DONANMA MECMUASI 111/62 14 TEŞRİN-İ EVVEL 1915

DONANMA MECMUASI 111/62 14 Teşrinievvel 1915

0486_0062-111_00000486_0062-111_0977

Pencişenbe 5 Zi-l-hicce 1333 / 1 Teşrîn-i evvel 1331 / 14 Teşrîn-i evvel 1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir. Numarası 111 / 62

Alman tayyareleri düşman memâlik-i âsmânında.

Asr-ı hâzırın keşfiyyat harikasından olan tayyareler harb-i umumide mühim surette hizmet ifa etmektedirler. Muhasım ordular yekdiğerinin vaziyet askeriye ve sevk-ül-ceyşlerini bu havai vasıtalarla keşf ettikleri gibi bomba atmak suretiyle de tayyareyi bir alet-i taarruz olarak kullanmaktadırlar. Bilhassa köprü, tünel gibi asar-ı medeniyyeden sevk-ül-ceyş itibariyle ehemmiyetlilerinin tahribi hususunda tayyareler büyük hizmetler etmektedir. Resmimiz bir Alman tayyaresinin düşman memalikinde bir köprüye taarruzunu musavverdir.

  • * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
  • Alman ve Avusturya orduları Sırbistan’a yürüdüler. İlk semereyi zafer Sırbistan hükümetinin payitahtı olan Belgrad’dır. Müttefiklerimize mütevâlî muvaffakiyat dileriz.
  • 0486_0062-111_09780486_0062-111_0979

    Balkanlar siyasetinde husemâmızın mağlubiyeti

  •      Zaman ne büyük amildir. Tahmin ve teemmül edilmeyen şekilde neler ihdas eder ki; Hudusundan bir an evvel hiç vücudu tahayyül edilemez. Balkan harp zailinde aleyhimize hareket eden Balkan hükümetleri arkasında daima aleyhimize entrika çevirmeye, müzakerat sulhiyeyi hep aleyhimize sevke çalışan bu günkü i’tilaf murabba devletleri, o zamanlar şedid bir hümma ile himayesine çalıştıkları Balkan hükümatından ve bilhassa Bulgaristan’dan bu gün ummadıkları bir şekilde mükemmel bir darbe yediler.

         Ta bidayet-i harpten beri, Bulgaristan a’mâl-İ milliyesinin inkişafı esbabını ihzardan başka bir şey düşünmeyen Bulgar ricali hazıresi o esbabın tamamıyla ikmalini temin için i’tilaf devletlerinin her müracaatını hissen kabul etmiş gibi görünerek onlarla müzakereye girişmiş. Tabir-i mahsusuyla onları savsakladıktan sonra arzu ettiği kadar bir zaman kazanarak nihayet harp hazırın en heyecanlı bir safhasında şekl-i siyasetini meydana koymuştur. Ta bidayet-i harpte “Noel ve Charles Buxton” biraderlerin mahud seyahatleriyle başlayan bir kandırma politikası son günlere kadar yalnız i’tilaf hükümetlerine biraz ümid verebilmek mahiyetinden fazla bir kıymet gösterememiş idi. Rusya’nın Bulgaristan’la olan münasebat-ı ırkıyesi orada bir hissiyat politikası ika edeceği tahmin olunurken büsbütün aksi olarak Bulgarlar işe bigâne görünmüşler. Hatta mahud General Radomir Putnik Bükreş tarikiyle Rusya’ya azimette Sofya’dan geçerken ahalinin gösterdiği tarz-ı kabul daha o zaman neticenin pek de i’tilaf lehine çıkmayacağını ima etmişti. Hâlbuki Balkanların bu harpteki tesiri mühimmini derk eden i’tilaf devletleri mevkiini çabucak terk edivermeği tehlikeli gördüklerinden herçi-bâd-âbâd yüzde bir ümide karşı olanca mesaiyi sarf etmeğe azim ettiler.

         Uzun müddet menâfîinden müstefid olduğu bir muahedeyi ayakaltına alarak oldukça fena bir vakar-ı siyasi gösteren İtalya’nın da i’ttilaf zümresine iltihakı Balkanlarda mühim tesirler ve neticeler ikta ve tevlid edeceği melhûz iken bu da olmadı. Hatta Romanya ile İtalya arasında askeri muahede bulunduğu iddiası bile çok zaman sütun ceraidde yer bulabildiği halde netice bütün bu düşüncelerin aksine çıktı. Romanya İtalya ile hareket etmedi.

         İkinci Balkan muharebesinde üç dört devlete karşı koymak mecburiyetinde bulunan Bulgaristan’ın rağmen lenfisbe terk ettiği ve bütün a’mâlini de beraber gömdüğü Makedonya meselesi bu harbin hudûsiyle Bulgaristan’da taze bir güşâyişle tetkike başlandı. Bulgarların milli emel edindikleri Makedonya’nın Bulgaristan’a ilhakı arzusu önünde Sırbistan ve Yunanistan hükümetleri bulunuyordu. Çünkü arazinin bir kısmı Sırbistan’a bir kısmı da Yunanistan’a ait idi.

         Karpat dağlarından yuvarlandıktan sonra hala belini doğrultamayan Rus ordusunun, Alman askeri önündeki inhizamı ve bilahare Sırbistan’a karşı da bir sefer icrası lüzumunun tahkiki üzerine Bulgaristan için tayin hatt-ı harekât etmek daha doğrusu i’tilaf devletleri bütün sa’yilerine rağmen Bulgaristan’ın bir fikr-i sabit şeklinde takip eylediği Makedonya meselesini muvakkaten hal etmiş olmak için Sırbistan ve Yunanistan hükümetleri üzerinde ikaına çalıştıkları tesirlerde Bulgaristan’da ehemmiyetle telakki edilmedi ve Sırbistan’ın mesaide şeklinde Bulgarlara vermek istediği arazinin, Bulgaristan’a verileceği vaadi de bu hükümeti fikrinden döndüremedi.

         Sırp hududuna Alman ve Avusturya askerlerinin tahşidi ve Bulgaristan’da i’tilaf siyasetinin ihtimal iflası tehlikesini gören i’tilaf devletleri garp cepheyi harbinde şedid bir surette taarruza geçtiler. Gayet ağır zayiatı mucib olan bu hücum Alman hattı önünde eridi. Ve onların bu harekâtı Alman ordusunun kıymet-i harbiyesini bir kat daha enzarda tayin etti. Bu hücum artık ne kadar devam ederse netice mütearız ordunun biraz daha mahva yaklaşması demek olur.

         Bulgarlar bütün bu ahvale bigâne değildiler. Onların üzerinde bu hücum da tesirsiz kalınca en son tedbir olarak tehdit fikri tatbik edilmek istenildi. Rusya hükümeti 24 saat mühletle Bulgar toprağındaki muhasım devletler zabitanının çıkarılmasını ve aksi halde kardaş kanı döküleceğini tebliğ etti. Nihayet Bulgaristan hükümeti seferberliğinin meslah bi taraflık olduğunu beyan etmekle beraber i’tilaf seferasına da pasaportlarını verdi. Yani Bulgarlar da i’tilaf hükümetleri partiyi gaip ettiler.

         Diğer taraftan Venizelos’un kendilerine karşı olan meclubiyete güvenerek Yunanistan arazisini benimsemek isteyen İngiliz ve Fransız asakirinin Selanik’e ihracına Yunan sabık başvekili tarafından edilen sudan protesto, kral Konstantin’in nazar-ı dikkatini celb ederek alenen memleketin zararına giden Venizelos’u istifaya davet ve Yunanistan’ın menfaati bitaraflıkta kalmak olduğunu âleme işrab etti. İ’tilafın ikinci iflası da bu noktada oldu. Bugün Sırbistan Alman ve Avusturya ordularının istilası altında, Yunanistan bitaraf kalacağını fiilen göstermiş bir halde, Bulgaristan i’tilaf hükümetleriyle kati münasebat eylemiş, Romanya’da bütün civardaki tedarikatı askeriyeye rağmen seferberlik ilan etmeyerek Avusturya ve Alman ordularının vaziyetinden mütenebbih olmuş bir şekildedir. Bu vaziyet elyevm Balkanlarda i’tilaf lehinde bir tek anasır siyasi bulunmadığını ispata kâfidir.

         Donanma

SURİYE HEY’ET-İ İLMİYYE VE EDEBİYYESİ

Donanma cemiyyetinde

     Her gün bin harikayı şecaat göstererek düşmanlarımızın bile takdirini celb eden muzaffer ordumuzun müessir besalet ve şecaatini takdis ve şu suretle de harz-vatan için ölen ve çarpışanlara karşı hissiyat-ı takdirkârilerini izhar maksadıyla Çanakkale’ye gitmek üzere Suriye ve Filistin’den şehrimize gelen hey’et-i ilmiyye ve edebiyye-i münevvere program mucibince Eylül’ün 27.nci günü saat onda donanma cemiyeti merkez umumiyyesine taşrif etmişlerdir.

         Hey’et müşarünileyh reisi Esad Şakir Efendi hazretleri azayı hey’etin resim takdimini ifadan sonra irad eyledikleri nutukta:

  • Bidayet-i meşrutiyetten beri memaliki Osmaniye’de teşekkül eden

cemiyetler meyanında mevcudiyetini bi-hakkın muhafaza etmiş bir cemiyet varsa o da donanma cemiyetidir. Bu cemiyet, reis ve azasının himematıyla kavval değil faaldir. Mesaiyi sabıkasına nazaran inşallah atiyyen de millet ve memlekete büyük ve mühim hizmat ifasına muvaffak olacaktır.

     Tarzında cemiyetimizin mesaisi hakkında bezl sitayişte bulunmaları üzerine donanma cemiyeti reisi Şefik Bey Efendi cevaben:

  • Donanma cemiyetinin şu mazhar-ı takdiriniz olan mesaiyesi

ancak zat-ı alileri ve hey’et-i alilerini teşkil eden zevatı kirâm gibi vatan perveranın müzâhirat maddiye ve maneviyeleri sayesinde vücut bulmuştur. İnşallah cemiyetimiz tekrar sulhdan sonra kuvveyi bahriyemizin tezyid ve tekmili yolunda daha büyük hizmetler ifa edecektir.

Mealinde irad-ı nutuk etmişler ve bade Beyrut müftüsü Mustafa

Naci Efendi Hazretleri tarafından kıraat olunan Arabi-l-ibâre bir duayı müteakip hey’et kirâma pastalar ikram olunmuştur.

     Hey’et müşarünileyhinin avdeti sırasında hey’et teşriiye meyanında cemiyetimiz hey’et idaresi azasından bahriye müsteşar esbakı Talat Bey Efendi:

  • Hey’et-i celilenizin kadim mubareki cepheyi harpte bir

muzafferiyet azimenin tecellisine fâl-l-hayr ve berâat-i istihlaldir. İnşallah Kalaya azimet ve âminen, ganimen avdet buyurulur yine müşerref oluruz. Sözleriyle hey’ete istidayı selamet eylemiş ve Esat Şakir Efendi hazretleri de:

  • Evet, inşallah, bizim oraya muvasalatımızla mazhar olacağımız

muzafferiyat azimeyi gelir burada yine zatı alilerine tebâşîr etmekle kesb-i fahr eyleriz. Nutuk cevabisini irad ederek heyet müşarünileyha arabalarla muavenet buyurmuşlardır.

     Esad Şakir Efendinin tahtı riyasetinde bulunan Suriye ve Filistin heyet-i ilmiye ve edebiyesi atideki zevattan mürekkebdir:

     Suriye müftüsü Ebu-l-hayr Abidin, Beyrut müftüsü Mustafa Neci Haleb müftüsü Muhammed Abisi, Kudüs şafiiye müftüsü Zahir Ebu-l-suud, Antap müftüsü Rifat, Hayfa müftüsü Muhammed Murad Efendiler.

     Suriye heyeti: Abdülmuhsin Üstüvani, Ata Aclani, Abdülkadir Hatib, Taceddin, Tevfik Atası, Ahmed Geylani, Muhammed-l-Zeal, Muhammed Çelebi Efendiler.

     Beyrut heyeti: İbrahim Ali, Rifat Tafaha, Abdülkerim Aviza, Muhasin Erhari, Abdülrahman Aziz, (Lübnan’dan) Şeyh Abdulgaffar Efendi.

     Haleb heyeti: Mehmed Habib-l Abidi, Abdül Latif Haznedar, Bedreddin Nisani Efendiler.

     Kudüs-ü şerif heyeti: Ali Remavi, Selim Yakubi Efendiler.

     Sahhafiye heyeti: Beyrut’ta El-İkbal gazetesi sahibi ve muharriri Abdül Basat Ensi, Beyrut’ta El-Beliğ gazetesi sahibi ve muharriri Muhammed El Baki, Şam’da Ebabil gazetesi sahibi ve muharriri Hüseyin Hebal, Şam’da El Muktebes gazetesi sahibi ve muharriri Mehmet Kürd Ali Efendiler hazeratı.

TEDRİSATTA GAYE

Karl Monesyusun fikirleri

     İnsanlığını bilen her ferd, hayatında bir gaye takip eder. Bu o kadar bedihidir ki bayağı konuşmaların bile demirbaş bir desturu olmuştur. Böyle fertlerden teşkil etmiş milletlerin de hayat ve tarihlerine ait bir gayesi vardır. Lakin milli gayelerdeki nüfus ve kudretin ilk eseri, ferdi gayeleri öz içinde hal ve mezc

ederek tek ve müşterek bir gaye halinde tecelli etmektir. Ve hakikaten taazzuv etmiş milletlerle bir ot gibi yaşayan insan kümeleri arasında biz şüphesiz birinci mevkii iddia ederiz. İşte bu davamızın azametli şerefini yaşatmak için milli mefkûremize sarâhat vermek lüzumunu yine tekrar edeceğim; Fakat bu defa hoca Nasreddin’i sedire oturtan kürkü de yanımda taşıyorum:

     Geçenlerde demiştim ki; esrarengiz ve ruhu teshir edici müphemiyetleri olan bir mefkûreyi hakikate kalb ederken onun fikr-i mefhumu da meydana çıkar. Ve bu tavzih sahneleri de şüphe yoktur ki, teessîsattır. Gayeye vusul için vasıta olmak itibariyle mefkûreye, yani esası fikirlere merbut olur. Vicdanı tahrik etmek haysiyetiyle manevi müphemiyetten de ari olmayan bir mefkûrenin hakikate inkılabı safhasında tavzih etmesi; sa’y ve amilin müsmir olması için mutlaka bir gayeye ihtiyacı derecesinde elzemdir. Bir esası fikirlerimize muayyen bir şekil verebildik mi? Mefkûremize doğru atılacak ilk adım, olan hurûfemize muayyen bir şekil vermek, lisanımızı ıslah etmek, ibtidai tahsil için – esas fikirlerimize göre – bir program çizmek noktalarından başlar. [Servet-i Funûn: numara 1243]

     Gayesiz, maksatsız yapılan tedrisat programlarının pek fena netayicini de <Gülhane> <Islahat> fermanlarının bizde husule getirdiği <Terakki-i Maarif> misaliyle göstermeğe çalışmıştım.

0486_0062-111_0980

Büyük kahramanın büyük abideyi şerefi: baladaki resim (Mazuri) kahramanı ve asr-ı hazırın en büyük kumandanı General Feld Mareşal von Hindenburg namına Berlin’de rekz edilen heykelin merasim küşadiyesini göstermektedir. Alman pây-i tahtının en mutena bir mevkiine rekz olunan bu muazzam heykel şan ve şeref Hindenbug’un moskof ordusunun başını ezen demir pençesini temsil etmek üzere bir ücret mukabilinde herkes tarafından çakılan demir çivilerle müzeyyen bulunmaktadır.

0486_0062-111_0980.jpg - 2

Moskof askerlerinin yapabilecekleri en iyi hizmet

Moskof sürülerinin Alman ordusuna hediye ettikleri mitralyözlerin adedi şimdiye kadar on bini tecavüz etmiştir. Baladaki resim, Almanların şeref cephesinde ele geçirdikleri mitralyözleri cer için hayvan yerine Rus esirlerini istihdam ettiklerini göstermektedir.

     <<Islahatın Osmanlı Türk hayatında açtığı yeni cereyan, bizi teceddüd ve terakkinin nurlu yoluna sevk edeceğine uçurumun kenarına sürükledi: müceddedler, maarifi mutlak manasıyla telakki ettiler. Haiz olduğumuz hususiyetlerin hiç birisini nazar-ı itibara almadılar. O zamanki tedrisatın anâsırındaki ihtilaflar dikkatli bir nazara derhal çarpacak derecede vazıhtır. Riyaziyat, hikmet, kimya, tabakat, nebatat, hayvanat, kozmografya, coğrafya, tarih ve tercüme edilen ecnebi kanunlar ile akaid-i muamelat, ukubet, münâkehât hep yan yana idi. Bir zamanlar yan bakışan bir iki zat ve imtizaçsız kuvvetten müsbet ilimler, en büyük silahı olan akıl ve zekâ ile ahlak ve vicdaniyatın temellerini sökmeğe cesaret etti. Ve çok geçmeden inhidam da başladı. Şimdi ahlak vicdaniyatın şu veya bu esasa istinadı keyfiyeti ikinci bir münakaşa teşkil eder ve zarureti mutlak olan cihet bir istinatgâhın kabulüdür. Bir hayat ictimaiyenin fertlerinde düşüncenin ve duygunun bir vahdet arz edebilmesi efradların talim ve terbiye esaslarında bir vahdet bulunmasına tevakkuf eder.>> [donanma mecmuası: 2 / 31 Temmuz 1331]

Şimdi muhterem karilere Vaymar maarif müşaviri Karl Monesyus’un Alman mektepleri hakkında yazdığı ve Servet-i Funûn ’da neşir olunan tetkik ilmanelerinden bazı parçaları nakil ederek şu vesile ile mefkûremize, memleketimizin maarifine aid fikirleri söyleyeceğim:

     <<Karl Monesyus şu suretle söze başlıyor; <<Almanya’da umuma mahsus mekteplerin tesisi, Almanya ittihad siyasisi henüz uzak bulunduğu bir zamana müsadiftir. İmparatorluk, aksamı teşkil eden hükümetlerin kâffesinde mükemmel ve müterakki bir mektep teşkilatı karşısında bulundu.>>

     Karl Monesyus demek istiyor ki, Alman milletinin ittihadını Alman mektepleri husule getirdi. Filhakika daha yakından gördüğümüz Bulgar, Sırp, Yunan istiklalini de mektepleri yapmıştır. İşte böyle mükerrer tecrübeler görmüş muayyen, kati bir hadiseyi ictimaiyeyi Osmanlı Türk hayatında aynı şerait ve aynı vesait ile husule getirmeği düşünmek hakkımızdır. Bizim için tabii bir hak derecesinde meşru bir mefkûre olması lazım gelen <Türk ittihadı>nı hakikileştirecek vasıtaların biri mekteplerimiz oluyor. Mektep programlarına şu veyahut başka türlü bir mefkûrenin mutlaka hâkim olmasını, aksi takdirde bu en birinci vasıtadan istifade edemeyeceğimizi muhterem kariler hatırlarında tutsunlar, bahsin alt taraflarında şu noktayı tazeleyeceğim.

     <<Mektep teşkilatı Almanya hükümetlerinde muhtelif istikametlerde ve muhtelif derecelerde terakki etmiş idi. Almanya’nın akvam-ı muhtelifesi hayat fikriyelerinde pek çok farklar gösterirler. Menâtıka nazaran sürat ve ahenk efkârı tebdil eder. Yalnız her memleketin mahsusatı değil, fakat meşâgil esasiyesi, vaziyet-i iktisadiyesi de talim ve terbiye ihtiyacı ve imkânı üzerine icrayı tesir eder. İstisnalar tanımayan yeknesak bir tarz-ı tesviye, daima şahsiyete makarrın olan medeniyet hakikiyenin ruhuna zıt olur.

0486_0062-111_0981

Muhteşem bir cenaze, sakil bir yük: Alman ve Avusturya ordularının mütevali taarruzlarıyla son nefesini teslim eden Rus ordusunun cenazesi Fransız reisicumhuru ile İngiltere ve İtalya krallarının düş per zahmet ve felaketinde.

0486_0062-111_0981.jpg - 2

Bila pervaz iki haşmetli: İtalya kralı – [kraliçeye hitaben] iki adım daha atarsak, derhal ayı yakalayacağız!
[bu sahifedeki iki resim Almanca Lustige Bladet gazetesinden alınmıştır]

     Eğer karilerin şu cümlelerden benim ispat etmeğe çalıştığım vahdete mugayir bir mana çıkaracaklarını farz etseydim onları aşağı satırlara alırdım. Lakin kaba tahrif ad olunacak bu kılıfta hiç de lüzum yok: Karl Monasyus; bize, bir taraftan fikri hayatlarında biri birlerinden pek çok farkları olan muhtelif akvama, aynı nefha ile hayattar bir talim ve terbiyenin aynı ruh ve fikri verebildiğini biraz sonra gösteriyor. Bir taraftan da asıl vahdeti ihlal etmemekle beraber bizzat vahdetten matlub olan kuvvete muktazâ anasırı daha suhulet ve tabiilikle hazırlayacak feri hususiyetlerin lüzumunu ima ediyor: mıntaka nazaran sürat ve ahenin efkâr ile esası müşgilelerin ve iktisadi vaziyetin vahdete nazaran tevazinini, aynı kuvvetle müteharrik büyük bir makine ile teferruatından olan küçük makinaların sahayı devranındaki zahiri nispetlerle izah etmelidir. Bunun içtimaı hayata tatbik misalini memleketimizden alalım: Osmanlı Türk ailesine aynı nefha ile hayattar bir talim ve terbiye ile aynı ruh ve fikrin verildiğini farz ediniz ve esası fikirlerinde bir vahdet olan fertleri, kuvvet ve medeniyetimizin taaddüd eden anasırına tahsis etmek üzere amale taksim etmek icab etsin. O halde Anadolu vilayetlerimizdeki ahalinin menâtıka nazaran sürat ve ahenin efkârını, onların esas meşgalelerini, iktisadi vaziyetlerini birer tahkik ederiz. Arazinin dağlık yahut ekine müsait bir ova olması filanca vilayette şu veya bu madenin mebzul bulunması, filanca toprağın bir mahsulü daha iyi yetiştirebilmesi, şimendiferin şuralardan geçmesiyle husule gelecek iktisadi hadiseleri, dağda, ovada, deniz kenarında yaşayanların mizaç ve kabiliyet hususiyetleri, iklimin ilk tesirinden neşet etmiş mesai tarzlarının teessüs ettiği itiyatlar. Hülasa mıntıkaların ve sakinlerinin biri birinden ayırt ettiğimiz tabii, bünyevi, manevi çizgileri ayrı ayrı dikkatimizi cezb eder ve bunları tespit ederiz. Osmanlı Türk dehasını inkişaf ettireceğimiz kuvvet ve medeniyet anasırı da farz edelim ki bizce tayin etmiştir. Yirminci asrın Turgutlarını, Barbaroslarını, Trabzonlulardan yetiştirmek üzere onların gemicilik kabiliyetini had gayesine kadar inkişaf ettiririz. Ova halkından ziraat mühendisleri ve çiftçi alayları, madenlerin çok bulunduğu yerlerde maden mühendisleri ve madenciler, İstanbullulardan ressamlar, heykeltıraşlar, musikişinaslar. İşte daima şahsiyete makarin hakiki medeniyetin ruhuna zıt olan şey; Iraklı Türklerin, İstanbulluların, Trabzonlu, Erzurumlu Sivaslı ve Konyalının istisnaiyetini tanımamaktır.

     (devam edecek)

     Haşim Nahid

İngilizlerin Hint’teki korkularından:

HİNT DENİZİNDE SİLAH KAÇAKÇILIĞI

     Harb-i hazırın sahneyi cereyanı Avrupa’dır. Bu gün orada yüz binlerce adam ölüyor, milyonlarla silah çarpışıyor. Fakat şayan-ı dikkat ve ibret olan ciheti şu ki bu arbedenin esası Avrupa kıtası değildir. Avrupa’da mevzuu bahis olan bir iş sebebiyle tahaddüs etmiş bir ihtilafın halli için çarpışılmıyor. Muhasımından hiç biri diğerinin arazisini istila fikriyle silaha sarılmış değildir. mesele tefevvuk iktisadi ve müstemlekat ve nüfus iktisadi meseleleridir.

     İngiltere’nin vaziyeti bu hususta en büyük delildir. Kimse iddia edemez ki; İngiltere Fransa’da yahut Almanya’da arazi sahibi olmak için harp ediyor. Ale-l-husus bugün onun vaziyetini en büyük tehdit altında bulunduran şu etrafı su ile muhât olan adaları değildir. onun en can alacak noktası müstemlekatı, hayatının yegâne idamesine sebep olan müsta’merâtıdır. Binaenaleyh İngilizleri bu noktayı nazardan endişe içinde gördüğümüz anda İngiltere için hakiki bir tehlike melhuz olduğuna kani olmak lazımdır. Hadd-i kemâl medeniyete varmış milletlerin memlekette yabancı unsur güç payidar olur. Hâlbuki müsta’merat sekinesi hal-i iptidaide yahut ondan biraz yüksek oldukları için oraları müstevli olan ecânibin arzuyu istilakârısına karşı gelecek düşüncede, cesaret-i medeniyede değildir. Onlarla meskûn olan memleket daima istilaya müsait bir halde bulunur. Bu günkü İngiliz müsta’meratı da bundan birkaç seneler evveli ihtimal ki bu halde idi. Fakat bugün oralarda faraza Mısır’da, Hindistan’da efkârı tenvir etmiş vaziyet-i siyasiye-i halk büsbütün başka şekil almağa başlamıştır. Artık herkes hukuk-u medeniyesine temlik istidadını izhara vesile arıyor. İngiltere hükümeti bu gibi inkılâbat fikriyenin bittabi bigânesi kalamaz. Günün birinde bütün o kaynayan kazanların taşacağı ve altındaki kanun fesadı boğup söndüreceği ihtimalini daima derpiş ederek onu taşmayacak bir hale getirmeğe çalışıyor. O meyanda en ziyade menine çalıştığı şeylerden biri de silah kaçakçılığıdır.

     Bilhassa Hindistan şebh-i ceziresi civarında bu nevi ticaret vasi mikyasta icra edildiği cihetle İngilizlerin tedbir-i manisi de en ziyade o havalide teessüs edilmiştir. Müstemlekatının pırlantası makamında olan bu güzel memleketin asayişini İngiltere siyaseti için en mühim bir barometre olarak telakki eden İngiliz siyasiyonu, daima Hindistan’da asayişin muhafazası keyfiyetini birinci derecede ehemmiyetle telakkiye seza mesail meyanında idhal etmişlerdir.

     İşte o emniyenin sevkiyledir ki; İngilizler – yukarıda söylediğimiz gibi – Hindistan sahilinde bilhassa Basra Körfeziyle Umman Denizinde silah kaçakçılığına mani için mühim tedbir ittihaz etmişlerdir. İngilizler Basra Körfezinde ve Umman Denizinde en ziyade faal bulunmalarının sebebi de körfezin vaziyeti arziyesidir. Bir taraftan İran’ı, diğer taraftan Bülücistanı, Muskat emâretini ve Arabistan şibh-i ceziresinin sahil şarkîsini ihata eden bu büyük sahayı bahriye Anadolu’dan gelip İran tarıkiyle Hindistan’a giden yolun geçit noktasıdır. İşte bu sebeple İngilizler orada fazla bir ısrar gösterirler. Ticaret-i millîye için en mühim bir merkez olan bu körfez, Arap ve Afgan gemicilerinin ziyadece seyr-ü-sefer ettikleri bir yer olduğundan silah kaçakçılığı daima icra edilmekte ve İngilizlerde daima onu imhaya, men’e çalışmaktadırlar. Bu tarikle Hinde girecek eslihanın orada gayri melhûz bir takım iğtişâşâta meydan vererek İngilizlerin huzur ve servetini ihlal etmek ihtimaline karşı daima kuşkudadırlar. Ale-l-husus 1857 de Hindistan’da ser-zedeyi zuhur olan iğtişâş hiçbir zaman İngilizlerin hatırından çıkmaz. İngilizlerin mühim bir tehlike olarak telakki ettikleri diğer bir nokta daha vardır: Hindistan’ın en mühim bir geçidi ve Afganistan’ın merkezi olan Kabil şehrinde Afgan hükümetinin muntazam ve şayan-ı dikkat bir silah fabrikası vardır ki; Ordusunun ihtiyacatını hep orada imal ediyor. Bu fabrika, Avrupa ve Amerika fabrikaları mamulatına yakın bir şekl-i intizamda top ve tüfek yapıyor. Bu fabrika mamulatının Hindistan’a duhulü ihtimali fazla olduğu kadar bunun men’i de güçtür.

     İngilizlerin arz ettiğimiz silah kaçakçılığını men için olan bütün mesaisine rağmen Basra ve Umman Körfezleri sahilinde silah kaçakçılığı inkişaf etmiş bir haldedir. Mebzul miktarda silah ve mühimmat sahilin her noktasına çıkarılabiliyor. Filvaki bunu men etmek cidden müşkül bir meseledir. Her kayığın, her geminin hatta her keleğin üzerine gitmek onları icabına göre zorla, icabına göre hile ve tedbirle durdurmak, sonra içerilerinde eşyayı ticariye namına, fıçı, balya, tulum, küfe ne ki varsa onları birer birer açıp bakmak kolay değildir. bu gibi muameleye maruz olan merakib bahriye taifelerinin daima muti ve münkad olmayacakları ve ekseri memanet fiiliye ile işin müsademeye müncer olacağı tabiidir.

     Bu sebeple İngilizlerin oradaki kolcuları cidden müşkül bir işle meşgul ve her zaman için hayatları tehlikededir. İngiltere bu iş için dört gemi kullanmakta ve bu hususta mühim mesarif ihtiyar etmektedir. İngiltere bahriyesi için oraların kolculuğu daima bir mesele teşkil eder.   Her gün kaçakçılarla müsademeler olur. İcabında sahil İraniyeye asker ihracı bile icab eder. İşin garib ciheti İngilizlerin sahiline ihracına müsaade etmedikleri eslihayı İranilerin yahut Afganlıların iştira ederek yine kara tarikiyle Hinde sevk etmeleridir.

     Hatta İngilizlerin bu esliha ticaretini men’e teşebbüsleri üzerine dil-gir olan Afganlılardan ale-l-tahmin 3500 kadar tüccar, menabi ticariyelerine İngilizlerin vurduğu darbeye mukabil olarak İran’ın eyalet cenubiyesinden Mokran havalisine gelerek kaçak eslah mubayaasına başlamışlar ve bunun üzerine İngilizler bu muzır bayiler için adeta bir heyet-i seferiye tertibiyle onların tenkiline uğraşmışlardır.   Şu da gösterir ki; İngilizler bu hususta her türlü fedakârlığı göze almışlardır. Arabistan şibh-i cezireyi vasisinin cenup sahili olan Muskat emameti sahilinde de silah kaçakçılığı son derecede vasi bir şekil almıştır.

     Burada iş büsbütün başka bir mahiyettedir. 1844 senesinde mezkûr emametle Fransa hükümeti arasında menakid bir muahedeye göre Fransız tüccarı gerek ithalat gerek ihracat hususunda hiçbir güne memanete maruz kalmamak iktiza ederken İngilizler müttefikleri Fransızların ziyanına olarak 1912 tarihinde bu muahedenin silah ticaretine ait olan kısmında kendi arzularına göre tadilat yapmışlardır ki; Elyevm Fransa eslah fabrika ve tüccarlarının badi şikâyeti olmaktadır. Hülasa, Hint bugün dünyanın her tarafından akmakta olan silah ve cephane, mühimmat cereyanlarının yegâne mensup olduğu mahaldir. İngilizler ne kadar sa’y etseler, ne derece uğraşsalar bu cereyanların önünde iktiza ettiği kadar bir sed teşkil edemezler. Saat merhûni gelince o silahların da tevcih edileceği hedef şüphe edilmesin ki; yalnız İngilizlerdir.

     M C. 

ALMANYA’NIN TERAKKİYAT-I AHİRESİ

5

Sanayi-i hadidiyye

Dev adımlarla – Büyük sanayi-i hadidiyye şirketleri – Krupp vesaire – Hiçten başlayarak milyara karib bir servet iktisap eden Mösyö Thyssen’in tercümeyi hali.

     Almanya’nın sanayii arasında en birinci mevki sanayi-i hadidiyye işgal eylemektedir. Yarım asır zarfında kömür ve demir istihsalinde Avrupa’da birinci dereceyi ihraz eden Almanların sanayii hadidiyyede de dev adımlarıyla ilerlemeleri tabii bir keyfiyet idi. 1902 senesine kadar İngiltere mahsulat hadidiyyesiyle hemen hemen aynı dereceye baliğ olan Alman imalatı nihayet İngilizleri de geride bırakmıştır. Almanların dünyanın en mebzul demir ve kömür madenlerine ve en eski ve azim dar-ül sanayilerine malik bulunan İngiliz milletini fersah fersah geçecek surette ibraz ettikleri fevkaladelik Almanya’da hakiki ve milli bir muzafferiyet gibi tesid edilmiş idi. 1902 senesinden beri Alman mahsulat hadidiyyesi mütemadiyyen tezyid eylemiş ve on senelik kısa bir müddet zarfında 8.000.000 tonilatodan 17.853.000 tona baliğ olmuştur. İnsana efsane kabilinden ad edilecek kadar azim görünen bu yekûn mahsulat hep mahdut ve fakat azim dar-ül sanayiler sayesinde vücuda getirilmektedir. Bu dar-ül-sanayiler tezyid-i mahsulat için mütemadiyen yeni usuller ve yeni alat ve edevat ihdas ve imaline çalışmakta, sermayelerini her fırsatta tezyid eylemektedirler.

     Küçük müessesat ve imalathanelerin idameyi mevcudiyet etmelerini gayri mümkün kılan bu azim müesseselerin vücudu ne büyük sermayelere mütevakkıf olduğu varesteyi kayd ve izahdır. Bizim gibi hep küçük sermayelerin, küçük müessesat sanayinin temini mevcudiyet edebildiği memleketlerde bu Alman müesseselerinin sermayeleri cidden akıllara velev hayret verecek derecededir. Geçen makalatımızda muhtasaran beyan ve izah eylemiş olduğumuz veçhile Alman satvet sanayisinin sır ve esası hep cem-i sermaye ve taksim-i amal ve vezaif nazariyesinde mündemiçtir. Büyük sermayelerle, büyük işler, büyük teceddüdler icra edilebilir. Bu babda bir misal verelim:

0486_0062-111_0984-985.jpg - 2

Çanakkale’de makhûr düşmanı Osmanlı kahramanları tenkil ederken. . .

Nisan bidayetinden beri Çanakkale’ye taarruz eden İngiliz ve Fransız kuvvesi altı aydır hiçbir neticeyi münderiç elde etmeğe muvaffak olamadığı gibi her taarruzlarında zayiat-ı azimeye uğramışlardır. İlk hücumlarında derhal kaleyi iskat edeceklerini tahayyül eden bu sebuk-magzlar bugün hâib ve hâsir çekilmektedir. Osmanlıların en büyük silahı itimad-ı nefs ve iman olması hasebiyle gemi ve kara silahlarıyla düşmanın yaptığı hücumlar her defasında hututumuz önünde erimiş mahv olmuştur. Yine böyle bir hücum safhasını irâe eden şu levhayı karilerimize takdim ediyoruz.

     Krupp fabrikasının ismini işitmeyen, bu dar-ül-sanayinin imâl gürdesi cesim topların tesirat-ı müthişesini gazetelerde okuyup duçar-ı hayret olmayan, Krupp çeliğinin rasânet ve metanetinden az çok haberdar bulunmayan bir fert tasavvur edemiyoruz. Merkezi Essen ’de bulunan ve Magdeburg’da makine dar-ül-sanayilerine Kiel’de bahriye tezgâhlarına Rheinhausen’de izabe ocaklarına Aachen’de çelik ve makine fabrikalarına sahip olan Krupp müessesesinin sermayesi 300 milyon franktır. 1913 senesinde yapılan bilanço mucibince bu müessese 33.759.000 marklık safi temettü temin eylemiş idi. 1912 senesi nihayetinde Krupp fabrikalarıyla kömür ocaklarında müstahdem amelenin yekûnu 73,000 kişiye baliğ oluyordu. Krupp fabrikalarının işgal ettikleri mesahayı sathiye 6274 hektardır.

     Almanya’da yüz milyon sermayeye malik müteaddit sanayii hadidiyye müesseseleri olduğu gibi on ila seksen milyon sermayeye malik pek çok müessesat mümasile de vardır. Bu fabrikaların en son ve en cesim vesait ve alât ile mücehhez bulunduğunu söylemeğe lüzum var mıdır? Birden 34 tonilato ve 4 saat zarfında 100 ton demiri izabe eden fırınlar, lokomotif tekerleklerinin yekpare olarak imal eyleyen kalıplar, mevcut olduğunu ve hele Ren nehri havalisinde kâin pek çok şehirlerin sokak ve mağazalarını muhteşem bir surette tenvir eden, elektrik ziyasının Vestfalya mıntıkasındaki maden kömürlerinin cürufundan istihsal olunduğunu düşünmek Almanya’da kömür ve demir madenlerinin ne müthiş bir feyz sanata musaddar olduğunu anlamağa kifayet eder.

     Şimdiye kadar hep Alman sanayiinden, Alman fabrika ve maden ocaklarından bahis ettik. Bütün bu cesim müessesatı vücuda getiren, memleketi baştanbaşa bir arı kovanı gibi dar-ül-sanayilere toplayan büyük iş adamlarını bir nebze olsun mevzuu bahis eylemekte istiyoruz. Alman iş adamlarının bir nevi timsali olup Amerika’daki emsaliyle kabili kıyas bulunan şahsiyet hiç şüphesiz Mösyö Thyssen’dir. Bu zat kadar Alman inkişaf iktisadiiyesine hizmet etmiş rical pek azdır. Thyssen dar-ül-sanayileri kısa bir hayata malik bulunuyorsa da Mösyö Thyssen’in el-yevm milyara karib cesim bir servete malik olduğu temin edilmektedir.

     Mösyö August Thyssen 1842 senesinde dünyaya gelmiş ve ticaret mektebinde ikmali tahsil eyledikten sonra 1871 de Mülheim an der Ruhr’da Thyssen ve şürekâsı namıyla bir fabrika tesis eylemişti. Bu fabrikada bidayette 70 amele çalışmağa başlamıştı. İşte o küçük fabrikanın tesisinden kırk sene geçmiş bulunuyor. Bugün Mülheim dar-ül sanayisi cesim bir müessesedir. Derununda 7000 amele ve 800 memur ifayı faaliyet eylemekte, mahsulat ve imalatı çâr-aktar cihana gönderilmektedir. Mösyö Thyssen’in sene ilerledikçe faaliyeti tenakus değil tezâyüd ediyor. Mûmâ-ileyh son seneler zarfında pek müteaddit madenler satın almış, yeni fabrikalar, ocaklar küşat eylemiş ve pek çok müessesat-ı sanayiye iştirakten çekinmemiştir. Bu zat Mülheim’daki Ren Bankası’nı da tesis eylemiş ve elan idare eylemekte bulunmuştur. Asarından bahis etmiş olduğumuz bu büyük iş adamının biraz da şahsi ahvalini tetkik edelim.

     Mösyö Thyssen her şeyden evvel, müşkülat ve mevâniden yılmaz, cüretkâr ve sebatkâr bir şahsiyettir. Mûmâ-ileyh, malûmat kırtasiyenin son derece aleyhdarıdır. Kendisi geceli gündüzlü çalışır ve maiyetini de aynı halde, aynı faaliyette görmek ister. Mamafih bir şahsa mesuliyeti dâi bir iş tevdi ettiği zaman vasi bir salahiyet ve mezuniyet de verir. Mösyö Thyssen gayet mütevazı olup rütbe, nişan gibi şeylere ehemmiyet vermez. Mûmâ-ileyh hiçbir eser tahriri vücuda getirmemiş, müddet-i hayatında hiçbir kere irad-ı nutuk eylememiştir. Mösyö Thyssen işi ile alakası olmayan şeylerle meşgul olmağı sevmez. Mûmâ-ileyh Brunšvik sanayi mektebi aliyesi tarafından kendisine ahiren verilen <doktor mühendis> diplomasını en büyük bir hüccet-i fahr ve mübâhât ad eylemektedir.

     Hiçten başlayarak böyle azim bir servet iktisap eden bu iş adamının tercümeyi halini okuyan karilerimizden çoğu; mösyö Thyssen ” iradının bir kısmını bana versene iyi olur.” Cümlesini bittabi ve bilâ ihtiyar söyleyecektir. Fakat hayır. Bir mösyö Thyssen’in nakdine değil bir müddet için olsun dimağına malik olmağı temenni edelim.

     YUSUF OSMAN

0486_0062-111_0986

Essen’de Krupp fabrikalarıyla maden ocakları.

Makalemizde mevzuu bahis olan ve imal ettiği dev asâ efvâh nariye ile bütün dünyayı hayretlere ilga eyleyen meşhur Krupp fabrikalarının heyeti umumiyesini temsilen maruf bir ressam tarafından tersim edilmiş bir tablodan müstahrecdir.

GÖKTEPE’NİN ZAPTI

VE

Moskof vahşeti

     Askeri, eşyayı ve beygirleri Bakü’ye indirmek, oradan da karşı yakaya geçirmek oldukça kolay idi. Fakat asıl müşkülat, Atrek nehrinin sığ sularına gelindiği ve çeyş kışlar balıkçı kasabası gözüktüğü zaman başlıyordu. Gemiler kıyılardan üç mil açıkta demirliyorlardı. Mavnalar ve kayıklar buraya kadar geliyor ve gemilerdeki askeri, eşyayı alarak karaya doğru gidiyorlardı. Sahile yarım mil kalınca sandallar oturuyor ve içlerindeki yük omuzla dışarıya taşınıyordu. Bu hale çare olmak üzere Nisanda bir iskele yapıldı ise de bu iskele denize doğru lüzumu kadar uzatılamadı.

     Kasabanın etrafındaki ordugâh gittikçe büyüyordu. Askerler nakliye hamalları, beygirler, develer hep sahra ile deniz kıyısının arasındaki batak arazide yaşıyordu. Bu yüzdendir ki daha hareket günü gelmeden hastalık ordugâhı kasıp kavurmaya başlamıştı.

     Nisan ibtidasında General İvan Davidoviç Lazarev de buraya geldi. Çok geçmeden o da hastalandı. Doktorlar biraz istirahat etmesini tavsiye ettilerse de dinlemedi. Geceli gündüzlü hazırlığın ikmaline çalıştı.

     Heyet-i seferiyenin hepsi on bin kişiden mürekkeb olup beş bin kişilik bir ihtiyat kuvveti de çeys kışlar ile icab eden sair yerlerde bulunacaktı.

     Levazım-ı seferiye ağırlıkların nakli için 15000 deve ve 6000 yük hayvanı hazırlanacaktı. Mayıs nihayetinde askerin hepsi ordugâhta toplanmıştı. Fakat hayvanları henüz tamamlanmamıştı.

     Su meselesi pek fena idi. Hayvan yemi de o kadar az idi ki hayvanların birçoğu şimdiden can çekişmeye başlamıştı. Hava pek sıcak ve kuru olduğundan başka gölgesinden istifade edilebilecek tek bir ağaç, hatta çalı mevcut değil idi. Fazla olarak da sahradan doğru esen sıcak rüzgârlar kum ve toz fırtınası yapıyor, kimseye göz açtırmıyordu.

     Ordugâh, civarındaki Atrek nehrinin yaptığı bataklıklardan gelen sivrisineklerle kaynıyordu. Ordugâhta zaten mevcut olan sefaleti bu mesele bir kat daha artırıyordu. Herkes buradan uzaklaşmaya can atıyordu. Evvelce Mayıs’ın onu, hareket günü olarak kararlaştırılmıştı. Fakat ancak Haziranın ortasına doğru piş-darlar yola çıkabilmişlerdi.

     Beş haftalık bu tehir, heyet-i seferiyeyi çölden geçerken müthiş, kavurucu yaz sıcağına maruz bırakmıştı. İşin deha fenası asıl kuvvet, ancak Ağustosun ortasına doğru hareket edebilmişti.

     Bu esnalarda piş-dar kolu Çad kalesi yoluyla Kopet dağı geçitlerinden “Bendesin” geçidine kadar olan yolları tutmuştu. Ayın on ikisinde hareket başladı. Askerler, beygir ve develer gayet uzun bir kârbân halinde çöle doğru uzanıp gitmeye başladılar.   General İvan Davidoviç Lazarev o kadar hasta idi ki o yılmak bilmeyen azmine rağmen bu defalık doktorların sözünü dinlemeye mecbur oldu ve heyet-i seferiye Çad kalesine ulaşıncaya kadar ordugâhta kalmaya razı oldu.

     18 Ağustos akşamı, heyet-i seferiye Çad kalesinin etrafında ordugâh kurdular. Buraya gelinceye kadar güneş vurmasından, susuzluktan ve sıtmadan birçok adam kayıp etmişlerdi. 20,nici günü süvariler tekrar hareket ettiler. Bundan dört gün sonra da Lazarev Çad’a müteveccihen hareket etti. Doktorların tavsiyesine muhalefet ediyor ve bu sefere tahammül edemeyeceğine dair söylenen makul nasihatlere kulak asmıyordu. Lazarev için ata binmek gayri kabil idi. Bunun için etrafı bir tabur kazakla sarılı olan bir arabaya bindi. Çad’a vardığı zaman o kadar yorgun, o kadar zayıf düşmüştü ki arabadan kucakla dışarıya çıkarılmış ve yine böyle taşınmak suretiyle kumandanların evine kadar götürülmüştü.

     Bu kadar hasta olduğu halde yine ikinci konak yeri olan “tuzolum”a bir haberci göndererek ertesi gün orada bulunacağını bildirdi.

     Fakat o artık son seferini icra etmişti. Ertesi sabah saat 4,50 de General Lazarev Çad kalesinde öldü.

     İlk seferdeki muvaffakiyetsizliği ile anılan binaenaleyh orduca pek de sevilmeyen General Lomakin, şimdi kumandayı ele aldı. Bu esnada heyet-i seferiye Ahal vahasına epeyce yaklaşmış bulunuyordu. Piş-dar, harap bir halde bulunan Hoca Kale’yi tutmuştu. Ağustosun son günü, yani Lazarev’in öldüğünden dört gün sonra asıl ana kuvvet vahanın kenarında konaklamıştı. Çölün ve dağların çamurlu kuyularından sonra asker, kendilerini tekrar sulak tarlalar bağlar içinde bulunca ziyadesiyle sevinmişlerdi. Bu aralık, piş-dar, Türkmen süvarileriyle birkaç defa çarpışmıştı. Bu çarpışmalar neticesinde anlaşılmıştı ki onlar asıl muharebeyi biraz daha şark cihetinde bulunan Göktepe kalesinde yapmak istiyorlardı. Ortada dönen şayialardan Türkmenlerin orada yirmi binden ziyade olduğu, hayvanlarını Mary cihetine sürdükleri ve kendilerinin familyalarıyla birlikte Göktepe’nin çamur duvarlarının iç ve dışında konakladıkları anlaşılıyordu.

     Yağmur mevsimi Eylül’ün nihayetine doğru başlayacağı cihetle yürüyüş yapmak ziyadesiyle güçleşecekti.

     Bunun için Lomakin, hemen ilerlemeye ve Tekelilere hücuma karar vermişti.

     Eylül’ün dördünde vahada müstahkem bir mevki olan Bami kasabası işgal edildi. Buraya vasıl olmak için askerler Kubad dağı geçitlerinden güç bir geçidi geçmeye mecbur olmuşlardı. Etrafı çamurdan yapılmış duvarlarla çevrilmiş olan Bami kasabasında hiçbir müdafaa yok idi. Tekelilerin ikinci kalesi olan Yurma tüfek atmaksızın zabt edildi. Eli silah tutabilen herkes Göktepe’ye gitmişti. Bundan sonra Arthaman adlı şehir arz-ı teslimiyet için bir heyet göndermişti. Fakat burada da Ruslar, bütün erkeklerin şehirden çıkıp gitmiş olduklarını görmüşlerdi. Keza, Kızıl Avrat hanı da gelmiş ve teslim olmuştu.

     Durun civarında Teke keşşafları gözükmüştü. 300 kadar süvari, piş-dar müfrezesinin Kazaklarıyla birkaç ateş teati ettikten sonra çekilmişti.

     Eylül altıda Rus ordugâhına bir gece baskını verdiler. Ertesi gün bütün kuvvet derin kollara ayrılarak her an için hücuma hazır bir halde yürümeğe başladılar.   Çünkü Göktepe’ye ancak bir buçuk günlük bir yol kalmıştı.

     Rivayetler, Göktepe’de toplanan Tekelilerin sayısını piyade ve atlı olmak üzere kırk bine çıkarmıştı. Gerçi onların Rus hücumunu orada, kaleleri içinde bekleyecekleri muhakkak gibi idi. Fakat Rusların teşkil ettiği uzun yürüyüş kollarına – bahusus uzun mekkâre kafilelerinin mucib olacağı müşkülattan istifade için – baskın yapmaları ihtimali de vardı. Ruslar, arkalarında bıraktıkları karakollarla uzun erzak kollarını muhafaza için ayırdıkları askerleri saymayacak olursak ateş hattına ancak 2000 den ziyade asker koyabilecekleri şüpheli idi. 8 Eylül istirahate tahsis edildi. Türkmen mevziine ertesi gün hücum edilecekti.

     Rusların hücum edeceği kalenin asıl ismi Dingil tepe idi. Bu küçük tepenin etrafına kurulmuş siyah çadırlar ve çamur kulübelerden ibaret olan kasaba, çamurdan yapılmış alçak bir duvarla çevrili olup bu duvar birkaç tane kale çekarlarla takviye olunmuştu. Burası Kobad dağın şimal sınırını teşkil eden kayalıkların eteğine yakın idi. Asıl Göktepe bunun tahminen iki mil şarkında ve Kobad dağının yüksekçe bir parçası olan bir tepenin ismi idi. Fakat herkes Dingil Tepe kalesini bu adla anıyorlardı.

     9 Eylül sabahı Lomakin erkenden bütün levazımı kuvvetli bir müfrezenin himayesi altında bırakarak iki koldan kaleye hücuma başladı. Piş-dar, Kazaklar ve Dağıstan süvarileri ile setr olunmuş arkadan da ana kuvvet ilerliyordu. Hava gayet güzel ve güneşli idi. Piş-darla beraber bulunan Yüzbaşı Ali Hanif – ki bilahare general olmuş ve Pendjeh’de de büyük bir zafer kazanmıştır – defter hatıratında bu günün vukuatını şöyle kayıt ediyor:

     <<Balçık bir arazide yürüyorduk. Mızıkalar çalıyor. Asker milli havalar çağırıyor ve gayri muntazam süvariler öteye beriye saldırarak araziyi keşf ediyorlardı. Müfrezenin sağında, Kubad dağın teşkil ettiği yüksek ve pürüzlü duvar, solunda ise çölün bitmek tükenmek bilmeyen sarı kumları uzanıp gidiyordu.

     Kubad dağın manzarası ta saat dokuza kadar hiç değişmeksizin devam etti. Saat dokuza doğru uzakta Kubad dağın eteklerine doğru sivri bir tepe gözükmeye başladı. Türkmen kılavuzlar o tepeyi göstererek: “İşte Göktepe” diye bağırdılar. Kalenin kendisi henüz gözükmüyordu. Fakat yine herkes dürbününü Göktepe’ye tevcih etmiş muttasıl kaleyi görmeye çabalıyordu. Çok geçmeden uzaktan tozlar kalkmaya, göğe doğru yükselmeye başladı.

     Ufukta siyah noktalar peyda oldu.   Sanki bir karınca yuvası gibi kaynaşa kaynaşa ovaya doğru geliyorlardı. Bunlar bize karşı gelen düşman süvarileri idi.>>

     Tekke atlıları, Ruslarla ciddi bir kavgaya tutuşmadılar. Kazaklarla şöylece bir çarpışma yaptıktan sonra yıldırım gibi geçtiler ve levazım kafilesi üzerine birdenbire atılmak istediler. Fakat muvaffak olamadılar. İlerlemekte olan Rus ordusunun önünde ricat ederek kendi kalelerinin üzerine düştüler.

     Piş-dar kalenin önüne vardığı zaman öğle olmuştu. Rus askerleri sıcaktan ve susuzluktan pek ziyade sıkıntı çektikleri cihetle biraz istirahat ediyorlardı. Aynı zamanda ileriye bir batarya sürüldü ve kalenin içine birkaç hambere savurdular. Bu esnada erkân-ı harbiye heyeti kaleyi keşf ediyorlardı.

     General Lomakin beygiriyle, topçu mevzii intihap edilen tepeciğin üstüne çıktı. Oradan gördüğü şeyleri, onunla beraber bulunan Yüzbaşı Ali Hanuf şöyle kayıt ediyor;

   <<Göktepe, şark cihetinde ve bataryanın bulunduğu tepeden üççeyrek mil mesafede ortası – adeta avuç ortasında çukurluk gibi – çökmüş bir halde görünüyordu. Muntazam şekilde bulunan kalesi tahminen bir mil murabbalık bir saha işgal ediyordu.

     Buradan kalenin ne yüksek dış duvarları ve ne de iç duvarları görünmüyordu. Pek alçakta görünen kale içi çadırlarla dolu olup uzaktan adeta arı kovanlarına benziyordu. Bu çadırların 12000 den ziyade olduğu söyleniyordu.

     Kaleden bir buçuk mil mesafede ve cenup istikametinde Kobad dağı şark cihetinde ise Göktepe dağı yükseliyordu. Kalenin diğer iki yüzü çöle doğru idi. Bu cihetlerde de arazi biraz yüksekçe idi. O derecedeki kaleden tam top menzili bir mesafeye konacak toplarla kaleyi döğmek kabil olabilirdi.

Devam edecek

     A, S.

0486_0062-111_0987

Türkmenlerde musiki

0486_0062-111_0988

İsonzo nehri ve Gorç köprübaşlığı civarı

Dört aydır Avusturya hududuna çarpa çarpa kırılan İtalyan taarruzunun en ziyade müteveccih ve en ziyade mutazarrır olduğu mıntıka Gorç mıntıkası ve o namdaki köprübaşlığıdır.

0486_0062-111_0989

Avusturya – İtalya – İsviçre hudutlarının nokta-i telakisi

İsviçreliler, etrafı bütün memalik muhasıme ile ihata edilmiş bir daire dâhilinde kaldılar. Bir bitarafı tam muhafazasına karar vermiş olan hükümet müşarünileyhe seferberliğini ilan ve bütün hudutlarını tahkim etmiştir. Avusturya ile İtalya – Fransa ile Almanya arasında müşterek hudutlar en ziyade endişeye mucip olan yerler olduğundan bilhassa o noktalarda kuvveyi askeriye bulundurmaktadır. Resmini arz ettiğimiz mahal de satıh bahriden 2500 metre mürtefi olup Avusturya – İtalya – İsviçre hudutlarının birleştiği yerdir.

İSLAM HABERLERİ

Türkistan:

     Rusların iğfâlât ve tearriyatı. – Sarrac-ül-haber’in meşhud muhabiri yazıyor: <<moskoflar Türkistan Ruside cahil olan avam nâsî kandırmağa uğraşıyorlar. Fakat bütün bu mesailerine rağmen şimdiye kadar ahaliden pek az miktarda at cem eyleyebilmişlerdir. Bunun için Rus memurları mahallâtı dolaşıp ahaliyi başlarına topluyor ve diyorlarmış ki; Siz bizim idaremize girmeden ne kadar az ata malikdiniz. Bakınız, atlarınız şimdi ne kadar çoğaldı. Böyle iken niçin hükümete vermiyorsunuz, eğer verirseniz size devletimiz sadakat nişanı verecek!>> Bazı tabaka-i avam verdiler. Sadakat nişanından eser görünmedi. Birkaç gün sonra yine aynı suretle para istediler. Def-i belâ olmak üzere en fazla verenin ianesi 14 manatı geçmedi.

     & on dört kişiden bir nefer olmak üzere Türkistan’dan alınan bin kişilik bir tabur harbe sevk edilmişti. Bunların esir oldukları ve kâmilen zinde olarak devleti Osmaniye’de bulunduğu haber alınıyor.

     & geçenlerde Çar’ın maaile bir resmini bütün dükkânlara astırmışlar ve Müslümanlara hitaben <<Müslümanların duası kabul olunur, Çerkez’e dua ediniz>> demişler. Herkes bir şey söylemiş. Kimisi dua, kimisi de beddua etmiş. Bade mecburi olarak bütün dükkânlardan iane toplamışlar.

     & Buhara hükümetinin hazinesini de istikraz namı altında Ruslar gasb etmişlerdir.

HATT-I HARB GEMİLERİ

Mâ-ba’d

     Gemilerde narenlerin her biri mümkün olduğu kadar büyük bir dirise kavsi resim edecek veçhile tertip edilir. Fakat taretler öyle bir vaziyete gelebilir ki bir topun ateşi civarındaki taretlerden birine müteveccih olur. Mesela şekildeki (An win bible) ın baş taretini sancağa ve sancaktaki taretini başa dirise edelim. O halde aşikâr ki sancak topu ateş edilse baş topunu vurur. İşte bu yüzden bir kaza vukua gelmemesi için bir tarete emniyet-i kâmile haddinden fazla dirise edilmesine mani tertibat mahsusa yapılır. İcabı takdirinde bu tertibat mani refi olunur ve bu halde, iki taretin uzağı nisbiyesi bir topun ateşi halinde tehlikeyi mucib olacak taretin içinde bir zil çalmaya başlar. Ve kendisine tehlike gelecek taret tehlike mıntıkasında bulundukça mezkûr zil çalmada devam eder. Aynı tehlike işareti tertibatı birbirine yakın olan şu gibi taretlere dahi konur ki onlar da her ne kadar her bir dirise zaviyesinde ufki ateş bir tehlikeye mucib değilse de muhtelif irtifa ve inhitat zaviyelerinde tehlike vukua melhuzdur.

     Küçük esliha:

     Küçük esliha torpidobot ve muhriplere karşı kullanılmak içindir. Dretnotta 24 adet 12 fonduk top kabul olunmuştur. Sonraki gemilerde 4 pusluk 10,5 santimetrelik daha sonrakilerde 4,7 pusluk 12 santimetrelik ve en sonrakilerde de 6 pusluk 15 santimetrelik top kabul olunmuştur.

     Küçük eslihanın tevzii o veçhile müteferrik ve birbirinden uzak yapılır ki bir veya birkaç büyük merminin isabetiyle tekmili muattal kalmaz. Bu veçhile muharebenin nihayetine doğru vaki olacak torpido hücumuna karşı silah ibkası temin edilir.

     İkinci batarya silahının böyle artmasına sebep torpido menzillerinin günden güne artması, hemen hemen 7000 yarda 6400 metreyi bulmasıdır.

     Torpido silahı:

     Torpido bir su altı silahıdır. Gemide kovandan dışarı sürülünce muzik hava vasıtasıyla bir sürat aliye ile kendi kendini sevk eder. Ve nısf kutr seyiri [ * ] büyüktür. Umki tanzim için ve torpidonun seyrini cihet-i matlubta muhafaza için torpido dahiline mevzu zat-ül hareke vesait konmuştur. Torpidonun başında pamuk barutundan ibaret bir madde-i iştialiye vardır ki bu torpido bir maniye çarpınca iştial eder. Kruvazörlerden, muhriblerden ve torpidobotlardan maada olan sefainde torpidolar daima tahtelbahir kovanlardan endaht edilir. Kovanların adedi biri kıçta diğerleri bordalarda olmak üzere – bazı sefinelerde üç ve bazılarında beş olmak üzere muhtelif gemilerde tahlif eder. Yakın zamanlara kadar kullanılan torpidonun kıtası 18 pusluk 45,7 santimetre idi. Son torpidolar 21 pusluk 53,3 santimetrelikdir.

Teçhizat

     Evvelce bildirilmişti ki 1905 gemilerinden 16365 tonluk bir muharebe gemisinin mai mahrecinin yüzde 4 ü yani 655 tonu tatlı suyu, erzakı, zabitan kumanya ve levazımını, zabitanı ve efradı ve eşyayı hususiyelerini, demirleri ve zincirleri, direkleri, donanımı ve saireyi, filikaları, gedikli zabitan levazımını ve torpido ağını ihtiva eden teçhizata tahsis edilmiştir. Bunlar hakkında biraz mütalaa faidelidir.

Tatlı su:

     Tatlı su; Depo sarnıçlara konur. Yevmi kullanılan su gemide yüksek mevkilere konan bir veya iki sarnıçtan alınır. Suyu depo sarnıçtan bir sonraki sarnıçlara sevk için elektrik tulumbalarıyla tertibat-ı mahsusa yapılmıştır. Yevmi sarf olunacak suyun bulunduğu sarnıçtan su kendi sıkletiyle muhtelif çamaşırhanelere, mutfaklara ve sebillere gider. Su gemide kıymetli bir meta olduğu için tatlı suyun israf olunmaktan meni pek elzemdir. Makine dairesine mevzu imbikler vasıtasıyla tatlı su yapmak tertibatı vardır. Fakat buna hariçten su almak mümkün olmadığı bir zamanda müracaat edilir. Suyun kıymetli olmasına şu da şahadet eder ki yalnız yüksek rütbeleri zabitanın dairelerindeki lav manalar muslukludur. Diğer kamaralardakiler de su ibrik ibrik getirilir.

Erzak:

     Gemiye konacak erzak zabitan ve efradın adediyle geminin bir daha erzak alacağı zamana kadar olan müddete tabidir.

     Zabitan kumanya ve levazımı; Bu yiyecek ile amiralin, süvarinin, zabitanın ve mühendislerin kullanmaları için lazım gelen kumanya ve levazım Ve keza, çamaşır sabunu ve saire gibi efrada mahsus olup sefine kâtibine ait olan kumanya ve levazımdan ibarettir.

     Zabitan, efrad ve eşyayı hususiyeleri; Bu mürettebatın adedine tabidir. Her zabit ve asker eşyayı hususiyeleriyle beraber 2 ½ İngiliz kantarı yani 100 okkalık bir sıklet olarak hesap olunur.

     Demirler ve zincirler:   Geminin baş tarafında ikisi göz biri ocaklık demiri olmak üzere umumiyetle üç büyük demir vardır. Her bir demirin kendine mahsus zinciri olup zincirliğe akıtılmıştır. Geminin kıç tarafına tonoz demiri denilen bir de küçük demir konur. Bu demir akıntılı bir yerde geminin kıçını tutmak için kullanılır. Bu demir için zincir yerine çelik tel halat kullanılır. Gemi diğer bir gemi tarafından yedeğe alındığı zaman dahi kezalik bu tel halat kullanılır.

     Direkler, donanım ve saire: Bu kezalik filikaları kaldırmak ve kömür almak için kullanılan bumbaları dahi ihtiva eder.

     Filikalar; Muharebe gemilerine umumiyetle 50 kadem 15 ½ metre tûlunda iki istimbot konur. Amiral gemisi olursa bir de amirale mahsus istimbot bulunur.   Bunlardan maada olan botlar 42 kademlik 13 metrelik yelkenli bir işkampavya ile birkaç deniz filikalarından ibarettir. Filikalardan ikisi – denize bir adam düşmesi halinde der-akab indirilebilmesi için hazır bulunması zımnında – mataforalara asılı bulundurulur.

     Ağır filikaların yataklarından kaldırılması ve geminin bordasından suya indirilmesi ya hidrolik veyahut elektrik makinasıyla icrayı fiil eder kuvvetli bir bumba vasıtasıyla icra olunur. Bu makine üst güvertenin üzerinden idare olunur. Tekmil bu tertibat asılacak olan sıkletin iki misli bir sıklet taalukiyle tecrübe edilir. Filikalar en ziyade efradın kürek talimi ve idmanı için ve kezalik yelken talimi ve idaresi için kullanılır.

     Gediklilerin malzemesi:

     Gedikli malzemesi marangozun, burasının nezareti altında olan malzeme ile topçu ile torpidocunun nezareti altında olup doğrudan doğruya geminin silahı ile irtibatı olmayan malzemeyi ihtiva eder.  

     Torpido ağı: Bu torpido hücumuna karşı gemiyi muhafaza için konan donanmadan ibarettir. Geminin tûluna büyük bir kısmını örtebilecek kadar uzun bir çelik ağ.   Uzun çelik bumbaların nihayetlerinden açılır. Bu bumbaların topukları geminin bordasına istinad eder ve sudan bir miktar yukarıdadır. Ağ denizde iken bumbaların gemiye uzak nihayetleri suya pek yakın ve adeta beraber gibidir. Bumbaların tûlleri 30 kadem 9,2 metredir. Ağı toplamak için bumbaların nihayetleri kıça ve gemiye doğru çekilir. Bumbalar bu veçhile devir etmekte iken ağda kendi kendine sarılıp dolanmağa başlar. O veçhile ki bumbaların başları ağ rafı hizasına geldiği zaman ağda aynı hizaya gelmiş bulunur ve rafın üzerine yuvarlanır. Ağ rafı üst güvertenin kenarında ve geminin bordasında olup geminin ağ tûlu kadar bir kısım tûlunca imtidâd eder. Ağı ve tertibatı görmek için evvelce verilmiş olan mücessem model resmine bakmalı.

         [ * ] – nısf kutr seyir, hülasaten, tekmil seyir ettiği mesafedir.

          [devam edecek] 

 

İCMÂL

Bir haftalık vakayı Berriyye ve Bahriyye

          Garb dar-ül-harbinde: Evvelki hafta zarfında bir saman alevi gibi birden bire müthiş bir surette parlayan Fransız – İngiliz taarruzu, ufacık bir muvaffakıyetten sonra birden bire söndü. Alman mukavemeti, bir defa daha İngiliz – Fransız taarruzunu mağlup etti. Geçen haftanın ilk günlerinde Fransız ve İngiliz orduları, Alman cephesinde açabildikleri küçük iki gediği büyütmek emeliyle hücumlarına nevmîd-âne bir surette, devam ettilerse de Alman kıtaatını yerlerinden bile oynatamadılar. Atılan yüz binlerce mermi, bomba ve boğucu gazlara rağmen bütün muhacemat her yerde seyyanen ve tamamen akim kaldı. Nevmîd-âne ve mezbuh-âne hücumlardan sonra perişan bir hale gelen müttefiklere karşı icra ettikleri mukabil taarruzlarla, bilakis Almanlar ilk zamanda kayıp ettikleri arazinin bir kısmı mühimini düşmandan istirdat ettiler. Esasen garp cephesi vasi ve Almanların arkası müteaddit hudut müdafaa tesisine salih bulunduğu için, Çanakkale’de olduğu gibi birkaç yüz metre ileri gidip gelmek büyük bir ehemmiyeti haiz değildi. Fransızlarla İngilizlerin maksadı Alman cephesini tamamen yarmak ve bütün Alman ordusunu ricata mecbur etmek, Almanların gayesi ise düşmanlarını bu maksada vusûlden men eylemek idi. Müttefikin maksadı aslilerini elde edemediler. Bütün o istihzarat, bütün o dökülen kanlar, Alman cephesinin yarılması gibi büyük ve haizi ehemmiyet bir netice yanında pek küçük ve hakir kalan bir muvaffakıyetin elde edilmesini temin edebildi. Doğrusunu söylemek lazım gelirse maksadı asliyenin azameti karşısında elde edilen neticeye adem-i muvaffakıyet, hatta mağlubiyet demek daha muvafıktır. Hiç mübalağa etmemek ve hiç yalan söylememek mutadı olan Alman tebligatı resmiyesine nazaran İngilizler ve Fransızlar 840 kilometre tulûndaki Alman cephesi üzerinde biri 23 diğeri 12 kilometrelik arazi kazanmışlardır. Fakat bu arazinin İngilizlere 60.000 Fransızlara 130.000 kişiye mal olduğu düşünülürse yapılan fedakârlıkla elde edilen netice arasında ne azim bir nispetsizlik bulunduğu tezahür eder. Alman tebligatı resmiyesi aynı zamanda Alman zayiatının bu yekûnun beşte birine bile baliğ olmadığını söylüyor ki müttefiklerimiz takriben 35.000 kişi kayıp etmişler demektir. Almanların İngilizlerden 9.000 ve Fransızlardan 11.000 kadar esir aldıkları düşünülürse İngiliz ve Fransız taarruzu kendileri için adeta büyük bir mağlubiyetle hitama ermiştir, denilebilir. Siperler üzerinde cereyan eden muharebatta muzaffer olan Almanlar hava muharebelerinde de ihrazı galebe etmişler ve Eylül ayında kendilerinin kayıp ettikleri 7 tayyareye mukabil İngilizler 8 Fransız 22 olmak üzere ceman 30 tayyare kayıp eylemişlerdir.

     Şark dâr-ül-harbinde: Harbi umuminin ibtidasından ve bilhassa Mayıs efrancinin bidayetinden beri hiçbir zaman ehemmiyetini kayıp etmeyen ve her gün yeni yeni vakayı azimeyi harbiye ye sahne olan şark cephesi harekâtında, geçen haftadan beri nisbi bir sükûn ve tevkif başlamıştır. (Kulm – Lublin) meydan muharebesi birinci ve ikinci Battle of the Masurian muzafferiyetleri, Limanova, Luç, Leviç muharebeleri Przemyśl ve Karpat müdafaaları ve Gorlice-Tarnów yarmasıyla başlayarak Temmuz ibtidasına kadar devam eden mütevali galebeler ve 14 Temmuzda ibtida eyleyerek bütün Rus kalelerinin sukutuyla ve birçok Rus vilayetlerinin işgaliyle hitama eren muharebat neticesinde bugün o koca moskof ordusu, harbin ibtidasında itilaf devletlerinin bütün ümitlerini rabt eyledikleri o lâ-yuadd Rus sürüleri kırılmış, parçalanmış, perişan edilmiş. Artık korkulacak hali kalmamış olduğu için şark cephesindeki müttefikin kıtaatının elyevm ilerledikleri mevkilerde müdafaada kalarak diğer sahneyi harplere tevcih etmeleri takrir eylemiştir. Takriben 1100 kilometre tulûnda bulunan ve yakında başlayacak müthiş bir kışın her türlü harekâtı tatil ettireceği tabii olan bu cephede, yalnız müdafaa için kâfi miktarda kuvvet bırakılarak kıtaatı seyyare, büsbütün tepelenip ortadan kaldırılması zamanı gelmiş olan Sırbistan üzerine sevk edilmiştir. Bu vazife feld Mareşal August von Mackensen’e ihale edilmiş ve bu dirayetli kumandanın idaresinde bulunan orduların mühim bir kısmı şark cephesinden alınarak kısm-ı diğer General Von Linsingen’in kumandasına verilmiştir. Bir haftalık vakayı Berriyye ve Bahriyye

          Garb dar-ül-harbinde: Evvelki hafta zarfında bir saman alevi gibi birden bire müthiş bir surette parlayan Fransız – İngiliz taarruzu, ufacık bir muvaffakıyetten sonra birden bire söndü. Alman mukavemeti, bir defa daha İngiliz – Fransız taarruzunu mağlup etti. Geçen haftanın ilk günlerinde Fransız ve İngiliz orduları, Alman cephesinde açabildikleri küçük iki gediği büyütmek emeliyle hücumlarına nevmîd-âne bir surette, devam ettilerse de Alman kıtaatını yerlerinden bile oynatamadılar. Atılan yüz binlerce mermi, bomba ve boğucu gazlara rağmen bütün muhacemat her yerde seyyanen ve tamamen akim kaldı. Nevmîd-âne ve mezbuh-âne hücumlardan sonra perişan bir hale gelen müttefiklere karşı icra ettikleri mukabil taarruzlarla, bilakis Almanlar ilk zamanda kayıp ettikleri arazinin bir kısmı mühimini düşmandan istirdat ettiler. Esasen garp cephesi vasi ve Almanların arkası müteaddit hudut müdafaa tesisine salih bulunduğu için, Çanakkale’de olduğu gibi birkaç yüz metre ileri gidip gelmek büyük bir ehemmiyeti haiz değildi. Fransızlarla İngilizlerin maksadı Alman cephesini tamamen yarmak ve bütün Alman ordusunu ricata mecbur etmek, Almanların gayesi ise düşmanlarını bu maksada vusûlden men eylemek idi. Müttefikin maksadı aslilerini elde edemediler. Bütün o istihzarat, bütün o dökülen kanlar, Alman cephesinin yarılması gibi büyük ve haizi ehemmiyet bir netice yanında pek küçük ve hakir kalan bir muvaffakıyetin elde edilmesini temin edebildi. Doğrusunu söylemek lazım gelirse maksadı asliyenin azameti karşısında elde edilen neticeye adem-i muvaffakıyet, hatta mağlubiyet demek daha muvafıktır. Hiç mübalağa etmemek ve hiç yalan söylememek mutadı olan Alman tebligatı resmiyesine nazaran İngilizler ve Fransızlar 840 kilometre tulûndaki Alman cephesi üzerinde biri 23 diğeri 12 kilometrelik arazi kazanmışlardır. Fakat bu arazinin İngilizlere 60.000 Fransızlara 130.000 kişiye mal olduğu düşünülürse yapılan fedakârlıkla elde edilen netice arasında ne azim bir nispetsizlik bulunduğu tezahür eder. Alman tebligatı resmiyesi aynı zamanda Alman zayiatının bu yekûnun beşte birine bile baliğ olmadığını söylüyor ki müttefiklerimiz takriben 35.000 kişi kayıp etmişler demektir. Almanların İngilizlerden 9.000 ve Fransızlardan 11.000 kadar esir aldıkları düşünülürse İngiliz ve Fransız taarruzu kendileri için adeta büyük bir mağlubiyetle hitama ermiştir, denilebilir. Siperler üzerinde cereyan eden muharebatta muzaffer olan Almanlar hava muharebelerinde de ihrazı galebe etmişler ve Eylül ayında kendilerinin kayıp ettikleri 7 tayyareye mukabil İngilizler 8 Fransız 22 olmak üzere ceman 30 tayyare kayıp eylemişlerdir.

     Şark dâr-ül-harbinde: Harbi umuminin ibtidasından ve bilhassa Mayıs efrancinin bidayetinden beri hiçbir zaman ehemmiyetini kayıp etmeyen ve her gün yeni yeni vakayı azimeyi harbiye ye sahne olan şark cephesi harekâtında, geçen haftadan beri nisbi bir sükûn ve tevkif başlamıştır. (Kulm – Lublin) meydan muharebesi birinci ve ikinci Battle of the Masurian muzafferiyetleri, Limanova, Luç, Leviç muharebeleri Przemyśl ve Karpat müdafaaları ve Gorlice-Tarnów yarmasıyla başlayarak Temmuz ibtidasına kadar devam eden mütevali galebeler ve 14 Temmuzda ibtida eyleyerek bütün Rus kalelerinin sukutuyla ve birçok Rus vilayetlerinin işgaliyle hitama eren muharebat neticesinde bugün o koca moskof ordusu, harbin ibtidasında itilaf devletlerinin bütün ümitlerini rabt eyledikleri o lâ-yuadd Rus sürüleri kırılmış, parçalanmış, perişan edilmiş. Artık korkulacak hali kalmamış olduğu için şark cephesindeki müttefikin kıtaatının elyevm ilerledikleri mevkilerde müdafaada kalarak diğer sahneyi harplere tevcih etmeleri takrir eylemiştir. Takriben 1100 kilometre tulûnda bulunan ve yakında başlayacak müthiş bir kışın her türlü harekâtı tatil ettireceği tabii olan bu cephede, yalnız müdafaa için kâfi miktarda kuvvet bırakılarak kıtaatı seyyare, büsbütün tepelenip ortadan kaldırılması zamanı gelmiş olan Sırbistan üzerine sevk edilmiştir. Bu vazife feld Mareşal August von Mackensen’e ihale edilmiş ve bu dirayetli kumandanın idaresinde bulunan orduların mühim bir kısmı şark cephesinden alınarak kısm-ı diğer General Von Linsingen’in kumandasına verilmiştir.

     Harp umuminin bidayetinden beri ale-l-ekser vehim sevk-ül-ceyş ve ta’biye hatalarına düşmekten kurtulamayan Ruslar, şüphesiz Alman cephesini ricat ettirmek maksadıyla bilhassa Von Hindenburg gurubuyla Linsingen gurubuna karşı, bir taarruz umumi suretinde değil, fakat müttefik hücumlarıyla icrayı tecavüz etmekte ve her defasında da zayiat-ı külliye vererek tard-ı def edilmektedirler. Alman hatt-ı müdafaasının nasıl yarılmaz ve kırılmaz bir çelik mahiyetine haiz olduğu garp cephesinde Fransız ve İngiliz kuvvetlerinin icra ettikleri müteaddit teşebbüslerle sabit olmuş bir hakikat teşkil eylediğine göre, her halde moskoflardan pek fazla vesaite malik olan İngiliz ve Fransızların başa çıkaramadıkları bir işi Rusların tecrübeye kalkışmaları yeni bir hatadan başka bir şey değildir. moskoflar bu hücumlarla ellerindeki son muallim efradı da öldürecekler Japonya ve Amerika’nın da muavenetine rağmen bir türlü sarf ettiklerini yerine koyamadıkları cephanelerini bitireceklerdir ki esasen Alman ve Avusturya ordularının da ilkbahara kadar istedikleri de bundan başka bir şey değildir.        

     İtalya – Avusturya hududunda: İngiliz – Fransız hücumlarından şevke gelmiş olan İtalyan kahramanları da geçen hafta epey muhacematta bulunmuşlarsa da yine bir adım ilerlemeğe muvaffak olamamışlardır. Tirol havaliyi cibaliyesinde yazın bile karlar içinde harp edildiğine göre yakında Avusturya ve İtalya ordularının yalnız İsonzo nehri havalisinde çarpışabilecekleri ve sair mevkide kar ve kışın icrayı harekâta mani olacağı tabiidir.

     Sırbistan seferi: bir müddet mukaddem Tuna boylarında gürledikten sonra muvakkaten sükût eden Alman ve Avusturya topları o müthiş ağızlarını tekrar açmışlardır. Müttefikin 6 – 7 Teşrinievvel efrancide bir hamlede Tuna, Drina ve Sava nehirlerini geçmişler ve bir iki gün zarfında da Belgrad kalesini de zapt edivermişlerdir.

     Asr-ı hazır kumandanlarının büyüklerinden biri olan feld Mareşal August von Mackensen (Gorlice–Tarnów) cephesini yararken gösterdiği bimisal şiddet ve sürati Tuna ile diğer nehirleri geçerken de tatbik etmiş ve bütün Sırp seferini nasıl sevk ve idare etmek istediğini ilk harekâtındaki batş ve şiddetle ispat eylemiştir. Sırp başkumandanı, şüphesiz ki bu ani ve mütevali darbeler karşısında ne yapacağını şaşırmış bir halde bulunuyor.

     Denizlerde: Alman tahtelbahirlerinin Bahr-i-sefid’deki faaliyetleri hakikaten şayanı hayret ve takdir bir şekil aldı. Hemen har gün bir Fransız veya İngiliz nakliye gemisinin, muavin kruvazörünün, tüccar sefinesinin gark olduğunu haber alırız. Sefain-i Harbiye’nin batmak felaketinden tahlis-i nefs edebilmeleri ise bermutat harp limanlarına iltica etmiş ve hâkimiyeti bahriyeyi Alman tahtelbahirlerine terk etmiş olmalarından münbaistir.

     Çanakkale’de: Çanakkale dar-ül-harbinde, kahraman ve şeci ordumuza karşı hiçbir muvaffakıyet ihraz edemeyeceklerini anlamış olan düşmanlarımız nevmîd bir halde yalnız bulundukları mevkii müdafaa ile iktifa etmektedirler. Anafartalar muharebatından yani takriben bir buçuk aydan beri devan eyleyen bu sükûn Fransız – İngiliz kuvveyi seferiyesinin ne hale geldiğini pek güzel ispat eder.

     Pazarertesi: 28 Eylül

     Abidin Daver

  

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.