış sene zarfında kısmet ameliyeyi haiz hiçbir tekâmül meşhut olamadı.  Şimalliler ile cenuplular arasındaki muharebe dâhiliyede cenuplular “David” tesmiye eyledikleri bir takım küçük botlar vücuda getirdiler.  Çelikten inşa edilmiş olan bu teknelerin kuvveyi mahrukesi buhar makinası idi.  Şu halde bunların evvelki tahtelbahirlerinden olan esaslı farkını işte bu makineler teşkil ediyordu.  Silahları gönder nihayetlerine tespit edilmiş torpidolardan ve tarz-ı hücumları da düşman gemisine mezkûr torpidolarıyla vurmak ve müsademe tesiriyle bunları patlatıp gemiyi berhava eylemekten ibaret idi.  bu “David” lerden hiçbirinin tahtelbahir hücumunda muvaffak olduğu vaki değildir.  Yalnız bir tanesi demirli bulunan ve şimalilere mensup olan “(USS Housatonic),” gambotuna torpidosunu müsademe ettirmeğe muvaffak olmuş ve husule gelen infilak neticesinde hem “David” ve hem de gambot batmıştır. 

     1863 senesinde Fransızlar tahtelbahir meselesini tekrar ele aldılar.  Bu o zamana kadar inşa olunanlar içerisinde ilk büyük tahtelbahir olup mai mahreci 500 ton idi.  filhakika mezkûr tahtelbahir daha pek yakında inşa olunanlara nazaran bile büyük ad olunabilirdi.  Makinaları tazyik olunmuş hava ile işleyen nevadın olup kudret sevkiyeyi husule getirecek havanın tazyik tahtında tutulmasına hadim bir takım sarnıçlara havi bulunuyor idi.  hâlbuki bu zamanlarda tazyik olunmuş hava ile işleyen makinalar henüz mazhar-ı tekâmül olamamış bulunduğundan gemi pek az bir müddet su altında kalabiliyor ve ancak dört veya beş not süratle seyir edebiliyor idi.  bundan başka istikrarı da yolunda olmadığından su altında idare olunamaz bir halde olunuyor idi.  maheza Fransa hükümeti 1874 senesine kadar bununla tecrübeye devam ve nihayet gayri ameli adile tahtelbahir projesini terk eylemiştir.

          Mabadı var

               Tevfik

BAHR-İ MUHİTTE KRUVAZÖR AVCILIĞI

     Öğlene doğru kömür vapurunun yanında demirledik. Bu da hemen sancak tarafımıza bağlandı.  Büyük kömür bayramı başladı.  Kızgın güneş altında serin bir şimal rüzgârı gayet latif esiyordu.  Fakat kömür tevzi pek dehşetli idi.  bütün kapılar ve pencereler arasından geminin dâhiline nüfuz edemiyordu.  Aradan henüz birkaç saat geçmişken gemi ne kadar mülevves görünüyordu.  Küçük kömür vapuru hemen boşalmıştı.

     Mürettebat son günlerde hem kendilerini, hem de gemiyi temizlediler.  Bu kolay bir iş değildi.  Fakat ertesi Pazar “Kayzer” yeniden gayet müzeyyen görünüyordu.  Kâfi miktarda kömürümüz olsa idi!  daimi arzumuz bundan ibaret idi.  yalnız her gece, yakın karada şiddetli bir fırtına kudurmakta ve bu cihetle telsiz telgraf cereyanı kesmeğe mecburiyet görülmekte olduğundan artık hiçbir haber yakalayamadığımız için çok keder ediyorduk.  Pazar ertesi günü ale-s-sabah saat sekizde bir kömür vapuru zuhur ediverince ne büyük meserret his ettik. 

     Nöbetçi zabiti, aşağı güverteye <<kömür istasyonunda diziliniz>> diye haykırdı.  Güvertenin üstünde kömürle kararmış insanlar karınca gibi kaynamağa başladılar.

     Magdeburg vapuru der-akab iskele tarafımıza uzunluğuna geldi ve bizim için 1400 tonilato kömür getirmiş olduğunu haber verdi.  Bu miktar kömür vakıa çok bir şey değildi.  Ancak asıl mesele kömür getirmekle beraber vatan haberleriyle de bizi ziyadesiyle sevindirmiş olması idi.  mürettebatı etrafımda halka ettim ve garp cephesinde askerlerimizin Belçika’yı geçip Fransa’ya dâhil olduklarını ve daha sair güzel haberleri kendilerine okudum. 

     Vatandan gelen bu iyi haberler üzerine umumi müserret haykırışları yükseldi.  İki misli gayretle sepetlere küreklerle kömür dolduruluyor ve bu sepetler büyük bir çalaki ile güverte üzerinde uçuruyordu.

     Şimdi artık <<Poldhov>> telsiz telgrafı istediğini dırlanıp dursun.  Bunlara gemimizde hiçbir kimse inanmayacaktı.  Kuvveyi maneviye arttığından kömür almak işleri büyük faaliyetle cereyan ediyordu.  Vinçlerin gürültü ile işlemesi ve sepetlerden boşalan kömürlerin çatırtı ile yuvarlanması bize musiki gibi geliyordu.  Güneş batmak üzere olmakla beraber hiçbir yorgunluk eseri görülmüyordu.  Her tarafta kömürle siyahlanmış cehrelerden harice lem’alar saçan parlak nazarlar görülüyordu.  Birinden diğerine meserretli, cesaret artıran sözler fırlatılıyordu.  Bu derece sevinçle çalışan insanları görerek.  Ne ulvi manzara!  Bütün gün, kömür alma meşgalesi, böyle büyük bir gayretle devam etti. 

     Ertesi sabah erken saat beşte yeniden kömür almağa başlanıldı.  İş pekiyi ilerliyordu.  Maiyet zabitimle beraber kömür dolduracak yeni yeni yerler buluyordum, şöyle ki öbür gece kâfi derecede teçhiz edilmiş olarak tekrar denize açılabileceğimizi iyiden iyiye ümit ediyorduk.

     Öğlen, saat on ikiyi pek az geçe, tam mürettebat öğlen istirahatine çekilmiş oldukları sırada şimalde bir duman bulutu zuhur etti ki bu hal, kömür esvabı içinde güvertede de taam etmekte olan biz zabitlere ziyadesiyle dâî şüphe göründü.  Ön direk meydana çıktı, sonra baca.  Bu ancak bir harp gemisi olabilirdi.  İhtimal ki müstemlekeyi teftiş etmek isteyen bir ispanya harp sefinesi idi.  yoksa bir Alman sefinesi mi idi?  işte gemi yarım bir gölge gibi meydana çıktı.  İçimizden biri bağırdı:  “hay Allah belasını versin!  Bir İngiliz.” Güya bu mütalaayı tasdik için öteden şimşek gibi bir şey çaktı.  Gemi daha takriben 10,000 metre uzakta bulunuyordu.  Bu çakan projektör idi.  hülasa bizimle konuşmak istiyordu.  İşaret ustamız bizim projektöre atıldı:  anladık!

     Bunun üzerine atideki işaret muhaberesi başladı:

     İngiliz kruvazörü “HMS Highflyer “: – teslim olunuz.

      SS Kaiser Wilhelm der Grosse;  Hiçbir cevap vermedi.

     HMS Highflyer: – Sizi teslim olmağa davet ederim.

     SS Kaiser Wilhelm der Grosse:  Alman sefineleri teslim olmazlar.  İspanyanın bitaraf lığına riayet etmenizi tavsiye ederim. 

     SS Highflyer: – Bu limanda ikinci defa olarak kömür alıyorsunuz. Teslim olmağa sizi davet ederim.  Eğer teslim olmazsanız hemen üzerinize ateş açacağım.

     SS Kaiser Wilhelm der Grosse: – Burada ilk defa olarak kömür alıyorum.  Hem bu bir ispanya meselesidir.

     HMS Highflyer: – hemen teslim olunuz.

     SS Kaiser Wilhelm der Grosse: – Artık size diyecek başka sözüm yok.

          Bitmedi.

TEHLİKE

Geçen nüshadan mabat

     Şerait sulhiye:  o kadar ağır değildi;  zira biz, büyük Britanya’yı müebbetten düşmanımız kılmak için iktiza eden evsaf ve şeraiti haiz bir hükümet değildik.  Pek ala biliyorduk ki bir defa daha vukuu muhtemel olmayan ahval mesaidenim sevkiyle harbi kazanmıştık.  Ve birkaç sene içinde bu ada hükümeti yine evvelki kadar belki daha ziyade şevketli olacaktı.  Böyle hasmı öğrendiği bir dersten dolayı azap etmek cinnetti.   Mütekabilen sancak selamlama şerefi Londra’da büyük bir sosyalist kıyamı buna terafuk ediyordu ki kıyam adeta bir harp dâhili şeklini almıştı.  Mühim gazetelerden bazıları İngiltere’nin mehalik bir mevkide bulunduğundan ve tarihin kayıt ettiği en azim facialardan bahis ediyorlardı.  Şimdi benim vazifem bu mütalaanın sıhhatini ispat etmekti. 

     Mayısın ikinci günü idi ki Thames medhalinin şimalindaki (Maplainsands) e tekrar gelmiş bulunuyordum.  Beta, Savlent’i abluka etmek ve orada felaketdide Kapa’nın yerini almak için gönderilmişti.  Şimdi hakikaten İngiltere’yi gayret kılıyordum, zira Londra, Swansea porthcawl, Bristol kanalı, Liverly, Şimal kanalı ve Glascow yolları;  Tahtelbahirlerim tarafından tutulmuştu.  Büyük posta vapurları, sonradan öğrendiğimize göre “Galway” ve garbi İrlanda’ya hamulelerini döküyor ve buralarda mekulat, şimdiye kadar misli görülmedik bir surette ucuz bulunuyordu.  On binlerce adam, kendilerini açlıktan kurtarmak için Britanya İrlanda’ya geçiyordu.  Lakin ahalinin ekseriyeti bu yolda nakil edilebilir miydi?  Kitle-i asliye Mayıs vasatında âlâm cû’ bilfiil his etmeğe başlamıştı. Bu tarihte buğday 100, mısır ve arpa 80 şilinde idi.  hatta en anud İngilizler hal ve mevkiin vahametini anlamışlardı. 

     Büyük şehirlerde aç insan sürüleri belediye memurlarına ekmek, ekmek! Masum ciğerparelerinin gözlerinin önünde açlıktan öldüğünü görerek yeisin en son derecelerine gelen validelerden mürekkep alaylar tarafından fitil fiili dahi irtikab olunuyordu.  Köylerde kökler, kabuklar, yosunlar ve her şey gıda olarak istimal edilmişti.  Londra’da nazarların mesâkin hususiyesi kuvvetli asker müfrezeleri tarafından muhafaza altına alınmıştı.  Diğer taraftan da bir tabur muhafız suret-i daimede mebusan ve ayan daireleri civarında bulunuyorlardı.  Başvekil ile hariciye nazırlarının hayatları taht-ı tehditte idi.  ara sıra kendilerine sui-kast vaki oluyordu.  Bununla beraber hükümet harbe tekmil fırkaların muvafakat namesiyle girmişti.  Asıl mücrim şunlardı ki:  ister diplomat, ister muharrir olsun İngiltere, kendi erzakını kendi yetiştirmedikçe yahut tünel gibi bir vasıta ile ağdiyenin adaya naklini temin etmedikçe karşısında birkaç tahtelbahir ile bunları hissen idare edecek adamlara malik bir muhasım bulunduğunu takdirde ordu ve donanmaya sarf ettiği azim meblağın hederden başka bir şey olamayacağı anlayacak kadar derin değillerdi.  İngiltere ale-l-ekser ahmaklık etmiş, fakat cezasını çekmemişti.  Bu defa ise baliğen meblağ çöküverdi. Talik her zaman imdadınıza şitaban olacağını memul etmeğe ne hakkınız vardır? 

     Mevkiime tekrar geldiğim zamandan itibaren on gün zarfındaki hareketimizi hikâye etmek, önce tasavvur ettiklerini tekrardan başka bir şey değildir.  Gaybubetim esnasında gemiler cesarete gelerek tekrar seyr-ü sefere başlamış olduklarından ilk gün dört tanesini avladım sonra azıcık ileriye giderek bir kaçını da Fransız sularında tepeledim.  Tahtelbahirde bulunduğum esnada bir aralık ki nişten valflara kum tıkanarak makine işlemedi.  Bu yüzden az kaldı gidiyorduk. İhtiyat sabhiyemiz bizi rûy deryaya çıkardı.  Bu hafta nihayetinde Manş denizi tekrar bom boş kalmıştı.  Hem Bata hem de ben.  Bir kere daha garba teveccüh ettik.  Refikamızın birinden teşci’ amiz haberler altık.  Liverpool’da dolaşan Zelna dahi bunları teyid etti vazifemiz tamamen ifa edilmişti.  Bütün erzakın İngiltere’ye geçmesini bittabi man edemezdik.  Fakat hiç olmazsa fiyatları ile terfi ettik ki, ıssız ve fülüs ahmere muhtaç koca bir ekseriyet için İngiltere’ye dâhil olabilen gıda, ma’dum hükmünde kaldı.  Bu hükümet, mahsur bir generalin istihkâmındaki efrada erzak tevzi etmesi gibi beyhude olarak gıda tatmağa çalışıyordu.  Lakin bu pek güç bir iş ve mesuliyette gayet müthiş idi.  artık müteazzım İngilizler bile bana göğüs geremezdi.

         Mabadı var.   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.