DONANMA MECMUASI 52 – 4 20.Temmuz.1914

DONANMA MECMUASI 52-4

0486_0004-52_Page_01

  Pazartesi: Şaban 26/Temmuz 7   10.Temmuza hürmet ve ta’zim  DONANMA   donanma cemiyetinin haftalık

gazetesidir.

Bahası  40 kuruştur                                                              bu nüshada Fatih dretnotunun güzel bir resmi vardır.

Matbua Hayrettin ve şürekası

10 TEMMUZ. . .

* * * * * *

      Gazetemiz;  Pazarertesi günü çıkıyor.  İki gün sonra, güneş, bu mavi semayı yaldızladığı zaman hayattan bir gün daha kayıp edecek takvim Perşembe kaydını ilave edince 10.Temmuz’u kazanmış olacağız.  Hür iken 10.Temmuz demek bize o kadar kolay geliyor ki, bu bu telakkimize 1324’den beri her hareketimiz;  Beliğ (açık) birer şahittir. Fakat zulmetten nur, esaretten saadet, bize 11.Temmuz akşamı bile pek güç gelmiş, gazeteler yazdığı zaman kalblere şüphe çökmüş idi.

     10.Temmuz, onun kahramanlarını ensâl (nesiller) haliye (geri kalmak) unutsa bile tarih o şerait dahilinde, bir hükümdar cebbara (zorba) ilan edilen harbin kahramanlarını hiçbir zaman unutmayacak, onlara layık olduğu mevkii verecektir.

     10.Temmuz bize milli bir hisle ilhamlar bahşetmelidir.  10.Temmuz.1330’u musibetlerle dolu bir mazi-i karibin muhtırası (hatırlatma) olacak, milletin azmi, istibdadı dûş (dün gece) tahliminden (sakinleşme) attığı gibi, her musibeti de bu suretle iktihama (karşı duruş) muktedir olduğunu ihtar edecektir. 

     6.Temmuz.1325 donanma cemiyetinin tarihi teşkilidir.  Fakat 10.Temmuz.1324 olmasaydı, o gaye-i hayaliyi, istibdadın sicn (cezaevi) mezaliminde (zulmetler) arayacaktır. 

     Donanma 10.Temmuz’da, millet bayramına, 10.Temmuz kahramanlarına, milletin sevgili evladına, ta’zimlerini (saygı), ta’ziyetlerini takdim, muazzez (değerli) sevgili padişahımızla muhterem milleti tebrik eder.

        donanma

KIRK PARA MESELESİ

* * * * * * * * * *

     “kırk para”. . .  Her gün cebimizden çıktığını duymadığımız kırk para, donanma cemiyetinin teşkiline ruh olmuştur.  Donanma cemiyeti varlığını altı seneye varan hayatını bu gayeye sadakatle kazanmıştır.  Cemiyet, fakat pek çok kişi hatta hamiyeti zekâsını şüphe götürmeyen pek çok zevat bu davete karşı büyük bir tereddüt gösterdiler.  “iane ile donanma olmaz” dediler. . .

     Hâlbuki hakikatte, donanma cemiyeti iane ile donanma yapmaya çalışmıyordu.  Cemiyet, milletin hamiyet sahiplerinden ayda kırk para istiyor.  Maişetine (yaşam), refahına, itiyadına halel gelmemek şartıyla ayda kırk para istemek, bu günde iddia ediyoruz, donanma yapmak demektir.  Donanma cemiyeti merkez umumiyesi bu esastan ayrılmadı.  Açık söyleyelim, hamiyeti fedakârlık derecesine çıkan birçok zevat, bu bariz hakikatten mütegafil tavır etmeseler bile mütekabil (üşengeç) durdular.  Donanma cemiyeti kongresi birinci defa bahriye nezaretinde toplandığı zaman mekânın mukannen (değişmez) varidat ile fevkalade ianat yekûnu nazarı dikkati celb etti.  Birincisi, pek sönük.  İkincisi parlak, fakat ibresi vukuat fevkaladeye daha doğrusu hissiyatı coşkunluğuna tabi.  Hal bu ki, bu gün fedakârlığı istilzam (gereksinme) eden fevkaladelikler, yarın zail olabilirse, ferdası yine zuhuruna kim mani olabilir?  Öyle zaman olur ki, ati tedbirlerde fayda vermez.  Hissiyat ise her zaman zevale (yok olma) mahkûmdur.  Milletler ise istikbal için yaşar.  İstikbali tanzim etmek ise mutlaka, muntazam, kaidesine mutabık surette çalışmakla olur. 

     Donanma ianesine muntazam, kaidesine mutabık olarak çalışmak ise, varidatından her ay bir miktar, velev kırk para olsun ayırmak, bunu bütün ailesi efradına teşmil etmekle olur. . .   Hiçbir memlekette, donanma ianesi, bu fakir milletin gösterdiği hamiyet derecesine çıkamamıştır.  Bu iddia rakam kadar parlak ve kavi bir delile istinat ediyor.  Fakat yarın…  Zaman, bi imandır.  Gecelerin gebe olması pek çok zaman fevkalade vakaların doğmasını intaç ediyor.   Eğer donanma uğrunda, bir millet, muntazaman çalışmazsa, yarına emniyetle bakmamalıdır. 

     Yarın ki emniyetimiz;  Donanmaya bağlı ise, donanma ianesi de halkın kırk parasına bağlıdır.  Bütün erbabı hamiyetten, merkezlerden şubelerden rica ederiz.  Hâsılı bütün milletten rica ederiz.  (ayda kırk para) usulünü unutmasınlar. . .   Müzayedeler, konferanslar, müsamereler, hepsi ani bir meşale gibidir.  Söner sönmez, hakikat bütün zulmetiyle kendisini gösterir.  Hal bu ki, (ayda kırk para) kendini gösterince nurlar ikad (yanma) eder.

     donanma          0486_0004-52_Page_06            İNTİBAAT _ HADİSAT:  SARAYI HÜMAYUN SARAY PADİŞAHI ÖNÜNDE.

 0486_0004-52_Page_06-2HADİSAT _ İNTİBAAT:  SARAY HÜMAYUN MÜNAZIRINDAN.

0486_0004-52_Page_07

0486_0004-52_Page_07-2

 0486_0004-52_Page_07-3ŞAYANI DİKKAT BİR MUKAYESE:  OSMAN EVVEL İLE YUNAN (İDAHO) VE (MİSSİSİPPİ) ZIRHLILARI.  İNGİLİZCE MÜHİM BİR RİSALEYİ MUSAVVERE (RESİMLİ) VAKAYI AHİRE MÜNASEBETİYLE NEŞİR ETMİŞTİR.

Tarihi:

Kârilere kıymettar bir makale takdim ediyoruz:

[Saffet Bey merhumun ilmen olan kıymeti hakkında söz söylemek bile bizim haddimizin fevkindedir. Türk tarihindeki ihâtası, ilmen yüksekliği bu memlekette kendini nevâdir (nadir olan, az bulunan) sırasına geçirmiş idi. Merhumu pek vakitsiz kaybettik… Bu makalenin hâiz olduğu malûmat, henüz tarihin ihâtasına kâfi-i teferruatıyla geçmemiştir. Türk’ün sanatı, zekâsı, himmeti nâmına iftihârlara layık vesikaları hâizdir. Bize lütfen gönderen zatın ihbarına nazaran merhumun, son makalesiymiş… Vücudu bu memlekette olmadığı için namına izafetle çıkıp el-yevm nâbud olan bir gazeteye yani semi ve amil gazetesine gönderilmek üzere yazılmış. Merhumun zikr-i hayrına vasıta olacağı gibi pek mühim bir vesika olduğuna hiç şüphe yoktur.]

Tersanemizde Sitim-i Devrinin Tarihçesi

Evvelki nüshalarımızın birinde rahmetli III. Sultan Selim Han’ın tersaneyi yeni usulde düzeltişi, havuzların kazıldıkları yazılmış idi. Şimdi de sitimin ne yolda geldiğini konuşalım. Vapur gemisini ilk gören İstanbul halkı buna (Buğu gemisi, buğ gemisi) adını vermişler ve ne kadar uygun düşmüşlerdir. (Vapur), (Sitim), (Buhar)’da buğu demektir.

Ne ise, kadınlarımız bu pek yeni, yelkensiz, körüksüz, çarh (devreden, dönen) ile giden tekneye

“ Marifetli çarh gemisi İngiltere’den gelir iyisi” diye türkü bile çıkarmışlardı.

Bundan birkaç yıllar sonra Mısır’dan padişaha (Hümâ-pervâz) adlı (Newper) fabrikasının yapmış, (Usaleytin) yani (Rakkas-ı Üstüvaneli) makineli bir vapur hediye olunmuş ise de ya sancağını çekerlerken günder kırılmış veya başka yüzden padişahı kızdıracak iş olmuş, her yeniliğe düşman olan saray halkı vapuru uğursuz etmiş çıkmış, padişah da binmesini istemeyerek ahaliye vermiş. Bu vapurun Kazıköy ile Galata arasında işlediğini bilenler çoktur. Demek Kazıköy (Kadıköy) hattında ki bu gün ki uğursuzluk o günün uzayıp gelmesi olacak!

Kırım muharebesinde (Seyr-i Bahri), (Peyk-i Şevket), (Tâif), (Eser-i Hayr), (Şeh-per), (Sâik Şâdi), (Feyz-i Bârî), (Mecidiye) gibi büyüklü küçüklü vapurlarımız vardı.

Bu vapurların ta’mîri için o gece top takımını yapmak üzere bulunan fabrika binasına bazı dest-gâhlar (tezgâhlar) alınmış, bu güne kadar (Tophane Fabrikası) denilmektedir. Bundan başka bir demir döküm hanesi, bir bakır nalhanesi, bir hâdde dest-gahıyla, bir de kazanhane ve (Demirhane) kurulmuş veya o gece bulunanı büyültülmüş idi. Vapur kazanlarının ilkin bakırdan yapıldığı unutulmasın. Bu fabrikayı (Mardiros Usta) kullanırdı. Kastamonu’nun (Bakır Küresi) nahiyesinden on, on beş türk amelenin o ahenkli çekiç sallayışları, bazen on’unun birden o vuruşları hatıralarda kalmıştır.

İngiliz ustaları yanında bu gemilerde yetişen bir amirali (Arif bey) ilkin fabrikalar müdîri (müdür) olmuştur.

Mekteb-i bahriyenin mühendishane ile bir günde açıldığı, hatta ikisinin müdîrlerinin bir olduğu kayıtlarda görülüyor. Mekteb önceleri bir kalyon veya firkateynden iken, şimdiki [1] hastaneye, sonra Hasköy’deki Beylik kömürlüğünün yerinde olan ve (Yalı) denilen bahriye müsteşarlığı binasına bir aralık (Suriye) fırkateyni [2] Kanun-i evvelîsine 1267 Heybeli Adasına, oradan şimdi ki nakkaşhane yerinde ki endaze haneye ve tekrar heybeliye, ve evvelce bir aralık (Memduhiye) kapağına geçirilmiş idi. Mektepte tahsilini bitirip zabit olan efendilerden bazıları çarhcı  (çarkçı) sınıfına veriliyordu ki bunlardan zamanımıza erişmişler (Veli Bey oğlu Eşref Bey) ile (Küçük Hüseyin Paşa)’dır.

Bu yıllarda tersanemize adını duymadığınız büyük bir adam girdi o da (Çelikci oğlu Cihangirli Salih Paşa)’dır. Mühendishaneden birinci derece şehâdet-nâme (diploma) ile çıkmış doğrudan doğruya İngiltere’ye çarhçılık (çarkçılık) tahsili için gitmiş, işte bu adamın oradan dönüp gelmesiyle tersanemize fen ayağını atmıştır. Bu adam için ayrıca bir makale yazarız.

Kırım muharebesinin ilk çıkışında İngilizler gemilerini tamir için şimdi şimendifer deposu olan (Yalı Köşkü Fabrikası)’nı kurmuşlar ve (Willams) denilen bir mühendis ve usta getirmişlerdi. Harp bittiğinde İngilizler bu fabrikayı ve mühendisi devletimize bırakıp gittiler. Burası, o günler için her şeyi eksiksiz bir fabrika idi bu fabrikada bizim adamlarımız ile (Beyrut) ve (Zehaf) korvetlerinin makinelerinin takliydi (Merih) ve (Utarid) forvetlerinin makineleri yapılmıştır.

[1] O vakit Hastahane Kasımpaşa’da Sakız Ağacı denilen yerdeydi..

[2] Merhum Mehmed Paşa’nın tercüme-i hali (Nevsan Osmaniye bak)

(Hümay-pervaz)’dan sonra Osmanlı sancağını taşıyan vapur (Tair Bahri) olup, makinesi her ikisi birbirine bitişik (Saymis) denilen dört üstüvaneli idi. Sultan Mahmud’un (Taht Gemisi) olan bu saklanacak tekneyi odunu için bozduk, teyyurunu sattık.

Artık tersanede çarhcılığa (çarkçılık) heves günden güne artıyor, mektepten ayrıca çarhcı mühendisi çıkarıldığı gibi, tershanede bir sınıf (hüddad şakirdanı) Yalı Köşkünde başka bir sınıf daha ve sonra da havzlarda da (havuzlar) bir sınıf hem okutulur hem iş gösterilir şakird ve zabitler yetiştirilmeğe başlandı. Bunlar burada öğrendikleriyle bırakılmayıp takım takım Avrupa destgahlerinde resimhanelerinde bulundurulup nazariyatları da tamamlaştırıldı. Mektepten ilk çıkan çarhcı (çarkçı) zabiti sultaniye çarhcı başılığında vefat eden mirliva (Tümgeneral) Edhem Paşa, Hüddad şakirtlerinden ve Yalı Köşkünden çıkıp Avrupa’da nazirelerini tamam edenlerde Miralay (Civan Mustafa Bey) ile mirliva (Bedri Paşa) hazretleridir. Hüddehane mektebinin açılışı 1272’dadır.

Yukarıda söze geçen Salih Paşa için biraz daha söyleyelim Bu fen adamı o yıllarda en meşhur kitap olan (Barnes)’in. (Fen buharı)’nı Türkçeye tercüme etmiş. İlk Osmanlıca makine kitabı bu olmasından bibliyografya fennince yeri yüksektir.

1273’de Azap Kapusu (Kapısı) havzının (havuzunun) kazılmasına başlanırken Abdülmecid Han havzlara (havuzlara) gelmiş, şimdi demirhane arkasında duran deniz feneri modelini görmüş, Salih Paşa on iki kadar talebeyi huzura götürerek Avrupa’ya tahsile gönderilmeleri iradesini almıştır. Bunlar ikinci kafile çarhcı talebesidir.

Burada yetişen şöhretli becerikli ustalarımızdan ikisini de söyleyelim: Onlarda Dökümcü başı Ali bey ile biraderi Ferîk Hüsnü Paşa’dır. Bu iki kardeş iki kahramandır. Ali bey ilk yerli usta olarak imalat dökümhanesi makinesini yapmış, Hüsni Paşada İngiltere’den gelen bir sürat vapurunun makinesini yeni bir tekneye [Laple çekerek [gümüş işletmiş, (lenzi) denilen İngiliz ustasına karşı yerli bir kafanın meyvesini göstermiştir. Bu zat Rusçuğa giderek Tuna vapurları tamirat fabrikasını kurmuştur. Bu iki kardeş destgah başında yetişmişlerdir.

Bu sıralarda bir büyük adamımız daha vardı. O da Konya Valiliğinde uzun yıllar sürgüncesine kalan Said Paşa hazretleridir. Mühendishanede tahsilini tamamladıktan sonra Edinburgh’da dâr-ül-fünûnunda (Üniversitesinde) hakkıyla riyâziyyatı (matematik) tahsil ederek tersaneye gelmiş ve resmini kendi çizmek üzere bir lokomotif yapmış ve bahriyelilerin ve bütün Osmanlıların aferinini kazanmış idi. Mekteb-i Bahriyenin son programı o zatındır.

Bu adam bir riyaz-i profesör güzel bir mühendis idi. Bahriyeyi tersaneye hizmeti çoktur.

Buraya kadar saydığımız makineler hep (Keç almak) denilen model çıkarmak usulüyle iken (Mister Schenges) denilen bir İngiliz mühendis (dizayle) denilen hesaplı resim çizmeği Türk talebesine öğretmiştir. Çoklarına yaptığımız gibi bu zatı da darıltıp memleketine döndürttük. Ama gerisinde iş yapacak çırak yetiştirerek talebe bırakmıştı ki onlarda mütekaid (emekli) Miralay Hasköylü Eşref Bey ile merhum Hoca Sami beydir. Mühendislikten yeni usta olmuş bu zatlar hazperver Seyfi Zırhlı dubaları makinelerini birçok beğenmeyenlere, işlemez diyenlere karşı yapmışlar yüz ağartmışlardır.

Türkiye’mizin en parlak günleri 1280 ve 1290 arası yıllarda idi ki iki yüze yakın İngiliz ustaları çalıştırılır birçok işler çıktı yüzlerle çarhcı ve ustalarımız yetişti şurada şunu da söyleyelim ki İngilizlerin pek çoğu 1290’dan sonra çekilip gitmiş, onların yokluğunu hiç göstermemiş iken bahriyeliler “Ah geri kalıyoruz” diye ağlıyordu. 96’dan sonra parasızlık, aletsizlik, işlerini, grev edip şarlatanları ileri çekmek yüzünden tersane, sanat, donanma her dakika düşer zayıflaşırken “Saye-i şahanede terakkimiz bir devirde görülmedi” nakaratı tersanenin fabrika damlarını çınlatırdı!

Eksik kalmasın için şunu da bırakmayalım:

Bir Zeyrekli Umur Paşamız vardı, bu zat geçenlerde bozulan ağaç havzın (havuzun) mühendisi, işçisi de Bartınlı Osman Paşa’dır.

Şu malumatı aceze veren Civan Mustafa Bey ve Sadık Beylerin ellerinden öperek teşekkürden sonra fabrikalar müdürlerini şöyle sayalım:

Arif Bey

Salih Paşa

Zihni Paşa

Küçük Hüseyin Paşa

Hüsnü Paşa

Gremur Hasan Paşa

Hamdi Paşa

Arif Paşa

Adil Paşa

Bedri Paşa – İki Defa

Civan Mustafa Bey – İki defa

Bu makalem sonra yazacağım ve bütün vesikalarını koyacağım ikincisine bir başlangıçtır belki yanlışı var ve eksiği de çoktur.

Safvet

tercüme: Birsen Sezgin.

Genç Türk Kahramanına:

Şehit kardeşler namına ithâf          

Asırlar mı? Seneler mi? Bilmiyorum… Bir zaman

Bir görünmez, kara baykuş kanat gerdi vatana;

Kahkahası yıldırmadı, gerinmesi bir tufan,

Benziyordu: Her cennetten tard olunmuş şeytana…

Ana baba, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kız kızan

Korkusundan, gölgesine her gün yanan yanana;

Bir tarafta için için zehir ve kan ağlayan…

Bir tarafta ırz ve namus, vicdan satan satana;

Bir tarafta tütmez olmuş, ocaklardan bir duman,

Bir tarafta alkış, servet; fazilete çatana…

 

Asırlar mı? Seneler mi? Bilmiyorum… Pek yaman

Bir zalimin, bin zalim ile ün sürdüğü bu vatan,

Bütün masum insanlara kılmıştı bir zindan;

Her şey korkunç, kahhâr idi, her şey kahpe, her şey kan…

Sade bir şey korkmuyordu, sevinmiyordu bir zaman

Sade bir şey: – Bağrınızın içindeki şu iman!

 

O, ilâhi varlığıyla söylüyordu daima:

Ey mazlum Türk! Bana inan, düşmanlara aldanma!

Kısa olur yaşayışı kan sömüren kansızın…

“Seni esir eden kimdir? Biliyor musun? : Heyûlâ!

“Ne korkarsın? Korkulur mu cesedinden cansızın?

Kalbin çarpsa, elin kalksa, çabuk biter bu dava,

“O an biter, yüreğini yiyen, özün her sızın;

“Hep senindir her saadet, bu ufuklar, şu sema…

Şimdiden sonra parlayacak, bayrağında yıldızın.”

 

Korku, korku… o kapkara baykuştan da karaydı;

Helal değil bayraklarda, sönmüş gitmiş bir “Ay”dı;

Her bir geçen zulmü, kahırı, millet duydu ve saydı,

Yıkılacak yer sağlamdı, yıldırımdan saraydı…

“- Kurtulurduk! Derdi. Eğer bir yıkıcı olaydı.”

 

Atıf, Atıf! O yıkıcı sen çıktın!

O sarayı temelinden, sen yıktın;

Fakat bil ki, senin yıkman, yakmaktı;

Zilletten çıkıp, hakka tapmaktı.

Zulmün zalim kalesini devirdin,

Zulmetleri, tuttun nura çevirdin.

Atıf, atıf! Unutursak seni biz,

Şahit olsun koca tarihi: Deniz!

Zaten senin unutturmaz şanın var,

Türk oğlusun, damarında kanın var…

 

Yalnız bırak! Ben derdimi dökeyim,

Kalbimdeki düğümleri sökeyim…

 

Bırak Atıf! Ruhum biraz çağlasın…

Artık görmez olan gözüm ağlasın!

Türk yiğidi! Hürriyeti sen aldın,

Bu milleti, saadete sen saldın.

Aylar yıllar, geçti… Fakat nihayet

Bu millete yine geldi felaket…

Yine ana, çoluk çocuk, kız kızan

Ağlıyorlar, inliyorlar kahırdan…

 

Bırak beni; ruhum biraz çağlasın;

Nankör olan bu kör gözüm ağlasın…

Aylar yıllar, geçse de…

Geçmez benden bu hasret…

İç şerbeti içse de

Sönmez bende hararet…

Temizlenmez yüzümde

Bu nankörlük karası

Açılmıştır özümde

Sağmaz namus yarası…

Fakat benim kahramanım! Bu sefer

Bil ki değil, istibdadın bu eser…

Bırak beni! Hicran aksın dilimden,

Bir yudum iç; bu zehrimi elimden:

 

Ey Atıf’ım [*] “Perister”den gelen yolu bulda sor

Öksüz yaşı gibi niçin; mahzun akar “Dragor”? [**]

Hani dün ki, o gururlu köpükleri, ahengi?

“Yeşilyurt” [***]’un niçin solmuş o çiçekleri gülleri?

Perilerin kanadıyla gölgelenen “kavaklar” [****]

Yine neden boyun bükmüş? Çökmüş süslü saçaklar…

Türk’ün asil ayağını bus eylemiş ovalar

Yine neden hep sararmış? Niye ıssız yuvalar?

 

Fakat benim kahramanım! Bu sefer

Bil ki değil? İstibdadın bu eser:

Düşman! Düşman!.. Oralara atıldı…

Fakat yalan! Hepsi bizim elimizle satıldı!

Hürriyet için sen canını, ettin yurda bergüzâr;

Başkaları hürriyet için! Yurdumuzu sattılar…

Tüfeğini sen gençliğin namusuna dayadın;

Onun için bir “Kahraman” kaldı o büyük adın.

İşte bu gün yine gençlik, uzatıyor namusu!

Ver elini, büyük kardeş! Kaldıralım nâkusu!..

O ol ki kuva-i iman, bağrımızda her zaman,

Ver elini, ey kahraman, bitsin artık bu hicran.

 

Ey Rumeli! Ey şehitler! Bizden size bine selam!

Gam çekmeyin! Aht eyledik, alacağız intikam!

 

24 Haziran 1330

Aka Gündüz

 

[*] Perister, Manastır civarında bir tepedir.

[**] Manastır içinden geçen bir ırmaktır.

[***] Yeşilyurt, Manastır’a ilm olmuştur.

[****] Kavaklar, Manastır civarında bir mesiredir.

Tercüme: Birsen Sezgin.

0486_0004-52_Page_10FATİH DRETNOTUMUZUN İNŞADAN SONRA ALACAĞI ŞEKİL

donanma mecmuası 49 – 50 den devam.

TÜRKİYENİN TAKSİMİ

Hakkında yüz proje

Muharriri: Romanya siyasiyesinden Trandafir G. Djuvara

mabad

     Meselâ bir hükümdar, Türkiye ile akd-i (kurma) ittifak için müzakereye girişiyor, aynı zamanda diğer taraftan da başkalarıyla Türkiye’nin taksimine müntehi (biten) bir ittifak akdine çalışıyor.  Birinci François gibi, hasta adamın müstakbel mirasçıları tarafından yapılan taksim projeleri, hatta pek o kadar haddi endişe görünmeyen muharrirlerin planları bile çökük delik hiçbir kaidesine istinat etmiyor. 

     Devleti Osmaniye’nin arazi-i vasisi cemadat dan (cansız) ahalinin menafi (menfaat) ve hissiyatıyla meşgul olmayan kesip biçicilerin emrine amadedir. (1)  Ahali için arzu, hırs ve menfaati siyasiyenin bulduğu suret hali kabulden başka yapılacak hiçbir şey-i yoktur.

     Yalnız hükümet Osmaniye’nin mahvını tazmin eden fakat yerine kaim olacak olan idare ile kâfi derecede meşgul olmayan projeler mevcuttur.  Fakat Kardinal Alberto her yerde pek çok meşhur olan projesinde daha ziyade dür binlik ibraz etmiştir.  Mûmâileyh (anılan) ehli salib (haçlılar) harbinin, zabt edilecek olan arazinin tarzı taksimi evvelce karargir (karar verilmiş) olmadığı cihetle, âdemi muvaffakiyetle neticeleneceğine kani olmuş, bunun önünü almak için her müttefikin hisseyi münafii evvelden bilinmek usulünü tavsiye etmiştir.  Kardinal diyor ki;  Bu teklif, harbi müteakip küçük hükümetlerin aleyhinde haksızlıklar icrasını mani edecek bir vasıtadır.  Tecrübe bu nasihatin umumileştirilmesi lüzumunu irâe (gösterme) etti.  Binaenaleyh mağlubun mirasının şerait taksimini müdekkik-âne (dikkatli) tayin etmek, yalnız büyük olanların küçük devletlerin aleyhine kesbi servet (çalışıp kazanmak) etmelerine mani olmak için değil fakat galib olan devletlerin arasında niza zuhuruna mani içinde lazımdır. (2)  Esasını, bir devletin hayatı teşekkül eden müzakeratı mezkurenin mahiyeti garibesi efkârı umumiyenin nazarı dikkatine çarpmaksızın Türkiye’nin taksimi meselesi fasıl edilmiş, asırlarca müddet ortada çalkanmıştır.  Hükümdarların münasebet muntazama perverde ettikleri bir hükümetin kendi lehlerine taksimini vicdan azabı his etmeksizin tasvir etmeleri bir dereceye kadar anlaşılabilir.  ikinci Frederik ile ikinci Katerina arasında kararlaştırılan vicdani aleyhinde hareket ettiğinden dolayı meyus fakat bir hisse aldığından dolayı müteselli olan Maria Teresa tarafından da kabul edilen Polonya’nın taksimini nazarı dikkate alındığı takdirde, insanı pek çok müttehir (hayret) etmez, fütuhat peşinde koşanlar yalnız hırsı cah (mevki hırsı) olan hükümdarlar değildir.  Bunu bilâ tereddüt kabul eden herkestir.  Bazı projelere diğerleri tarafından mukavemet gösterilmiş olması tahdid olunan hükümete hürmet edildiği için değildir.  Bir takım siyasi mülahazalara, muvazenet endişelerine mebnidir (dayanan).  Bütün bu tereddütlerine Türk hâkimiyetinin mahiyet hususiyesiyle kabili izahtır.  Bazı devletlerin tesis ve inkişafında kuvvet!  Hiç şüphesiz müttefik bir rol oynamıştır.  Fakat kuvvetin tesiri umumiyet itibariyle mahdut bir müddet devam etmiştir.  Galip gerek kendi seciyesine gerek mağlup olan devletin seciyesine göre tahlif (and içme) eden az çok bir zaman zarfında kendi mülküne elhak istediği memleketlerin ahalisini temsil etmiştir.  Onları bu temsil keyfiyetinin kuvvetinden müstefid (yararlanmak) ettiği cihetle sabık vatanın tahsirleri (zarar) tenakus etmiştir.  Muhtelif memleketler fetih eden ve bu memleketleri kuvvet ile muhafaza eden fakat katiyen müstafidane yerleşmeyen Türkler ile bu arz ettiğimiz kaide arasında hiçbir müşâbehet (benzeyiş) mevcut değildir.

     (1) Bu sözleri bir Türk, bir Müslüman söylemiyor.  Vakayı pek yakından nazar âlemi ile gören bir Fransız âlimi söylüyor ki, asıl şayanı dikkat olan bu cihettir. “mecmua”

     (2) Avrupa’nın siyaseti bu günde bundan başka bir şey değildir.  Niza’a mani olmak için yapılan mantıksızlıklar göz önünde duruyor. “mecmua”

 DEVAM EDECEK

0486_0004-52_Page_13HADİSAT _ İNTİBAAT:  CENABI FATİHİN İLK HATİBİ NAMINA ÜSKÜDARDA YAPILAN İHTİFAL

DİNİ VE MİLLİ.

0486_0004-52_Page_14BAHRİYE NAZIRIMIZ FRANSADA:  CEMAL PAŞA FRANSIZ DRETNOTUNDA

SELAMLANIRKEN

0486_0004-52_Page_14-2

RUS AMİRALİ RUSİN:  FRANSANIN BAHRİ SEFİD FİLOSU BAŞKUMANDANI AMİRAL

DE LAPEYOR

 0486_0004-52_Page_17AHİREN BİR ÇOK KANLİ VAKAYA MAHAL OLAN SARAYBOSNA’NIN MANZARAYI

UMUMİYESİ.

 

Tetebbu:

Araştırma:

Türkiye _ hâkimiyeti bahriye

 – 1 –  

     Türkiye’nin tabiatıyla bir devleti bahriye olduğunu binlerce erbabı vukuf şimdiye kadar defaatla beyan etmişler ve bunun hakkında birçok makalat yazılmıştır.  Binaenaleyh bahri bir devlet olan hükümeti Osmaniye’nin, vaazı ve mevkiiyle mütenasip istihzaratta (hazırlık) bulunması, yani istikbali düşünerek kuvveyi bahriyesini ıslah ve ihya etmesi elzem olduğu halde, mateessüf bu hususta idareyi sabıka büyük bir gaflet göstermişti.  Bu ihmal müessif, bittabi memleketi vehim ihmalata maruz bırakmış, filhakika bir müddet sonra vatan mukaddesimiz acı bir tecrübe görmüştür.  Asrın en müthiş bir faciası olan Balkan vakası bir az ta’mik (derinlemesine) edilirse, milleti Osmaniye’nin en mühim saik felaketi donanmasızlık olduğu tezahür eder.  Bir muhit ihtiraz ve rekabet içinde vasi sahilini muhafaza etmek, emin ve müsterih yaşayabilmek maksadıyla kuvvetli bulunmak mecburiyetinde olan devletimiz için kuvveyi bahriyenin ma-bih-il-hayat (yaşam sebebi) olduğu bedihidir (kuşkusuz). Binaenaleyh, bu cihetin nazarı ehemmiyete alınmamış olması büyük bir hata teşkil eder.  Fakat vatanın tamamiyet ve mesuniyetinde samimi alakadar olan her Osmanlının fikrini tarumar eden en mühim nokta, hiç olmazsa bir dretnotun vaktiyle tedarik edilmemiş olmasıdır.  En basit bir muhakeme neticesinde sabit olur.  Türkiye’nin bir dretnotu, Balkan harbinin zuhuruna mani olabilirdi.  Çünkü Yunanistan harbe iştirak edemez, o yar kadimimizin iştiraki olmadıkça Balkanlılar Türkiye’ye karşı bu kadar küstahane kıyam edemezlerdi.  Teşrih (açılma) ve tefsili (yorum) pek elim olan şu fahiş hatanın mesuliyetini maziye itaf etmek icab eder.  Çünkü bugün faaliyet ile görüyoruz ki devlet ve millet hem fakir, hem dost olarak kuvveyi bahriyenin ihyasına ihtimam gösteriyor.  Efrad millet arasında en basit fikirli olanların bile, donanmasızlık felaket desturunu hakkıyla öğrendikleri müşahede ediliyor.  Bu, şükranla telakki edilecek bir intibahı mühimdir.  Hükümet hazire ise donanmanın bir lazımı hayat ve mevcudiyet olduğunu bütün hakayıkıyla takdir ettiği içindir ki, devletin bahren seviyesini ala hususunda mümkün olan mesaiyi sarf etmektedir.  Hükümetin bu mesai-i meşküresi bugün kuvveden fiile çıkmış ve bahriyeyi Osmaniye’nin temeli kurulmuş olduğu için şayanı tebriktir.  En ziyade calibi şükran olan cihet ise, kuvveyi bahriyemizin ihyası hususunda bir meslek takip edilmekte olmasıdır.  Şimdiye kadar bahri siparişlerimiz ekseriya tek bir gemiye, faraza bir zırhlıya ve bir müddet sonra bir kruvazöre ve saireye inhisar ediyor idi.  Bu hareket ise hiçbir esas ve kaideye riayet edilmediğini, ale-l-imiyâ (körü körüne) gemi sipariş edildiğini işrab (yutturma) ediyordu.  Bu yolda devam edildikçe Türkiye’nin bir donanmaya malik olamayacağı,  adeta katiyet riyaziye ile sabit idi.  Zamanı hazirede şevket bahriyeleriyle bâlâterin (en yüksek) bir mevki muhafaza etmekte olan devletler bile inşaatı bahriyede daima bir programa tevfiken hareket ettikleri halde, bizim gibi yeni bir donanma teşkil etmek mecburiyetinde olan bir hükümetin bir program takip etmemiş olması kabili tecviz (uygunluk) mi idi?  Bu tarzdaki mesainin daima akim kalması pek tabii idi.  Bir donanma ancak bir program, bir prensip takip edilerek vücuda getirilebilir.  Memleketin muhit vaziyeti, sahilin nukât mühimmesi, her zaman karşımıza düşman sıfatıyla çıkmağa hazırlanan komşuların ef’âl (hareket) ve harekâtı, kuvvetleri, vaziyetleri ve daha bu gibi hususat erbabı vukuf tarafından tetkik edildikten sonra, ihtiyacı hakiki ile mütenasip bir program tanzim edilmek ve bu program tamamen takip ve tatbik olunmak icap eder.  Bu programda zamanı hazıra hattı harb sefaini ile sefin muâline ve saire bittabi dâhil olur ve sipariş ita edildiği zaman icab eden gemiler programın birinci, ikinci kısmı olmak üzere, hep birden sipariş edilir.  Nezaret aidiyesi bu defa bahri siparişleri, yukarıda izah edilen tarzda, bir programa tevfiken icra ve Fatih dretnotu ile birlikte icap eden sefin saireyi de sipariş etmiş olduğu cihetle, bunlar ikmal edildiği zaman hükümeti Osmaniye’nin kuvveyi bahriyesinde büyük bir eser teali (yükselme) nümâyân (görülen) olacaktır.

     Memleketimiz için lüzumu mübreminden bahis etmekte olduğumuz donanmanın başlıca vazifesi, hukuk mukaddesemizi müdafaa için her zaman vatanın emrine amade bulunmak ve icabında taarruzu ve tedâfüî (savunma) harekâtı harbiye icra etmektir.  Mamafih, bizce donanmadan beklenen hizmet ve donanmayı vücuda getirmekten maksat Türkiye’nin, kendi muhiti dâhilinde, hâkimiyeti bahriyeyi temin ve muhafaza etmesidir.  Memleketimiz için hâkimiyeti bahriye, bir meseleyi hayatiyedir.  Bittabi bu hâkimiyet, ebhar-ı (denizler) âleme hâkim olmak değil, belki kendi civar sularımızda ve mücavir devletlere nisbetle hâkimiyeti bahriyedir.  Fakat hâkimiyeti bahriye nasıl temin edilebilir?  Evvel emirde hâkimiyeti bahriye sözünü biraz tavzih (açıklama) etmek icab eder.  Anasır ve kuvveyi tabiiye beşerin emrine münkad (boyun eğen) değildir.  Binaenaleyh denizlere hâkimiyet, kuvveyi tabiyeye karşı değil, belki ebhar üzerinde vesaiti mütenevviye (çeşitli) fen ve sanatla cevelan (dolaşma) eden rakiplere karşıdır.  O halde bu makâsıd-i (maksatlar) temin etmek için kuvvete lüzum vardır.  Bu kuvvetin dahi, rakiplerimizin kuvvetine faik olması ve hiç olmazsa ondan dûn bulunmaması icap edeceği bedihidir.  Hâkimiyet bahriyeden umumiyetle murat edilen mana bir devletin, denizlere kendi sefini harbiye ve bahriyesini pervasız ve serbest bir surette seyir ve cevelan ettirebilecek derecede satvet bahriyeye sahib olmasıdır.  Hâkimiyeti bahriyeyi temin etmek için dahi iki şeye lüzum vardır.  Biri donanma, diğeri donanmanın üss-ül-harekâtı (harekât merkezi) olacak muvaffak ve müstahkem limanlar. 

     Bu iki mühim amil hâkimiyetten birincisi olan donanmanın tesadüfî bir araya toplamış mükemmel sefainden mürekkeb olması şarttır.  Ahval memlekete göre donanmanın tesisi lüzumundan bahis ediyoruz.  Bu hususun erbabı vukufundan da fevkalade ehemmiyeti vardır.  Binaenaleyh, umumi bir mütalaadan ibaret gibi telakki edilmemek lazımdır.  Çünkü faraza yüzlerce sefin harbiyesi olan İngiltere’nin müteaddid sistem gemilere ihtiyacı olabilir.  Bu gemilerden bir kısmı doğrudan doğruya hattı harbe dâhil olacak değildir.  Belki o meyanda bazı sınıf gemilere sahilde, harbden uzak yerlerde vezâif (görevler) gösterilecektir.  Harbde ifayı vazife edecek yüzlerce gemi diğer tarafta ahzı mevki etmiştir. . .   Sonra faraza bizim gibi henüz bir zaman hazır donanmasından mahrum olan bir devlet, memleketin ihtiyacını hiç teemmül (düşünce) etmeden, mehaza İngiltere bahriyesindeki bir sınıf veya sistem sefineyi sipariş edilecek Osmanlı sefineyi harbiyesi için âle-l-imiyâ (körü körüne) model ittihaz ederse pek büyük hata etmiş olur.  Zaman-ı harbde o gemiye kendi limanlarında veyahut bir bitaraf devlet limanında beklemekten başka bir fayda göremez.  Çünkü diğer tarafta zamanı hazıre muvaffak hattı harb sefaininden mahrumdur.  Hattı harbe dâhil olamayacağından bahis ettiğimiz bu gibi sefainin başlıca o safı kendilerinden daha kuvvetli olanlardan kaçmağa ve kendilerinden daha zayıf olanları takip etmeğe süratleri müsait olmamasıdır.  Bu gibi sefainden terekküb edecek bir donanma hiçbir zamanda maksadı kâfil (kefil) olamaz.  Hatta bunları donanma meyanına idhal etmek, diğer sefainin harekâtına mani olacağından, mahz (hâlis) hatadır.

     Hâkimiyet bahriyeyi temin için en birinci amilden olan donanmanın yalnız gemi ve silah itibariyle değil, belki, mürettebat itibariyle dahi haizi kifayet olması şarttır.  Tarih, donanma zabitanı ve efradının muktedir olmaları lüzumunu her zaman isbat etmiştir.  Evet, her zaman görülmüştür.  Bir donanma mürettebatı umumiyesinin iktidar ve ehliyetleri ruh muvaffakiyeti teşkil eder.  Zamanımıza kadar icra edilmiş olan muharebatı bahriyenin kaffesine “Personnel”  meselesinin ale-l-ekser (çok defa) neticeye hâkim olduğu müşahede edilmiştir.  Bir memleketin ahvali sevk ül ceyşiyesi (strateji) ne kadar müsait ve donanma için ifayı vazife hususunda muhit ve mevki ne kadar muvaffak olur ise olsun, muvaffakıyet her şeyden ziyade donanma mürettebatının ehliyetine tabidir.  Mürettebatın ehliyet ve kifayeti ise ancak tahsile, bahusus talim ve mümareseye (alışıklık) mutevakkıfdır.  Bir kuvveyi bahriye maddeten ne kadar vasi olur ise olsun, mürettebatı talim ve tetebbu ile yetişmiş olmadıkça ve kendilerinden muntazır ve zayıfı azami bir kifayetle ifa edebilecek seviyeyi iktisab etmedikçe, bir cesim bi ruhdan başka bir şey olamaz.

     Zamanımız inşaatı bahriyesinde bir terakki-i fevkalade görülür.   Satıh endahtı, âli süratle seyir mütemadiyi ve daha bu gibi hususatı temin için birçok ihtirahat vücuda getirilir.  Binaenaleyh, bu şerait dairesinde vazifesini hakkıyla ifa edecek mertebenin lâyenkati mütalaa, talim ve mümaresede bulunması şarttır.   Bir donanmanın en büyükten en küçüğe kadar bilumum mürettebatı, hudut vazifeleri dâhilinde, erbabı fenden olmak ve sonra bu malumatından tatbikatta, yani hizmet zamanında bihakkın istifade edebilmek icab eder.  Her yerde olduğu gibi denizde de tekmil ancak talim ve mümarese sayesinde kabildir.  Bir bahriye zabiti pek mühim vazifenin ifasıyla mükelleftir.  Bir vazaif o kadar vasidir ki bunların cümlesine hakkıyla vakıf olabilmek büyük mesaiye, pek çok talimlere tevakkuf eder.  Bu vazaif yekdiğerine yakından merbut olduğu için bir saat makinesine müşabihtir.  Bir kısmındaki kusur heyeti umumiyesinin fiilini, kıymetini ıskat eder.  Fakat fennin mahsulü kemali olan binlerce vesaiti harb içinde, müthiş denizlerin, kesif barut dumanlarının arasında yetişmiş olan bir donanma mürettebatı vatanın en kıymettar evladından madduttur (sayılı).  Çünkü, ekseriya bir düşmanın zırh dan ziyade karşısında göreceği donanmamız mürettebatının kifayetinden ürktüğü mecrubdur.

Ahmet vahid

 

NE DİYORLAR?

Teçhizatı bahriye meselesi

“New East” risalesinden

     Hali hazırda bütün devletlerin mukadderatı kuvveyi bahriyelerine merbuttur.  Bundan akdem teçhizatı bahriyeye ehemmiyet vermeyen hükümetler bile bugün kemali hararet ve faaliyetle kuvveyi bahriyelerini tanzim ve teşkile gayret ediyorlar.  Abdülhamit’in kuvveyi bahriyeye ehemmiyet vermemiş olması genç Türkleri şiddetli ve unutulmaz bir felakete duçar etti.  Şimdi genç Türkiye kuvvetli bir donanmaya malik olmak için son derece faaliyet ibraz ediyor.  Filhakika son iki üç sene zarfında sarf edilen mesai sayesinde hükümeti Osmaniye az çok bir donanma vücuda getirmeğe muvaffak olmuş ve bu faaliyet devam ederse Türkiye’nin dahi pek yakın bir istikbalde kuvvetli bir hükümeti bahriye olacağı şüphesiz bulunmuştur.  Zaten Rus – Japon muharebesinden sonra müddehide Amerika, Japonya ve Amerika’nın küçük cumhuru hükümetleri kuvveyi bahriyelerini tezyid hususunda son derece sarfı mesai etmişlerdir.  Son on onbeş sene zarfında sefain harbiyenin gördüğü tebdilat ve tekemmülat hakikaten hayreti mucibdir.  Fakat devletler tekemmülatı bahriyeden katiyen memnun değildirler.  Bu sene keşif edilen bir usul gelecek sene gayri mükemmel addolunuyor.  Bir halde ki, insan en son tekemmülatın neden ibaret olacağına dair bir türlü kati bir fikir hâsıl edemiyor.  Bundan on sene akdem küllü masarifle inşa edilen birinci sınıf sefaini harbiye bugün ihtiyat filolarına ithal edilmiştir. 

     Şimdi sefaini harbiye için matlup olan tekemmül sürat ve bataryaların kuvvetlerinde aranılıyor.  Bahriye heyeti fenniyenin bütün iştigalatı bu iki emniyetin ve istikmaline (tamamlama) matufdur.  Fakat sürat ve batarya kuvvetleri uzun müddet aynı hali muhafaza edemezler.  Şimdiye kadar inşa edilen bütün sefaini harbiyenin süratlerine iki üç sene sonra halel tarı (ani çıkan) olmuştur.  Hükümeti bahriye bir sene evvel küllü masarifle inşa ettirmiş oldukları büyük top izabe hanelerini ve elektrik makinelerini bir sene sonra gayri mükemmel addederek tebdile mecbur oluyorlar.  Techizat bahriye için hükümeti bahriye arasında caygir (makam) olan rekabet müdafaayı milliye arzusunun tabii bir neticesidir.  Müdafaayı milliye kaziyyesi (öneri) Fransa’da daha ziyade mahsus (özgü) olduğu bir zaman Fransızlar kuvveyi bahriyelerini tezyid etmek hususunda son derece faaliyet göstererek beyneldüvel ikinciliği kazanmağa muvaffak oldular.  Fakat ondan sonra sosyalizmin terakkisi ile Fransızlar yavaş yavaş müdafaayı milliye ihtiyacını unutarak kuvveyi bahriyenin tezyidi hususunda muhafazakâr bir meslek takip etmek suretiyle ikinciliği Almanya, Japonya ve müddehide Amerika hükümetleri bütün kuvvetlerini donanmalarına sarf etmektedirler.  Hususiyle İngiltere ve Almanya arasında hüküm-ferma (hüküm süren) olan rekabet her iki hükümeti de endişeye duçar etmiştir.  Rekabet o derece kesbi şiddet etti ki buna hitam vermek için ya sefain harbiyenin inşasını tahdid etmek hususunda aralarında kati bir itilaf husulünden veyahut harbi taaccül (acelecilik) etmekten başka bir çare yoktur.

     1906 senesinde birinci defa olarak İngiltere hükümeti tarafından inşa edilen dretnot, 18000 tonilato hacim istiabında olup 23000 beygir kuvvetine maliktir.  Sürati de o zamanlar saatte 21 mil bahri olduğu halde ondan sonra yavaş yavaş azalmıştır.  İngiltere bahriye nezareti bu dretnotun inşası için bir milyon sekiz yüz bin İngiliz lirası sarf etmiştir.  Şimdi bu dretnotu bu günkü İngiltere’nin Queen Elizabeth ve Japonya’nın Fizo dretnotları ile mukayese edelim.  Bunlar otuz bin tonilato hacim istiabında olup, kuvvetleri altmış beş bin beygir kuvvetine muadil ve süratleri saatte yirmi beş mil bahri olup beheri on beş pusluk toplar ile mücehhezdir.  Bu dretnotlar iki milyon beşer yüz bin liraya mal olmuştur.  1906 senesinde inşa edilen Marald dretnotu o zaman ilmi bahriyede büyük bir heyecan hâsıl etti.  Mahfil-i bahriyede herkes hayret ve taaccüple ondan bahis etmiş iken şimdi üçüncü derecede haizi ehemmiyet olan sefaini bahriyeden madûddur.

     Bundan on sene evvel inşa edilen birinci derecedeki kruvazörlerin hacim istiabı on iki bin tonilato, masarifatı inşaiye ancak sekiz yüz bin lira iken şimdi inşa edilenlerin hacim istiabları yirmi sekiz bin tonilato olup kıymetleri iki milyon İngiliz lirasını tecavüz etmektedir.  Şimdi inşa edilen sefaini harbiye için hacim istiabı meselesi o derece haizi ehemmiyet değildir.  Hali hazırda bütün bahriyenin nazarı dikkatini celb eden mesele, topların sürati endahtı, mermilerin hedefe isabet etmesi için yeni alat ve edevat keşfi, telsiz telgraf muhaberatının emin bir usulle rabtından ibarettir. 

     Son seneler zarfında Almanya’nın en ziyade endişesini mucib olan şey efradı bahriye meselesidir.  Almanlar hizmeti bahriyeye pek güç alışırlar, bir Fransız ve İngiliz neferi iki üç ay zarfında hizmeti bahriye ile istînâs (alışma) edebilir iken bir Alman neferi ancak dokuz on ay zarfında ifayı vazifeye başlayabilir.  Şimdi bütün hükümetler efradı bahriyeyi sahilden intihab etmeğe mecbur olmaktadır.  Sahilde yaşayanlar ta küçük yaşlarından beri deniz havasına deniz seyahatlerine, fırtınalara alışmış oldukları için bilahare hizmeti bahriyeye dâhil oldukları zaman o derece müşkülat çekmezler.  Rus – Japon muharebesinde Rusya’nın Baltık filosu gece vakti Hal balıkçı gemileri bir düşman filosu zannıyla uzaktan tetkikat icra etmeksizin üzerlerine ateş açmıştı.  Bunun yegâne sebebi mezkûr filo erkânının hep kıtaat dâhiliyeden alınması.  Deniz hayatına alışmış olmamaları idi.  malum olduğu veçhile Baltık filosu sırf umera ve mürettebatının âdemi iktidarından ve hizmeti bahriyeye âdemi istinaslarından dolayı Japon sularında mahvoldu.

     Hali hazırda inşa edilen sefainı harbiye için daha ziyade mürettebata, mahir ve muktedir umeraya ihtiyaç vardır.  Bu gün İngiltere’nin bahri dretnotunda binden fazla efradı bahriye bulunuyor.  Bundan sonra inşa edilecekler için bu adedin katiyen kifayet etmeyeceği İngiltere bahriye nezaretinin beyannamesinden anlaşılmıştır.  İngilizler hayatı bahriyeye alışmış oldukları için tabii hizmeti bahriyeye daha suhuletle ifa ederler.  Efradı bahriye için de bahriye nezareti güçlük çekmez.  Fakat Almanya hükümeti bir zırhlı için ancak beş yüz ve bir dretnot için dahi sekiz yüz bahriye efradı bulabilir. Sefain harbiyenin inşasından evvel onlar için efrad ve mürettebatın tedariki iktiza eder.  Rusya’nın bu hususta tesadüf etmiş olduğu müşkülat kuvveyi bahriyesinin tezyid ve takviyesi için sarf edilen mesaiyi daima akim bırakmıştır.

     Dretnotların yevmi masarıfına gelince bir süper dretnot için günde iki bin beş yüz lira sarf ediliyor.  Yalnız bin tonilato kömür lazımdır.  Tecrübeler esnasında atılan mermilerin kıymeti bundan hariçtir.  Kuvveyi bahriyenin intaç edeceği masarifin azimeden tehaşi (çekinme) eden hükümetler büyük dretnotlar inşasından sarfınazar etmişlerdir.  Bugün İsveç, Norveç, Felemenk, Belçika, Danimarka, İspanya ve Portekiz hükümetleri süper dretnotlara katiyen yaklaşamıyorlar.

     Küçük hükümetlerden yalnız Brezilya, Arjantin ve Şili hükümetleri dretnota heves ederler fakat onlar da İngiliz inşaatı bahriye tezgâhlarına sipariş verir.  Hatta birinci ve ikinci taksitleri dahi verdikten sonra nihayet bu azim masrafa tahammül edemeyeceklerini anlayarak daha ziyade dretnota ihtiyaçları olan başka hükümetlere satmağa karar veriyorlar.  Zira bu hükümetler için muharebeyi bahriye ihtimali binde bir olduğundan tabii her gün külli masarifi ihtiyar ederek bir iki dretnotu saklayamazlar.

     Bir dretnotun inşası için yalnız ilk defa sarf edilen 24 tonilato altun maksada kifayet etmez, ondan sonra her sene yine aynı miktarın sarfı iktiza eder.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.