DONANMA MECMUASI 107/58 2 Eylül 1915

DONANMA MECMUASI 107/58   2 Eylül 1915

Pencüşenbe – Ağustos 20 – Şevval 22                                                 numara 106 – 58

0486_0058-107_0000

Bahası 40 paradır                       [matbuayı Hayriye ve şürekâsı

0486_0058-107_0913

22 Şevval 1333 – 20 Ağustos 1331 – 2 Eylül 1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir – no: 107 / 58

Tesir-i cihad: Akıncılarımız sahili tarassud ederlerken. .

********************************************************

– mecmuamızın mîâd intişarı –

     Donanma mecmuası, ceraid yevmiyenin bile kâğıt tedarikinde maruz kaldıkları müşkülata binaen hacimlerini küçüldükleri şu sıralarda intizam intişarına halel vermeyerek hizmette devam eylemişti. Ancak kâğıt kahtının son zamanlarda ihmal edilemeyecek derecede kesb-i ehemmiyet etmesi mecmuanın devam intişarını temin için bazı tedbire tevessül icab eyledi. Binaenaleyh hizmet-i milliyemizi muntazaman ifa edebilmek için mecmuamızı nim maha olarak neşir etmek mecburiyetinde kaldık. Kârîilerimiz icab-ı halin mukadderi olduklarından mîâd intişarın şu tebdilini nazar-ı müsamaha ile göreceklerinden şüphe yoktur.

İTALYA ZÜMREYİ EDÂDÎYE İLTİHAK ETTİ

     Geçen gün, İtalya sefiri, hükümet matbuasından aldığı emre binaen hükümet seniyyeden pasaportunu taleb ederek memleketine gittiği gibi hükümet-i seniyye de bilmukabele Roma’daki Osmanlı sefirini çağırdı. Şu hal hükümet-i Osmaniye ile İtalya arasında bir inkıtaı münasebet şeklinde kalıp ilan-ı harp vaki olmamışsa da zaten Avrupa harbini idare eden iki zümre-i düveliyyeden, hasımlarımız tarafında bulunan İtalya’nın bizimle idame-i münasebeti gayri tabii bir hal idi. Müttefikimiz Almanya ve Avusturya’nın düşmanı olan İtalya’nın bizim de adüvvümüz olacağında şüphe yoktu. Binaenaleyh bugün bir emir-i vaki şeklini alan kat münasebeti ilan-ı harp mahiyetinde telakki etmek icab eder. Gerek ceraîd-i yevmiyyemizde gerekse dost devletlerin, hatta bitaraf hükümetlerin gazetelerinde İtalya’nın hükümet-i Osmaniye ile muharib bulunmasında kendisi için hiçbir faide mutasavver olmadığı uzun uzadı şerh ediliyor. Filvaki Çanakkale’de zaten bir daireyi mahdude dâhilinde mahsur kalan İngiliz ve Fransız kuvveyi askeriyesine iltihak edecek İtalyan askerinin kısmeti de diğerleri gibi perişanlıktır. Beş aydır, yalnız sahilde bir iki yüz metrelik bir yer işgal eden düşman, oraya biraz da İtalyan kuvveti getirmekle bizim, Trablusgarp intikamını almamıza yardım ediyor demektir. Mamafih şu söylediklerimiz bir tahmindir. Halen bir İtalyan neferi toprağımıza ayak basmamıştır.

     İtalya’nın bize ilan-ı harp etmekteki maksadı tetkik edilirse, en ziyade i’tilaf devletlerinin şu günlerdeki vziyet-i müşküleyi askeriyesini Balkan devletlerinin kendilerine celbi suretiyle tahfif etmeleri fikri vârid-i hâtır olabilir. Binaenaleyh hükümet-i Osmaniyye ye İtalya’nın ilanı harp etmesi Balkanlarda i’tilaf lehine bir tazyik olsun fikriyle vaki olmuştur. Mamafih menafii milliyelerini bitaraflıkta gören Balkanlar, bununla aldatmak şöyle dursun adeta mütenebbih olurlar. Zira Avusturya hududunda üç aydır depreşen İtalya ordusunun halini, bir de Çanakkale’de aslancasına döğüşen Osmanlı cengâverleri mukayese etmek, İtalya’nın bu harpteki tesirini anlamak için çoktur bile. Mahiyeti bizce malum bir düşmanın güruh adaya iltihakı ehemmiyetli bir hadise olarak telakkiye değmez. Elverir ki kalbimizde zannımız nihayeti için itmînân, ve azim mevcut olsun.

Donanma.

TEVFİK FİKRET’İN ZİYÂ’I

Öldürme ey avâlimin Allah ekberi
Nurunla keşf rah savâb eyliyenleri

     Tevfik Fikret Bey öldü. Şu ziyâın ehemmiyetini ifham için bulunacak kelimeyi, terkibi tasarlamağa zihinlerde takat kalmayacak derecede umumi müteessir etti. Bu adam bizim milletin, az yetişen erbabı kemalinden idi. Böylelerine ihtiyaç şedidimiz sırasında vefat-ı elimi, ne kadar telehhüfle karşılansa azdır. Asarıyla eserlerindeki felsefeyi ahlakıyle, samimiyetiyle, Tevfik Fikret şeyh ü şâbbın fikirlerinde, kâlplerinde daima yaşardı. Yine de yaşayacaktır.

     Milletleri temsil edecek, yaşatacak, tarih-i milelde ona bir mevki-i mahsus verecek yegâne uzuv, böyle dühât ve ulemâdır. Bir millette öyle adamlar ne kadar çok yetişirse o mecmuayı beşeriye o kadar parlar. Teferrud eder. Bizde de bu hasletle muttasıf olan birkaç vücuttan biri Tevfik Fikret idi. Ne çare! Ne derece teellüm, ne kadar teessür edilse ziyâ, ziyâdır. Mahiyeti değişmez. Cidden büyük bir adam gayıb ettik. Zaten tenha olan zümre-i üdebâ arasında mühim bir boşluk hâsıl oldu. Daha genç iken, daha çok zaman vücudundan mühim istifadeler, âlem-i edebde büyük hareketler muntazır iken gitti. Şu hây u hûy-ı harb esnasında sessizce ufûl etti.

     Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk mısraındaki sabahı – ihtimal ki pek yakın olduğu halde – görmeden gitti. Harbin sonu olsun, milletin istiklâl-i kat’iyesini olsun göremedi. O anlarda cüşa gelemedi. Yazık, çok yazık!

     Bu üfûlün şu ika eylediği tesir daimi olmalıdır. Fikret bütün mütefekkirinin yâdında daima yaşamalı; onun hatıratı, mesleği, hali, hülasa vücudu manevisi olsun ölmemelidir. Bir zaman sonra şahsı manevii Fikret:

. . . . . . . . . .

        Gördüm ki; Giden gitmiş ferhunde bütün dağlar

         Âlem yine ol âlem, deveran yine ol deveran.

     Demesin. Takdir edilmek isteyenler, evvelen takdir etmeği bilmelidir. Biz Fikret’i takdirde, öldükten sonra ihmal edersek ahlâf bizi hatırına bile getirmez. Temenni ederiz ki, her sene yevm-i vefatında hatıratı ihya edilmek suretiyle Fikret’i aramızda yaşatalım.

     Aileyi muhteremesine, gaib ettikleri kıymetli reislerinin manevi evladı olmak sıfatıyla beyân-ı tesliyet eder ve şu büyük elemlerine iştirak ederiz.

  

0486_0058-107_0915.jpg - 2

Tevfik Fikret

. . .

     Zavallı Fikret işte gözümün önünde yaşıyor:

     Vasatın fevkinde bir kamet ve esmerin dûnunda bir renk. Kalkan gibi metin ve kalkan gibi hücum ve müdafaaya hazır bir vücut üstünde omuzların fevkalade genişliğine nispetle küçük kalan büyük bir baş. O kadar güzel bir baş ki ancak dimağ ile memnu olabilirdi.

     Fikret’in yüzüne bakıp da iki şeye dikkat etmemek mümkün olmazdı: Alın ve gözler. Bu büyük mağlub hayatın cephesi safvetinden parlayan bir levhayı zaferdi; O levhadan daha pak bir şey tasavvur olunamaz. O nasiye ancak tac-ı iffete namzet olabilirdi. Hatta senelerin bi-aman tırnakları Fikret’in alnına dokunmağa kıyamamıştı. Na’şı üstünde bile o cephe bir genç kız sinesi gibi müstevi ve münevverdi. Fikret’in boyu orta, fakat cemiyette cephesi her cephenin fevkinde idi.

     Fikret’in bütün ateş-i hayatı gözlerinde idi; hadekaları zi ruh birer ahker siyahtı. Bu gözler, mümkün değil, görmemek için bakamazdı. Fikret’in gözleri pek güzeldi. Fakat kadınlara sevimli gelen gözlerden değildi. Nazarlarının güzelliği erkekleri korkuttuğu gibi gözlerinin güzelliği de galiba kadınları ürkütürdü. Fikret’in gözleri herkesin anlayamayacağı bir sanat gibi güzeldi. Fikret gülünce bütün gözleri değil, ancak gözlerinin içinde bebekleri gülerdi. Hadekaların handesi zekânın handesidir. Şüphesiz Fikret’in göz bebeklerinde daimi bir harik zekâ vardı. Bu nâireyi dimağ bütün melâmih veçhilesine bir hayat hararet verirdi.

     Fikretin bazusunu görünüz: Pehlivan! Dersiniz; Fakat ellerine bakınız: bürnüs! Diyeceksiniz! Menhum kollarında kuvveti, parmaklarında necabeti temsil etmişti. Elleri sanat gibi büyük ve parmakları şair gibi nazikti. Tabiidir ki bu kadar mümtaz eller için altın pek şayan-ı istihkar bir şeydi. Fırçayı ve kalemi herkesten iyi tutan bu parmaklar parayı tutamadı. Fikret mal namına, denebilir ki, hiç sevmediği halde menfaatini ayakları altında tutmaktan hiç fariğ olmamıştır. Onun nazarında zenginlik <<istememek>>di. Bu itibar ile Fikret’den daha zengin bir adam göremezsiniz.

     Büyük şairin bacakları pek uzun değil, fakat hatveleri pek genişti. Mesafeleri çabuk kat etmek isterdi. Ve ne kadar hızlı yürüse süratten memnun değilmiş gibi görünürdü. Güya ebediyete gidiyordu. Ve sanki âsârının lâ-yemût olduğunu ve kendisini ebediyete götüreceğini anlamıştı. Fikret sokakta giderken bazen gözlerini yumar, fakat hiçbir zaman başını önüne eğmezdi. Yürürken etrafında – pek yüksek şahikalardaki hava gibi – sa’b-ül-tenfis – bir tabaka-i cedid vardı. Güzergâhında çok kişi Fikret’den çekinir, çok kişi Fikret’den kaçardı. Fikret’i hariçde hemen daima yalnız görürdünüz. Onun hem-rah mutadı <yalnızlık> dı. Fikret kendisine yalnızlıktan bir arkadaş biçmişti. Ondan başkası Fikret’le beraber yürüyemezdi!

     Fikretin sesi, evvâh bu ses söylenmeğe değmez şeyleri terennüm etseydi, Yâ-Rabbî, ne kadar yazık olacaktı! O sesde ezeli bir ihtizaz nevâziş vardı. Fikret pek acı söylerken bile merâret yalnız elfâzında kalırdı. Kelimeler, kor gibi mahrek ve elem gibi muztarib kelimeler. Fikretin rebab savtında bir hamâ-yı şefkatle titrerdi. Fikretin sesi ihtizazıyla bütün mesafat merâhimi dolaşırdı. O ses yalnız bir müşebbeh kabul eder; Fikret şiiri! Üstadın şiiri bir ahenin, sesi diğer bir ahenin idi. Söz yalnız onun sesiyle bir hayat belagat alırdı. Bir ses ki ne kontrbas, ne flavta. Belki bir rübab, fırtınaları ve muhabbetleri aynı belagatle ifade edecek bir rübab. Bir rübab-ı na-şikeste! Bosfor’un ahengi gibi müstagrak ıtr-ü-nur bir sesti ve Bosfor’un ahengi gibi ile-l-ebed İstanbul’un ruhunda ağlamalıdır.

         Cenab Şehabeddin.

MUSÂHÂBAT-I İCTİMÂİYYE

Mes’ele-i cinsiyet

– 8 –

sunûf ictimâiyye

mes’ele-i urûk – mes’ele-i sunûf-ı muzırre

mâ-ba’d

10

     Bir cemiyet dâhilinde urûk muhtelife – beyazlar arasında zenciler, Amerikalılar beyninde ırk-ı ahmer mensubları, Türkler içinde Çerkezler, Kürtler gibi – nadiren sunûf-ı mahsusa teşkil ederler. Efradı urûk muhtelifeye mensub olan cemiyetlerde ber mutad izdivaç bir vasıta-i ihtilât olur. Bugün efradı yekırk bir millet gösterilemez. Her millet bir halita-i urukdur. Mamafih mes’ele-i urûk âlem-i muâşırın bir fasl-ı mühimmini işgal eder.

0486_0058-107_0916

Muylih bombardımanından sonra: Peymân-ı intikam

     Bazı ulema kıhf nazar-ı dikkate alarak insanları arîz-l-reîs, tûl-l-reîs, mutavassıt-l-reîs olmak üzere üçe ve bazıları renk cildi esas ittihaz ederek ebyaz, asfer, ahmer, esved namlarıyla dört ırka taksim ediyorlar.

     Urûk muhtelifeye mensub eşhas arasında münakeha-i medide neticesi olarak evsaf-ı hususiyeye haiz bir ırk ebyaz tekevvün eder ki hemen bütün milel-i hazire bu mahiyettedir.  Meselâ İsveçliler gibi en basit gördüğümüz bir milletin tahkik edilince sa’b-l-tadad cedleri keşif edilir. Osmanlı Türklerin kanında hiç olmazsa – Çerkezler, Gürcüler, Kürtler, Arnavutlar, Arablar, Zenciler, Ermeniler, Rumlar, ilahire – yirmi kavmin küreyvatı vardır.

     İsti’dâdı tabii itibariyle kendisinden dûn ırklarla izdivaç ve ihtilât eden bir ırkın seviye-i fezâili tenzil edeceği gibi bilakis fıtraten kendi fekinde bulunan ırklarla ihtilât ve izdivaç neticesi olarak mevkii maneviyesi i’tilâ eder.  Mesela bizi hiç şüphe yok ki zencilerle izdivaç aşağı düşürmüş ve bilakis Çerkezler ve Gürcülerle münakeha ıslah eylemiştir. Hiçbir cemiyette urûk süfliyye ile izdivaç resmen memnu değilse de ensâl-i müstakbelesinin muhafazayı necabetine çalışan kavimlerde adeten mekrûh görülür. Ezcümle İngilizler bu hususta müteassıb ad olunabilirler. Değil zenciler ve hatta Hintlilerle izdivaç eden İngilizler cemiyet içindeki mevkilerinden sukut etmiş ve adeta hudud-u cemiyetin ötesine atılmış olurlar. Bahusus böyle izdivaçlardan vücuda gelenler hiçbir zaman hâlis-üd-dem İngilizler arasında hüsnü kabule mazhar olamazlar. İ’tikadımızca bu asabiyet âsârı pek şayan-ı muâheze değildir. Zira ırkın menfaatine hizmetini hiç kimse inkâr edemez.

     Urûkun yekdiğeriyle münasebet ihtilâtiyesi el-yevm görüldüğü veçhile izdivaç ile değil harb ile başladı. Bir ırk diğerinin adû tabîiyesi idi. Biri ötekini mağlup ve mahkûm etmek isterdi. Ve neticeyi müsademede ırk münhezim salâbet-i bünyesini gaib eder ve su içinde şeker parçaları gibi ırk galib efradı arasında aheste aheste erirdi.

     Denebilir ki muharebeyi urûk henüz tamamıyla zail olmamıştır. On sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda Latin ve Anglosakson münasebatını ve asrı hazirede Cermenlerle Islavlar arasındaki cereyanatı ve bahusus Amerika’da ırk ahmere, Afrika’da ırk âsûde karşı açılan mücadelatı tahattür edenler ırk muharebelerinin devam etmekte olduklarını teslim ederler.

     Irk muharebelerinde el-yevm iki şekl-i mahsus görülür. Dereceyi medeniyetleri biri birinden uzak olmayan ırklar arasındaki harplerde az çok kavâid insaniyete riayet olunur. Hâlbuki mertebe-i medeniyyetleri çocuklara çalışmaksızın yaşanabileceğini göstermemek için hemen bütün hükümet mutemedine serseriliği ve dilenciliği men etmiştir.

     Hilâfı memnûîyyet hareket edenler hal ve mevkilerinin icabına göre dâr-ül-acezelere, ıslah hanelere, hapishanelere sevk olunur. Bu cihetle belâd medeniye caddelerinde paçavralara bürünmüş kuru ve mülevves vücutların zelil ve sefil yalvaran nazarları görülmez ve lerzân ve nâ-tüvân inleyen sesleri duyulmaz.

     Deliler ve bedeller ve katil hemen her tarafta mukaddesattan ad olunurdu. Herkes onlara nazar-ı hürmetle bakardı. Onların âlem-i gayıp ile münasebette olduklarına itikad ederek kendilerinin esrar-ı istikbali soranlar ve aldıkları cevaplara göre ittihaz-ı tedabir edenler bile nadir değildi. El-yevm bütün bu fikirler silsileyi batıla iltihak etmiştir. Fen artık na-kabil-i inkâr bir surette gösterdi ki hamâkat ve cennet ale-l-ade birer maraz-ı dimâgiyyedirler. Şimdi hemka ve mecânin ancak merhamete layık görülür. Onlara edilecek şey hürmet ve itaat değil takip ve tedavidir. Ezmine-i kadimede dar-ül-şifalar, tîmar-hâneler yoktu. Ekserisi zincirini sokaklarda şakırdatarak deliler şehir içlerinde gezerlerdi. Humk ve hânun mahiyeti ve bunlara mübtelâ olanların tedaviye ihtiyaçları anlaşıldıktan ve bu zavallı ma’lûlün dimâğın kuvveyi ihtiyariyeden mahrumiyetleri hasabiyle hürriyete âdem-i liyakatleri tahkik ettikten sonra efradı muzıra adedine idhal edildiler. Artık serbest gezmeleri men edildi. Kendileri için ihzar edilen müdâvât-hanelere sevk olunmağa başladılar. Bu tedabir-i idariyenin isabet ve nafiyetini hiç kimse inkâr edemez.

     Cerâim-i beşeriyyeyi hastalığa, deliliğe, icabat-ı ictimaiye ve iktisadiyeye, sû-i terbiyeye, velhasıl her türlü esbaba atıf edenler oldu. Bazıları mecrum ile mecnun ve mısrâ’, bazıları dihât ile mücrimin arasında münasebet kuvveyi gördüler. Teksir-i cerâim hususunda bazıları ahlâk-ı umumiyeyi, bazıları teşkilat-ı iktisadiyeyi itham ettiler.

     Esbabı cerâim her ne olursa olsun mücrimin başlıca beş sınıfa taksim olunabilir: Mücrimin akliye, mücrimin fıtriye, mücrimin itiyadiye, mücrimin ihtirasiye, mücrimin tesadüfiye.

     Mücrimin akliye bir maraz-ı dimağıyeden naşi kuvayı ihtiyariyesini gaib ederek bi haberane irtikâp cinayet eden sefillerdir. Deliler, bedlâlar, saralılar, bazı emrazı asabiye mübtelaları gibi. Bu sınıf mücriminin cinayetleri de – tabiri caizse – bir manzara-i cünun irâe eder. Meselâ Fransa’da bir Terran isminde bir çavuş vardı. Bir gün tevkif olundu. Sebeb-i tevkifi de kadın cenazelerini mezarlardan çıkararak sû-i isti’mâl etmekti. Yine Fransa’da Breny namında bir genç, kadınları ancak boğduktan sonra calib-i iştiha bulmuş. İkisinin de muayene tabiiyesini de gösterdi ki mazur-l-şuur etmişler.

     Mücrimin fıtriye bazı tıp kanunu ulemasına göre fıtratın mecrum olmak üzere vücuda getirdiği bedbahtlardır. Er geç bir cinayetle şikâr mahbus olurlar. Hapishaneler onların karargâh-ı tabiiyeleridir.

     Mücrimin itiyadiye bermutat pek genç iken sevk-i tesadüfle irtikâp-ı cürüm edenler arasında görülür. Cürümleri ale-l-ekser hırsızlık ve yankesiciliktir. Müddet-i mahkûmiyetlerini ikmal edipte hapishaneden çıktıktan sonra cemiyet-i muhitadan gördükleri revayı istiskal kendilerini yeni bir günah irtikâbına mecbur eder ve böylece silsileyi cinayet tevali etmesiyle cürüm bir itiyat halini alır. Avrupa’da yirmi yaşında beş altı mahkûmiyet geçirmiş sefiller vardır. Böyleleri için ıslahhaneler tesisi düşünüldü. Fakat bu müesseselerden ümit edildiği derecede def-i muzırrat hâsıl olmadı.

     Mücrimin ihtirasiye bermutat asabi, hadîd-ül-mizâc ve hassas adamlardır. Biri sevk-i hiddetle bir adam öldürür, diğeri mağlub infial olarak bir yangın ika eder. Üçüncüsü kendisine ram olmayan maşukasının yüzünü paralayarak hüsnünü tahrib eyler. Mücrimin ihtirasiyenin hususiyeti cinayetlerini daima aleni olarak irtikâp etmeleri ve asla tariki inkâra iltifat etmemeleridir. Bir de bu sınıf mücrimin nadiren kast ve taammüdle hareket ederler.

     Mücrimin tesadüfiye zayıf iradeleri hasebiyle bir hal-i fevkalade muvacehesinde iğvâyı menfaate mukavemet edemeyerek sukut edenlerdir. Mesela bir vagonda unutulmuş banknot kümesini cebe sokuveren namuslu bir adam yahut bir kaht esnasında ele geçirdiği bir çuval unu bir çocuğun elinden gasb eden mahlûk – eğer ifnâ ve hissiyat-ı cinaiye ile o zamana kadar alaka-i ruh yoksa hiç şüphe yok ki bir mücrim tesadüfidir.

     Her ne olursa olsun mücrimlerin aded-i nisbiyesi bir cemiyetin dereceyi hallâkatını gösterir. Adliye istatistikleri hallâkat umumiyyenin en sadık mizanıdır. Bu cihetle tenkis ceraimin en müessir çaresi ahlak umumiyenin ıslahıdır. Bunun için irae edilen vesaitin başlıcaları olmak üzere de müskirânın meni ve bu derecesi mümkün olamadığı takdirde tahdidi; vaz’ mali ile ihtiyaç avesinde adem-i tevâzün tevlid eden menabi sefahatın tenkisi. Bir meyl-i taklid uyandırmamak için cinai romanlar mütalaasından gençlerin tahziri ve gazetelerin tefsil ceraimden içtinabı, talim ve terbiyenin mümkün olduğu kadar neşir ve tamimi tavsiye olunuyor.

     Emrâz-ı sâriyye ve müstevliye mübtelalarına karşı mütemeddinece ittihaz edilen tedabir tecridiye az çok herkesçe malumdur. Hududu sahilde karantina icraatı, dâhilde tecridhane ve tahaffuzhanelerde ihtiyar edilen mesaiyi hemen herkes bilir. Cemiyet efradı beyninde bir maraz-ı sâri veya müstevliden mesab olanları nazarı istihkar veya tecrim ile telakki etmemekle beraber hürriyetleri efradı saireyi ızrar edebileceğini düşünerek hastalıklarının istidad-ı sirayet ve intişarı devam ettiği müddetçe nezaret tabiye altında bulunmağa kendilerini mecbur ediyor. İbtidaı emirde kolera ve tâûn gibi tahribat-ı azime icra eden emrâz saireye karşı da tecrid ve tehaffuz çarelerine tevessül etmişlerdir. Mesela frengili kadınlar ve müsekkin illetine uğrayan bedbahtlar ve katile serbest iken şimdi cok yerde cebren tahtı tedaviye alınırlar ve şüpheyi sirayet mevcut olduğu müddetçe mevkuf tutuluyorlar.

     Ulemayı muaşerden bazıları kötürümleri, sakatları pek ihtiyar adamları da sunuf müziraya idhal etmiş iseler de bunu kabule merhamet umumiyye razı olmuyor.

     Cenab Şehabeddin.

CESARET VE TEDBİR

Cesaretin himmeti

     Askerlik sanatının istinat ettiği mühim fikirler şöhret ve cüret hislerinden doğmuştur. En eski zamanlarda, hatta barbar akvam arasında bile birçok kahramanlık destanları terennüm edilegelmiştir. Hakikaten pür tehlike sergüzeştleri dinlemek kadar hiçbir şey kanı tahrik edemez. Ve fevkalade cesaret ve kahramanlık gösterenler kadar da hiçbir kimse şan ve şeref kazanamaz.

     Vahşi veya medeni hiçbir erkek, adi veya nezih hiçbir kadın yoktur ki, şeci menkıbelerden, zafer destanlarından müteessir olmasın; Ale-l-husus bu kahramanlık bir kitleyi beşer tarafından değil bir fertten sadır olmuşsa. Mamafih beşeriyet yalnız münferit kahramanlık gösterenlerin değil, karada ordularını, denizde filolarını galibiyetten galibiyete sevk eden kumandanların da alnını zafer çelenkleriyle tezyin etmiştir.

     Biri bahri askerliğe ait edebiyatın hepsi ya doğrudan doğruya veya dolayısıyla hassayı cesareti alkışlar, besiler.  Bu hal insanları cesur olmaya sevk eder. Şüphesiz cesaret olmadıkça karada denizde hiçbir hareketi askeriyede muvaffakıyete erişemez. Hâlbuki muhafazayı nefes ilk kanunu tabiidir. Binaenaleyh cesur olmak için pek kuvvetli bir tabiiyi kırıp ezmek lazımdır. Cesaret askerin en büyük bir hassası olmak üzere tanınmış ve takdir edilmiştir. Romalılar arasında fazilet kelimesi erkeklere tatbik edildiği zaman doğrudan doğruya cesareti efhâm ederdi.

     Fevkalade garip olmakla beraber pek maruf bir hakikattir ki, ale-l-umum insanlar sayısız fenalıklar, hatalar irtikab ettikleri halde hiçbir zaman korkaklık göstermek istemezler. Hatta bazı memleketlerde zabıtanın ekserisi, kıyaklık, pek gözlülük gösteremedi diye muâteb olmamak için adi ufak tefek işlere teşebbüs etmekten çekinirler. Ve cesaretle kahramanlıkla icra edilecek hizmeti beklerler! Bu hal efkârın kahramanlık hissiyatıyla terbiye edilmesinden ileri gelir. Bu hususta terbiyeyi milliyenin de büyük tesiri vardır.

     Mehaza bazı anlar olur ki, tedbir ve ihtiyat, cesaret kadar, belki daha ziyade kıymetlidir. İşte birçok zabitan beyninde pek de makbul olmayan fikr-i tedbir ve teenninin, cesareti mukarin olduğu zaman ne gibi işler gördüğü ve aksi takdirde neler husule geldiği tarihi misallerle izah edilecektir.

Tedbirin ehemmiyeti

     Maksat, cesaret ve kahramanlığın zararına olarak tedbir ve ihtiyatı meth etmek değildir. Bilakis her ikisinin de bir nispet dâhilinde terkibi fikrini ileri sürmektir.

     Hayatın ahval-i umumiyesinde tedbir büyük bir haslettir. Muvaffakıyetin, iyice terkib edilmiş ihtiyat ve cesarete bağlı olduğu umumen kabul edilmiştir. Az kâr, az zarar mizaçları itibariyle fikri ihtiyatı galip olanlara, çok kâr, çok zarar da, fikir cesareti hâkim bulunanlara mukadderdir. Tarihin namütenahi sahifeleri fevkalade fazla tedbir ve ihtiyatın ve azami cesaret ve şecaatin netayiciyle doludur. İhtimal ki birçok adem-i muvaffakıyetler fazla cesaretten ziyade lüzumsuz ihtiyatlardan neşet etmiştir. Bu tarzda lüzumsuz teenni ve ihtiyat, atalet ve cebânet demektir. En büyük ordular en çok zendığı ve cesaret gösterenlerdir.  Mehaza adet ve keyfiyet cihetiyle müsavi olan ordularda muvaffakıyeti yalnız cesaret temin etmemiştir. Bu pek aşikâr olarak Prusya – Fransa, Japon – Rus seferlerinde görülmüştür. Bu seferlerde muharibler beynindeki fark esası şecaatte değil, belki Prusyalıların, Japonların istihzaratında, basiretinde, ihtiyatında ve bunlara mukarin cesaretinde idi. Ve bu hal onların ordularını, birçok tehlike menbalarına karşı koruyarak, zafere isal eylemiştir.

Tedbirsiz cesaretlerin netayici

     Hakiki fazilet askeriyenin sırf cesaretten ibaret olduğu zan edilen şu zamanda Napolyon’un Rusya istilasının müstesna vüs’at ve azimette bir hareket cesurane olduğunu hatırlamak ve mamafih bunun Napolyon’u tarihte emsalsiz bir derecede mahv ve harap ettiğini de unutmamak pek münasib olur. Bu istila, Napolyon’u o kadar düşürmüştür ki, mazideki bütün muvaffakıyetiyle muvâzenette kalmıştır. Vakıa son darbe Waterloo’da vurulmuştu. Fakat bu Moskova fütuhatının neticesiydi. Napolyon bu sefere başlamak mecburiyetinde değildi. Eğer müdebbir bir meslek takip ederek harikulade zekâ ve istidadını hariçle münasebet dostane idame etmeye ve dahilde terakkiyat husule getirmeye sarf etse idi şan ve şerefle yaşar olurdu. Ahvadı da bugün Fransa tahtında otururdu. Tedbirsiz fevkalade cesareti tekmil zafer ve diplomatlığının kazandırdıklarının kâmilen kayıp ettirdi.

     Mücessem faaliyet olan Napolyon, uzak, ıssız bir adanın mahpusu, altı senelik ümitsiz bir adaletin mahkûmu oldu. Ve terki hayat etti. Bütün muvaffakıyetleri ona hiç yarayabildi mi, muvaffakiyetli adam sonunda muvaffak olandır.

     Dünya az bir zaman muvaffakıyet kazanmış bade sukut etmiş birçok eşhas ile doludur. Birkaç sene ihtişam ve saltanat içinde yaşamak sonunda sefilane mahvolmak, hiç bir akıllının peşinen kabul edeceği talih değildir. Mamafih Napolyon’un mukadderatı böyle oldu.

     İhtimal ki Napolyon’un destan zaferinin bu ana kadar yaşadığı ve bundan sonra da yaşayacağı mütalaatımıza bir cevap olabilir; fakat bir hareketi ile hem kendisini, hem Fransa’yı, hem de gayeyi harbini kayıp ettiği de bir hakikattir, vakıadır. Ve tekmil muzafferiyeti neticede sıfıra inmiştir.

     Prusya – Fransa harbi. Napolyon hakkındaki mütalaatımız bu harbe kabili tatbiktir. Harp için Fransa’nın kati mecburiyeti yoktu. <<Berline! Berline!>> biraz tedbir ve teenni ile hareket edilerek hal ve mevki iyice tetkik olunsaydı; ve istihzaratını ikmal etmeden muvaffak olmanın ihtimali bulunmadığı idrak edilseydi; insanın başına o felaket gelmezdi.

     Hatta harbe giriştikten sonra az cüret çok ihtiyatla hareket edilip o cesur fakat feci süvari hücumları yapılmasaydı Prusya topçularının soğukkanlı, kati ateşleri altında eriyip mahvolmazlar ve felaket de o kadar şeâmetli olmazdı.

     Harekâtı bahriye – tekmil tedbir ve ihtiyatın terk edildiğinin en bariz misali Amiral Pascual Cervera’nın Santiago / Cuba limanından hurucudur. Mezkûr amiralin huruç fikrinde olmadığını iddia etmesi bilfiil vaki olan hurucu ve neticesini ebtal edememiştir. Aynı hal Rucheste ve Nisteki’nin doğu ile muharebesi hakkında da caridir. Burada hata Amiralin değildi, hükümetindi. Hücum pek kahramanane fakat netice pek felaketengiz oldu. Bu sefer, baştanbaşa tedbirsizlikten ibaretti. Fakat mutlaka bir şeyi yapmak lazımdı diye itiraz edilebilirse de, Pascual Cervera ve Rucheste ve Nisteki de olduğu gibi, doğru bir şeyi yapmadıkça, yanlış bir şeyi yapmanın faydası olmayacağı ve yanlış bir şey yapılırsa şeraitin bilakis daha fena olacağı bilinmeli idi.

0486_0058-107_0920

Akıncı hecin süvarilerimizden bir küçük zabit postası.

    Rucheste ve Nistekinin seferinde, tedbir ve ihtiyatla daha iyi hareket edilebilirdi. Rusya sabır ve tahammül göstererek istihzaratını ikmal eyler; Efradını talim ettirir, fazla kuvvetle tam zamanında gidip Japonları mağlup eyleyebilirdi. Cesaret ile tedbiri mezc edemediğinden yüz senelik mesainin semeresini belki ebeden mahvetti.

     Keza, mademki Cervera’nın filosu zayıftı, cesaret ve nümayişe kapılarak Cuba adasına geleceği yerde, İspanya’da Amerikalıların vüruduna intizar eyler ve muharebeyi üss-ül-harekesi civarında daha müsait şerait tahtında yapardı.

     Mahmud Şevket

Halk için

Halk nazarında

DENİZ KUVVETİ

     İki söz, donanma ve teşkilatı, zırhlılar, zırhlı kruvazörler, muhafazalı kruvazörler, keşşaflar, torpido kruvazörleri, torpido muhripleri, torpido botlar, tahtelbahirler, manevra teşkilatı, top, zırh, torpido. . . .

     İki söz;

     Direğinde al sancağımızı temevvüç ettiren kül renkli bir sefineyi Harbiye’mizin denizin râkid sathında manalı bir eda ile süzülüp geçtiğini ve bu günkü kalyoncuların birer papatya gibi etrafında koşuştuklarını gördüğünüz zaman ne kadar mütehassis olursunuz. O, velev küçücük bir torpido bile olsa piş-hayalinizde ne kadar muhteşem görünür.

     Yine sefaini Harbiye’mizden birisi ziyaret edildiği zaman zabitan ve efradın izhar ettikleri beşâşet ve misafirperverlikten pek ziyade müftehir olursunuz.

     Bu muhit nevâziş dahilinde gezinen nazarlarınızla etrafındaki o bitmez, tükenmez faaliyeti, zapt ve raptı, meveddet ve samimiyeti görür hayran kalırsınız.

     Şu koca devleti, asırların mütevali felaketleri arasından yüz aklığıyla çıkaran fezail ve mezaya askeriyeyi yakından görmekle göğsünüz ne büyük bir iftiharla kabarır.

     Fakat bütün bu şeylerle beraber, onları bilmek ve tanımak hususunda o kadar ihmal gösterirler ki; Oldukça mütefekkirlerimiz bile bazen bir gambota kruvazör ve bir kruvazöre zırhlı der geçeriz. İşte, herkesin anlayabileceği bir tarzda tertip edilen bahsimiz size bir donanmayı lüzumu kadar tanıttıracak ve irili ufaklı gemilerimizi daha iyi seçebilmenizle her birinin icabında ne hareketler doğurabileceklerini anlamanıza hizmet edecektir.

Donanma ve teşkilatı

     Donanma, her sınıf sefaini harbiye heyetlerine verilmiş bir tabiri umumi olup kıymeti harbiye ve adedîye cihetiyle bir mi’yâr manasına değildir. Nitekim bugün bazı küçük milletler bile büyük devletlerin kendi muhteşem donanmalarına verdikleri ulviyet ve ihtişam kadar bir büyüklük vererek birkaç gambot ile bir avuç torpido sefaininden ibaret yegâne deniz kuvvetlerine <donanma> tesmiye ediyorlar. Bir donanma cesamet ve kıymetleri harpte ifa edecekleri vazaife göre tayin edilen muhtelif sefain Harbiye’den müteşekkildir.

     Külli miktarda sefaini Harbiye’nin heyeti mecmuası bir <filo> teşkil eder. Yani bir filo, zırhlılar, kruvazörler, keşşaflar, torpido muhripleri ve tahtelbahirlerden mürekkeb bulunur. Bir filo için intihab edilen sefain mümkün mertebe mütecanis olup oldukça büyük rütbeli bir kumandanın idaresinde bulunur. Filo, kolaylıkla idare edilebilmesi için, müteaddid fırkalara ayrılır. Ve her bir fırka sırf mütecanis sefainden mürekkeb bir kıtayı bahriyedir. Mesela dretnot fırkası, kruvazör fırkası gibi, dretnot fırkaları yani zırhlı fırkalar keşşaf kruvazörlerle beraber filonun can damarı mesabesindedir. Filo veya fırka kumandanının râkib olduğu sefine diğer sefaini harbiyenin en ilerisinde bulunur. Filo ve fırka tabirlerinde öteden beri bir karışıklık mevcuttur. Mesela küçük bir filoya fırka denilir ki yanlıştır. Torpido muhripleri, torpido botlar ve tahtelbahirlerden müteşekkil bir filoya <filotilla> tesmiye edilir.

 

0486_0058-107_0921

Vazaif mukaddeseyi askeriyesini ifa ederken donanmaya da hizmet-i mebruresi dokunan ve mecmuamızı tezyin eden resimlerin irsaline delalet eden jandarma kumandan-ı muhteremi
Binbaşı Ahmed Vefik Bey

 

     Zırhlılar:

     Kuvveyi taarruziye ve tedafüiye yani top ve zırh cihetiyle bilcümle sefaini harbiye ye karşı haizi rüchâniyyet olup şimdilerde <hattı harp gemisi> namını alan bu büyük sefaini harbiye kuvayı Harbiye’yi bahriyenin temelidir.

     Bu sınıf sefaini harbiyede aranılması lazım gelen havas ber-vech-i âtîdir: ( 1 ) karşısına çıkacak bir düşmanla müsavi kuvvette bulunmak, ( 2 ) sefinenin aksamı hayatiyesi, düşman ateşine karşı, miktarı kâfi kalın zırh ile cevirilmiş olmak, ( 3 ) kendisiyle hem ayar bir düşman pek az ihtimalat ile ateş kontrol mevkiinin budanma tehlikesine karşı sefaini harbiyeyi hazirenin direkleri çelik borulardan ibaret bir sehpa olarak inşa olunmaktadır.

İCMÂL

BİR SENELİK VAKAYI BAHRİYE

     Geçen sene, Ağustos efrancinin birinci günü akşamı, Almanın Rusya’ya ilanı muhasamatıyla başlayan harbi umumi, birinci senesini ikmal etti. Bu münasebetle, şu bir senelik musâraayı müthişenin denizlere ait hadisatını, tarih sırasıyla hülasa etmek istiyoruz. Bu hülasamız biraz mufassal olacak ve bütün vakayı bahriyeyi, tafsilatı zaide hariç bulunmak üzere, ihtiva edecektir. Karilerimiz atideki satırlarda, denizlerde cereyan eden vukuatın müfid ve muhtasar bir tarihini bulacaklardır.

     1 Ağustos 1914 – Fransa ve Almanya’da Kuvayı berriye ve bahriyenin seferberliği, seferberlik Almanya’da saat 05,10 da başlamış 10,28 de de Rusya’ya ilanı harb edilmiştir. İngiltere hükümeti (Reşadiye) ve (Sultan Osman) dretnotlarımızı gasb eylemiştir.

     Almanya’nın SMS Augsburg ve SMS Magdeburg seri kruvazörleri Rusya’nın Baltık denizinde kâin Libau limanını topa tuttular.

     2 Ağustos 1914 – İngiltere bahriye nezareti donanmasına seferberlik emrini verdi.

   4 Ağustos 1914 – Almanya’nın SMS Goeben muharib kruvazörüyle SMS Breslau seri kruvazörü Cezayir’de Fransa’nın Bône ve Philippeville limanlarını, nakliyat askeriye iskelelerini bombardıman ettiler.

     İngiltere Almanya’ya ilanı harb ediyor ve harbden evvel ana filoda ikinci hattı harb filosu kumandanı olan Vice Admiral Sir John Jellicoe İngiliz donanması başkumandanlığına ikinci zırhlı kruvazör filosu kumandanı Vice Admiral Sir Charles Madden de erkânı harbiye riyasetine tayin ediliyor.

     5 Ağustos 1914 SMS Goeben ile SMS Breslau Cezayir sahilinden avdetle Messina’da kömür aldılar.

     6 Ağustos 1914 – Bir Alman filosu Finlandiya’da Şuvaburg limanını topa tuttu. Times nehrinin münsabbına torpil vaz etmekte olan, “minelayer SMS Königin Luise” namındaki Alman tenezzüh gemisi HMS Amphion ismindeki İngiliz seri kruvazörü tarafından gark edildi.

     7 Ağustos 1914 – HMS Amphion seri kruvazörü (2500 ton 25,4 mil 10 top) Times nehri münsabbında SMS Königin Luise gemisinin döktüğü sebh torpillere çarparak gark oldu. Mürettebatından 144 kişi boğuldu. Goeben ile Breslau Matapan burnu açıklarında İngiltere’nin HMS Gloucester seri kruvazörü ile birkaç mermi teati ettiler.

     10 Ağustos 1914 – Almanya’nın SMS Dresden seri kruvazörü İngiltere’nin en büyük ve seri Bahr-i Muhit vapurlarından SMS Moritania’yı takip etmiş ise de mezkûr sefine İngiltere’nin Halifax limanına ilticaya muvaffak olmuştur.

     Avusturya kruvazörleri Karadağ’ın Antivari limanını topa tuttular.

     11 Ağustos 1914 – Goeben ile Breslau’n Çanakkale’ye muvasalatı ve hükûmet-i seniyye tarafından seksen milyon marka iştirası.

     Alman tahtelbahirlerinin ilk defa olarak İngiltere ve İskoçya’nın sahil şarkiyesinde dolaştıktan sonra avdeti.

     13 Ağustos 1914 – İngilizler Afrika’da Almanya’nın Zengibar adasının merkez idaresi olan Dar es Salaam limanını bombardıman ederek telsiz telgraf istasyonunu tahrip ettiler.

     16 Ağustos 1914 – Yavuz Sultan Selim ve Midilli’nin der- saadete vürûdu. Finlandiya’da kâin Hangua limanı önünde bir Rus torpido muhribinin garkı.

     Avusturya gemileri Lofcen dağı üzerindeki Karadağ mevzilerini bombardıman ettiler. SMS Zenta ismindeki Avusturya kruvazörü 2350 ton 20 mil 8 top Adriyatik denizinde Karadağ sahillerinde İngiltere’nin HMS Warrior ve HMS Defence zırhlı kruvazörleriyle takviye edilmiş olan Fransa’nın açık deniz filosu tarafından bil muharebe gark edilmiş ve 300 mürettebatından 180 neferi Karadağlılar tarafından tahlis olunmuştur.

     18 Ağustos 1914 – Alman tahtelbahirlerinden U – 15 Şimal Denizinde İngiliz sefaini harbiyesi tarafından garkı.

     20 Ağustos – 1914 Almanya’nın SMS Strassburg ve SMS

Stralsund seri kruvazörleri Şimal Denizinin kısmı cenubiyesine kadar gelerek İngiltere sahillerinde bir İngiliz tahtelbahrini batırmışlar, iki İngiliz torpido muhribini hasara uğratmışlardır.

     27 Ağustos 1914 – Almanya’nın SMS Magdeburg seri kruvazörü “4550 ton 27,6 mil 12 top” sisli bir havada Finlandiya körfezinde, Odensholm adası karibinde karaya oturmuş ve Rus filosunun takribi üzerine berhava edilmiştir. Mürettebatının kısmı azamisi Almanya’nın V – 26 muhribi tarafından tahlis edilmiştir. 17 maktul 85 kayıp var,

     Almanya’nın SMS Kaiser Wilhelm der Grosse namındaki muavin kruvazörü “1435 ton 23 mil” Kanarya adaları karibinde İspanya kara sularında İngiltere’nin HMS Highflyer küçük kruvazörü tarafından bil muharebe gark edildi. Bu muavin kruvazör Tobal kayn 227 ton, Kepara 7392 ton, Niyanka 3066 ton namında üç İngiliz vapurunu batırmıştı.

     Avusturya’nın N – 19 numaralı torpidosu Pula limanında bir sebh torpile çarparak battı.

     28 Ağustos 1914 – Heligoland muharebeyi bahriyesi: Almanya’nın SMS Ariadne küçük kruvazörü “2650 ton 22 mil 10 top”, SMS Mainz ve SMS Köln seri kruvazörleri “4350 ton 27 mil 12 top” ve “V – 187” numaralı muhribi İngiliz filosu tarafından gark edilmiştir. Alman gemileri Heligoland açıklarında karakol vazifesini ifa ederken İngiltere’nin HMS Lion sınıfı dört muharebe kruvazörü, birinci ve ikinci seri kruvazör filoları ve 40 muhribden mürekkeb kuvvetli bir müfrezeyi bahriyesi sisten bil istifade Heligoland havaline sokulmuş, sefaini mezkûreyi ansızın bastırmış. Alman bahriyesi için bade-i şan ve iftihar bir müsademeden sonra batırmıştır. Gemilerin mürettebatı kısmen İngilizler tarafından toplanmıştır.

     1 Eylül 1914 – 16 safı harb zırhlısı ile sefaini saireden mürekkeb bir Fransız donanması tarafından Avusturya’nın Kataro limanının bombardımanı Fransızlar Pontadostro istikamat atikasına 40 mermi attıktan sonra Avusturya tahtelbahirlerinin hücumu üzerine ateşi keserek çekilmişlerdir.

     3 Eylül 1914 – HMS Speedy ismindeki torpido gambotu “850 ton 16 mil 4 top” bir sebh torpile çarparak gark olmuş, mürettebatı tahlis edilmiştir.

     5 Eylül 1914 – HMS Pathfinder namındaki seri İngiliz kruvazörü “3000 ton 25 mil 9 top” U – 21 numaralı Alman tahtelbahir tarafından Firth of Forth önünde gark edilmiş ve mürettebatından 9 zabit 250 nefer telef olmuştur.

     6 Eylül 1914 – İki seri Alman kruvazörü ile 4 muhrip Şimal Denizinde 15 İngiliz balıkçı gemisini gark ve mürettebatını esir ederek Wilhelmshaven’a getirmişlerdir.

     10 Eylül 1914 – Oceanic namındaki İngiliz muavin kruvazörü İskoçya sahillerinde gark olmuştur.

     (mabadı var)

TATBİKİ SPORLAR

YÜZMEK NASIL BİR SPORDUR?

Muharriri: Muallim Ali Seyfi

İDMAN SÜTUNLARI

KRIKET OYUNUNUN USUL VE KAİDELERİ

AFGANİSTAN

0486_0058-107_0928_EK95

Aydında mekâtib-i ibtidâiyye talebesi: izci kıyafetinde.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.