DONANMA MECMUASI 112/63 – 21 Teşrinievvel 1915

DONANMA MECMUASI 112/63 21 Teşrinievvel 1915

0486_0063-112_0000

0486_0063-112_0993

Pencişenbe 12 Zi-l-hicce 1333 / 8 Teşrîn-i evvel 1331 / 21 Teşrîn-i evvel 1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir. Numarası 112 / 63

Çanakkale zahmedidelerinden:

Payitaht-ı saltanat ve hilafetin kapılarını zorlamak isteyen düşman Kuvayı bahriyesinden bir Fransız zırhlısında Osmanlı mermileriyle açılan yaralar Malta tersanesinde tamir edilirken.

  • * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Hululüyle âlemi İslam’ı pür nur ve pür bereket olan îd-i saîd adhânın âmme-i müslimin ve muvahhidin için müstevcib hayr ve meymenet olmasını diler ve karilerimizi tebrik eyleriz.

0486_0063-112_0994-jpg-2

BAYRAM. . .

     Allah, idrak ettiğimiz şu mübarek bayramı bütün mücahidin ve müslimin ve bilhassa memalik-i Osmaniye ve İslamiye için bâis Yemen ve saadet ve sebep salah ve selamet eylesin âmin.

     Geçen sene yine bu bayramdı. Ruslar, Osmanlıları gafil avlamak zu’miyle Karadeniz boğazına taarruza hazırlanıyorlarken darb-ı salâhımızla perişan olmuş ve o andan itibaren tam bir sene var ki; Ruslar ve hemdemleriyle hükûmet-i seniyye arasında hal-i harb tahaddüs etmiştir.

     O andan beridir ki; Osmanlılar Avrupa harb-i umumisinin mühim bir unsur müessiri olmakta ve vaziyet arziyeye inzimam eden münafii mütekabile sevkiyle Avrupa-i merkezi hükümetine çok hizmetler ifa etmektedir.

     O andan beridir ki; Bütün Osmanlılar yalnız harbi kazanmak eminesini emel-i müşterek edinmişlerdir.

     Zaman ne garip cilveler arz eder. Politika cereyanı denilen ve milletlerin şahsiyetlerinin yekdiğerine karşı gösterdiği vaziyetlerin eşkâlinden ibaret olan saik her gün ayrı intibalar arz etmektedir.

     Üç yüz yirmi sekizde yine bu bayram gibi bir günde Çatalca önünde Bulgar ve Sırp ordusu payitaht kapısını zorlamakta ve Osmanlılar o sırada payitahtı müdafaa ile meşgul olmakta idi. Zaman, Osmanlı ve Bulgar milletlerinin âmâl müştereki takibindeki menâfii göstererek bu iki komşu o suretle tayini hatt-ı hareket eylemişler ve o zaman, bilâ lüzum dökülen bu kanın tazmini makamında gibi bugün düşman müştereke karşı birlikte silahlanmışlardır.

     O günleri düşünmek, hatırımızda yaşatmak istemeyiz. Onları gölgede görmek hatta görmemek isteriz. Zalâl tarih ve a’sâr bize o günleri göstermesin.

     Üç sene evvelki kurban bayramıyla bu günkü arasında ne büyük fark, ne bariz farklar var. Bugün o acı günlerin hatıratını ihya değil lüzum telafisini izah için icâleyi kelâm ediyoruz.

     Bizim için en büyük bayram, Osmanlılığın ahının düveliyyedeki mevkiinin irtikası ve milel mütemayize arasında tebarüzüdür bizim için en büyük bayram, mücahitlerimizin silahının muzaffer olmasıdır.

     Bizim için en büyük bayram, pay-i a’dânın hak-i pak vatana basamamasıdır.

     Bizim için en büyük bayram, muzaffer bir sulh ve sükûn içinde terakkiyat ve ıslahat mülk ve milletle iştigal etmektir. Her fert için, her fert Osmanlı için düşünce bundan ibaret olduğuna şüphe yoktur.

     Şu birkaç satır bizim için itimad-ı nefs kaziyesinin lüzûmunu ve nef’ini ispat edecek mahiyettedir. Birkaç sene evvelki bayramımızla bu günkü bayramımız arasındaki fark işte o itimad-ı nefsinden dolayı bu şekildedir. Atiyen de vaziyet-i milliye ve düveliyyemizde görmek istediğimiz sulh, yine nefsimize ve mevkiimize itimad ve irtibatımızla kaimdir.

     İnbâtdan ictibâben deriz ki; Cenabı hak, tevfikat rabbâniyyesine müstenid olan bu devlet-i âlî ve milleti müteâlî etsin.

     Bugün düşmanla dövüşen kahramanlarımıza kuvvet ve şecaat yarın bir unsur-ı sulh ve salâh olacak efradımıza hâdim-i insaniyet ve medeniyet olabilmek için lazım gelen mezâyâyı ihsan eylesin, Âmin.

     <Donanma>

MUSAHABAT-I İCTİMAİYYE

  • * * * * *

12

[Avâmil uzviyye-i ictimâiyye]

– urûk ve akvâm –

Muharriri: Cenab Şahabettin

     Bahusus mesail-i ırkiyat ve kavmiyat mevzuu bahis olunca Spencer’in Ale-l umum tasnifat-ı uzviye hakkındaki mülahazasını tahattur etmeliyiz: <<Âlem uzviyatında sunuf ve hudud-ı sunuf yoktur. Tasnifat bizim vicdanımıza aittir.>> Uruk ve akvamı sunuf muayeneye taksim etmek isteyenler tasnifin bir emir-i vicdani olduğunu tastikte teehhür etmezler. Filhakika aynı ırka mensup gördüğümüz efrad arasında o kadar âsâr-ı tenevvü ve tehallüf görülür ki kâffesini evsaf-ı müşterekeye malik ad etmekte tereddüt pek tabii olur.

     Bir hayvanın envaı muhtelifesi nasıl ve ne gibi şerait tahtında teşekkül ederse cemiyet beşeriyede uruk ve akvamda aynı suretle vücuda gelir. Şu kadar var ki hayvanat yalnız avamil-i maddiye ve uzviyenin zir nüfusunda olup insan ise avamil-i mezkûreden başka avamil-i ictimaiyyeden de müteessir olur. Ve bu kesret avamilden naşidir ki uruk beşeri envai hayvaniye gibi mazbut bulundurmak mümkün değildir. Mesela Arap atı, Van kedisi veya Ankara keçisi gibi Arap, Acem veya Tatar kavimleri muhâlatadan masun tutulamaz.

     İlm-ül-beşer uleması aile-i âdemiyeti şubelere taksim için cildin rengini, saçların renk ve halini, zaviye-i re’siyyeyi, zaviye-i veçhiyeyi, zaviye-i enfiyeyi ve daha bunlara mümasil bazı evsafı esas ittihaz ettiler.   Bu suretlerle yüzden mütecaviz uruk ve akvam gösterildi. Fakat böyle taksim maksimat ile teksiri envaide bir kaide olmadığı tahakkuk etmesi üzerine Line’nin, Bluemenaht’ın tasnifat kadimesine avdet edilerek mesele en basit şekline irca olundu.

     İnsanlar arasında en mühim evsaf mümeyyize cildin renginde, saçların tabiatında, başın şeklinde görülür.

     Renk cild bir madde-i levniyenin miktarına tabiaten tahavvül eder. Kıdemen bir madde-i levniyeyi yalnız zencilerin cildinde mevcut zan ederlerdi; Bilahare tahakkuk etmiştir ki herkeste mevcuttur. Ve ancak miktarı tahallüf eder. Her ne kadar madde-i levniyenin ratib ve har iklimde tezâyüd ettiği muhakkak ise de renk-i cild tesiri muhitata en ziyade mukavemet eden bir hassadır. Renk-i cilt itibariyle dört ırk tanınırdı: ırk-ı ebyaz, ırk-ı asfer, ırk-ı ahmer, ırk-ı esved. . . ezmine-i ahirede ırk-ı ahmer ile ırk-ı asfer arasında pek çok evsaf müşterek keşf edilmesi üzerine ikisi aynı sınıfa ithal edildi ve böylece aded-i urûk üçe indi. Esved, ebyaz, asfer. Saçların tabiatı da hiç olmazsa renk-i cilt kadar nüfus hariciye mukavemet eder. Ve cildin rengi ile saçların tabiatı arasında şayan-ı dikkat bir münasebet vardır. Zencilerin saçları ciltleri gibi siyah, kıvırcık ve yün halindedir. Müsta’razen kesilip de hurde-bin ile muayene edilince müstevi hâric-il merkez bir kat nakıs şeklinde görünür.

     Irk-ı asfer halkının saçları koyu kestane renginde, kalın, müstakim ve makta hurde-binleri itibarıyla müdevverdirler.

     Hassa-i resiyeye yani kafatasının cephe ve ense arasındaki kutru ile kutr müsta’razı arasındaki nispete gelince: Evvel-be-evvel şuna dikkat olunmuştur ki başlar iki şekil esası irâe eder, biri uzun ve büyük başlar, diğeri yuvarlak ve küçükbaşlar, birincilere tavil-ül reis, ikincilere ariz-ül reis derler. Eğer cephe ve ense kutru 100 itibar olunmak şartıyla kutr müsta’raz 75 in dûnunda bulunursa baş uzun addolunur. Eğer 80 in fevkinde bulunursa yuvarlak addolunur. Ve baş bu iki nispet arasında bulunanlara mütavassıt el reis derler. En ziyade tavil-ül reis olan kavim Fiji adası ahalisidir ki başlarının kutr müsta’razı 61,9 nispetindedir. Ve en ziyade ariz-ül reis olan da Mongollardır ki başlarının kutr müsta’razı 98,21 nispetine vasıl olabilmektedir. Şekil kıhfın saçların tabiatı ve ciltlerin rengi ile münasebet sabitesi yoktur. Her renkte tavil-ül reis ve her renkte ariz-ül reis görülür. Hassa-i reisiyye cildin rengi ve saçların tabiatından ziyade avamil maddiye ye karşı mukavemet ederse de beyn-l urûk izdivaç neticesinde tahvilat mühimmeye uğrar.

     Cildin rengi, saçların tabiatı ve kıhfın şeklinden maada bazı alaim-i ırkıye daha vardır ki ehemmiyetleri inkâr edilemez. Bu alaim bilhassa buruna ve çeneye aittir. Burnun bir kökünden ucuna kadar kutr tulanisi, bir de iki kanadı arasındaki kutr müsta’razı vardır ki bu iki kutrun yekdiğerine nispeti şek lenfe ait bir alamet-i mühimmedir. Tûlu enf 100 itibar edildiğine göre arz enf 35 ilâ 70 arasında tahallüf eder. Burnun arz nispiyesi 52 nin dûnunda ise yüksek addolunur. 58 in fevkinde ise basık addolunur.  52 ilâ 58 arasında ise orta addolunur. En yüksek burunlular Ruslar arasında, en basık burunlular “bushman” kabileyi zencisi içinde görülmekte imiş. Küçük ve basık burun bermutat elmacık kemikleri çıkık ve gözleri çarpık olan ırk-ı esfer mensuplarında görülür. Mesela Japonyalılar ve Malezyalılar gibi. Yassı ve enli burunlar alınları yumru ve dudakları kalın olan ırk zenci mensuplarında görülür. Yüksek burunlara, yüzlerinin şekli beyzi olan ırk-ı ebyaz mensuplarında tesadüf olunur.

     Çene itibariyle insanlar ya bariz-l zekan yahut müstevi-l zekandır. Baş vaziyet-i tabiyede iken cephesinden tenzil olunacak bir hatt-ı amudiye nispetle alt ve üst çenesi aynı satıh şakuli üzerinde bulunan müstevi-l zekan denilir. Zenciler bermutat bariz-l zekandırlar. Irk-ı asfer ve ırk-ı ebyaza doğru geldikçe tebarüz zekan tenakus eder. En ziyade müstevi-l zekan olmak üzere ırk-ı Sami mensupları gösteriliyor. Tebarüz zekan – Çin mevâdd ile tagdiye atıf edilen bir alamet-i süfliyyetdir ki mevâdd matbua ile beslenmek pey-der-pey intişar etmekte olmasına binaen ale-t tedric gaip olunmaktadır.

     Hasb-el zahir esas tasnif olmak üzere telakkiye şayan görülen şekil kıhf muhafaza-i dimağ ve dimağ merkez zekadır. Fakat melekat-ı ruhiye ve akliye ile manzara-i reis arasında hiçbir münasebet-i sabite mevcut olmadığı muhakkak eylediği ve bilakis renk cilt ile bazı ahval içtimaiye ve şerait-i hayatiye arasında bazı alakalar keşf olunduğu cihetle insanların levn beşeriye nispetle tasnif-i urûk tercih olunuyor.

     Şekl-i reis bilhassa ilm-el nisapça haizi ehemmiyettir. Çünkü tesiratı cevviye ve iklimiye ile değişmez ve ancak tarik izdivaç ile muhâlata-i urûk neticesi olarak değişebilir. Fakat bu tahvilat reisiyenin meşy-i medeniyet üzerinde bir nüfusu his edilmediğinden ale-l ma’şerce büyük bir kıymeti yoktur. Halbuki renk cildin ehemmiyeti hassayı insaniye olmak itibariyle pek tali iken hassayı ma’şerce olmak itibariyle pek büyüktür. Zira alaim ictimaiye üzerinde nüfusları inkar olunamayan – harareti muhit, rutubeti cevviye, mevkii coğrafi, tarzı tagdi ve saire gibi – bazı avamil ile alakadardır.

0486_0063-112_0996

Âsâr-ı muhadenet

Düşman müştereke karşı harp ederken yaralanan Osmanlı zabitanından bir kısmı Alman kaplıca ve nekahethanelerinde tedavi edilmek üzere davet edilmişlerdi. Bâlâdaki resim Berlin’e muvasalat eden kahraman zabitlerimizi irâe etmektedir.

 0486_0063-112_0996-jpg-2

Ganâim-i harb

Almanya’yı baştanbaşa dolduran ganâim-i harbiye numunelerinden: (Novogeorgievsk) kalesinde iğtinam edilen binlerce toptan; havanlar.

 

     Fakat şunu hatırdan çıkarmamalı ki renk cilt ile alakadar olan ahval ictimaiyenin sebebi renk cilt değil, fakat renk cildi intaç eden muessiratı maddiyedir. Binaenaleyh renk cildi zikr etmekle o müessiratı ihtar etmiş oluruz. Diğer cihette müessiratı maddiyenin, bahusus müessir ibtidaiyenin eşkal hayatı üzerindeki nüfusu na-kabül inkar olduğuna göre renk ırkı zikr ederek ırkın hayat ma’şeriyesine telmih edilmiş olur.

     İşte bütün bu nikat nazara binaen esas tasnif olmak üzere ülemayı ma’şeriyece renk cilt alâim saireye tercih olunuyor.

   Şüphe yoktur ki siyah, sarı ve beyaz adamların ahval-i ictimaiyesi müttefik değildir. Hatta ırk-ı ebyaza mensup olanların esmerleri ile sarışınları arasında bile ihtilafat-ı ictimaiye görülür. Eğerçi bu ihtilafatı şerait-i hayatiyeye atıf etmekte kimse tereddüt etmez. Fakat şunu da inkar etmemeli ki o ihtilafatı intaç eden şerait-i hayatiye reng-i cildin tagyiratına da mucip olur.

0486_0063-112_0997

İ’tilâf murabba politikasının iğfalatına kapılmayarak Bulgar ordularını, ittifak kuvvetleriyle beraber Sırbistan’a ve dolayısıyla i’tilâf murabba ya karşı sevk eyleyen:

Bulgar Çarı Ferdinand  

Binaen aleyh iddia olunabilir ki ciltlerinin rengi muhtelif olanlar arasındaki ihtilafat ma’şeriye ber devam kalacaktır. Zira reng-i cilt, ahval-i ma’şeriye üzerinde zi nüfus olan bir silsileyi esbabın mahsulüdür.

   Mesâil-i ırkıye ve kavmiyeyi pek ziyade iğlâk eden bir şey vardır; Tarik-i izdivaç ile muhalata.

     Min-el kadim arzın nikat muhtelifesi arasında bir cereyan-ı beşeri görülmüş ve bu cereyan esnasında tarik-i izdivaç ile muhalatayı urûk vaki olmuştur. Muhalatayı terakki medeniyet ve beşeriyete nâfi görenler olduğu gibi muzır görenler de vardır. Ezcümle Louis Marie de La Révellière-Lépeaux’a nazaran inkıraz akvamın sebebi asliyesi muhalatadır. Zira netice muhalata olarak bedenin aksamı muhtelifesi arasındaki nispet bozuluyor; Baş gövdeye uymuyor. Kollar bacaklarla mütenasip olmuyor, İlâ âhire. Bu müellif – Musevilerin burunlarında ale-l-ekser meşhud olan biçimsizliği kavim İsrail’in öz Canaan zencileriyle izdivacına atıf ediyor.

     Bunlara karşı pek çok ulemada muhalatanın bir amil-i müfid olduğunu iddia ve ispat etmişlerdir. Doğrusu budur ki muhalatada pek çok esbab gibi bazı şerait tahtında nâfî ve bazı şerait tahtında muzırdır. Ve bu şerait henüz tamamıyla malum değildir.

     Urûk ve ahval bahsinde en ziyade haiz-i ehemmiyet görülen ahval-i ruhiyedir. Urûk namı altında – rabıta-i insaniye ile müteşekkil cemiyetleri ve akvam namı altında rabıta-i tarihiye ile müteşekkil heyetleri murad ediyoruz. Binaenaleyh ahval urûk ve ahval akvamı ayrı ayrı tetebbu etmeliyiz.

     Irk-ı mongoli ve ırk-ı şibh mongoli – Asya’nın kısmı azamı ile Amerika’nın bazı aksamını işgal etmektedirler. Bilhassa saçları ve burunları ile temayüz ederler. Saçları düz ve saçlarının makta dairevidir. Burunları mutavassıttır. Mongol ırkı Çin ve Japon medeniyetini vücuda getirmiştir ki gerek ahlak ve gerek sanat ve siyaset nokta-i nazarlarından ehemmiyetleri inkar olunamaz. Amerika’nın şibh Mongolları da Meksika, Peru, Yucatán medeniyetlerini husule getirdiler ve şerait-i muhtelife müsait olsaydı tabakatı medeniyetde daha yüksek bir kademe işgal etmeleri kaviyen melhuzdu.

     Irk-ı Kafkas ve şibh Kafkas – bilhassa Avrupa ile Asya-i Garbi ve Afrika’yı şimalide sakindirler. Bahusus saçlarının dalgalı olması ve burunlarının uzunluğu ve yüksekliği ile temayüz ederler. Mertebeyi medeniyetlerinin hadini Çin ve Japon medeniyetlerine nispetle ulviyet ve ehemmiyeti ise muhtacı izah değildir. Ancak beyazların mevkii medeniyetleri yalnız istidadı ırkıyelerine atıf etmek doğru olamaz. Bu hususta daha pek çok şerait ve avamilin icrayı nüfus etmiş olduklarını inkar etmemelidir. Bugün mesela almanlar gibi silm medeniyetin zirvesinde gördüğümüz bir millet eğer Avrupa-i merkezide sakin olmayıp da Okyanusya adalarının birinde mütevattın olsalardı hiç şüphe yok ki aynı tabakayı medeniyete irtika edemeyeceklerdi. Bu böyle olmakla beraber istidat ırkıyeyi inkara mahal yoktur. İstidat ırki bir amil-i ictimai olmak üzere mevcuttur. Ancak bu istidat, şeraiti muhtelifede, muhtelif istikametler alır ve tesirat mütenevvi inkişafına kah hazım, kah mezâhim olur.

     Safvet-i ırkıye belki safvetlerin en ziyade sahibi muhafaza olanıdır. Bir taraftan şeraiti iklimiye diğer taraftan muhâlatât-ı demeviye lâ-yenkati mahiyet ırkıyeyi tadil ederler. Bu cihetle alaim-i ictimaiye ile tesiratı ırkıye arasında münasebeti sabite keşfi güçleşir. Mamafih şurası muhakkaktır ki aynı devr-i tarihiyesinde müteaddit cemaatleri havâss bedeniye, ruhiye ve ma’şeriyeleri itibariyle mukayese edince hepsini aynı seviyede bulmayız. Ancak bu ihtilafın ne kadarı nüfuz ırkıyeden ve ne kadarı esbabı saire den mütevellitdir. Bunu tayin etmek mümkün olamaz. Bilemeyiz ki filan veya falan şart tebdil edilmiş olsa, ne neticeler zuhur edecekti. Her şahsın bir istidat-ı şahsiyesi, bir de muhitin verdiği istidat vardır. Bir mütefekkirin dediği gibi, Kant Afrika zencileri arasında doğmuş ve büyümüş olsaydı, hiç şüphe yok ki tetkikat-ı felsefe ile iştigal etmeyecekti. Eşhas hakkında varit olan bu mütalaa urûka da teşmil olunabilir.

     Bu cihetle <<Alfred Jules Émile Fouillée’nin efrad misallü urûk içinde bir serhad zeka vardır ki ondan öteye gidemezler.>> hükmü efrad için doğru olduğu halde urûk hakkında doğru değildir. Çünkü efradın ömürü mahdut olduğundan istidat mevhublarını değiştirmeye vakit bulamazlar. Mutavassıt el zeka bir âdem ne kadar çalışmış olsa dehâet gösteremez. Musikiye müstaidd bir şahıs bütün kûtûb tabiyeyi yutsa bir Napoleon olmak ihtimali yoktur. Fakat urûk ve akvam için müsaideyi zaman vardır. Ömürleri ömrü efrad ile kıyas kabul etmeyecek derecede uzundur. Bu müddet-i medide zarfında tebdil-i şerait tebdil-i istidadı intaç edebilir.

     Mesela ırk-ı zenci terakkiyat-ı fikriyeye müstaid olmamakla meşhur iken Amerika’da siyah doktorlar, siyah avukatlar ve hatta siyah şairler vardır. Ezcümle edib meşhur Henry Wadsworth Longfellow bir zencidir. Eğerçi bu zencilerin âsâr icat ve ihtira gösteremedikleri hudud-u zekalarına delil olarak ileri sürülmekte ise de bunların beyazların nail oldukları teşvik ve muzaheretten mahrumiyetleri ve bir muhit muhasım içinde bulundukları nazar-ı dikkate alınınca beyazlar kadar esmâr-ı irfan vücuda getirememeleri tabii görülür.

     Diğer cihetten şekl-i kıhf ile zeka arasında mevcudiyeti iddia olunan nisbet-i sabitenin mevhumiyeti de tahakkuk etmiştir. Filvaki Avrupalıların sekl-i re’s itibariyle Afrika zencilerinin müşabih olmaları bu alamet-i bedeniyeye atıf edilen kıymeti hiçe indirmiştir. Şekl-i kıhfa ait olmak üzere müsellem olan şudur ki Avrupalılar ale-l-ekser tavil-l-re’s ve Asyalılar ale-l-ekser ariz-l-re’sdirler.

     Akvama gelince: Bir asıldan teşa’ub eden akvam-ı muhtelife arasında mertebeyi medeniyet ve âsâr-ı zekâvet itibariyle o kadar fahiş farklar görülüyor ki amil-i terakki olmak itibariyle kavmiiyetin dereceyi nüfusunu tayin etmek mümkün değildir, denebilir. Mesela Aryani denilen akvam arasında elyevm ancak bir karabet lisaniye görüyoruz. Bugün en yüksek alâim terakkiyi gösteren akvam Aryaniye (şerader, Ayrına) gibi muhakkakinin iddialarına nazaran on bin sene kadar hiçbir eser-i zeka gösteremeyerek çobanlıkla yaşamışlar imiş. Ziraat, maden, alet ve esliha-i hadidiyyeden bihaber olarak taş baltalar ve ağaç mızraklar kullanıyorlarmış. Örf ile kanunu temyiz edemezlermiş. Halbuki bugün büyük bir eser-i terakki gösteremeyen akvam Samiye Babil ve Ninova gibi şehirler binalar etmişler ve akvam-ı Aryaniyeden pek çok evvel sapan, sikkeyi muamelat-ı ticariyeden istifade eylemişlerdir.

     Şuabât akvamı ayrı ayrı tetebbu edince aynı netayiç mütehâlifeye vasıl oluruz. Latin, Germen, Slav, Yunan kavimlerini tarihlerinin muhtelif devirlerde biri birine muhalif ve hatta yekdiğerinin zıddı hallerde buluyoruz. On dokuzuncu asırda reb’ meskununda münteşir gördüğümüz Anglosaksonlar on altıncı asırda dünyanın en ziyade münzevi kavmi idiler.

     Bundan başka erbabı tahkikin nukat nazarına göre de aynı kavim hakkında mütebayin ve mütehalif hükümlere tesadüf olunuyor. Mesela Chamberlain, >oshua Lawrence Fransız ihtilal kebiri ile Napoleon muzafferiyatını isnat ediyoruz. Halbuki Voltman aynı vakayı Germen kanına atıf ediyoruz. Yine mesela Arbo de Jubunovil, Li Brez gibi müelliflere göre muharebeden, esir almaktan, kadın kaçırmaktan başka bir şey düşünmeyen barbarlardır. Halbuki renan, feviye ve emsali tahkikine nazaran saltlar salperuzdurlar. Darbe ve cerhadan kaçarlar, faaliyetleri bahusus bir şekl-i mukavemet alır. Halim fakat muandırlar. İlh.

     Ve böylece tevsi tahkikat ettikçe ruvayat mütezade teksir ederek mübhemiyet ve zulmetin arttığı görülür. Ve bu zulmet hatta eyyam hazıraya kadar gelir. Mesela on sekizinci asrın mebi siyasi ten’e nazara Almanlar, Çiller’e nazaran Fransızlardır. Hatta bugün envar terkinin Latin, Cermen, Sakson, anasırından hangisine daha ziyade ait olduğu kestirilemez. Bahusus Latin dediğimiz akvamın kanında Cermen ve Sakson kriveleri de dâhil olmak üzere yirmi otuz türlü krevat vardır. Ve Cermen ile Sakson kanları da daha az mahlut değildir.

     Hülasa ırkıyet ve kavmiyet birer amil-i ictimai oldukları na-kabl inkar ise de bir taraftan terakkiyat ma’şeriyede hassai nüfusları tayin edilemez. Diğer taraftan istidad ırki ve kavmi istidadı şahsi gibi müteassır-l-tagyir değildir. Bilakis şerait muhtelifenin tesiri medidi ile değiştiği görülmektedir. Binaenaleyh ırkıyet ve kavmiyet fikirlerine istinat ederek bir cemaati istigzam ve istihkar mütesaviyen hatadır. Bugün en galiz ve gaybı gördüğümüz bir cemiyetin cereyan tarihi neticesi olarak akvam muhtelife ile muntasebatta bulunduktan ve şerait muhitayı haziresini tebdil ile ahval mugayire ile muhat olduktan sonra ne gibi âsâr irfan ve zeka göstereceğini hiç kimse makrun sıhhat olarak kestiremez. Japonyalılarda görmekte olduğumuz âsâr-ı medeniyeti bundan bir asır evvel onlardan ümit edebilecek hiç kimse yoktu. Ve Japonya’nın terakkiyat mahiresini elyevm zulmette bulunan anasır sairenin gösteremeyeceğine dair bir emare de mevcut değildir.

TEDRİSATTA GAYE

Karl Monesyus’un fikirleri

2

     <<Karl Monesyus >>; Fransa’da talim ve terbiyenin bilakis istisnalar tanımadığını ve yeknesak olan bu tarzın, daima şahsına mukarin olan medeniyet-i hakikiyenin ruhuna zıd olduğunu ima için diyor ki: Fransa’da maarif nazırı, her gün saat elinde, kemal-i sıhhatle muallimlerin bir an içinde dersi tekrarlama, kıraat yahut sırf dersi vermekle mi meşgul olduklarını tayin edebilir. Almanya’nın talim ve terbiye usulüne böyle bir merkeziyet katiyen yabancıdır. Gerçi hali hazırda teşkilat ve tevhid tabir olunan her şey Almanya’nın hayat dahiliyesini bütün vus’atıyla meşbu kılmıştır. Düşmanların da ikrarından istinkaf edemeyecekleri mertebede mesai tevlid eylemektedir. Ancak Almanya’nın mektep teşkilatı bâ’de-l-harb umumiyetle şimdi işgal eylediği mevki meşru hala muhafazada berdevam olacaktır. İsviçre’de; Amerika’nın müttefik cumhuriyetlerinde teşkilatın işgal zahireye metindeki fark ve tekavvütün Almanya hükümetlerindekine nispetle daha büyük olduğunu izah ettikten sonra ilave ediyoruz:

     Almanya’da zahiri teşkilattan kati nazar tedricen gittikçe daha mütebariz bir surette vahdet hâsıl olmaktadır. Ancak Almanya’da nokta-i esasiye, talim ve terbiyenin aynı nefha ile hayat bulması, aynı ruh ve fikrin her tarafta hâkim bulunmasıdır.

     Bizim burada pek ziyade dikkat ve teemmül edeceğimiz mühim bir nokta var; Adedi bizim vilayetlerinkinden çok olan muhtelif Alman hükümetleri ahalisi her manasıyla dağınık bir halde iken bunları hangi kuvvet birleştirdi? Hangi kuvvet idi ki işlenmiş bir tarlanın bütün hatlarını altında ezip silen ağır bir tesviye makinası haliyle bu kitleler arasındaki ayrılıkları yok etti. İşte bu sır; Aynı ruh ve fikrin talim ve terbiyeye hâkim bulunması esası bize ifşa ediyor: Prusya’nın ruhundan fışkıran ve lisanının ihtiva ettiği duygu, düşünme, isteme ve yapma tarzıyla anane, ihtiras ve nihayet bir cihangirlik mefkuresi unsurlarından mürekkep ve zi kudret bir âsâra, kitap satırlarının olukları arasından ötekilerin ruhuna akıyor, akıyor. Onlara öz hususiyetlerini telkih ediyordu. Mübayenet çizgileri tedricen incelip yufkalaşan kitleler, bir gün geldi ki birbiriyle iltisak edebilen mukavemetli kerestelerden, başında bir taç ile muazzam bir Alman ehrâmi vücuda getirdiler.

     Başında Sultan Osman’ın tacı olan muazzam bir Türk ehrâmı vücuda getirmek için bizde kılıçla, onunla olmasa servetle, marifetle Asya’da cihangir olmak mefkûresine mukteza yeni bir duygu, yeni bir düşünme, yeni isteme ve yapma tarzını talim ve terbiyemizin esaslarına hâkim kılmalıyız. Almanya’da seyahat edenler, Prusya lehçesinin günden güne bütün Almanya’da umumileştiğini temin ediyorlar. Bilgilerin zarfı olan lisanı, bizde İstanbul, Konya, Erzurum, Urfa, Trabzon, Diyarbakır, Kerkük, Erbil lehçelerini birleştirmekten başlayarak mükemmeliyet ve kudretinin galebesiyle dahi Orta Asya Türklerine kadar ta’mim etmeliyiz.

     Almanya’da mektep teşkilatının esası tahsil umumiyi mecburidir. Bu mecburiyet on altıncı asırda Almanya’da kabul olunup on sekizinci asrın nısfına doğru, Almanya hükümetlerinin kaffesinde tastik kanuniye iktiran eylemiş, on dokuzuncu asırdan itibaren bilâ istisna ve her tarafta tahsil bilfiil mecburiyet altına girmiştir. Binaenaleyh tahsil umumiyi mecburi birkaç asırlık bir ananeye müstenittir. Ve hizmet-i mecburiyeyi askeriyeden akdemdir. Ve bunun ehemmiyet ve menafiini takdir hissi tedricen ahalinin bütün tabakatı arasına nüfuz etmiştir. O surette ki vatandaşların fikrinde bu teşkilat hakkında bir tahavvül tam husule gelmiştir. Her bir mecburiyet gibi bidayet emirde, mecburiyet tahsilde birçok kimseler tarafından yalnız ebeveynin hukuk tabiiyesine olmak üzere bilhassa köylerde, aileleri, günün müteaddit saatlerinde genç çocukların gidemiyeninden mahrum bıraktığı için bir ta’diye suretinde görülmüştür. Fakat bilahare hatta ahalinin aşağı tabakalarında bile mektep tahsilinin kıymeti takdir olunmuştur. İlk zamanlarda bir mecburiyet-i zaruriye suretinde görülen hal, bugün bir vazife şeklinde telakki olunuyor. Ve bunun Alman milletinin vicdanında derin olarak kökleşmiştir.

     Bundan takriben bir sene evvel, muhterem bir nazırımız, bir milletin ahlakını, seciyesini kanunlarla değiştirmek mümkün olamadığını söylüyordu. İctimai ve mühim tebdiller ferman ve irade isdar ile husule gelmeyeceğini Doktor Gustave Le Bon da birçok misaller ispata çalışıyor ki bunların aksine olarak bir milletin içtimai hayatını kanunlar isdariyla değiştirmek mümkün olduğunu iddia etmek doğru olamaz. Mamafih ictimai hayatın tebdilini bir tek mesele halinde münakaşa etmek hiç bir şeyin ispatına yardım etmez. Bir milletin hayatında hangi tebdili vukua getirmek murad olunduğunu tayin ve tesmiye edip böyle muayyen bir şeyi kurcalamak icap eder. Akıl ve idrakin tedrici tekamülüyle kabul edeceğinden emin olduğumuz (tahsilin mecburiyeti gibi) makul bir fikri, idrak seviyesinin henüz belki müsait bulunmadığı bir zamanda dahi bir millete kanun tarzında kabul ettirmeye bir müddet çalışıp nihayet onu vazife haline getirmek mümkün olduğunu Karl Monesyus, işte bize ispat ediyor. Ve şu muayyen hadisenin, Alman ittihadı gibi muazzam bir inkılabın sebepleri arasında mevkii vardır. Şu noktayı da kayıt edeyim ki mecburi tahsili, kanun darbeleriyle halak edilmesi mümkün olmayan medeni tesisat gibi hususiyetlere maliktir, zan etmemeli.

0486_0063-112_1000-1001-jpg-3

Alman mitralyöz ateşi altında Rus süvarileri perişan ve hizan

Dünyanın en çok süvarisine malik olan Rus ordusunun, harb-i umumiyenin ibtidasında kuvvetli süvari fırkaları ile Almanya ve Avusturya arazisine müthiş akınlar icra edeceği zan ve tahmin olunmuştu. Düvel-i müttefike müstahfaz ve hudut bölükleri Rusya’nın gerek muntazam süvari kıtaatının, gerek hakiki bir kısmet-i harbiyeden mahrum olan Kazak alaylarına hemen hiçbir akın yaptırmamışlardır. Muntazam ve gayri muntazam olarak üç yüz bin kişi kadar tahmin edilen Rus süvarileri, ale-l ekser Alman mitralyöz bölükleri tarafından ale-l gafile bastırılarak pek müthiş telefat ve zayiata duçar edilmişlerdir. Baladeki resim Alman makinalı tüfeklerinin muharib ve biaman ateşi altında Rus süvarisinin nasıl perişan bir halde firar ettiğine musavverdir.

 

     Mecburi tahsil, gayri şahsi ve her usul gibi mücerrededir. Binaenaleyh bunun bize veya başka milletlere göre hiçbir hususiyeti olamaz. Çünkü okuyup yazmak, insan kabiliyetinin bir inkişafı ve zekanın tabiatına nazaran ibdâ’ ettiği ve kaidesi itibariyle de tamim edilmesi lazım gelen bir sınaât veya san’attır.  

     Bir de tahsil mecburiyetinin bizde de mahsus bir vazife haline gelmesi için üç asır beklememiz icab etmez. Bu, dretnot yapabilmek için; İçi oyulmuş bir ağaç kütüğünden ibaret olan ilk tekneden başlayarak geminin aldığı her şekli birer birer canlandırmaya benzer. Milliyet hissinin başka milletlerde geçirdiği istihale devrini mutlaka yaşamak suretiyle biz de inkişaf ettirilmesi tasavvuru da böyle saçma iddiaların ikinci bir misali olur. Geride kalan milletlerin, ilerlemiş milletlerden en büyük istifadesi; Geminin, milliyet hissinin geçirdiği istihaleler ve tekamüller tarihçesine seri bir nazar atıf ederek onların son sistemini yapmak usulünü daha süratle tatbik etmektir.

     Bir de kanuniyet kesb eden ve eski hükümetin çoktan beri cüz tahdidiyle kabul ettirmek istediği tahsil mecburiyeti, halkın vicdanında niçin bir vazife halini iktisab etmedi? Bunun cevabı – şimdiye kadar niçin terakki edemedik – sualine karşı verilenin aynıdır. Terakkinin yolunu bilemediğimiz gibi tahsilinkini de öğrenemedik de ondan.

     Milli varlığımızı sezdiğimiz ve sevdiğimiz bu gün; halkın akıl ve idraki yavaş yavaş yükselince kabul edeceğinden emin olduğumuz bu mecburiyet fikrini, yarın vicdanında mahsus bir vazife haline getirmek için ne yapmak lazım geldiğini, muhterem kariler, beraberce araştıralım.

Haşim Nahid  

    

BİR TOP NASIL İMAL OLUNUR

. . .

     Muharebe-i hazire, topun ehemmiyetini bir kat daha artırmış bulunuyor. Mevâki müstahkemenin müdafaası topçu kuvvetine istinad ettiği gibi, sahra hücumlarının ihzarı da yine efvâh nariyenin faaliyetine mütevakkıdtır. Harb-i hazırda, top müsademenin en esaslı ve metin aleti olmuş, orduların en birinci esbabı ve avamil-i muvaffakıyetinden birini teşkil eylemekte bulunmuştur. Alman 42 liklerinin, 30,5 luk Avusturya havanlarının, muhasara, sahra ve cebel toplarının müttefikin ordularına kazandırdıkları şan âver ve hayret bahis muvaffakıyet muzafferiyet herkesçe malumdur. Binlerce benî beşeri an-ı vahidde hâk-ı helâka seren, bir kaleyi yüz binlerce insanın, askerin savlet ve hücuma karşı müdafaa eyleyen bu müthiş alet harbin ne suretle a’mâl edildiğini öğrenmek elbet mucib-i merak ve kaidedir. Muharebe-i hazırede bir fert tasavvur olunamaz ki kendi kendine; <<bir top nasıl imâl olunur?>> sualini irad etmemiş osun. Bir veçhe zir makalemizde karinin bu merakını tatmin etmeğe çalışacağız. Evvelbe evvel-be-evvel şurasını kayıt ve işaret etmek isteriz ki i’tâ’ edeceğimiz malumat gayet basit ve sırf sanayidir. Burada askerliğe, fünun askeriyeye temas eder hiçbir nokta olmadığı gibi malumat sanayide herkesin öğrenmesi icab eden umumi ve sade şeylerden ibaret olacaktır. Esasen bu malumatı da kitap ve resail ecnebiye den telhis ve iktibas suretiyle istihraç eyliyoruz.

Top nedir?

     Top kelimesinin Türkçe aslına bakılacak olursa, bugün müteaddit aksamdan müteşekkil olup dane şarapnel vesaire endaht eden bu alet-i mahsusanın mukaddemâ yuvarlak attığı için bu suretle tevsim edilmiş olduğuna hüküm etmek lazım gelir. Biz burada topun aksam müteaddidesinden değil, yalnız uzun bir boru şeklinde olan ve mermi ile barutu alıp inşiâlden mütevellid tazyiki mermiye münasib bir sürat verdikten sonra tensib ve tayin edilen istikamete atar kısmın sureti a’malinden bahis eyleyeceğiz. Bunun arka kısmına atım mahalli namı verildiği gibi dâhili boşluğa, tap müceffi deniliyor ki bu müceffin kutru topun çapını tayin eder.

Top imaline yarayan maden

     Efvah nahiyenin imali için istimal edilecek madenlerde en ziyade nazarı dikkate alınan cihet emniyeti istimal ve mukavemettir. Bunun içindir ki topun süratle fırlamasına ve çatlamasına mani olmak üzere en ziyade mukavemetli ve vaktinden evvel eriyip bozulmaz, yıpranmaz madenden istimali elzemdir. Demir ve karbonun kesreti ile mütenasip ve mütezayittir. Mamafih demir ile karbonun müteşekkil halitanın tayini de pek çok dakik hesabata bağlıdır. Burada ifrat ve tefritten tevakki lazımdır.

     Mukaddema top imalinde tunç istimal edilmekte idi. Garip değil mi? Bakır gayet pahalı bir maden olduğu halde efvah nariye kadime bu günkü toplardan daha ehven fiyatla istihsal olunuyordu. Zira bir kere tediye edilen maden ilâ nihaye işe yarıyordu. Tunç toplar köhneleştikçe, kesret endahttan gayri kabil istimal bir hale geldikçe fırınlarda yeniden izabe ettirilerek imal olunuyor. Yine maden, bi-d-def’at eritilip istimal olunabilir idi. Bugün aynı çaptaki mermilerin sıkleti fevkalade tezayüd etmiş ve sürat iptidaiye o nispette artmış olduğu cihetle atım mahallindeki tazyikin ziyadeleşmesi hasebiyle tunçtan top imali hemen her tarafta terk edilmiştir. Tunçtan mamul topların müceffileri, bu günkü tazyiklere tahammül edemeyip derhal bozulmakta olduğu tecârib müteaddide ile sabit olmuş bir keyfiyettir. Bilakis çelikten mamul topta atım tazyikinden mütevellid tagyir-i şekil, çeliğin elastikiyeti sayesinde der-akab hal sabıka rücu eder.

Bir top kaç endaht yapabilir?

     Çelik, tunça nispeten fevkalade haiz-i mukavemet olduğu cihetle min-külli’l-vücûh şayan-ı tercihtir. Mamafih bir top ne kadar mükemmel imal edilirse edilsin, küçük çapta toplar kesret endaht ve büyük toplar ise şiddet-i tazyik ile aşınmağa mahkûmdur. İşte bu itibar ile bir topun kaç endaht icra edebileceği muharebeden evvel bir takım hesabat ile tayin edilmiştir.

     Evvelce farz ve tahmin edildiğine göre Fransa’nın 75 santimlik sahra topları ancak beş bin endaht icra edebilir idi. Halbuki muharebeyi hazırada bu topların 8 ila 10 bin endaht yapabildiklerini Fransız muharrirlerinden Mösyö Pol Destival beyan ve iddia ediyor. Bu iddia ister doğru olsun ister olmasın her halde bir Fransız sahra topunun beş bin ila sekiz bin arasında endaht icra edebildiğini farz eyleye biliriz.

     Mamafih çeliğin hararetini tezyid ve idame ettiren mütemadi ve seri endahtlar topun endaht kuvvetini tesbit eder. Büyük toplara gelince: Yine sâlif-üz-zikr Fransız muharririnin mütalaasına göre, tam atım ile iki ila üç yüzden fazla endahta mütehammil değillerdir.

Bir çelik topun teşkilatı:

     Mukaddema tunç toplar yekpare olarak izabe ve imal edilmekte idi. Halbuki çelik toplar, müteaddit çelik kuşağın setr ve tazyik ettiği merkezi bir borudan müteşekkildir. Bu kuşaklar borunun harici tabakatını mütemadi bir tazyik altında bulundurmaktadır. Top namlusunun imali için icab eden ameliyat ber-vech-i-zîr telhis olunabilir.

     Külçenin isagası, işleme, tavlama, tornadan çekme, dâhili perdahat, yiv açma.

Külçenin isagası:

     Top imali için isaga olunacak külçe sureti mahsusada imal edilmiş olan fırınlarda bulundurulur. Bu fırınların harareti takriben 2000 derecedir. Garip değil mi hali izabede bulunan çelik üzerine atılan bir tahta parçası ancak on dakika sonra mübeddil remad oluyor. Bu cehennemi hararete haiz olan fırın kapaklarına insan elini vaz’ edebiliyor. Çünkü bu kapaklar derununda bir soğuk su cereyanı mütemadiyen dolaşmaktadır. Çelik eridikten sonra fırının altında kain ve erimez bir madenden mamul olan bir nevi tapadan açılan delikten kalıplara dökülür. Ateşin bir halde dökülen bu çeliğin manzarası cidden pek muhibb ve şa’şaa-dardır. Kalıplarda dereceyi hararet 1600 dür. İşte çelik bu kalıplar dûnunda yavaş yavaş donar ve tasallüb ederek hemen hemen katı bir şekil alır. Bundan sonra artık topun işlenmesi, tornadan geçmesini, perdahlanması, yivleri açılması lazımdır.

     Çeliğin izabe ve ba’de tasallübü esnasında bazı hadisat-ı tabiiye madenin havasını kısmen tagyir edebilir. Bu halden mütevellid nevâkıs ise müteaddit ameliyat ile izale olunur. Her şeyden evvel çeliğin mütecanis olması elzemdir. Bunun için de madenin dökülerek işlenmesi icap eder. Bu ameliyat o kadar mühimdir ki esliha fabrikalarının şartnamelerinde top namlularının imal edilecekleri külçelerin kalınlığı sureti mahsusada kayıt ve işaret edilmektedir.

     Külçe haddeden geçtikten, zımbalar vasıtasıyla bir dereceye kadar kati şekle ifrağ olunduktan sonra tavlama ameliyesine geçilir. Zımbalama ameliyesinde istimal olunan buharla müteharrik çekiciler, cesim makinalar şayanı hayrettir. Bu çekiciler bazen 120 ve makinalarda 10,000 ton sıkleti haiz bulunmaktadırlar.

     Çelik külçeye had azami tecanüsü temin etmek üzere işleme ameliyesinden sonra tabıh mükerrer, tavlama ameliyeleri icra olunur. Tabıh mükerrer, 1000 dereceyi hararette vuku bulur. Tabıh mükerreri müteakib fırın kapakları ale-l-acele açılır ve külçenin harareti 750 dereceye tenzil eder etmez hal tabiide donması için tekrar kapanır. Büyük çapta toplar için kullanılan külçelerde bu ameliyatın birinci safhası 18 ikinci safhası 60 saat devam eder.

     Külçe donduktan sonra yontma ameliyatı başlar. Bu ameliyat topu cesamet katiyesine takriben iki milimetre kadar yanaştırmağa matuftur. Delme ameliyatı topun müceffeni açmağa inhisar eder. Bu ameliyat alat mahsusa ile icra olunur. Bunu müteakip tornadan çekme ameliyatı vaki olur. Ba’de külçe bir daha tavlamaya tabi tutulur. Bu sayede çelik bir kat daha mütecanis ve mukavemetli olur. Top birkaç katlı, amudi bir fırında kızdırıldıktan sonra aleti mahsusa vasıtasıyla su ile memlu bir kuyuya indirilir.

0486_0063-112_1004

Feld mareşal von Mackensen

Uzun müddet Rusları tepeledikten sonra ahiren harp umuminin müsebbibi olan katillerin cezasını vermek üzere Sırbistan seferini icra etmekte bulunan Alman – Avusturya orduları başkumandanı Feld mareşal von Mackensen Alman ordusunun en be-nâm ve muktedir kumandanlarından biri olup yakında <<Sırbistan fatihi>> unvan iftiharını da ihraz eyleyecektir.   

     Tavlama bittikten sonra topun çelik kuşakları vaz edilir ve katı perdah ve yuvalama ameliyesi icra olunur. Malum olduğu veçhile yivlerin vazifesi her merminin mücehhez olduğu bakır kuşak üzerinde izler teşkil etmektir. Bu sayede mermi, kavis mürteseminden inhiraf etmez.

     İşte bütün bu ameliyat hitampezir olduktan sonra top müceffi son defa olarak tetkik edilir. Küçük efvah nariyede bu tetkikat aynalar vasıtasıyla vuku bulur. Pek büyük toplarda ise ameleden biri topun içine girerek tetkikat ve ameliyat lazımede bulunur. Fakat bir amele top derununda on dakikadan fazla çalışamaz.

     Topun diğer teferruatı imal olunduktan sonra erbabı ihtisas tarafından tetkikat ve tecrübeleri icra olunur. Tecrübe endahtlarında ale-l-ade atımdan daha fazla barutla endahtlar yapılır. Top matluba muvafık ad olunduğu takdirde kabul edilir.

     Ber-vech-i bâlâ izahattan istidlâl olunacağı veçhile bir topun imali gayet cesim müesseselere, alat müteaddide ve rakikaya, mücerrib mühendislere, erbab-ı ihtisas ve zeki ameliye mütevakkıftır. Binaenaleyh Avrupa’daki büyük top fabrikalarının ale-l-ekser yüz milyonlarca frank sermayeye malik olmalarına hayret etmemelidir. Efvah nariyenin dereceyi ehemmiyeti nazar-ı im’âna alınınca, muharebe meydanlarında ihraz olunan şan ve zaferde, fabrikalarda, ocak ve tezgah başında işleyen amelenin de fahr aver bir hususu olduğunu tasdik ve itiraf eylemek lazımdır.

     Yusuf Osman.

HATT-I HARB GEMİLERİ

. . .

Ma-ba’d

İstikrâr ve yalpa

 

İstikrâr:

     Her cismin muvazeneti gibi gemilerin muvazeneti dahi müstakar, gayri müstakar ve daimi olur. Ve miktarı kafi muvazenet-i müstakar temini bir harp gemisinde esas olarak mütalaa edilecek en mühim anasırdan birini teşkil eder. Harp gemilerinde istikrar yalnız ale-l-âde makasid seyriye için değil, muharebe esnasında ehemmiyetli bir surette hasara uğradığı halde dahi geminin müstakar ve denizci kalmasını temin edebilmelidir. Harp gemilerinin istikrâr şeraiti ticaret gemilerine nazaran bir hususiyete haizdir. Çünkü zırh ve silah ve bunların takviye teşkilatı gibi büyük sıkletler yukarı bulunduğu için merkezi sıklet mevkii yüksektir. İstikrar ulâ yahut hal-i kaime yakin (şakulden 10 ila 15 derece) istikrar, mezkur muvazene irtifaı denilen bir mesafeye tabidir. Merkez muvazene irtifaı merkez muvazene denilen nokta ile merkez sıklet beynindeki mesafedir. Merkez sıklet mevkii gemiyi teşkil eden ve gemide bulunan tekmil sıkletlerin ciheti şakuliye deki tevzilerine tabidir. Merkez muvazene ise geminin şekline geminin yüzdüğü su müstevisi tabidir. Ariz su müstevisi yüksek merkez muvazene ve dar su müstevisi alçak merkez muvazene verir. İstikrar için merkez muvazene merkez sıkletten yukarı bulunmalıdır. Ve merkez sıklet ile merkez muvazene beynindeki mesafe, yani merkez muvazene irtifaı geminin yatmağa tanıdığı bir ölçüsüdür. Küçük merkez muvazene irtifaı harici kuvvet tesiriyle geminin kolaylıkla meyil edeceğini ve büyük merkez muvazene irtifaı geminin güçlükle meyil edeceğini gösterir. Fakat şu da var ki küçük merkez muvazene irtifaı hareket raksiyenin uzun müddetli olması, binaenaleyh denizde geminin rahat hareketine mucib olur. Bu sebepten yolcu gemisinin merkezi muvazene irtifaları birkaç pustan iki kademe (birkaç santimetreden 66 santimetreye) kadar tahallüf etmek üzere yapılır. Ve hakiki miktarı hamulenin tevziine göre muhtelif seferlerde ve kömür sarfına göre de aynı seferde tahallüf eder. Böyle küçük merkez muvazene irtifaları harb gemilerine verilemez. Çünkü harp gemilerinde mermi tesiriyle içeri su girerek su müstevisinin küçülmesi halinde güzel bir istikraz temin edecek derecede merkez muvazene irtifaı kalması nazarı dikkate alınacaktır.

0486_0063-112_1005

Alan pîş-dârları nehri geçerken

Belçika’da Belçikalıları, Fransa’da İngiliz ve Fransızları, Lehistan’da moskofları ve Sırbistan’da Sırpları tepeleyen Alman askerlerini dağ, dere, tepe hiçbir arazi tabiiye durduramaz.

 0486_0063-112_1005-jpg-2

Garp cephesinde Alman siperleri

Fransız – İngiliz – Belçika kuvvetlerinin zapt etmek için takriben bir seneden beri mütemadi hücumlar icra ettikleri Alman siperleri resimde görüldüğü veçhile fevkalade bir mükemmeliyete haiz bulunmaktadır. 

 

Hasar olacak olursa bunun merkez irtifaına tesiri çok olamaz. Muharebe kruvazörlerinin merkez muvazene irtifaları muharebe gemilerininkinde daha azdır. Görülüyor ki harp gemilerine tahsis edilen merkez muvazene irtifaları rahat yalpa için verilmesi lazım gelen irtifadan pek fazladır. Çünkü gaye-i zaruriye muharebe esnasında bir hasar olduğu takdirde yine istikrarı temine matufdur.

     İstikrar evveliyeden maada, büyük zaviyelerdeki istikrar dahi layıkıyla nazar-ı dikkate alınmalıdır. Birçok büyük ticaret gemileri küçük merkez muvazene irtifaı ile istikrarsız olmaksızın yahud devrilmeksizin hal-i kaimden 75 derece yahud daha ziyadeye meyil edebilirler. Büyük zaviyelerdeki istikrarın bu miktarı, nispeten aşağı bulunan bir merkez sıklet ile ve yüksek free bordayla yani güvertenin sudan yüksekliğiyle elde edilir. Her ne kadar harb gemilerinin free bordaları ticaret gemilerine nazaran daha ziyede ise de zırh ve esliha gibi ağır sıkletler gemide yüksekte bulunduğu için harb gemilerinin merkez sıkletleri nispeten pek yüksektedir. Merkez sıkletinin yüksek olması müşterek istikrarın (yahud hal-i kaimden olan zaviyenin ki bundan sonra alabora olur) büyük olmasına manidir. Ve harp gemilerinde bu menzil umumiyetle 60 derece etrafındadır. Harb gemilerinin hal-i kaimden hariç zaviyelerde istikrarı, bordanın zırhsız aksamının parçalandığı faraziyesiyle dahi hesap ve temin edilmiştir.

     İşte anlaşılıyor ki, muharebe gemilerinin ariz olmalarına sebep meseleyi istikrardır.

Yalpa:

     Bir geminin denizde rahat hareketi için merkez muvazene irtifaının az olması lazımdır ve bu sebeptendir ki büyük yolcu vapurlarının merkez muvazene irtifaları azdır. Bundan dolayı bunların yalpa müddetleri uzundur. Harb gemileri merkez muvazene irtifaları çok olmak üzere resm olunduklarından yalpaları ziyade ve fena olur ve yalpa müddetleri kısadır, aynı zamanda, harb gemileri bir top müsteviyesi olduklarından bunların çok ve fena yalpa etmemeleri arzu olunur. Bu sebepten harp gemilerinin karinelerine tûlun vasatta – yalpayı tasgir için – yalpa omurgaları konur. Yalpayı tasgir için bazı gemilere yalpa mani sarnıçları konmuştur. Bundaki esas geminin alabandasından öbürüne su geçirmektir. Ve bu cihaz yalpayı tasgirde muvaffakıyet vermiştir.

Makinalar, kazanlar ve yardımcı makinalar.

     Dretnotun ve ondan sonraki muharebe gemilerinin sevk makinaları türbin sistemidir. Ve iktidar dört pervaneyi tahrik eden dört vahide taksim olunmuştur. Hâlbuki dretnottan mukaddemeki zırhlı ve kruvazörler de çift pervane var idi. Birbirinin aynı fakat biri mütenâvib-ül-hareke makine ile diğeri türbin makinasıyla mücehhez iki gemide yapılan tecrübede türbinli 43 fazla iktidar verdi.

     Türbin makinanın fevâidinden olmak üzere sayılabilir. Taklitten kâr vardır. Aksam-ı müteharrikesi azdır ve kırılıp dökülmek ihtimalatı zayıftır. Sesiz olarak işler. İdaresi kolaydır. Alî-iktidarlarda kömür sarfiyatı kârlıdır. Bu sebepten kazan mahallinden ve mürettebatından istifade vardır. İrtifa az olduğundan gemide aşağıda kalır. Bu sebepten daha ziyade muhafaza olunur. Gemide istikrarını tezyide tesiri de ayrıca bir meziyetidir. Türbin makinaları yalnız bir cihete işlerler. Bu sebepten bir şaft üzerinde bir türbin bulunursa o şafta merbut pervane tornistana çalışamaz. Geri hareketi temin için şaftların üzerine birer de tornistan türbini konur. Bu tornistan türbinleri gözlük pervane durdurulacağı zaman dahi kullanılır.

     Türbin istimaliyle hâsıl olan istim tasarrufunu izah için yine dretnotu misal olarak alalım. Eğer dretnot aynı iktidarı vermek üzere mütenavib-ül hareke makine ile mücehhez olsaydı, 18 kazan yerine 22 kazan koymak lazım gelecekti.

     Türbin makinası mütenavib-ül hareke makinadan pek ziyade bir adet devirle işler. Mütenavib-ül hareke makinalarda pistonlar her bir stroke’un ( * ) bidayetinde ve nihayetinde sükûnete gelme mecburiyetindedir. Ve bu keyfiyet büyük makinalarda sürat devre bir had kor ki bu haddin azamisi harp gemilerinde dakikada 120 devir olmak üzere kabul olunmuştur. Türbin makinalarında mütenavib-ül hareke aksam yoktur ve makina duvarlığı itibariyle olan tevazinini mükemmelen temin eder. Bu sebepten hususiyle kara türbin makinaları pek âli devirlerle işler. Fakat gemide türbin pervane ile birlikte işler. Yüksek devirle işleyen bir pervane ise bir alet-i sevk olmak noktayı nazarından faydalı değildir. Bunun için çıkar bir yol olmak üzere, türbini azami faide için icab ettiğinden daha batî ve pervaneyi arzu olunandan daha seri olarak devir ettirmekle en faideli imtizaç hedefine varılır. İşte bu veçhile dretnot’un türbinleri dakikada 320 devir için resm olundu ki bu aynı akındardaki mütenavib-ül hareke makinalardan pek seridir.

     Türbin için olan pervaneler, pervane kanatları uçlarının pek süratli olmalarını men için, nispeten küçük kutrda olmalıdır. Pervane kanatları ölçülerinin süratlerinin ziyadeliği hakkında bir fikir vermek üzere zikr olunabilir ki; Dakikada 320 devir yapan 10 kadem (30,5metre) kutrundaki bir pervanenin kanatlarının uçlarının sürati saniyede 1700 kadem (52 metre) dir ki saatte 186 ½ kilometre tutar.

     Tek takım türbin makinasındaki devireyi ef’âl şu veçhiledir: istim kazandan iki ana istim borusundan geçer. Bunların biri sancak biri de iskele makina dairelerine gelir. İstim borudan tazyik-i âli türbinine verilir ki burada istimin tazyiki tedricen düşer.

    ( * ) –   [- pistonun silindirin bir nihayetinden diğer nihayetine gitmesine bir stroke denir.]

 

GÖKTEPE’NİN ZAPTI

VE

Moskof vahşeti

     Kalenin bizim tarafa doğru olan yüzünden bir ırmak çıkıyordu. Bu ırmak, bataryanın bulunduğu tepeye doğru beş yüz arşın kadar aktıktan sonra, şimale daha sonra da şimal garbiye doğru dönüyordu. Bunun kenarlarında biri birine pek yakın iki değirmen vardı. Sonra her iki kenarın üstünde de birer ufak kale vardı ki bunlar harici istihkâmları teşkil ediyordu.

     Kalenin garp ve şimal yüzlerinin önünde bulunan arazi su harklarıyla, kanallarıyla adeta örülü gibi idi. Bu kanallar ile ekin tarlaları karışık bir mânia ağı teşkil ediyordu. Batarya tepesinden görülen şeylerin hepsi bundan ibaret idi. İnsan burada baktıkça Tekelilerin nasıl bir akıl ve düşünce ile böyle bir zayıf noktaya kendileri için kale olmak üzere kabul ettiklerine hayretten kendini alamaz. Çünkü kalenin etrafındaki arazi yüksek olduğu cihetle bu vaziyetin – ale-l-husus beraberlerinde birkaç top bulunan – muhacimlere büyük bir faikıyet bahş edeceği gün gibi meydandadır.

     Tekelilerin hakiki kuvveti tahminen 15,000 kadardı. Bunların çoğu kılıçlarla müsellâhdı. İçlerinde ateşli silahı olan pek nadir idi. Kalelerinde top filan yok idi. Yalnız birkaç dane misket atan ağır silah var idi.

     Ana kuvvet gelip yetişinceye kadar saat üçü bulmuştu. Fakat o aralık piş-dar, dış istihkâmların muhafızlarını geriye atarak kalenin şimal ve garb yüzlerine iyice yaklaşmıştı. Aynı zamanda kasabanın içine humbara yağdırmaya başlamışlardı.

     Büyük bir kalabalık kasabayı şark cihetinden terk ederek Âşık Abad taraflarına doğru kaçmaya teşebbüs etmişlerdi. Fakat Rus süvarisi der-akab yetişerek onları geriye kasabanın içine sürdü. Bu esnada ancak birkaç atlı kaçıp çöl içinde kayıp olup gitmişlerdi. Ana kuvvetin muvasalatı üzerine ateş hattı takviye edildi. Daha fazla top ve roket tabiye edilerek pek kalabalık olan kale içine yağmur gibi humbara yağdırılmaya başlandı. Bu esnada kalenin cenup yüzünden kadın, çoluk, çocuk ve yük hayvanlarından mürekkeb olan büyük bir kalabalık çıkarak Koban dağa doğru kaçmaya başladılar. Vahşi Rus süvarisi yıldırım gibi bunların üzerine atıldı. Gerçi bunları kılıçtan geçirmedi. Fakat bunları tekrar geriye, humbaraların patladığı cihete kalenin içine sürmek istiyordu. Zavallı kadınlar beygirlerin önünde yere diz çöküyor ve mini mini çocuklarını yukarıya kaldırarak acıklı bir dil ile koyuverilmeleri için yalvarıp yakarıyorlardı. Bir kısmı da kendilerini up uzun beygirlerin ayaklarının altına atıyordu.

     Fakat merhametsiz moskoflar bu zavallılar kümesini kırbaçlarla dövüyor, üzerlerine beygir sürüyor, mızrakların ters taraflarını kabalarına indiriyor, hülasa bunları tekrar Gök Tepeye, orada kaynamakta olan cehennemi kazana atmak istiyor ve atıyordu. O aralık kalenin garp yüzünden birkaç ihtiyar dışarıya çıkıp Rus kumandanıyla müzakere etmek istemişti. Fakat hain kumandan bombardımanı kesmeye asla razı olmuyordu. O, geçen seneki mağlubiyetinin acısını çıkarmak, tepeye süngü ucunda zabt etmek istiyordu.

     Asya muharebatında tecrübe görmüş olan zabitler diyorlardı ki eğer kumandan Tekelilerin müzakere teklifini kabul etseydi, ihtimal onlar teslim olacaklardı. Yahut kadın ve çocukların kaleden çıkmasına memanet etmemiş olaydı Tekeliler kaleyi o kadar inatla müdafaa etmezlerdi veyahut sadece bombardımana devam etmiş olaydı, kale az zamanda tahliye edilmiş bulunacaktı. Fakat General Nikolai Pavlovich Lomakin, Tekelilerin kalesini muzafferane bir hücum ile zapt etmek istiyordu. Binaenaleyh ne müzakereye yanaşıyor, ne çoluk çocuğun kaleden çıkmasına müsaade ediyor ve ne de kaleye yalnız bombardıman ile kanaat ediyordu. Gerçi süngü hücumu için 1500 den fazla asker ayıramıyordu. Fakat yine piyadeye saat beşte kalenin şimal ve garp yüzlerine süngü ile hücum emrini verdi.

0486_0063-112_1007

     Uzun ve ince bir kol halinde Ruslar, şimal ve garp cephesine doğru ilerlemeğe başladılar. Şark ve cenupta süvari, kalenin sarılmasını ikmal etmişti. Garptaki küçük tepe üzerinden Lomakin, hücumu seyir ediyordu. Duvarların üstünden gelen şiddetli bir misket ateşi altında Ruslar ilerlemeğe ve birbirlerine yardım etmek, omuz vermek suretiyle topların kale bedeninde açmış olduğu gedikten içeriye girmeye çalışıyorlardı. Rus heyet-i seferiyesinin beraberinde merdivenler vardı, fakat bunlar henüz gelip yetişmemişti. Fakat mevzuun evvelce layıkıyla keşf edilmemiş olduğu anlaşılıyordu. Çünkü Ruslar, içeride ikinci bir duvarın mevcut olduğunu gördüler. Bundan maada içeride daha başka siperler ve yere çöktürülüp ayağa kalkmamaları iççin dizlerinden birbirine iplerle bağlanmış develerden mürekkeb diğer bir canlı siper daha vardı.

     Devam edecek

         A S.

İCMÂL 

Bir haftalık vakayı berriyye ve bahriyye

Garp dar-ül harbinde: İngilizlerle Fransızlar geçen hafta yine pek şiddetli hücumlar icra etmişler ise de, umumiyet itibariyle, bütün bu muhacemat akim kalmış ve Alman hatt-ı harbini gerilenmeğe masruf olan bu gayretler adem-i muvaffakıyetle neticelenmiştir. Haftanın ilk günlerinde İngilizler Loos civarında ilk hücumda zabt edip te muahharen mukabil Alman taarruzlarına karşı muhafaza edemedikleri bazı siperleri istirdad etmek emeliyle müteaddid savletler icra etmişlerse de, her defasında da zayit-ı azime ile püskürtülmüşlerdir. Bu taraftan muvaffakıyet kazanmanın bir emr-i muhal olduğunu anlayan İngiliz başkumandanı John French hücum cephesini tebdil etmiş ve daha yukarıda Ypres ile Loos arasında icrayı taarruza başlamıştır. İngiliz ganbotları Ostend ve havalisini topa tutarak Almanları gerilerinden ve yanlarından iz’âca çalışırken vukua gelen bu yeni İngiliz hücumu, ber mutad yüz binlerce boğucu gazlar ve dumanlar neşir eden mermiler istimaliyle başlamış, piyade kıtaatı ise hücumlarında tüfekten ziyade el humbarası ve süngü kullanmışlardır. İngilizler, bazı mevkilerde yekdiğerini takiben beş defa hücum ettikleri halde beş karış yer bile zapt edemeyerek mağluben siperlerine ricat etmişlerdir. Bu neticesiz muhacemat İngiliz ordusunun saflarında epey boşluklar husule getirmiş ve Lord Kitchener’in bin müşkülat ile tedarik edebildiği asker taslaklarından pek çoğu Alman siperleri önünde telef olmuştur.

     Aynı zamanda Fransızlar da Süveyş ile Novil arasında ve bilhassa Champagne havalisinde pek şiddetli taarruzatta bulunmuşlardır. Şiddetli topçu ateşleriyle vuku bulan ihzârâttan sonra icra edilen bu hücumların en dehşetlileri bile ancak 40 metrelik siper parçalarının, o da muvakkaten işgali gibi, cidden değersiz ve yapılan fedakârlıklara nispetle adeta bir mağlubiyet hüküm ve mahiyetinde, geçici muvaffakıyetler istihsaliyle neticelenmiştir.

     Bu suretle Fransızların gecen hafta zarfında en ziyade hücum ettikleri Champagne’da Thon nehri etrafındaki Alman cephesi, siperlerini tamamen muhafaza etmeğe ve bazı mevkilerde hatta biraz arazi kazanmağa muvaffak olmuş ve Fransız taarruzu da İngilizlerin ki gibi akim ve bi-netice kalmıştır. Şu halde Alman garp cephesi, havada ve yerde cereyan eden muharebat şedideye rağmen, mevkiini muhafaza etmektedir ki, diğer cephelerdeki harekâtın hitamına kadar da Alman Erkan-ı Harbiye’si şimdilik bundan fazla bir şey istememektedir.

     Fransızların meşhur tayyarecilerine mukabil Almanların da son günlerde Mülazım Max Immelmann namındaki tayyarecisi pek ziyade şöhret kazanmıştır. Teğmen Max İmmelmann Fransız pilot Adolphe Pégoud ve saire gibi kendi tayyaresine taklak attırmakla değil, fakat tesadüf ettiği düşman tayyarelerinin akıbeti pek vahim taklatlar attırmakla şan almıştır. Filhakika Alman mülazımı pek az zaman zarfında beş düşman tayyaresini ıskata muvaffak olmuştur ki bu, pek ziyade şayan-ı takdir bir muvaffakıyet teşkil eder.

Şark cephesinde: cephenin merkezinde, Feld Mareşal Prens Leopoldo da Baviera gurubunun işgal ettiği arazide vaziyette hiçbir tebdil olmamıştır. Daha cenupta General Linsingen gurubu, geçen haftanın ibtidasında, Ruslarla icra ettiği süvari muharebatını muvaffakıyetle hitama erdirdikten sonra Kuvka – Biylisk – Volskaya hattını tutmuş ve orada tevakkuf etmiştir. Şimdi cephenin bu kısmında da nisbi bir sükûn hüküm-fermâ olmaktadır. Şarki Galiçya da ve Volinya eyaletinin aksamı cenubiyesinde bulunan Avusturya ve Alman kuvvetleri geçen hafta zarfında Rusların pek şiddetli hücumlarına maruz kalmışlar ve biraz arazi kayıp etmişlerse de nihayet Kont Butmer’in kumandasındaki Bavyera kıtaatı mukavemetsiz mukabil taarruzlarla moskofları Stripa nehrinin öte tarafına atmışlardır. Daha şimalde Hindenburg gurubuna gelince, bu gurubun bilhassa Donaburg havalisindeki kıtaatı her gün muharebeler icra etmektedirler. Bazen Rusların taarruzunu def ve bazen de mukabil taarruzlarla moskof siperlerini, mevzilerini zabta masruf olan bu çarpışmalardan maksat, tedricen Donaburg’u ihata ve zabt etmek olduğu anlaşılıyor.   Hindenburg’un bu maksadını anlamış olan Ruslar, mütemadiyen taarruzlar ve hücumlar icra ediyorlarsa da onların da garp cephesindeki müttefiklerinden fazla bir muvaffakıyet elde edebildikleri yoktur. Rusların emeli, Alman cephesini garpta olduğu gibi yıkılmaz ve sarsılmaz bir hasin haline gelmeden, ricata mecbur etmek olduğu anlaşılıyorsa da Alman mukavemetinin şiddetinden geç kaldıkları his ediliyor.

     İtalya – Avusturya hududunda: İtalyan ordusu geçen hafta, anlaşılan kış gelmeden evvel bir iş görebilmek hülyasıyla La Varuna yaylasına ve Tulmayn ser köprü mevziine karşı hücumlar icrasına teşebbüs etmiş ise de bu muhacemat ber mutad hüsran ile neticelenmiştir. Doberdo yaylasında ise Avusturya topçusunun nagehani bir ateşi karşısında şeci İtalyan askerleri, işgal ettikleri ileri siperlerini der-akab tahliye etmek gibi büyük bir besalet göstermişlerdir.

     Sırbistan seferi: Geçen hafta zarfında Sırp seferi yeni bir şekil aldı. Şimalden gelen Alman ve Avusturya ordularına şarktan Bulgar kıtaatı da iltihak ettiler. Tuna, Sava, Drina nehirlerini bir hamlede geçerek Belgrad, Samandra ve Pozarevac’i zabt eden müttefikin ordularının bu muvaffakıyetlerine mukabil, birinci Bulgar ordusu da Tuna’dan başlayarak cenuba doğru imtidad eden Bulgar – Sırp hududu üzerindeki dağların geçitlerine hâkim mevkileri zabt etmişlerdir. Şimalden inen Makensin’in yumruğuna bin müşkülat ile mukavemete çalışan Sırp ordusu bu suretle sağ cenah ve gerisinden de tehlikeye düştüğünden, pek ümitsiz bir vaziyete girmekte bulunmuştur.

     Üç müttefik ordu şimal ve şarktan Sırp Kuvayı külliyesini tazyik ederken itilafçıların Selanik’e çıkardıkları döküntü kıtaat hala Selanik meyhanelerinde dem-güzar olmakla meşgul bulunuyorlar. Esasen İngiliz – Fransız kuvvetlerinin, Sırplara muavenete koşmaları imkânını büsbütün ortadan kaldırmak maksadıyla Bulgar ordusunun diğer bir kısmını Köstendil ve Cuma mıntıkalarından hududu geçerek Makedonya’ya dâhil olmuşlardır. Tabii bu kıtaatın ilk hedef harekâtı Selanik’ten gelen şimendifer hattını tutmak ve İngiliz – Fransız kuvvetlerini Yunanistan’da mahpus bırakmaktan ibaret olacaktır. Esasen 20 – 30 bin askerle yapılacak muavenetin Alman – Avusturya – Bulgar ordularının taarruz müthiş karşısında ne ehemmiyeti olabilir ki. . .

     Denizlerde:  Denizlerde yegâne iş gören, ismi işitilen kuvvet Alman tahtelbahirleridir. İngiltere bahriye nazır sabıkı Winston Churchill’in veba namıyla telkib ettiği bu küçük fakat müthiş vesait-i harbiye bilhassa Bahr-i Sefid’de müteaddid Fransız, İngiliz ve İtalyan nakliye gemilerini torpilleyip batırmışlardır. Bu suretle, hem Yunanistan’ı tehdit ve tahvif, hem de Sırbistan’a muavenet kastıyla Selanik’e yapılan sevkiyat askeriye Alman tahtelbahirleri yüzünden pek büyük müşkülat ve zayiata uğramaktadır. Alman tahtelbahirleri Adalar Deniz’inde son günlerde on altı düşman gemisi batırdıkları gibi donanmamızın bir kısmı da Karadeniz’e çıkarak şeker ve yağ yüklü iki moskof gemisini gark etmiştir.

     Çanakkale’de: Payitaht Saltanat ve hilafetin kapısında düşmanlarımız o elim ve naçar vaziyetlerini muhafaza etmektedirler. Her gün düşman sefain sağira-i Harbiye’si ve Kuvayı berriyesi ile topçularımız arasında müsademeler vukua gelmekte ve İngilizler – Fransızlar bulundukları siperlerden başlarını bile çıkaramamaktadırlar.

     Pazar: teşrinievvel

     Abidin Daver

 

 

 

 

 

 

0486_0063-112_0996

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.