DONANMA MECMUASI 53 – 5 27.Temmuz.1914

DONANMA MECMUASI 53 – 5

0486_0005-53_Page_01

 Pazartesi: Ramazan 4/ Temmuz14   DONANMA donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

     Bahası  40 paradır                                                                         bu nüshada Fatih dretnotunun güzel bir resmi vardır.

     Matbua Hayrettin ve şürekası

0486_0005-53_Page_03        4.ramazan.1332                                                                                                                                                abone:

İstanbul ve taşra için 40 kuruş/ ecnebi memleketlere 12 franktır.

Pazartesi: 14.temmuz.1330                       DONANMA       

27.temmuz.1914                                                                   merci: donanma cemiyeti merkez umumisinde daireyi mahsusa.

Nüshası 40 para                        donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.                       Numara: 53 – 5

Hatırat: Osman evvel süvarisi Rauf beyle heyeti zabitan ve fabrika mensubini.

*********************************

Bahriyenin fevkalade bütçesi

__________________________________________

Meclisi millinin Salı günü vuku bulan ictimaında bahriye fevkalade bütçesi mevkii muzakereye razı olunmuş, cemiyetimizin hasılatıyla fevkalade varidattan altı senede tediye edilmek üzere sekiz buçuk milyon lira müttefiken ve bila muzakere kabul edilmiştir.

Millet meclisinde ne oluyor?

          Geçen haftaki nüshamızda bahriye bütçesinin müzakeresine ait birkaç söz söylemiş idik.  Bahriye bütçesinin pek o kadar hararetli olmadığı, daha doğrusu milletin müşterek bir kıyam ve vatanperveranesiyle ibrazı hayat eden donanma hakkında gönüller pek çok şeyi istediğinden, söylenilen sözlerin gayri kâfi geldiği tahakkuk etmiştir.  Bu hissi hiçbir zaman çok görmemelidir.  Çünkü insan, muhabbeti talik eden nokta üzerinde aza kani olamaz.  Donanma ise bu gün milletin göz bebeği demektir.  Onun için daha pek çok şeyi istemekte haklıdır.  Bu gün nakden fedakârlık vazifesi de yine milletin üzerindedir.  Bu namus ve hamiyet borcu ifa edecektir.  Onun için onun yaralı yüreğine biraz su serpmelidir.

     Biz bu vazifeyi, her harekette zekâyı bülendine yeni bir zemin inkişaf bulan bahriye nazırımızdan bekliyoruz.  Şurasını her zaman söyleriz ki, bu söylenilemeyecek söz istemiyoruz.  Bahriye programından, onun neşrinden bazı gazeteler bahis ettiler.  Biz bu dereceye de çıkmayacağız.  Yalnız, milletin mahzun kalbine teselli verecek sözler vardır ki, işte beklenilen budur.

     Bu sözden sonra bir ihtarımız daha vardır.  O da sabah gazetesi ser muharrir siyasiyesi Diran Kilikyan Efendi tarafından ihdâ (hediye) olunup, atiye derç edilen makalenin, dikkatle mütalaasıdır.  Donanma ianesi gibi daimi bir fedakârlığa ihtiyaç gösteren bir mühim ve hayatı bir meselede gözetilecek nokta şevk ve sabır’a halel getirmemektir ki, makalede bundan bahis idi.

     Mamafih meşime-i (son) hadisat, milletin donanma hakkındaki şevk gıpta avarına heyecanlar bahşedecek hadisat tevlidinden de geri kalmamıştır.  Bu hadisatın en mesudu ise hükümetin meclis-i milli muvacehesinde meşrutiyet hayatının bidayetinden beri gelip geçen her kabine müdafaayı milliyeden bahis etmiştir.  Fakat bu derece sarahat görülmemiştir.  Hükümetin daha bazı taahhüdat, demesi, bahriye bütçesinin hayn müzakeresinde hin (lüzum) müzakeresinde görülen âdemi kifayeti telafi etse gerek. . .  Hükümet, milletvekilleri muvacehesinde şu sözleri söylemiştir:

     (Taht-ı tehditte kalan sahil ve adaların müdafaası için donanmamızın noksanının ikmalini akdem vazife addeyledik.  İflas maliyemize intizar edildiği bir sırada mühim bir muameleyi maliye yaparak Sultan Osman dretnotunu satın aldık.  Fatih dretnotunu siparişle beraber, daha bazı taahüdata giriştik.  Tersanemizi ihtiyacatı bahriyemizi tatmin edecek bir hali mükemmeliyete isal için İngiltere’nin en mühim fabrikalarından Vickers – Armstrong Limited fabrikalarıyla akdi mukavele ve iştirak eyledik.  Donanmamızın talim ve ıslahı için İngiltere’den celb ettiğimiz ümera ve zabitanı bahriye şayeste-i (layık) takdir bir himmetle kuvveyi bahriyemizin tekâmülüne sırf gayret ediyorlar.)

     Görülüyor ki, hükümet, donanma hakkındaki mesaiyesi yaramakla beklenileni yapmıştır.  Vakıa gönlün arzusu bu olmayabilir.  Bu meşru Ve fedakârlığa layık arzunun izharı ise çok görülmemelidir.  Fakat düşünelim ki, yukarıki sözlerde bir katiyet vardır.  Millet bu katiyet karşısında vazifesini yapmalıdır.  Açık söyleyelim, herkes çalışıyor.  Fakat ta başımızda, birden hain ellerin alçakçasına bıraktığı yerlerden aldığı paralar ile zengin olan Yunanistan hummalı bir faaliyetle donanma yapıyor.  Bugün tahakkuk eden bir keyfiyet daha var.

     Hazır bir dretnot almak için Londra’da kapı kapı dolaşıyor.

“donanma”

Köylüyle Konuşma

Merhaba! Donanma cemiyeti işitiyor ki, köylerde donanma sözü sıkça, sıkça oluyormuş, kahvelerde olurda ceride (gazete) okunduğu zaman herkes gemi sözü işitmek için kulak kabartıyormuş. Herkes, “Osman Evvel” zırhlısı “ne zaman gelecek diye soruyormuş. Donanma cemiyeti bu sözleri işittiği zaman çok sevindi. Artık herkes zırhlının faidesini anladı demek. Bizim zırhlısız yaşamayacağımızı köylü anlarsa bu toprağı kurtarıyoruz. Yok, “Bizim köy” denize üç gün, buraya kimse gelemez” derse, o zaman köye değil, köyün mezar taşları bile yerinde kalmaz.

Allaha çok şükür, işte biz işitiyoruz ki artık köylerde öyle söz olmuyormuş. Herkesin ağzında “Ah Sultan Osman bir gelse…” duası geziyormuş. Cenab-ı hak cümlenizden razı olsun. Din, vatan gayreti böyle olur. Şimdiye kadar böyle düşünseydik, bu hale gelmezdik. Yüreğini ferah tut… “Osman Evvel” inşallah bayrama kadar İstanbul’dadır. Müslümanlar iki türlü bayram yapacaklardır. Sen eğer deniz kenarında oturuyorsan, gemi oralardan geçtiği zaman göreceksin. Değilse, görmüş kadar sevin, hakka yalvar, öyle beş on tane daha zırhlımız olsun. Yüreğin saftır. Kalbi temiz olanların duasını Cenab-ı Hak kabul eder. Dua et ki, o zırhlılar ne kadar kuvvetli ise, içinde ki zabitlerin, neferlerin kalbi de o kadar kuvvetli olsun… Gözleri, bilekleri çelikten olsun. Gemiyi kullanacak insanlardır. Bir gemi ne kadar büyük ve güzel olursa olsun içindeki adam olmazsa kullanılamaz. Onun için zabitlerimiz, neferlerimiz de o zırhlıları kullanmak için çok çalışmalılardırlar. Dünya’da şimdi çalışmak dünyasıdır. Çalışmayana ekmek yoktur. Çalışmayana yaşamak yoktur.

Sen de hamiyetli köylü, durma çalış! Çalışırsan kazanırsın. Kazanırsan donanmayı, unutma!

Donanma

tercüme: Birsen Sezgin

0486_0005-53_Page_06

Avusturya donanmasından numune: Verius Unitius dretnotu

ŞEVK VE SABIR

      Bir maksada ithaf edilen mesaiye de şevkin ehemmiyeti der-kâr (malûm), fakat onun mani sabır olmaması da başkaca şarttır.  Yalnız mütevelli bir faaliyet sabırane ile müziç edilen şevk, muvaffakiyeti temin edebilir.  Meclisi mebusanda bahriye bütçesi müzakeratı münasebetiyle söylenen sözler telhis (özet) edilince, işte bu destura itbâ (tabi kılma) lüzumu arzı vücut ediyor.

     Milleti Osmaniye’nin bugün takip ettiği gayeler meyanında donanmanın tezyid kuvveti hemen birinci mevkii işgal etmektedir.  Diğer gayelere de merbutiyet samimane (içten) var.  Fakat donanma meselesi doğrudan doğruya ahalinin hamiyet ve fikri teşebbüsü ile haizi alaka olduğundan, bu gaye her gün, her dakika göz önünde bulunmaktadır.  Trablusgarb muharebesi esnasında İtalyanların karaya asker çıkarabilmesine en ufak bir muhalefet ibraz edilememesi kalbi millette pek umk bir tesir husulünü mucib olmuş iken, Balkan muharebesinde Yunanlıların bir Averof’unun harekâtına muhalefet edilememesi elim bir hakikati artık bütün bütün inkârı intibah muvacehesinde tecelli ettirdi.  Bu hakikat muvacehesinde bir seneden beri millet donanma için mühim fedakârlıklar ihtiyar etti…  Meclisi mebusanda cereyan eden müzakerattan da müsteban olduğu üzere bu çığırda da talip olunacak yeni fedakârlıkların hiç birini dürûğ (yalan) etmeyecektir.   Şu kadar ki, donanmayı hakikaten sevdiğimizi ispat etmek için, şevkimizi fikri takibin vacibatına tabi kılmak noktası takdir etmeliyiz.  Eğer biraz düşünürsek itirafa mecbur oluruz ki şu bir sene zarfında bahriyemiz için ihtiyar ettiğimiz fedakârlıkların siyasi mükâfatını zaten gördük.  Balkan muharebesinden mevrus (kalmış) mesailik deniz muvazenetine ait kısmında mevkimizin kesb-i silah etmesini ve saimizin mustame ve musmua olması, mehaza onların mükâfatıdır.  Mümkün ve muhtemel tehlikelere karşı şu dakikada – la elhamd – emniyette bulunmaklığımız ise ikinci – ve daha büyük – bir mükâfattır.  Fakat unutmamalıyız ki, sefain inşa ettirmek ve alel husus muallim mürettebat yetiştirmek zamanla yapılır şeylerdendir.  Meclisi mebusanda bahriye nezareti namına irad makâl (söz) eden Arif Bey Efendinin söylediği samimi sözlerden bilhassa şunlar bizim dikkatimizi celb etti.  Islahattan maksat mürettebattır.  İstediğiniz kadar para verelim, demekte olan millete arzı şükran ederiz.  Fakat biz ancak ihtiyacımız derecesinde para isteriz.  Filhakika, para kendi başına her işi göremez.  Hele telaşla zamanından evvel istimal edilen paralar heder olur.  Bahriyemizin inşaata ait olan fevkalade bütçesi için henüz pek çok mübalağa lüzum olduğundan, erbabı hamiyet donanmayı her dakika düşünmeli ve ianeye iştirak ederek para teraküm ettirmelidir.  Zaten bu kadar taahhüdatın bedelini tediye için de meblağ-ı külliyeye lüzum vardır.  Fakat aynı zamanda, politikamızda telaşdan ihtiraz (çekinme) ile kuvveyi icraiye ye mesaiyesini müsmir (verimli) kılmak için vakit vermeliyiz.  Islahattan maksat mürettebattır.  Sözü pek büyük bir manayı haiz idi.  zırhlılar, dretnotlar, hattı zatında bir kalıba bin tonilato demir, çelik ve emsalinden başka bir şey değildir.  Bu câmid (cansız) eşyadan zaferler çıkaran ruh’u, süvariden en son tayfaya varıncaya kadar mürettebatın ilmi, fenni, hamiyeti teşkil eder.  Muharebeyi ahire esnasında bizim menfaatimiz yalnız dretnota âdemi malikiyetimizden ileri gelmediğini itiraf edecek kadar kendimizde cesareti medeniye bulmalıyız.  Devri sabıkın otuz sene adalete mahkûm kıldığı bahriyemizde taallüm (öğrenme) ve talim cihetiyle yeni bir hayatın inkişafına ilanı meşrutiyetten sonra zaman vefa etmediğinden, biz böyle bir muharebeye hazırlanmış değil idik.  Şimdi hazırlanıyoruz, fakat bir geminin muhtelif hizmetini ifa edecek olanların – velev muallim olmasınlar gemiye tamamıyla alışmışları bile zamana mütevakkıf olduğunu unutmamalıyız.  Taallüm , talim, manevra meseleleri alelhusus muharebatı bahriyede pek büyük ehemmiyetlidir.

          Bahriyemizin ihyasında bir program takip edildiği meclisi mebusanda resmen beyan olundu.  Bu programı ahali bilemez.  Vatanın müdafaasına ait esrar (sır) askeriyeyi şamil olduğundan, kimse öğrenmeğe uğraşmamalıdır.  Fakat kuvveyi icraiye onu bilir.  Binaenaleyh ihtiyar olunan fedakârlıklardan maddeten istifade zamanı gelip gelmediği tayinine de ancak o mukattardır.  Biz bahriyenin terakkiyatını gördükçe iftihar edelim.  Şevkimizi artıralım.  Elimizden geldiği kadar iane verelim.  Fakat meselenin fenni ve siyasi cihetinde sabırsızlık göstermeyip, onları hükümete bırakalım.  Fedakârlıklarımıza en âli semereyi ancak o sayede temin edebiliriz.  Hem şevk, hem sabır.

d.k.

******************

Vatandaş!

Ayda kırk parayı unutma!  Namus-u milli, ancak bununla kurtarılacaktır.  Çünkü kırk para donanmanın temelidir.

0486_0005-53_Page_06-2Avusturya donanmasından numune:  Radeski zırhlısı

Donanma Mecmuası 49 – 50 – 52 – 53 den devam.

TÜRKİYENİN TAKSİMİ

Hakkında yüz proje

Mabad

Muharriri: Romanya siyasiyesinden Trandafir G. Djuvara

     Türkler galip daha doğrusu müstevli olarak kaldılar (1)   O vakitten itibaren irad olunan sual bu istilanın ne vakte kadar devama müsaade olunacağını bilmekten ibaret idi.  Ancak kuvvet ile muhafaza olunan her şeyi bu kuvvetin tamamıyla muhafazasını müstelzimdir.  Muharrir eseri Napoli milli kütüphanesinde Botio namında bir İtalyan tarafından 16.ci asırda tahrir olunan şayanı dikkat bir kitaba dest-res (elerme) olmuştur.  Muharrir bu kitapta Osmanlı imparatorluğunun zevahiri ahvale (duruma göre) rağmen hiçbir kati esasa istinad etmediğini çünkü cebir ile tesis ettiğini beyan ediyor.  Osmanlı imparatorluğu onun zannından ziyade devam etmiş fakat muharririn beyan ettiği gayri kabili tedavi hastalıkla malul olarak büyümüştür.  Osmanlı imparatorluğunun sukûtu on sekizinci asırda Fransa diplomasisinin tavassutu sayesinde istihsal olunan Belgrat müsâlihasından  (sulh) sonra bir müddet tevakkuf etti.  İmparatorluk birçok defalar esbabı hariciye sayesinde kurtuldu.  Fakat hiçbir zaman ciddi bir surette kuvvet kesb etmedi ve en nihayet kendi aleyhine teşekkül eden devletlerin darbesine hedef olarak Avrupa kısmında sukût etti.  Bu tarih bizzat galipler için bile müesser bir ders teşkil etmelidir.  Galip devletlerin hisselerine tabiiyet meselesinde hükümet müstevliye ye ısınamayan akvam da isabet etti.  Binaenaleyh akvamı mezküreye Türkiye’nin tahtı hâkimiyetinde iken nail olamadıkları münafığı vermek kendisince kabul ettirecek müsamahakâr ve münevver bir idare tesis eylemeğe onlar da mecburdurlar.

     Zan ederim ki mösyö Çuvara’nın eserinden iktitaf (toplanma) olunacak menafi, malumatı kâfi derecede söyledim.  Tarih ve siyaset noktayı nazarından şark meselesinin ebedi eleşkal muameleliyle meşgul olanlar muhtelif memleketlerin kütüphanelerinde, birçok eserlerde dağınık bir halde bulunan bu projeleri bir yere toplamak için ibraz ettiği mesaiyi fevkaladeye mebni mösyö Çuvara’ya minnettar olmalıdır.  Mesele bu projeleri maddeten bir yere toplamaktan ibaret değildir.  Fakat bunları tarih sırasıyla tertip etmek ve karin kendisini bilhassa alakadar eden teali (yükselme) hakkında tarhiyatı hususiye de yardım etmek için mütalaatı zatiye ile ikmal etmek lazımdır.  Bu eser son derece şayanı met ve sena bir ihtimam selahiyetkarane ile tertip edilmiştir.  Mösyö Çuvara Türkiye’nin muhtelif tarihlerdeki haritasını nazarı dikkate almamış yahut bu proje muharrirlerinin kabul ettikleri tarzda izah ile iktifa etmemiştir.  Yalnız 1570 den 1913 senesine kadar mutasavver veyahut da icra olunan ameliyatı ispat edecek on altı harita tanzim ederek projeleri herkesin nazarına karşı tercüme etmek istemiştir.  Bu ise vesaik mahsurenin pek müfid bir tekemmülesidir.  Ben eminim ki iyi bir vatan perver olan muhasserin (hasret kalan) kalbi, birçok mesaibden (kötülük) sonra memleketinin vasıl olduğu dereceyi mübeşşir olan Bükreş muahedesini derç ederken bir hissi memnuniyetle çarpmıştır.  Bu hususta meşhur bir müverrih diyor ki:

     “Romanya an’anât (anane) âliye ye maliktir.  Romanya muhtelif zamanlarda Balkan Hıristiyanlarının tarihinde kati bir rol oynamıştır.  Bu tarihe daha birinci olarak başlayan Romanya bir gün vasi halini ihraz (kazanma) edebilir”.  (hanutu) söze nihayet verirken muharririn mahsul mesaiyesi verdiği şayanı dikkat netice üzerine nazarı dikkati celb ederim.  Bu netice hem siyasi, hem de tarihi olup efkârı musibe ve bitarafane ile malidir.  (Muharrir malik oldukları hassaili ciddiyeden bahis ettiği cihetle Türkler içinde hak şinaslık gösteriyor.)

     Mösyö Çuvara’nın tabiatı eşyadan aldığı tecrübelere gerek mütalaat zatiyesi gerek meslek dolayısıyla mesail şarkiye hakkında peyda ettiği vukufa istinaden herkese müfid nasihatler veriyor.  Nukat nazarı nikbindir.  Nikbinlik körlüğe kadar varmazsa bir kuvvettir.  Hal bu ki cesaretsizliktir bir sebebi zaaftır.

     Eski bir şarkirdmek ve bir Romanyalının malik olduğu hezeyanı görmek benim için mucibi memnuniyettir.  Muharririn talebem olması ve Rus milletine mensup bulunması benim için büyük kıymete haiz olan iki meziyettir.

_________________________________________

Yalnız biz zavallılara malum olmayan bir hakikat.  İlanı harbden sonra birçok sefahat geçirmiş, fıtri bir mesleğin birçok iğrenç safahatı görülmüş, biçare Türkler “temsil” fikri ile itham olunmuştur.  Hakikat ise, bunun aksini yine bizim zararımıza isbat etmekten bir saniye bile hali kalmamıştır.  Keşke Türkler de hasisa-i (karakter) temsil olunsaydı.  Başımıza bu kadar musibet gelmezdi.  İstilada esas olan bu hakikati büyük babalarımız unutmuşlar, şimdi bir Fransız âlimi tarihin lisanı muahezesinden (azarlama) bize hitap ediyor.  Mazi kayıp olmuş, hiç olmazsa, istikbali kazansak.  Tarihin muahezesi, Halik (ölüm) itab (azar) ve hayreti üzerimizdedir.  Bugün biri gayri tabii bir işimizle muaheze edenlerin en büyük işi, yapamadığımızı yapmaktır.

“donanma”

*** mabadı var ***

(Donanma mecmuası 49-50-52-53 içeriğinden devam)

İntibah levhaları: (uyanış)

Nasıl gitmişler

     Bu satırları yazmak için, masamın başına oturduğum zaman büyük bir azab ile muztarib, husus, mağdur memlekete ait, bir elem can ile mütelehhif (hüzünlü):

     Karşımda, İtalyanca bir kitap var.  Bunu kaç gün evvel kitapçının rafında gördüğüm vakit, kalın yazılarla, her Türkün ruhuna bir zehirli hançer kuvvetiyle giren kelimelerin, ifade gadrinden bir anda başımı çevirdim.  Artık bir şeyi görmek istemeyerek dükkândan kaçtım.  O günden beri, evde, sokakta, iş başında, her yerde, o kelimelerin manası beynimin içinde yuvarlanarak, hamuş (sessiz) figan ediyor.

     — Trablusgarb’a nasıl gittik.  Kalbimdeki his giderek, görülmesinden tedhiş (dehşet salma) ve teneffür (iğrenme) edilen, görülmemesine katlanılamayan bir şey oldu.  Göreyim, okuyayım, İtalyanların, Trablusgarb’a nasıl gittiklerini öğreneyim…  O gün kitapçıdan nasıl kaçdımsa, bu gün de aynı kitapçıya öyle koşarak gittim.  O kitap yine o rafta idi.  Aldım.  Kasa başında, ayakta duran kitaphane sahibi kadına uzatarak, sarmasını titrek bir lisan ile rica ettim.

     Kitabı alıp sokağa çıktığım vakit, teessürümden sendeliyor, ebkem (dilsiz) bir homurtu ile:

     — Trablus’a nasıl gittik…  ah!  Evet, Trablus’a nasıl gittiniz! Diyordum.

     Bu kitap karşımda dururken, zan ediyorum ki;  Vatanımın, vatanıma uzanılan desti tecavüzkârın, hazine evrakı içindeyim.  Onu yaprak yaprak açarak, hepsini didik didik ederek, vatanımın aleyhine neler yazılmış, neler konuşulmuş, neler yapılmış ise hepsini görüp anlayacağım.  Heyhat…  Öyle bir anlamak, öyle bir zamanda anlamak ki, baade harab el Basra!  Fakat mamur olması beklenilen, daha pek çok mamur olması için gayret bekleyen, ne kadar azim Basralar var ki, bu onların mamuriyet matlubesi için bir ibret, bir intibah ve yakaza (uyanıklık) olmaz mı?  İstikbal, mahsul-ü hal degilmidir.

     Bu mütalaa ile o yaprakları birer birer ve yavaş yavaş açmak niyetindeyim.

     İşte dış kapağının belası:  medeniyet hazıre, numara 12 demek, bir medeniyet hazire silsilesi var;  o silsilede 12 ncisini Trablusgarb’a nasıl gittik cildi teşkil etmiş.  Doğrusu, bir medeniyet ki:  hak ve adil ile istihza (alay) ediyor.  Lakin hayat ve hayatta her şey, her hak kuvvetin;  ve kuvvet = hak! değil mi?  Bu halde, hakkımız kapıldı.  Gasb ve yağmaya uğradık!  Adalet, adalet!  Diye feryad ve istimdadtan ne kazanılır?  Hak ve adalet denilen şeyler, hususiyle şimdiki lehçeye göre kuvvetten mahrum kaldıkça – kaim bizzat olamadıklarından – yerlerde sürünüyorlar.

     Sonra müellifi:  Guseppe Bevione, sonra tabii…  iç kapagında bir ithaf var:  “İtalyanlığın şükran ve hayraniyesi ile  Giovanni Giolitti’ye’ mösyö Giovanni Giolitti’nin İtalya hariciye nazırı olduğunu, İtalya muharebesinin evvelinde, devamında bizim gazetelerde bile, bu ismin her gün ne kadar çok kâle alındığını her kez bilir.  Bu kadar bilinince, artık tarafımızdan bazi tafsilat ilavesine hacet kalmaz.

*********

     İtalyan ruh milliyesinin Trablusgarb için nasıl ve ne vakitten beri beslediğini, bence mümkün olduğu kadar tasvir ve tenvir etmek için biraz, epeyce uzak bir maziye, kendi müşahedeyi maziyeme gitmek istiyorum.  Otuz, otuz bir sene mukaddem – epeyce ihtiyarım değil mi? – memuren Bingazi’de bulunuyordum. 

     Bazen haftada, bazen ayda, her halde sıkca sıkca, o iklimin havayı na-mesudunda, bir nağme uçarak: <<İtalyan gemileri geliyormuş!>>  teranesi ehramlarla kapanmış kolaylara, onlardan bizlerin kulaklarımıza kadar yol bulurdu.  İtalyan gemileri geliyormuş, Trablus’u, Bingazi’yi, Derne’yi tekmil buraları İtalyanlar alacaklar…  Bunların yalan olduğuna Arapları ikna etmek için çok yorulurduk.  Bunları böyle vakit vakit oradaki İtalyanlar konsolosları işâa (duyurma) ediyorlardı.  Şimdi düşünüyorum:  bunun bütün masum kafaları uyuşturmak, bir gün İtalyan işgaline alıştırmak için, ta ne vakitten beri çalışıldığına, ta ne vakitten beri aynı noktaya vura vura delen azim bir çivi olarak işletildiğine inanıyorum.  Orada İtalyanlar, İtalyan mektepleri, İtalyan konsolosları sanki birer mevcudiyet hakemi ve hükümeti Osmaniye sanki bir yama idi.  Oralara her hafta muntazaman İtalyan vapurları gelirler.  Memleketi İtalya malı, İtalya ruhu ile dolduruyorlardı.  Arada mektep gemileri, harp gemileri de görünürler.  Arapların ruhlarında yeni telaş ve yeni heyecanlar ihya ederlerdi.  Sonra, bu senelerin üzerinden seneler geçti.  Trablusgarb’da bulundum.  Trablusgarb, sanki daha vasi mikyasta bir İtalyan kolonisi idi.  İtalyan muzikaları, İtalyan mektepleri, İtalyan emteası.  Muntazam İtalyan posta ve vapurları, İtalyan kitapları ve gazeteleri.  Biz daima bir yama idik.  Trablusgarb limanına iki senede üç vapurumuz geldi.  Üçü de sürgün getirdi…

     Nihayet, o İtalyanlar bugün <Trablusgarb’a nasıl gittik> diyorlar.  Trablusgarb’a nasıl gittiklerini öğrenelim.  Vatanımızın enzarı ihtirazı tahribin ve teşvik eden diğer menatık (bölge) mukaddesesini mahfuz ve emin tutmak için ne yapmak, nasıl çalışmak lazım ise, öylece canla başla çalışalım…

     Bu gayeye naçizane bir hizmette bulunabilmek gayret halesiyle, şu karşımda duran kitabın, bize lazım olan en mühim parçalarını, bu sütunlarda makale tarzında vatandaşlarıma birer birer göstermek azmindeyim. 

     Müellif, kitabını, mösyö giovanni Giolitti’ye ithaf ediyor.  Ben de tercümelerimi vatandaşlarımın enzarı ibtizar ve hamiyetine takdim edeceğim.

     İbret gözünde niceye dek gaflet uykusu.

Ali Fahri

                     

YENİ BİR DRETNOT

**********

     Dersaadetden (neue freie Presse) gazetesine vuku bulan işaratımızda Reşadiye, Fatih, Sultan Osman namındaki üç dretnota malik bulunacak olan Osmanlı bahriyesinin büyük bir sefineyi harbiye ile bir kat daha takviye olunacağı bildirilmektedir.  Zan olunduğuna göre hükümet Osmaniye Şili donanması için inşa edilen (Almiratta Dolatorra) dretnotunu iştira eylemek fikrindedir.  Bunun için lazım olan meblağ şimdilik Osmanlı donanma cemiyeti tarafından tedarik edilecektir.

     Sultan Osman dretnotunun tecrübelerine ibtidar olunmuştur.  Bu tecrübeler üç hafta kadar devam edecek ve ondan sonra dretnot Osmanlı sularına müteveccihen hareket eyleyecektir.  “Tanin”

     Almiratta Dolatorra’nın planı mecmuanın kabındadır.  Orada söylediğimiz vech (sebep) ile bu zırhlı dünyanın en kavi, müthiş dretnotlarından biridir.  Freie Presse’ye bildirilen bu ruiyetin menbağını bilmiyoruz.    “mecmua”

****************************

Yunan ne yapıyor?

     (5500) tonluk bir zırhlı (İstenin) tezgahlarında idi.  (Amiral Kondriyotis) ismini alan bu gemi Yunan sularına gelecek.

     — Yunanın Almanyadaki dört tahtelbahirinin inşaatı ahiren hitam bulmuştur. 

0486_0005-53_Page_13

0486_0005-53_Page_13-2 İtalya ihtilali menazarından: bir nümayişçinin tevkifi.

 0486_0005-53_Page_17Amerikadan Avrupaya – tayyare hazırlanırken.

Silsile-i muzafferiyat-ı bahriye sahifeleri:

Dokuzuncu Asırda

Hind Denizinde Osmanlı Sancağı

-1-

     Müverrihler (tarihçiler); birçok şeylerde olduğu gibi bahriye işlerini de atlayıp geçmişler. O büyük bahriyelilerimizin gördüğü hizmetleri başkalarına mal etmişlerdir.

Osmanlı Hakanı Süleyman Kanuninin büyük veziri Makbul İbrahim Paşa; Mısır idaresini tanzim ettikten sonra, Buhata’nın valiliğine kısa boylu, fakat şecâati (yiğitliği) mücerrreb (tecrübe olunmuş) olan noksan azası kendisini ef’âl-i azimeye iktidarsız bırakmayan Şam Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşayı tayin etmişti. [1]

[1] (Picvi. Cild 2, sayfa 79)

Süleyman Paşa; tantanayı sevmekte vezir-i azamdan geri kalmazdı. Asâkir (Askerler) muhafazası güzellikleri nadir ve bünyeleri kavî bin delikanlıdan mürekkeb olarak bunların cümlesi altın kemer kuşanır ve üzerlerine kıymet-dâr hançer takarlardı. Tarih Süleyman Paşayı meth eder ve Emir Canım ile oğlu Emir-ül-Hac Yusuf’un katlinden başka hatasını bulmaz [1] Süleyman Paşa; Kahire kale ve mahallesini tezyîn (süsleme) ve Kasun [2] mahallesinden bîr zaviye ve bîri kale içinde saraya da, diğeri Nil üzeri Bulakta iki cami inşa eyledi. Hattı Mısır’ıyeden alınan vergiyi “Mısır Hazinesi” namı bulakta iki cami inşa eyledi. Hattı Mısır’ıyeden alınan vergiyi “Mısır Hazinesi” namıyla ilk İstanbul’a gönderen o’dur. Ukaf’ın idaresini bizzat der-uhde (üstüne alma) ederek, şu muâmele de eslâfına da nümûne-i misâl oldu; lakin bu idare muvahhiren yeniçeri ağasının eline düştü [3] Süleyman Paşa Mısır’ı on sene hikmet ve metanetle idare etti [4].

Güneş seferi esnasında padişah, Süleyman Paşaya Süveyş limanında seksen kadırga, sandal ve mavna yaptırmasını emretmişti [5]. Lakin bu donanmanın kâmilen (noksansız) techîzinden mukaddem, sekiz yüz bin dukaya bâliğ (toplam) olarak İran seferi masârifinin (harcamalarının) tesviyesine (beraber etme) tahsis kalınmış olan Mısır vergisini bizzat İbrahim Paşa; ordusuna isâl (ulaştırdı) etmeğe taraf padişahîden memur edildi. Süleyman Paşa’nın halefi Hüsrev Paşa Mısır’ı bir sene idare ettikten sonra, hazineye sekiz yüz bin lira yerine bir milyon iki yüz bin duka idhâl (dâhil etme) eyledi.

[1] El minahaler Hemaniye, Esat Efendi Kütüphanesi. Tarihi Sehil Cilt 1sayfa 54

[2] Tarihi Mısır, Mahmud bin Yusuf Cild 1. Sehil Cild 1 Sayfa 54

[3] El Minahaler Hemaniye; Tarihi Sehil, Nüzhetül Nazarin.

[4] El minahaler Hemaniye; bu zatın idaresi hakkında bazı ebyatı havidir. Bu ebyat şu meildedir: “ O günler Mısır şehri huban (güzel) kadar revnak-dar (parlak)’dı: Kahire henüz muzaffer idi, bu gün ise harabeden ibarettir; insanlar saadet içinde idiler, hal-i refahiyette yaşamakda idiler” bu meil ara sıra Mısır’a tekrar ede geldiğimiz;

An Mısır memleket ki tevdidi harab şed

Ve an Nil mükremet ki şenidi serab şed

Beyit meşhurini ihtar ediyor.

[5] Picvi, cilt 2.

Sultan Süleyman Kanuni; bu tezyîdi haber alması üzerine bu sene vâridâtının (gelirinin) evvelki seneye nispetle hazine-i devlete verilmesini mani ile beraber şu akçenin fazlası zulümden hâsıl olup olmadığı anlaşılmak üzere tahkikat-i icrasını emr eyledi. Hüsrev Paşa; selefi zamanında Mısır varidatının dûn (düşük, aşağıda) olması bir donanma inşası masârifinden neş’et (ileri gelmesi) eylediğini ve maa-hazâ (bununla beraber) hâsılatın bereket üzere olması ve tarlaların daha iyi irvâ ( sulanması) edilmesini, verginin te’diyesini (ödenilmesini) teshîl (kolaylaştırma) ve tanzim ettiğini ortaya koydu. Padişah; Hüsrev Paşa’nın şu suratle tebriye-i zimmetini (zimmetinde padişah parası olmadığını ispat etmek) kabul ettiyse de, bir müddet sonra azil ve yerine Süleyman Paşayı ikinci defa Mısır Valiliğine nasb (tayin) eyledi.

Dört yüz bin fazla varidat İmparator Valens’in kadîm (eski) su kemerlerinin (Bozdoğan Kemeri – Valens Kemeri – 4. y.y’ın sonlarında yapılmıştır) tamirine sarf olundu, bu vechle hâsıl olacak fâsıla su pây-tahtı (başkent) iska’ (su verme) edecekti. Süleyman Paşanın Mısır Valiliğine iâdesi, Hüsrev Paşanın fartı-  gayretinden (gayrette aşırılık) dolayı padişahın hâsıl ettiği endişeden ziyade İran seferini takip eden sene içinde bir Hint elçisiyle bir Hint şehzadesinin gelmesinden neş’et (ileri gelme) etmişti. Bu zat Delhi Padişahı Sultan İskender’in oğlu, bir han bey olup büyük Babür’ün oğlu ve – namının delalet ettiği vech ile Moğol İmparatorlarının en büyüğü olan – Şah Ekber’in babası [1] Moğol hükümdarı “ Hümayun Şah”’ın asakir-i keşiresi önünden firar etmekteydi.

Sultan Süleyman; bir han beyi süret-i mümtâzede kabul ederek yevmi üç yüz akçe – yani altı duka – tahsisat (ödenek) verdi. Bu firariyi şöhretgir ile birlikte Edirne’ye Hindistan’da vaki (vuku bulan)  Gücerat Hükümdarı Bahadır Şah’ın bir elçisi geldi; Gücerat Hükümdar’ı da Delhi Sultanının düşmanından korkmada [2] olduğu cehitle hazinelerini evvelce Mekke’de emniyet altına almış ve “Diö” namındaki limanını ele geçiren Portekizlere karşı hadım el hareminden istimdat (yardım isteme) etmekte bulunmuştu.

Bahadır Şahın bab-ı hümayuna gönderdiği hediye-i semine (pahalı, kıymetli) arasında altmış bin “kürure” [3] tahmin olunan bir kemer celb-i nazar-ı dikkat ediyordu.

Süleyman Paşaya Kambaya hükümdarının muavenetine (yardımına) gitmek üzere derhal bir donanma teçhizi için emir verildi; lakin teçhizatın hitamından evvel Bahadır Şah’ın Portekizler tarafından idam olunduğu haberi alındı [4].

Paşa; Bahadır Şah’ın Mekke’ye vazi olunan hazinelerini İstanbul’a isal eyledi. Bu hazine altın ve gümüş dolu üç yüz sandıktan müretteb idi. [5]

***

     Hayrettin Barbaros’un donanması Bahr-i Sefid (Akdeniz) adalarını teshir (zabt ve istila) için Akdeniz Boğazından çıkmakta iken seksenlik Süleyman Paşa’da Süveyş limanından hareketle Arabistan sahiline teveccüh (yöneldi) etti. Maksad-ı alamet-i fevz-u nusret (zafer) olan rayet-i Osmaniyi (Osmanlı sancağını) Ceziret-ül-Arap (Arap Yarımadası) halkına göstermek ve hayır-hâh (iyilik isteyen)  din ve devlet olanların kalbini ferah ve sürur ve bed-hahların (her işin fenalığını isteyen) rağb-ı hiras (korku) ile emla (kalabalıklar) etmekte. [6].

O kadar şişman, o kadar ihtiyar [7] idi ki yerinden kalkmak için dört adamın muavenetine muhtaç idi; lakin bütün kuvasını (gücünü) muhafaza etmiş, faaliyet ve cesaretinden bir şey kaybetmemişti.

[1] Ferdi cilt 1 Sayfa 246.

[2] “… Hicret nebuye dokuz yüze erdinde mukaddeme İspanya yeni dünyaya zafer bulmakla Portakal – Portekiz- dahi gayrete gelip bahr-i muhit garbiden (Batı Akdeniz) muhit-i şarkiye yol bulup Nil’in menba olan Cibal-i Kemarardan “Habeş” ve “Zengibar” kenarlarını dolaşıp sahil “Hint”te varıp ekseri benadir (ticaret yerleri, ticaret iskeleleri) hint ve sindi aldı. Evvel diyarın mülkü müdafaadan aciz oldukta  Gücerat padişahı “Sultan Süleyman Han”’dan istimdat etmişti”  tuhfetü’l kibar fi esferü’l bihar: Katip Çelebi Cild 1 sayfa 57 tabbı  cedid.

[3] Ferdi Cilt 1 Sayfa 25. Bir Kerure yüz bin duka tutar; binaen aleyh bu kemer altı milyon duka yahut üç milyon akçe kıymet-i cesimesinde idi. Müverrihin “Kerure” dediği yüzük manasına olan kerur lafzından ibaret olacaktır. Ferdi Cild 1 sayfa 25.

[4] Picvi, Cilt 2 sayfa 76. Celal Zade Koca Nişancı Cilt 1 sayfa 231.

[5] Ferdi Cilt 1 sayfa 278. Bahadır Şah’ın haber-i vefatı ortaya sual 944 he 1538 Şubatta vasıl oldu der.

[6] Esfar-ı bahriyeyi Osmaniye (Osmanlı deniz seferleri): Muhammet Şükrü Cilt 1 sayfa 418.

[7] Paşa-i müşare-aleyhe kesret-i mal ve ihtişam ile şöhretgir isede hükümet vukuf-ı sinn (duraklama yaşı) ve sinni raddesinde büyu miyan cebbabireden olmakla…” Tarihi devlet-i Osmaniye: Abdulrahman Şerif Cilt 1 sayfa 350.   

Donanma yetmiş iki yelkenden [1] mürekkeb yirmi bin kişiyi hamil idi bunların yedi bini yeniçeri idi; Venedik ile devlet-i Osmaniye arasında sulh-i münkatı olduğu zaman tüccar gemilerinden cebren alınarak Osmanlı kadırgalarına konulmuş olan birçok Venedik esiri de bulunuyordu [2].

[1] Esfar-ı Bahriye-i Osmaniye, otuz. Muharebat-ı Bahriye-i Osmaniye Seksen.

[2] Bu söz Hammer’dan başka tarihçilerimizin hiç birinde görülemedi.

Donanma; sahil boyunca ilerleyerek “Tur” ma’berinden (geçidinden)  mürur (geçip gitme) [29 sefer (Arabî ayların ikincisi) – 27 Temmuz] , ba’de (sonra) Cidde’ye vusûl (varma) ile oradan dahi Kumran ceziresine uğrayıp 945 senesi mâh-ı rebî-ül-evvelin 13’üncü günü şab aralarından çıkarak enginden seyre başladı. Bu vech ile dört gün, dört gece yola devam ettikten sonra zübedi (köpükleri) geçerek mah-ı mezkûrun 17’inci günü Aden limanına muvasalat eyledi.

Aden şehri tevabiyle beraber “Ömer Bin Davut”namında bir arap emirinin taht-ı istilasına geçmiş olmakla tedabir-i  (tedbirler) hüsne ile müma ileyhün (ima edilenler) yeddinden (ondan) alınıp burc (burç, kale) ve barusu (kale duvarı) tahkim (sağlamlaştırma) ve derunine [3] müstahfazîn (koruyan) ikame olunarak ayaltı dahi ümeradan “Behram” beye tevcih edildi; ba’de asıl ba’de-i, hareket olan Hindistan sahiline doğru gemilere yol verildi. Rebi-ül-evvel (ilkbahar) gerisinde donanma-i hümayun Hindistan şube ceziresinin sahil-i garbiyesi üzerinde kâin (mevcut) olan Portekiz müstemlakatından (sömürgelerinden) “Gua” kalesinin önüne bil muvasala evvel emirde mezkûr kale ve muharren yine bu sahil üzerinde, fakat daha şimalde bulunan “Kare” , “Gua” , kaleleri karaya sevk olunan asker ve toplar ianesiyle hasar ve tazyik edilerek bad-el tahrip ikisi de zabt ve teshir olundu. Bu iki kalenin esna-i muhasara (kuşatması esnasında) ve tazyikinde, pek çok Portekizli telef edildiği gibi hücum ile zapt olundukları esnada dahi bin kadar nefer kılıçtan geçirildi [1] buradan dahi kıyam olunarak sahil-i mezkûrun daha şimal tarafında kâin olan “Diö” kalesi üzerine azimet olundu [1 Eylül] hin muvasalatında Süleyman Paşa donanmadan karaya yirmi bin nefer kadar asker nusret-i peykerle kırk elli kat’ide top sevk ve ihraç ederek kalenin muhasarasına teşebbüs eyledi; Osmanlıların topları arasında takriben birer kantar sıkletinde gülle atar cesim topları vardı [2].

17 Haziran 329 Kazıköy                        İbni El Arif Nizamettin

Mabadı gelecek nüshada

[3] Hammer: Arap Emiri Ömer Bin Davut, Süleyman Paşa tarafından hile ile amiral gemisine getirilerek esir edildi diyor.

[1] Tuhfetü’l kibar fi esferü’l bihar Cilt 1 sayfa 57.

[2] The Patt ugues asia Cilt 1 sayfa 438.

Tercüme: Birsen Sezgin

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.