DONANMA MECMUASI 82 / 22,Şubat,1915

DONANMA MECMUASI 82 / 22,Şubat,1915

0486_0034-82_Page_01

   Numara: 82 – 34                                               pazartesi – şubat,9,1330 / Rebiülahir,7,1333

0486_0034-82_Page_01.jpg - 2.jpg - 33

DONANMA

0486_0034-82_Page_02.jpg-22

     Cihâd fi-sebil-illâh: Nefir cihada lebbeyk-zen-i icabet (halk Allahın emrine koşup uyan) olan mensubin ve muhibbân-ı mevlevi alayı namına tarafı eşraf cenabı hilafet penahiden ihsan buyurulan sancağın harbiye nezareti meydanında resmi teslimi.

***********************

ZAFER VE HAREKÂT-I MEZBÛH-ÂNE

( zafer ve son ümit harekatı )

     Kariler pek güzel biliyor ki, Paul von Hindenburg Şarki Prusyada, Avusturyalılar Bukovina’da (Bucovina-Romanya) zaferden zafere koşuyor. Basra’daki İngilizler hâif (zulmeden) ve perişan olmuş. Mısır hududunda mağlup. Çar Karadeniz donanmasından bir şeyler umuyor. Bu kadar ahval arasında İngilizler ve Fransızlar, Mısır hücumuna güya mukabele olmak ve Moskof’un son mağlubiyeti üzerine Balkan umuruna bi-t-tab’ (tabiatıyla) arız olan temayülü cedide karşı efkarı avutmak üzere Çanakkale istihkamatını mezbûh-âne bombardıman ediyor. İtilafçıların şu son harekatlarına mezbûh-âne bir hücumdan başka bir sıfat bulamıyoruz.

HAYAT, MÜCADELEDİR

<o> <o>   <o> <o>

   Hilkat (yaradılış) Kanunları ezelidir, la-yetegayyer (değişmez). Esbabı tâliye ile avarızla esasına halel gelmez. Bütün kâinat, mahlükat hep o kanun tesiri aciz kârı önünde zebundurlar (güçsüz). Hassaten beşeriyet, ferman-beri (uyarlık) olduğu bu kanun kati tesirini bil nefes derk edişi sebebiyle elbette onun daha metaı olmaktan mani nefes edemez. Sözümüz, hayatı beşerin bu kanunu hilkat tesiriyle aldığı şekil ve heyete intikal edecektir.

     Her mahlûk, mevcudiyetini muhafaza için sâî olduğu gibi insanlar da mevcudiyetini muhafaza ile beraber halini daha ziyade iyileştirmek ve zaiyetini, mevkiini daha ziyade yükseltmek fıtratında, emelinde, mecburiyetindedir. Bazı ondan alınamaz ve bu, her ferdi beşerde vardır. Ancak meseleyi daha vazıh görebilmek için esas tetkik olarak, bir ferdi almaktansa, bir heyeti beşeriyeyi almak mecburiyetindeyiz. Çünkü serlevha edindiğimiz kâğıda, içtimaı bir mesele olduğuna göre fark-ı münferitte tatbiki kabil olamaz. Zaten bu kâğıda münasebatı içtimaiden mütevellit esasattandır.

     İnsanlar beşeriyet tekvinden (yaratılış) beri, sürdükleri hayatın şahsiyetinden başka suretle tavsif (vasıf) edilebilirler mi? Kitabı mukaddese nakliyatı tarihiyesinden ta son asrı vakayıına kadar olan safahatı hayatı beşer, hep faaliyeti insaniyenin işgali mahsusasını yek diğere nispeten aldığı vaziyetleri bunların netayicini tetkik etmez mi? Esasen tavsife, ispata lüzum var mıdır ki? İnsan, hayat-ı insan, sa’yiden ibarettir? Böyledir. Fakat bu umumi bir tabir, umumi bir nazar üzerine verilmiş değil midir? Hayatı beşeriyet sa’yidir. Fakat bu sa’yi muhtelif merkezlerden aynı hedefe doğru gidince bir noktayı iltisak (birleşme) bulacak ve orada müteaddit sa’yi cereyanları bir birine çarpacaktır ki, işte orada <<hayat mücadeledir>> esası zuhur eder.

     Bu birkaç satırlık mukaddeme ile serdine çalıştığımız kaidenin her millet tahtı tesirindedir. Milletlerin, hükümetlerin aralarındaki medeniyet ve terakki farkları da bu kaidenin neticesidir.

     Bir millet terakki eder. Servet sahibi olur, teşebbüsatı sanayiye ve ticariyesi cihana yayılır. Kuvveyi askeriyesini tezyid eder. Harp eder, galip gelir. Aradan zaman geçer yine o millet, anasırı maddiyesinden, efradından hiçbir şey kayıp etmemişken yürüdüğünü râh terakkide (kalkınma yolunda) hatveleri ağırlaşır. Fakir düşer, ticaret ve sanatı duçarı akamet olur. Kuvveyi askeriyesi zaaf peyda eder. Harp eder, mağlup olur. Bunlar hep o milletin safahatı hayatıdır. İlk kemaline sebep ne ise son zevâline (yok olma) de sebep odur. Nasıl şu bahis ettiğimiz millet, bir devirde çalışır, çabalar, ticaret eder. Askerini takviyet eder. Harp eder muzaffer olur. Çünkü o çalışmıştır. Sa’yi etmiştir. Onun sa’yile elde etmek istediği refah ve saadet, rikkat (incelik) ve sâmân (servet) ve nihayet zaferi elde etmek isteyen diğer rakip milletlerin de bu husustaki mesaisi evvelkinin gayreti önünde o mücadelede evvelki kazanmıştır. Bu da sa’yinin mükâfatıdır. Bu milletin ikinci safhayı zevali ise artık sizde lüzum görülmez ki; Diğer bir rakibinin mesaisi önünde gittiği sa’yinin ezilmesi ve mücadelede mevkiini kayıp etmesinden mütevellittir. Bugün mevcut milletlerin, farzen: Almanların hayatı iktisadiye de elde ettikleri zaferler elbette komşularından ziyade çalıştığını ve mücadeleyi hayatta muvaffak olduğunu gösterir. <<hayat galebe etmektir>> tarzındaki garip sözünün biz, serd ettiğimiz noktayı nazara göre kısmen mü’teriz (itiraz eden) kısmen musaddıkıyız (tastik ederek). Çünkü hayatı galebe ise mağlupların yaşamağa, kalkınmağa ne hakkı, ne kabiliyeti olur. Bizce hayat mücadeledir. Cedelde (kavga) muvaffak olmasa da yine çarpışmağı göze alanlar sonunda elbette kazanırlar. Bütün bu mesrûdât (söylenilen) kuvveyi milliyemizin esbabı inkişafını tetkik için yazılmıştır. Bizde eğer sapanın mücadeleden ibaret olduğuna, küçük büyük kanaat hâsıl olursa bu yedi asırlık koca devlet kurtulur, silkinir, doğrulur. Elhasıl asrının milleti olur. Bura dediğimiz gibi mücadeleye cidal hayata atılmakla, alışmakla olur. Her fert bunu bilirse, bilenler bilmeyenlere öğretirse ahd-ı karibde (yakın zamanda) bizim hayatımızın da, zaferlerden muvaffakıyetlerden terekküp edeceğine ümidimiz kavi hatta itimananımız kati olmalıdır.

     donanma

MÜHİM BİR BAHSÎ İLMİ

– – – – –

Muteber Donanma Mecmuası heyeti tahririyyesinin enzâr-ı temyizine

* * * * *

bu serlevha ile varid olmuştur:

     26,Kânunusani,1330 tarihli nüshayı nefise’nize istiklali Osmani hakkında derç buyurulan fıkrayı okudum. Şayanı tebrik gördüm. İfası sadedine şu satırları terfik (katma) etmek isterdim:

     İstiklali Osmani gününü bulmak mahaldir. Çünkü Konya’daki Selçuki’ye devletinin idareyi umurdan resmen keff-i yed (vazgeçme) etmesiyle başlamıştır. Bu ise son hamilinin vefatı gibi malum bir surette ve muayyen bir günde vaki olmamıştır. Sultan Gazan han Cengiz’i bende-gânından (kullar) ma’dud (belli) olan Sultan Alâeddin’e gücenmiş, Tebriz’de azlini ilan etmiş idi. Keyfiyet Konya’ya nasıl tebliğ edildi ve ne vakit vasıl oldu ve Sultan Alaeddin birden mi yahut tereddüt ve iltimaslardan sonra mı hükümetten feragat etti, malum değildir. İlamı için de çaresi kalmamış olsa gerektir.

     Malum olan cihet ve vakanın 699 sene-i hicriyyesinde “miladi 1300”nde vaki olduğundan ibarettir. Bunun için mutlaka istiklal için bir gün tahsis ile merasimi vatan perverane icrası matlup ise, en makul yolu kuraya müracaattır. Mesela bir torbaya on iki, diğerine otuz numara koyup masum bir çocuğa birer tane çektirmektir. Mesela on ikiden 7, otuzdan dahi 14, numaraları çekerse recep ayının on dördüncü günü olmuş olur ki, o günün 1300 sene-i miladiyyesinde sene-i şemsiyyeyi hicriyyenin hangi ayına ve gününe tesadüf ettiği bulunur.

/\/\/|\/\/\

     Fıkrayı şayanı tebrik gördüğüne bir sebep daha vardır. Aslımıza takrib etmek edasıyla Osmanlılıktan tecrid eylemek şeklini almağa müstaidd (anlayışlı) ve acayip bir Turanilik nöbeti bazı mahfilimize sirayet etmiş bulunuyor. Şiddeti mesela Kostantiniye muhasarasının cevheri kıymettarı bulunan İstanbul namı bülend ve mübeccelini (saygılı), güya Rumca filan sözlerden galat olmak bahanesi ile tebdiline lüzum iddia ediyorlar. Ezcümle kütük namını ona tercih ediyorlar. Unutuluyor ki İstanbul namını koyan Rumlar değil, Türk ve Osmanlı gazileridir. Haddi zatında o namı bülend Osmanlılara has olan ulu cenabın ve kahramanlığın nâşîr beliğidir ki, Türk lisanında onun kadar hukuku medeniye kesb etmeğe layık cümleler pek az bulunur.

     Osmanlılık Turanilikten bam başka bir şekil temeddündür (medeniyet) ve Türklüğe en büyük şeref bahşeden muvaffakıyeti beşeriyeden beridir.

     Osmanlı veçhe siyasiyesini bu vadiye sevk eden hükümdarımız gazi Osman Beydir. Adranos’lara, Mihal’lere ve emsaline geniş bir babı duhul gösterdi. Orhan Gazi pederinin bu mesleğini nizamı devlet şeklinde tescil ettirdi. Fatih ile Yavuz huzuratı ise Türk kisvesinin adeten iktisâsı önüne set çekmişlerdir.

     Şu iki dâhimizin eseri bulunan şekil hâkimiyeti bile zaman kâfi göremedi. Tanzimat’ı Hayriye ilanına ve meşrutiyet usulünün ihdasına lüzum mess (dokunma) ettirdi, yani Osmanlılığı semt-i buluğa kadar isal eyledi. Yoksa şu inkılâb-ı azimi tanımamak ve Gazi Osman, Fatih Mehmed, Yavuz Selim hazreti ile beraber Reşid ve Midhat Paşaları ve inkılâbı ahir erkanını tahatti etmek ve bahusus icabı zamana uymamak raddesine kadar varacak mıyız? Hâsılı ihtiyat etmeli. İfratlardan kaçınmalıyız. Çünkü bazılarımızın o vadiye varmalarına, yani çadırlara avdetimizi tavsiye etmelerine hemen ramak kalmıştır.

     Bahis buyurduğunuz istiklâli Osmani yevmi mahsusunun tahrisi (hırs) maddesi hiç olmazsa mütefekkirlerimizden bir kısmının kıymeti medeniye “Osmaniye” taktir ettiklerine ve başkalarına takdir ettirmeğe cihet eylediklerine bir hander ve bu cihet ile calibi şükrandır. Müverrihler tarafından Türklük ve Turanilik terk oluna geldiğini iddia ile şikayetini kürsüyü tedrise ref-i etmek hususunda ön ayak olan bir tarih mualliminin iş bu perhizini garip bulmaz mısınız?

     Osmanlılığın meftunu ve Türklüğün muhibbi

         Ebu Faruk Murad

Mecmua

     Murad Bey Efendinin makalelerini erbabı tetkikin istiklali Osmani bahsi mühimindeki noktayı nazarlarını inzarı umuma takdim etmek fikriyle derç ediyoruz. İltifatlarına da teşekkür ederiz. Fakat birçok noktayı nazardan – maalesef – mütalaalarına iştirak edemiyoruz. Çünkü bu gün tarih vesikadan ibarettir. Vesaik ve menhutata (yazıt) istinad etmeyen mütalaat rivayeti zaife nevândandır.

     Murad Bey Efendinin meselelerine ait cevabı gelecek nüshaya derç edeceğiz. Murad Bey Efendi elbette geçen haftaki makaleyi de mütalaa etmişlerdir. Vesaiki mutebereye istinad eden bu makale hakkında elbette bir diyecekleri vardır. Ona da ayrıca intizar ederiz.

     Bu münasebetle şurasını da ilave edelim ki o makalenin ikincisi de gelecek hafta intişar ediyor.

DENİZDE İLK TÜRKLER

(ÇAKA BEY)

     Evvelki makalede (1) Yanni Dokas’ın takrib vürudu üzerine Tekiş “Tzach”s” Sakızda tecemmu (toplanma) edecek Bizans kuvveyi berriyye ve bahriyesinin kesretine (çokluk) karşı itmamı teçhizat için İzmir’e avdet ettiğini yazmış idik.

     Tekiş İzmir’de kuvvetli bir fırkayı seferiye tertip ve teheyyü (hazırlanma) etti. Bunları gemilere bila rikab denize açıldı. Midilli adasına yanaştı. Orayı tamamen elde etti. Tekiş bu harekâtının icrasında Sakız’da mütehaşşid (toplanan) Bizans kuvveti canibinde mümânaata (önleme) duçar olmamıştır. Tekiş’in azimetini müteakib Yanni Dokas Sakız’a vürud ederek Constantine Dalassenos ile birleşmiş ise de müteakiben imparator II. Aleksios Komnenos tarafından gelen bir emir üzerine oraya bir miktar asker muhafaza ikamesiyle seriaten Kostantiniye’ye avdet eylemişler idi. Çünkü bu esnada Bacnakların (Boşnak) Trakya’daki terakkiyatı pek ziyade ehemmiyet kesb ederek Bizans İmparatorluğunun mevcudiyetini tehlikeye ilka (bırakma) etmiş olmakla kuvayı umumiyeyi devletin tamamen cem-i icab etmiş, Aleksios bu sebepten Yanni Dokas ile Dalassenos harekâtı Harbiye’yi tatil ile avdetlerini emir eylemiş idi. Bizans donanması Midilli önünden geçer iken Tekiş orayı işgal etmekle uğraşıyordu.

     Bizans imparatorluğu Boşnakların def’i mazarrâtı (zararlar) için pey-â-pey (azar azar) iki sene meşgul oldu. Tekiş bu fasıladan tamamıyla istifade etti. Müddet-i mezkûre tarafında bir an bile boş durmadı. Daima kuvvetinin bilhassa bahriyesinin tezyidine ihtimam eyledi. Pek çok cesim tekneler inşa ettirerek teçhiz ve teslih (silahlandırma) etti. Çanakkale boğazından itibaren Anadolu sahilinde Rumlar elinde bulunan mevâki (yerler) ve Akdeniz adalarını defaatle vurdu. Nihayet mevâki mezkureyi tamamen tahrip ve Sisam ve Rodos ve sair adaların cümlesini ger da daneyi itaat olmağa mecbur etti.

     Tekiş istihsal ettiği muvaffakiyeti azime ve iktisab eylediği emvali azime sayesinde tut ve kudretini pek ziyade tezyid etmiş ve hükümdar lakabını da almış idi. İzmir şehri kemâ-fi-s-sâbık (eskisi gibi) merkezi saltanat idi. Tekiş dahi Konstantiniye’nin fethi arzusuna kapılmış idi. Şehir mezkûrun istilası kuvveyi bahriyeye mütevakkıf olduğundan bütün tedarikatı bu cihete matuf idi. Adalar denizindeki hâkimiyeti ise bu emniyesinin husulü için kendisine kaviyyen ümit veriyor idi.

0486_0034-82_Page_05Cihâd fi-sebil-illâh: Fatih Mısır Yavuz Sultan Selim hazretlerinin türbeyi Şerifeleri önünde Mevlevi gönüllüleri

     Aleksios Trakya’da Bacanaklarla vuku bulan harbi kendi lehine hitama erdirdikten sonra Tekiş’in pek ziyade iktisabı kuvvet ettiğini ve hatta merkez hükümetine muhacemeye müheyya (amade) olduğunu gördü. Kuvveyi berriyye ve bahriyesini tamamen bunun üzerine tevcih eyledi. Cem ve tahşid olunan askerin kumandasını Yanni Dokas’a tevcih ederek donanmanın amiralliğine tayin eylediği Dalassenos’u dahi onun maiyetine verdi. Asker tamamen gemilere erkab olunarak 1092 m. 485 h. Senesinde Kostantiniye’den hareket etti. Midilli adasına muvasalat ederek kuvveyi berriyye’yi karaya döktü. Adanın muhafızı Tekiş’in biraderi (1)* idi. Bizanslıların takribini gördükte adada bulunan Türkleri toplayıp Midilli şehrine kapandı. Bizanslılar dahi mevkii muhasara ettiler.

     Tekiş bu haberi aldıkta maiyetine biraz asker alıp gemilerle oraya vasıl oldu. Kaleye girerek mahsûrinin kumandasını eline aldı. Bu muhasara üç ay temadi etti. Her gün muhasırlar muhaceme ediyor, mahsurin müdafaa eyliyor idi. Mahsurin pek çok hurûc (çıkış) harekâtı icra ederek Bizanslılarla meydanda döğüştüler. Kale üzerine muhacematta, hurûc harekâtında ve vuku bulan muharebeler sabahtan akşama kadar kemali şiddetle devam ediyor. Lakin hiçbir tarafta muvaffakiyeti katiye hâsıl olmuyor, her iki taraf daima bila netice birbirlerinden ayrılarak yerlerine çekiliyor idiler.

     Bizans ordusu nihayet bu mücadelatı mütemadiyeden sıkıldı. Gördükleri müdafaayı şedideden cesaretleri kırıldı. Muhasarayı bırakarak şehrin garbında pek geriye çekilip ordugâh ittihaz ederek ikamet ettiler. Tekiş Rumların fütur ve bi-tabisinden istifade için bir hurûc harekâtı daha yaparak Bizans ordugâhına hücum eyledi. Lakin Bizanslılar son bir gayret daha gösterdiler. Vuku bulan muharebeyi azimede Tekiş mağlup oldu. Kaleye iltica etti. Tekiş muharebeyi ahirede zayiatı azimeye duçar olmuş idi. Maiyetinde kalan asker ile mukabelede devamın faydasızlığını anlayarak İzmir’e çekilmek şartıyla Yanni Dokas bizzat müsâlih teklif etti. Bu cihet Yanni Dokas tarafından maalmemnuniye kabul olundu. Tarafeyn aralarında mün’akid (bağlı) sulh teyid için yeminler ettiler ve rehinler teati eylediler.

0486_0034-82_Page_06Cihâd fi-sebil-illâh: bu da bir manzarayı diğer ki gönüllere inşirâhlar serper.    

     Tekiş bunun üzerine askerleriyle gemilerine binip denize açıldı. Lakin Dalassenos’un kendisini takibe başlayarak yetişti. Bizans kuvveyi bahriyesi sefain cihetiyle Tekiş’in donanmasından pek ziyade olduğundan vuku bulan muharebede tekrar mağlup oldu. Sefaininin birazı kaçıp kurtulmağa muvaffak olmuş ise de ekserisi Bizanslılar eline geçti. Dalassenos’un verdiği emir üzerine bu gemilerin bütün taifesi kılıçtan geçirildi. Bizans müverrihleri Yanni Dokas’ın, takibe ibtidarı (hemen başlayış) esnasında Dalassenos müsalih edildiğini ihtar etmiş ise de dinletemediğini! Ve Dalassenos’un ettiği yeminleri de tutmayarak donanmasına saldırdığını beyan ediyorlar!

     Tekiş vaktiyle davranmamış olsa idi ele geçecek idi. Bizanslılara karşı kuvveyi bahriyesinin kifayetsizliğini gördükte bir gemi taifesi kıyafetine girerek bir kayığa atlamış ve mevkii harbden uzaklaşmış idi. Bizanslılar Türk gemilerinin cesimlerine ehemmiyet verdiklerinden bu kayığı takibe tenezzül etmemiş idiler. Tekiş hiçbir zaman Bizanslılardan emin olamadığından adadan haraketinde bir ufak müfrezeyi orada bırakarak tayin ettiği bir burun üzerinde kendisini beklemelerini ve bir felaket vukuunda orada kendilerine iltihak edeceğini beyan eylemiş idi. Tekiş mezkûr melhameden (katliam) kurtuldukta oraya gitmiş ve onlar tarafından istikbal ve muhafaza olunarak İzmir’e isal olunmuştur.

     Tekiş firar eden gemilerinde onun bir kayıkla kaçarak kurtulduğu malum idiğinden aramak üzere tekrar Midilli sularına geldiler ve tecessüs etmeğe başladılar. Lakin Yanni Dokas onları bastı, cümlesini ele geçirdi. Tekiş tarafından Anadolu sahillerinden ve adalardan tutulup demire vurularak gemilerde bulunan ahaliye de serbestisini iade etti.

     Yanni Dokas bu hadiseden sonra donanmanın bir kısmını Dalassenos ile Kostantiniye’ye iade etti. Midilli şehrine kuvvetli askeri muhafaza ikame ettikten sonra donanmanın bakiyesine askerini erkab ederek denize açıldı. Tekiş tarafından zabt olunan Sisam ve sair bütün adaları birer birer istirdad (geri alma) etti. Bade Kostantiniye’ye avdet eyledi.

     Tekiş’in cesaretini şu mağlubiyet hiç kırmamış idi. Kuvveyi berriyye ve bahriyesine nazaran hadiseyi ahirede vuku bulan zayiatı ehemmiyetsiz idi. Bunu da az zamanda telafi etti. İzmir’de tekrar her cinste ve cesamette gemiler yaptırarak teçhiz ve teslih ile kuvveyi bahriyesini fevkalade tahkim ve takviye eyledi. Bir taraftan bununla meşgul olduğu gibi diğer canipten dahi pek çok asker tahşid ve tedarik ederek kuvveyi berriyyesini tezyid etti. Külliyetli miktarda erzak ve sair malzeme cem’ eyledi.

     Tekiş’in bu tedarikatı azimeden maksadı ahiren aldığı unvanı hükümdarıyı yeni muzafferiyetler ve bilhassa Kostantiniye’nin fethiyle tekid (kuvvetlendirme) ve teyid etmek idi. Bunun için hazırlanıyor idi. Vakit kayıp etmeyerek doğrudan doğruya şehri mezkûr üzerine hareket fikrinde idi. Nihayet tedarikatı seferiye hitam buldu. 1093 m. (486 h.) senesinde ordusunun başına geçerek şimale doğru yola çıktı. Bütün kuvveyi bahriyesinin dahi kendisinin müteakip hareketini emir etti. Tekiş ordusuyla Çanakkale boğazına kadar çıkarak Bizans İmparatorluğuna tabi (Apidos) (2) mevkiini muhasara eyledi.

Arif.

     ( 1 ) – 78 / 30,ncu nüshamızdadır.

     ( 1 )* – Bizans müverrihleri bu zatın ismini <<Galsbaze>> ve <<Galabatzas>> diye tahrir etmişlerdir. Sur muhtelifede zabt edilen bu ismin Türkçe mukabili anlaşılamamıştır.

     ( 2 ) – Abidos veya Abydos, Çanakkale Boğazı’nda Nara Burnu’nun biraz doğusunda yer alan antik kenttir. Sestos antik kenti ile karşılıklı olarak boğazın dar bir noktasına kurulmuştur. Kent Hero ve Leandros’un hikâyesiyle bilinir.

İNGİLTERE ABLUKA EDİLEBİLİR Mİ?

     Almanya ile İngiltere arasında bütün şiddetiyle hüküm süren hissi intikam her gün yeni yeni vakayı harbiye ye sebebiyet vermekte ve bu iki devleti yekdiğerinden ayıran ihtilaflar izale edilmedikçe sulh ve müsellematın henüz ümit bile olunamayacak derecede uzakta bulunduğu anlaşılmaktadır. İngilizlerin sırf menafi-i şahsiyelerinden dolayı Almanlara karşı besledikleri kin ve husumet neticesinde zuhur eden harbi umumi İngiltere’nin Almanları aç bırakmak gibi insaniyet ve hukuku düveli kavâidine (kaide) muhalif vesaiti harbiye ye müracaat ettiğinden beri pek müthiş bir şekil almıştır. Buğdayın da harp kaçağı olduğunu ilan ederek büyük bir devleti aç bırakmağa çalışmanın ne demek olduğunu İngilizler birkaç güne kadar anlayacaklardır.

     Şubatın on sekizinci gününden itibaren Alman tahtelbahirleri bütün İngiliz sahilini abluka altına alacaklardır. O tarihten sonra yine İngiltere’den bitaraf memalike ve bitaraf sahilden İngiliz sularına vapur işleyebilecektir. Bu tedbirin ne dereceye kadar icrayı tesir edebileceği, Almanya’nın ablukayı hangi vesaite müracaat eyleyerek muvaki tatbike koyacağına ve İngilizlerin ablukaya mani olmak için ne gibi tedarikatta bulunacaklarına va-bestedir (bağlı). Almanya tarafından vuku bulan teşebbüsün tarzı ilanı Alman donanmasının gayet müessir bir abluka icra için lazım gelen vesaite malik bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Alman tahtelbahirlerinin nasıl çalıştığını biliyoruz. Bunların Şimal Denizinde ve Manş kanalında olduğu kadar İrlanda Denizindeki kemali serbesti ile hareket eyleye bildiklerine erbabı ihtisas da hayret ediyor. Her ne kadar İngiltere bahriye nazırı (Winston Churchill – 30,Kasım,1874 – 24,Ocak,1965) seyr-ü sefainin ihlal edilmemesi için hükümetin tedbiri lazımeye tevessül ettiğini söyledi ise de birçok İngiliz vapurunun gark veya zapt edilmesi şimdiye kadar bunun aksini ispat eyledi. İngilizlerin Alman tahtelbahirlerinden ne kadar korktukları en mühim seyr-ü sefain kumpanyalarının tatil-i sefer etmelerinden ve sigorta ve navlun ücretlerinin yüzde yüz ve hatta yüzde iki yüz kadar terfi eylemesinden anlaşılıyor. Manş Denizinden mürur edecek sefain yüklenen eşya için kıymetlerinden fazla nakliye ücreti verilmekte olduğu söyleniyor.

     İngilizler Alman donanmasının ablukayı tamamen tatbik etmek için kâfi tahtelbahire sahip olmadıklarını zan ile kendilerini teselli ediyorlar. İngiliz sahilinin pek girintili, çıkıntılı olması bu zannı takviye ediyor. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, İngilizlerin en mühim limanları birkaç tanesi bir arada olarak büyük körfezler içinde bulunmaktadır. Şayet bu körfezler tahtı tarassuta alınacak olursa İngilizler ticareti bahriyesinin kısmı azamı duçarı tevkif olur. İngiltere’nin en mühim merkezi bahriyesi Clayd mensubi civarı Merseyside havalisi, Bristol kanalı, Thames ve Humber nehirlerinin mensubu, Kyne havalisi ve Fort of Fort dır.

     Her bir limanın umumi seyr ü seferde ne kadar alakadar bulunduğu hakkında bir fikir vermek için atideki rakamları derç ediyoruz. 1912 senesinde İngiltere ye vürut eden vapurların umumi tonilatosu 76 milyona baliğ olmuştur. Bu miktarın on ikisi Liverpool ile Birkenhead’e, 13 milyonu Londra’ya, 6,75 milyonu Cardiff, 6,75 milyonu Newcastle’a 6 milyonu Southhampton’a, 4 milyon kadar Hull’a, 3,75 milyonu Plymouth’a ve 3 bir seles milyonu Glasgow’a aittir. Bu altı liman İngiltere ye varit olan vapurlardan altıda beşinin uğradığı en işlek limanlardan maduttur. Abluka tatbik edildiği takdirde bundan tabii bitaraf devletler de mutazarrır olacaklardır. Fakat Amerika ve İtalya ve daha birkaç devlet İngiltere mamulatı yerine memleketlerinin mallarını ihraç fırsatına nail olacaklarından bu hasar bir dereceye kadar telafi olunabilecektir. İngiliz ihracatı abluka altına alındığı takdirde diğer memleketlerin sanayii dâhiliyesi pek ziyade terakki edecektir.

     Yukarıda bahis ettiğimiz gibi Almanların ilanındaki ciddiyet ablukanın tatbikatında muvaffak olunacağına şüphe bırakmıyor. Bununla beraber tabii İngilizler de tedbiri mütekabileye tevessül eyleyeceklerdir. Bu tedbirler şimdiye kadar vuku bulan neşriyata bakılacak olursa iki türlüdür. Tedbirlerden birincisi, bundan böyle sefaini ticariyenin yalnız hareket etmemeleri ve yanlarında daima bir harp sefine bulundurulmasından ibarettir. Hâlbuki İngiltere’de sefaini ticariye ihtiyacı o kadar çoktur ki her bir tüccar vapuruna bir sefaini harbiye terfik etmek mümkün olamayacaktır. Onun için evvela birçok tüccar sefinelerini bir araya toplamakta bade bunların maiyetine bir küçük filo vermek icap edecektir. Bu gibi tedbiri harbiye ye sefaini ticariye yelken ile seyr ü sefer ettikleri zaman vukua gelen muharebeler zamanında tatbik olunurdu. O vakitler ne tahtelbahirler ne de kabili sevk balonlar vardı. Müteaddit sefaini ticariye ve harbiye den mürekkep bir donanma denizde mürekkep bahriyenin adedi nispetinde yer işgal edeceği gibi teşhis de daha kolay olacaktır. Bundan başka müteaddit vapur bacalarından çıkan duman Alman tahtelbahirlerine hedeflerini pek güzel tayin eyleyecektir. Torpilindeki sıhhat endahtı temin için bir tahtelbahir hedefi olan sefineye pek ziyade takribe mecbur olduğu halde şayet karşısında birçok sefineler görecek olur, uzak mesafelerden dahi endaht yapabilecektir. Bu hal sefaini ticariyeyi takip eden zırhlıların vazifesini işgal eyleyeceğinden vapurlara sefaini harbiye terfiki tedbirinden intizar edilen netice hâsıl olmayacaktır. Bir de tabiidir ki tahtelbahirler sefaini harbiyeyi ortadan kaldırmak isteyeceklerdir.

     İngilizlerin ikinci tedbiri Kuvayı bahriyelerini fiiliyata getirmekten ibarettir. Bu faaliyet evvela tahtı tehlikede bulunan İngilizler sularını sıkı bir tarassut altına almağa münhasır kalacaktır. Böyle yapmakla İngilizler Alman tahtelbahirlerinin önüne yem koymuş olacaklar ve sahilimizi muhafaza edelim derken o güzel zırhlılarını birer birer kayıp eyleyeceklerdir. Saniyen ihtimal ki İngiliz donanması Almanların wilhemshaven limanına büyük bir hücum icra edecektir. Bunu yapmak için İngiliz donanması Alman tahtelbahirleri ve torpilleri ile dolu bir denizden mürur etmeğe mecburdur. Tahtelbahirler ve torpiller İngilizlerin birkaç gemisini batırdıktan sonra İngiliz donanması Helgoland ve Jadebusen (Jade Bight) körfezi istihkâmları ile de muharebe edecek ve burada dahi zayiata duçar olacaktır. Nihayet wilhemshaven’a muvasalatından mukaddem Almanların açık deniz donanmasıyla da çarpışacaktır. Görülüyor ki Almanların harp limanına hücum etmek dahi büyük tehlikelerin atlatılmasına va-bestedir. Bu tehlikeler birçok zayiat verilmeden atlatılamaz. İngilizler birçok harp gemisi zayi ettikten sonra hâkimiyeti bahriyede elden gideceğinden bundan tevlid edecek netayiç düşünmekle bulunamayacak kadar kesir (çok) ve vasidir.

     Bütün bu mütalaattan Almanların İngiliz sahilini abluka hususunda Germania sisteminde büyük hacminde mükemmel tahtelbahirlere malik oldukları ve İngilizlerin mezkûr tahtelbahirlere karşı hiçbir şey yapamayacakları, yapsalar dahi yine kendilerinin zararlı çıkacakları anlaşılıyor. O halde Almanların büyük Amirali “Rear-Admiral Alfred von Tirpitz” tarafından İngilizlere karşı yapılan abluka tehdidinin muvaffakıyetle tatbik olunabileceğine kemali emniyetle intizar eyleyebiliriz.

ballad

TURAN KIZLARI

– Hemşirem Hayat Riza’ya –

         İlhamın gönüllerinde doğdu bir hayal;

         Yorulmayan ümidime verdi bir şah-per.

         Kafiyemin gancesini açdı “istikbal”

         Geldi rüya ülkesine nazlı periler:

         Bakışları şairane birer mücevher.

         Şairlerin bülbülüdür gül ağızları.

         Pek sevimli yaşlarında menekşe efser

         Dalga dalga uzun saçlı Turan kızları!

 

                   Şairim için “esatir”i itimam intihal;

                   Efsaneler zamanından istemem haber.

                   Senihamı süsleyecek en güzel timsal

                   <<ay – yıldız>>ın diyarında binlerce dilber.

                   Duygularım bir <<zühre>>ye olmasın heder;

                   Sayısızdır ufkumuzda aşk yıldızları.

                   Vatanımda sızlar açık pembe bir seher,

                   Dalga dalga uzun saçlı Turan kızları!

 

         Kalplerini aydınlatır mukaddes hilal.

         Gelir vatan sevgisinden gözlerine fer.

         Alınlarda tarihimden kalma bir hilal

         Al bayrağa narin eller işliyor zafer. . .

         Uzaklarda yaralanır kahraman nefer;

         Yorgun düşüp derinleşirken nabızları,

         Baş ucunda, melek gibi her gece bekler

         Dalga dalga uzun saçlı Turan kızları!

– HATME –

Getirirler hepsi birer nilüfer

Ah, onların yoktur asla vefasızları.

Şehitlerin mezarında niyaz ederler

Dalga dalga uzun saçlı Turan kızları.

19,Kanunusani,1330

                   Enis Behiç

 

NAMIK KEMÂL

               Bülend heykel haktır ki; sinesinde onun

               Bu milletin kanayan kalp ızdırabı vurur.

               Derin sükun gazabdır ki, her sesinde onun

               İtab eder kadere bir figan dûrâ-dûr!…

 

         Bülend ruh tefekkür ki, bi huzur karar,

         Verir muhit hifâyâyı sırrımdı heyecan

         Kalır fezayı dahay tabiat ateşzar

         Nigah-ı hikmetinin bakdığı şakaklardan!

 

               Bülend hâme-i irfan ki her bekasında

               Olur vücuh tekazayı umre kahkaha-zen!

               Bütün gumum beşer toplanır semasında

               Gadâ-ı tesliyet isterler infialinden!

 

         Bülend bârika-yı inkılâb şair ve edip

         Eder hududu hayal ve tefekkürü iş’al.

         Erir ziyasının düştükçe kayıt ve kaide hep

         Yanar ziyayı dehasıyla şairi istikbal.

              

               En ince satır cebininde bir derin mana

               Nigah ruha okur bin kitabı mahzun!

               Uçar, uçar tabakatında şâh-bâl zeka

               Derinliğinde o manaların düşer yorgun!

*   *   *   *   *

En ince nağmeyi şevkinde ateşin sayhat,

En ince satır melalinde bir hiyac nüfur,

Döker sahil-i idraka lücce lücce hayat. . .

O dalgalar bize bir coş serzenişle okur:

Git vatan Kabede siyaha bürün!

Bir revza-yı nebi’ye uzat!

Birini Kerbelada meşed et!

Kainata o heyetinle görün!

O temaşaya hak da aşık olur.

Göze bir alim ile yor ezhar

Ki cihandan büyük letafeti var.

Bu letafet olunsa ker inkar;

Mezhebimce demek muvaffak olur:

Aç vatan göğsünü Allahına aç!

Şüheda ki çıkarda ortaya saç!

De ki: Ya-rabbi! Bu <<Hüseyin>> dir.

Şu mübarek habibi zişanın.

Şu kefensiz yatan şühedanın

Kimi Bedr’in kimi Henin’dir

Tazelensin mi kanlı yaraları;

Mi dökülsün mü kabri eshaba?

Yakışır mı sanem bu mihraba?

Haç mı konsun bedel şu mizaba?

Dininin kalmasın mı bir eseri?

Adem evladı bir takım canı

Senden alsın mı sâr-i şeytani?

Mart,1320 Kahire

Ahmed Kemal

BARBAROS’UN BAŞTARETİNDE

(bir yüzbaşısının muharebe hatıratından muktebestir)

     Kuraklık, mamafih sakin bir gece… Akdeniz boğazının bikarar suları mütemadi bir terennümle daima akıyor… Bir tarafımızda Nara burnu, diğer tarafımızda Eceâbâd (Maydos) yarımadasının yüksek tepeleri var… Sefaini harbiye’nin fenerleri, denizin düm düz sathında ve uzun akis yapmış; sanki bunlar, sevgili gemilerin hissen cazibedarını artıran uzun mizahi kisvelerdir. Her tarafta derin bir sükut. Fakat filoda mahsus bir faaliyet var.

     Barbaros’un güvertelerinde efrad koşuşuyor! Küçük zabitler kumandalar veriyor; fevkalmutad şeyler yapılıyor… Aynı harekât, diğer sefainde de meşhud (görülür)…

     Bir seneden beri boğazda (müdafaayı leyliye) halinde yatmakta olan filoda (yarın muharebe için denize açılacak!) şayiası. Şedid bir heyecan server uyandırmıştı. İtalya donanmasının tefevvukuna karşı, filomuzun bir muharebeyi bahriye icra etmesinin gayri muvaffak bulunduğunu bir türlü hazım ve kabul edemeyen efrad, birden bütün uyuşukluğundan çıkarak elektriki bir kuvvet ve cevvaliyet iktisab etmişlerdi. Zırhlının kati muharebeye hazırlanmak işleri, tıpkı bir validenin bayram sabahında çocuğunu giydirip kuşatması gibi ferahlı ve ruhani bir iştiyak ile ikmal ediliyordu.

     Zaten evvelce, işkampavyalardan “Harp gemilerinde personel taşımakta kullanılan motorlu büyük filika” maada filikalar sahile gönderilmiş ve ahşap kısımlar karaya çıkarılmıştı. Zira bunların bir muharebe esnasında hiçbir faidesi olmadıktan başka, zuhur edecek yangınları tevsi ve tesri etmek gibi büyük bir muzıratları vardı. Yine aynı sebepten naşi, gemide kalan işkampavyaların içlerine su doldurulmuştu.

     Kum ambarı açılmış ve güvertelere kum dökülmüştü, aynı zamanda güvertede biriken suları denize akıtmağa mahsus olan firengi delikleri tıkanmış ve üstüne branda parçalar mıhlanmıştı. Çünkü harik zuhurunda güverteye verilecek suyun denize akmaması matlub idi.

     Askerin ve zabitanın yatakları, çamaşırları, tekmili bir anda fanilalar geminin aşağı taraflarına indirildi. Brandalardan bir kısmıyla ırgat makinaları örtüldü. Tekmil taretlere, cephaneliğe, ikinci bataryaya, harp hasta hanelerine içme suyu konuldu. Elektrik makinasının durması ihtimaline karşı icab eden mevkilere mevzi fenerlere mumlar dikilip yanlarına kâfi miktarda kibrit koymakta unutulmadı. Hini hacette cephaneliğe su vermeğe mahsus olan vana anahtarları ve bulma kapıları muayene olundu.

     Bütün bu hazırlıklar, efrad ve zabitanın neşesini artırıyor ve maneviyatını kuvvetlendiriyordu. Her zikirde, her kalpte, Marmara ve Karadeniz harekâtı harbiyesi esnasında fırsattan bilistifade Bozca ada ve Limni’yi zabt ederek bize meydan okuyan mağrur düşmana mevt engiz bir darbe vurmak emel ve ateşi yanıyordu.

     Birinci yüz başı, her tarafı dolaştı. İstihzaratı (hazırlık) harbiyenin hiçbir şey unutulmamak şartıyla icra edilmiş olduğunu bizzat gördükten sonra ikinci kaptana gidip;

     – Tamam

     Diye rapor etti. Şimdi asker oyunlara başlamıştı.

0486_0034-82_Page_09Hadisat: ahiren şehrimize gelen ve huzuru şehriyara kabul buyurulan alman salib-i ahmer reisi prens

     Bu her türlü merasim ve teklifatın zail olarak herkesin en samimi kardeşlik hissiyatıyla müteheyyiç olduğu bir zaman idi. Türküler, maniler, şarkılar okuyan, Anadolu ve Rumeli’ni her iklimine mahsus oyunlarla gaşy (mest olma) ve handan olan efradın arasında zabitler dolaşıyor ve onların şecaati maneviyelerini bir kat daha artıracak sözler, muhaverelerle efrad nazarında hasmın bir karınca kadar küçülmesine çalışılıyordu.

     Pek az, hemen birkaç saat uyuduktan sonra, K.N. a – 4 de herkes ayağa kalkmıştı. Kânunuevvel ayında bulunduğumuz halde, gayet latif, adeta sonbahardan bugün için kalmış bir fecir (tan yeri) başlıyordu. Evvela Barbaros’un köprüsünde ulvi bir ezan başladı ve sefaini sairden gelen esvatı (sesler) tekbir ve tehlil bunu takip etti. Herkesin sakin ve sâkit durduğu, karaların ve memleketlerin uyuduğu, asmanın (gökyüzü) rakik ve serinletici envarı rahmet saçtığı ve denizlerin o vakur ve mazlum yüzünden cenahı zulmet fezayı leylin henüz çekilmeğe başladığı bu anı ruhanide, medid in’ikaslarla nezdi hâl ilahiye yükselen bu ezan sesi, ya rabbi ne kadar ulvi ve mukaddes idi!

0486_0034-82_Page_10Hadisat: bahriye 1330 senesi Kânunuevvelinin ikisinde bahriye kurslarında derecatı muhtelife ile şahadetname ahzına kesb-i liyakat eden çarkçı zabitanı efendiler.

     Tekmil efrad ve zabitan, büyük bir cemaat olarak sabah namazını kıldı. Kim bilir kaç kişimizin farizeyi eda ettikleri bu namazda, selatin (Selatin-nâme “Tevârih-i Âli Osman”) camilerin azametli ve muhabbetli Cuma ve hatta bayram namazlarına nisbetle sade, fakat gayet muhteşem bir fevkaladelik vardı. Her tarafta amik bir sükûn hükümran oluyor ve yalnız imam efendinin ihtizazlı sesi işitiliyordu. Kalplerimizde yalnız iki şey vardı: Allah ve zafer. Dualarımızın hülasası bu idi. Cismaniyetimiz güya madum olmuştu. Yaşamıyor gibiydik.

     Evvela torpidolar, vira demir ederek, boğazın aydınlanmış suları üstünde kayıp gittiler. Şimdi Barbaros’tan çekilen işaret üzerine zırhlılar hep birden demir alıyor ve gemi filo, başta olduğu halde yavaş yavaş Nara’yı terke başlıyordu.

     Tam boğaz medhaline geldiğimiz vakit divan taburu durmuştu. Tekmil zabitan ve efrad – vardiyalar müstesna olmak üzere – güverteye dizildi. Süvari bey şedid, müessir, muhayyiç bir nutuk irad etti. Bu sözler, derya kahrı ilahiye batmış bir taziyane teşci halinde kalbimize çarpıyor, dokunduğu yeri yakıyor ve hâsıl ettiği cerihayı intikam, hiçbir zaman kapanmak istidadını göstermiyordu. Söyledikçe, süvarimiz, piş enzarımızda büyüyor; kesbi muhabbet ediyordu. Bir halde ki gönlümüzde ateşi kin ve intikam, vicdanımızda iştiyak tahammül fersayı zafer, önümüzde şimdi her kelimesiyle kalbimizi tutuşturan bu dilaver asker bulundukça, düşmanı ila nihayete kadar takip edebilirdik.

     Tesiri daima artan bu nutuk muhayyiç, nihayet bir galgalayı teşci ile bitti. Sonra muazzam ve son dua başladı. Bütün eller ve gözler arşı bülend uluhiyyet merfû (kaldırılmış) ve bütün diller ve dilekler yalnız Allaha merbut idi. Yüzlerce dehan (ağız) tazarrun hep birden refi ettiği Âmin nidası, semti reisimizde bir tarakayı dua halini alarak dağlara, sahillere çarpıyor ve bize her taraftan aksi icabet getiriyordu. Fatiha’nın hitamını müteakip Barbaros’ta ve her gemide, beklenilen mukaddes emr-i tanin-endaz (çınlayan) oldu.

     << – Top başına! Marş, marş! >>

     Askerim, mevkii harbisini almıştı. Ben de taretin kapısına ittika ettim. Şimdi Kumkale hizalarında idik. Sancak ve iskelemizden bize doğru üçer torpidonun süratle yaklaşmakta olduğunu gördüm. Bunlar, istikşaf için evvelce hareket eden filotillamıza (torpidolardan oluşan filo) mensup sefainler idi. Keşiflerinin netayicini kumandana rapor ettiler.

     Nâ-gehân, baş direkteki tarassut zabitanından:

     << – Düşman göründü! >>

     Haberi geldi. Bütün müddeti hayatımca bu saniyedeki kadar saf ve şaibesiz bir dindar olduğumu bilmiyorum. Ve en derin bir hulus ve itikad ile besmele çekerek ve gayet tabii bir sevki vicdan ile sağ ayağımı atarak tarete dâhil oldum.

<<Türk edebiyatının tarihi>> derslerinden:

GARB’A İLK NAZARLAR

     Garb mektebi dediğimiz Avrupa mukallidi edebiyatımız birden bire teessüs etmedi; Bir takım uzun ve dolaşıklı yollardan gidildi. Evvela içtimaı hayatımızda teceddüt (yenilik) ve intibah eserleri görüldü, sonra bunların edebiyata akisleri meşhud (görülen) oldu.

     Memleketimizde garba ilk nazarlar üçüncü Sultan Ahmet asrında başlıyor. Bu asrın ibtidaları gürültü ile geçti. Yeni çeriler isyanı, sadrazamların mütemadiyen değişmesi, Baltacı Mehmet Paşanın Prut’taki mahud (bilinen) muzafferiyeti, Mora’nın Venediklilerden istirdadı (geri alma), Avusturyalılara karşı Varadin bozgunluğu, Temeşvar’la Belgrad’ın elden gitmesi, İran’ın zaafından istifade edilerek bazı yerlerin alınması gibi türlü türlü hadiseler.

     Sonra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sadrazam oldu. Birkaç yüz sene içerde, dışarda yorgun düşen Osmanlı Türkleri dinlenmek için şuursuz bir arzu duymuşlardı. Tarihimizde bir yaz rüyası kadar latif, fakat belirsiz geçiveren bu günlerin şairi Nedim’in dediği gibi <ahali uzvu devlette, riaya emin rahatta> yaşamağa başladı. İbrahim Paşa uyanık fikirli bir zattı. Güzel idaresi inkâr olunamaz. İki senede dört yüz bin kese para artırdı, bir kısmıyla hudutları sağlamlaştırdı. Bir kısmı ile de İstanbul’u güzelleştirdi. Mesireleri imar etti, kasrlar yaptırdı. Taraf taraf (yer yer) kumaş tezgâhları kurdurdu. O zamanın en büyük bahriye toplarını isağa (dökme) edebiliyorduk. (*) hülasa İbrahim Paşa medeni yaşayışın derin manasını şümulüyle anlamış bir zattı. Bir taraftan” lale safahatı” diye yâd edilen devri açarak “cihanı yekpare nurani” bir şekle soktuğu gibi öte taraftan dâhili sanatlara revaç verdirdi. İstanbul’da her türlü şey nesiç (dokuma) ve imal edilebiliyordu. Kadın erkek bütün halk yerli malı giyiyordu. Birçok mektep, kütüphane yapıldı. Bu gün bile garba karşı iftiharla gösterebileceğimiz en güzel mimari abidelerimiz İbrahim Paşa asrının yadigârıdır.

     Sadrazam ruhundaki teceddüd (yenilenme) ihtiyaçlarını yavaş yavaş tatmin için vesile bulabildi. Avrupalı sefirlere ziyafet veriyor, onların davetlerine gidiyor, konuşuyor, garp hakkında fikirler hâsıl ediyordu. İbrahim Paşa saraya da nüfus ederek Sultanlarımızın sefir haremleriyle münasebet peyda etmelerini temin etmişti.

     Halk dedi koduyu, ayak takımı hükümetle uğraşmağı bir müddet için unuttu. Sırf bu noktadan İstanbul Çekub ve sadeyi küllah gûşeyi zemm kılmıştı denilebilir. Sadabat o kadar güzelleşmişti ki Nedim “cennetin ta yanına” varıyla bileceğini söylüyor, Çırağanlardan ud ve ney sedaları boğazın sakin sularına serpiliyordu. Para bol <hüner erbabı refiyyede > idi.

     İbrahim Paşa asrının daha mühim vakasını kayıt edelim. Yirmi sekiz Çelebi Mehmet Efendi sefaretle Paris’e i’zâm edilmişti, oğlu Said Mehmet Efendiyi beraber götürdü. Bu genç, o şehri dolaştı, medeniyetin bütün şaşaa ve hünerine, bilhassa matbaalara meftun kaldı. İstanbul’a döndüğü zaman bu hususa dair vukufu olan İbrahim Müteferrika ile görüştü. Bu zat Macarlı idi. Esir düşmüş, İstanbul’a getirilmiş ve köle olarak satılmıştı. Sonra Müslüman oldu. İbrahim Müteferrika zaten matbaacılığı memleketimizde teessüs arzusunda idi. Said Mehmet Efendiden cüret aldı. Tabaatın ehemmiyet ve faydasına dair bir kitap yazdı. << Vesilet-üt-Tıbâa, 1726>> namını verdiği eserini İbrahim Paşaya takdim etti. Sadrazam, Şeyhülislam, Padişah çok memnun oldular. Fetvası alındı. Matbaa açmak için Said Mehmet Efendi ile İbrahim Müteferrikaya ruhsat verildi. Filvaki İbrahim Efendi daha evvel de buna teşebbüs etmiş, fakat maişetlerini (geçiniş) kitap istinahı ile temin eden birçok adamların gürültüsü neticesi olarak muvaffak olamamıştı. Şimdi işi esaslandı. Sultan Selim civarındaki evi matbaa ittihaz edildi. 1140. Her tab edilecek kitap için bir fetva alınacaktı. Artık buna kimse sesini çıkaramadı. İlk basılan <<Kitab-ı Lügat-ı Vankulu (Sihah El-Cevheri), 2 cilt halinde, 1729>> lügatidir.

     İşte Osmanlı Türklerinin garba ilk nazarları ve işte <garb mektebi> namıyla yâd ettiğimiz edebiyat devresinin kökleri. İstitrâden (mevzu olmayan) şunu da kayıt edelim ki, Lale Devri denilen bu zevk ve intibah hengâmesinin kapanmasını bir deli emir, bir hamam tellağı icra etti. Deli İbrahim ve Patrona Halil.

     (*) 1134 de inşa edilen üç Ambarlı bir harp sefinesine gayet büyük bir top vaz edilmişti. İran Şahından, Sultan Ahmet hediyeler getiren sefir Murtaza Kulu han tersanede şerefine verilen ziyafetten sonra gemiyi gezmiş, bilhassa imal ettiğimiz topun azimetine hayran kalmıştır.                          

         Ali Canib

Faraziyyât

İNGİLTEREDEN FRANSAYA TÜNEL

– Manş altından –

     Fransa – Almanya sahayı harbine İngiltere’nin gönderdiği efrat – her ne kadar kati surette söylenmezse de – bir milyona yaklaşmaktadır. Bu günkü ma’rukenin kahramanları üzerindeki tesiri hayat memat neticesini verecek kadar mühim olmasıdır ki; Muharip olan devletleri son gayretin sarfını icbar eyliyor. Bu meyanda en ziyade İngiltere hükümeti nazarı dikkate alınmak ve onun harekâtı tetkik edilmek lazımdır. Zira; Herkesçe bilinen bir keyfiyet varsa o da bu devletin harbi hazırda en az maruz-ı zarar olduğu ve bu harbi lehine neticeleninceye kadar hiç değilse aleyhine neticelenmemesini temin edinceye dek harbi idameye çalışacağıdır. Şu mesele, en ziyade İngiliz adalarının Avrupa ile rabıtasının olmamasının ve donanmasının kavi olmasının neticeyi tabiiyesidir.

     Son zamanlarda İngilizlerin Alman sahilini abluka altına almaları ve Almanya’yı aç bırakmağa teşebbüs etmeleri üzerine Almanlar da mukabele-bi-l-misl (aynen karşılık) olarak İngiltere sahilini tahtelbahirlerle yahut vesaiti sairelerle fiilen abluka ettiklerini ilan eylediler. Bu ilanın neticesi oldukça mühim zuhur etti. Birçok vapur şirketleri tatili sefer etti. Sigorta ücretleri yüzde yüz arttı. İngiltere’den Fransa’ya nakliyat sekteye uğradı. Yine bu aralık, İngiltere’den Fransa’ya sahayı harbine sevk olunacak 600000 kişilik ordunun nakli bu sebeple müşkülata duçar oldu. İngilizlerin şimdiye kadar istizade (fazla) ettikleri deniz şimdi de Avrupa sahasına Kuvayı imdadiye sevkine mani oluyor. İngiltere’nin bu günkü şu vaziyet mahsuresi bundan evvel epeyce mucibi kil ü kal (dedikodu) olan Manş Tüneli meselesini der hatır ettirmektedir. Şu münasebetle biz bu babda geçen sözler, tasarlanan fikirleri serd edeceğiz.

     Bir asırdan fazla oluyor, Napolyon İngiliz sefiriyle görüşürken Manş tünelini mevzu-u bahis ederek işte bizim birlikte yapacağımız büyük işlerden biri de budur. Demişti. Bugün için fennen mümkün bir şekilde olan bu tahtelbahir yolun lüzum inşasına fail olmuştu. O zaman Manş tünelinin inşası her halde mümkün değildi. Asrı ahirin nısıf olununda (Franşov) ve (Tissiye) taraflarından Manş’ın altına gayet cesim bir boru şeklinde tünel inşası hakkındaki teklifler de tatbik olunacak mahiyette değildi.

     Bu mesele ancak 1876 tarihinde fenni bir şekilde tetkik olunarak Pas-de-Calais boğazının altındaki tabakatı arziyenin tatbiine başlandı. Filvaki bu kadar uzun bir tünelin inşaatına başlamadan evvel, takip edilecek hat üzerinde gayri kabili nüfus, sert bir tabakaya tesadüf edileceğine kanaat hâsılı lazım idi. Aksi halde tünel yalnız tasavvuru bir şey olurdu.

     Bu hususta mühim sermayeler cemine muvaffak olan iki şirket, gerek Fransa, gerek İngiltere sahillerinde sondaj yaptılar. Sandgate’de, Folkestone’da kuyular açıldı. Bu kuyulardan Manş’ın altına 1800 metre tülde dehlizler bile yapıldı. Tetkikat bu noktaya gelmişti ki, İngiltere efkârı umumiyesinde bu gizli yol hakkında fena bir fikir peyda oldu. İngilizler, donanmalarının toplarından masun olan bu yoldan İngiltere’ye müstevli bir ordu gelebileceğini düşündüler. Diplomasi işe karıştı. Ve ameliyat tatil olundu.

     İngilizlerin, atalarını karaya – velev ki bir tünelle olsun – rabt etmek istememeleri keyfiyetine bir istila noktayı nazarı sebep teşkil edemez. Filvaki edvarı muhtelifede İngiltere birçok istilalara uğramıştır. Fakat bir tünel bu hususta o kadar müessir olabilir? Alelhusus pek ufak müfrezeler halinde tünel tarikiyle İngiltere toprağına vasıl olacak, asakiri müstevli oradaki kavi müdafaanın arasına düşünce ne hale geleceğini düşünmek, bu fikrin vahiliğini (manasız) gösterir.

     Fransız mühendisleri İngilizlerin şu vehimlerini de izale etmek için bir köprü inşasını ve tünelin bu köprü tarikiyle takip edilebilmesi çaresini ileri sürdüler. Zaten İngiliz amiralliği diyordu ki; <<bizim donanmamızın topları, icabı halinde tüneli tahrip edebilecek halde yapılırsa buna razı oluruz.>> Bu şart, yek nazarda gayri makul görülmüyordu. Bir tünelin donanma tarafından tahribi hayali gibi telakki olunurdu. Fakat mesele fiilen tetkik edilince ona da imkân hâsıl oldu. Tünelin Fransa sahilinde Wissant civarında sahile çıkıp deniz üzerinde bir köprü ile bir münhani (eğri) takip ederek yine Fransa sahiliye girmesi ve oradan bükülüp Manş’ın altından geçmesi ve bu suretle mahrikinin bir kısmını İngiliz donanmasının toplarına arz eylemesi ve icabında iki gülle ile köprü tahrip edilerek tünelin gayri kabili istifade bir hale konulabilmesi ihtimali husul buldu. Heyecana düşen İngiliz efkârı umumiyesini tatmin için daha ziyade ileri gidilerek tünelin içinden geçecek trenlerin lokomotifleri elektrikle tahrik olunarak ve elektriğin İngiltere’den alınması ve bu suretle icabı halinde elektrik merkezinden rabıta kesilerek trenlerin tatili hususu İngilizlerin elinde bulunması teklif edildi. Şu teklifler İngiliz efkârı umumiyesinin, tüneli umacı gibi telakki etmelerindeki mantıksızlığı giderecek derecede kâfi idi.

     Binaenaleyh Manş tüneli İngiltere’ye katiyen muzır olmadıktan başka Fransa’dan maada diğer bir devletle İngiltere’nin muhasemesi halinde menfaati da vardı. Çünkü, herkesçe malum bir keyfiyettir ki, İngiltere kendini besleyemez. Erzakını hariçten tedarike mecburdur. Eğer tünel mevcut olacak olursa İngiltere muhtaç olduğu zahireyi bu yoldan tedarik ederek, donanmasının mühim bir kısmını erzak yüklü gemilerin muhafazasına hasr etmez. Bu mesele o zamanlar İngiltere avam kamarasında da mevzuu bahis edildi. Şu halde İngiliz efkârı umumiyesini tünel inşası lehine amaleye kâfi iken, bunun aleyhdaranı olanlar, bunu da tehlikeli gördüler. Bu tarikle nakliyat icrası İngiliz ticaret filosunun ızrarı ve bilintica mahvı demek olacağını ileri sürdüler. Bütün bu iddialar zahiri birer bahane idi. Mesele İngiltere’nin öteden beri gayri kabili taarruz kalması ananesinin muhafazasından başka bir şey değildi.

     İşte bu arzuvi ananevi teessür ile Avrupa’da oldukça mühim teessürat ika edebilecek mahiyette olan Manş tüneli inşa edilemedi.

     Bugün vapur, şimendifer kumpanyalarının yaptıkları büyük fedakârlıklara rağmen, Paris’ten Londra’ya, Paris’ten Brüksel’e gidildiği kadar kolay gidilmiyor. Alelhusus bir deniz seyahati her zaman için mühim bir mani teşkil ediyor. Harpten evvel ahvali tabiide Almanya ile Fransa arasında seyr-ü sefer eden yolcuların adedi senevi üç milyona baliğ iken İngiltere ile Manş denizinin muhtelif limanları ve Baltık sahili arasında seyahat eden yolcuların adedi 1.500.000’i geçmemektedir. Tünel yapılacak olursa Rusya, Almanya, İtalya, Avusturya şimendiferleri doğrudan doğruya İngiltere ile iltisak peyda ederler. Bu suretle hem zamandan hem de istirahatten bir kazanç temin olunabilir.

     Bütün bu noktayı nazar doğrusu da elde edilecek istifade ile tahammül edilecek masarifi inşaiye acaba tekabül eder mi? Tünelin inşasına gayri muntazır mani zuhur etmez mi?

     Manş’ın altına bir tünel inşası için evvel emirde tahte-l-arz bir tabaka bulunmalı ki suya karşı gayri kabili nüfuz olsun. Şimdiye kadar yapılan sekiz bini mütecaviz sondaj ameliyatıyla bu tabakanın vücudu anlaşılmış ve hatta tünelin takip edeceği istikamet bile tayin edilmiştir. Bu tabakanın 60 metre kalınlığı vardır. Cinsi, deniz suyunun nüfuzuna mani olacak mahiyettedir.

     Bugün inşa edilebilecek tünel iki dehlizden terekküb edebilir ki, bahrinin yekdiğerinden 15 metre bade beş buçuk, altı metre kutru olacaktır. Tünelin methali Gran Escalles sahilinde bulunacak, istasyon, gümrük ve saire de Wissan’da yapılacaktır.

     Hülasa, bu tünel teşebbüsü tamamıyla mütalaa ve tetebbu edilmiş bir şekildedir. İnsanların tabiata karşı büyücek bir tadili olacak olan bu tünelin mesarifi inşaiyesi 400 milyon tahmin edilmektedir.

     Trenden çıkmadan İngiltere’ye gitmek için bir de içerisi raylı ve büyük, bir treni irkaba müsait vapurlar inşası da tasavvur edilmişse de matlubu temine kâfi görülmemiştir.

     Bundan maada birde Manş üzerine bir milyar frank sarfıyla bir köprü inşası fikri varsa da hem cereyanın şiddeti hem de oraların geçit mahalli olması dolayısıyla imkân dâhilinde görülmemiş alelhusus muhaseme halinde tahribi pek kolay olması hasabiyle ihtiyarı masarif etmek makul telakki edilmemiştir.

     Hülasa bu babda en fenni ve en iyi çare tünel inşasıdır. Fakat ona da görüldüğü veçhile İngilizler memanet etmekte idiler. Bugün o memanetlerinin ne kadar muzır olduğunu, İngiliz sahillerinin abluka edilmesi ve Fransa’ya nakliyatı askeriyenin güçleşmesiyle İngiltere anlamış olsa gerektir.

  1.  M. B. Orbis

tarihi karıştırırken

İSTİHLAS MUHAREBELERİ

1815 – 1915

– geçen nüshadan mabad –

     Jena ve Leipzig. Acaba nasıl bir macera bu iki harp arasındaki altı senelik müddet zarfında Prusyalıları bu derece değiştirmişti? Leipzig’de düşman saflarına karşı aslanları bile gıbtalandıracak bir savlet müntekimane ile atılan Prusyalılar altı sene evvel Napolyon’u şehirlerine lakayıdane, hatta alkışlarla kabul eden Prusyalılar değil miydi? Hatta arada bir nesil bile değişmemişti!

0486_0034-82_Page_14İntibaat: istiklali Osmaninin devri senevisi ad edilen gününde erkânı vilayet Bursa Türk Ocağı heyeti Osman evvel Hazretlerinin türbesi önünde.

     Hiç şüphesiz Jena mağlupları, Leipzig ve kachbah galipleri aynı nesil ve ırka mensup idiler. Onlar da değişen şeyi hüviyeti maddiye değil hüviyeti ruhiyeleri idi. Felaket onlar için pek acı bir ders olmuş, hükümetle milletin ayrı şeyler olmadığının anlaşılması, Steine ve Hardenburg gibi ricalin himmetiyle milletin hükümete teşrik edilmesi onların kalplerinde esasen mevcut olan vatan perverlik hissiyatını alevlendirmişti. Jena’dan evvel azim ve iradeden, metanet ve itimadı nefsten mahrum, anane perver ve ihtiyar ricali takip eyledikleri tereddüt ve lüzumundan fazla sulh perverlik siyasetiyle Prusya’yı felakete sürüklemişlerdi. Bunlar Napolyon Prusya’yı açıktan açığa tehdit ve tahkir eylerken bile sulhu muhafazadan başka bir şeyi düşünmüyorlar. Nim tedbirlerle ellerindeki kuvveti hissen istimal etmesini, fırsattan istifade eylemesini bilmiyorlardı. Bu felaketten sonra reiskâra gelen genç, azimkâr, hamiyetli, nüfuslarına ve milletlerine mutemed zevat ise hakayik ahvali olduğu gibi görüyorlar. Bir taraftan milletin seviye-i fikriyesini âlâ, ruhunu pek meşru intikam ve kin hisleriyle işba ve tenmiye (doyum ve tatmin) eylerlerken diğer taraftan da Bonapart’ın vaz eylediği memnuiyete rağmen orduvi her ihtimale karşı hazırlıyorlar; Hatta vatan cüda oldukları zamanlarda bile memleketleri için çalışmaktan bir an hali kalmayarak halası ve daha fırsatlarının zuhuruna müterekkib oluyorlardı. Tarih her millete istihsal saadetine hadim fırsatlar bahş eder. Marifet bu fırsatlardan hemen istifade etmesini bilecek azimkâr ricale malik olmaktadır. Prusya eğer hamiyet kâr, cevval, pür azim bir heyeti ricale malik bulunmasa idi hiç şüphesiz 1905’de Österreich muharebesi esnasında olduğu gibi 1912’de dahi eline geçen fırsatı kayıp eder ve kim bilir belki artık müebbetten Fransızların elinde bir bazıçe olurdu.

     Jena’yı hiçbir şeye hazırlanmamış, tereddüt ve korkusu yüzenden elindeki kuvvetleri bile dağıtmış, sulhdan başka bir şeyi düşünmemiş bir hükümet harbe isteye isteye, bile bile girmemiş bir ordu yapmıştı.

     Leipzig ise yüreği vatanın sefalet ve fecaatiyle yanmış, haysiyet ve istiklalin, hürriyetin kadri ve kıymetini pekiyi takdir etmiş. Ne yaptığını ve yapacağını bilmiştir. Tereddüt ve şoktan azade, müterakkib (gözleyen) fırsat ricali ile ruhunda kin ve intikam alevlerinin infilakını duymuş. Vatanını düşman ayaklarından kurtarmak için her türlü fedakârlığı göze almış, muayyen bir gaye ve mefkûreye sahip olmak itibariyle harbe tamamen ve mutlaka galip gelmek için hazırlanmış kahhar ve müntakim bir millet tarafından kazanılmıştı. İki harp arasındaki fark bundan ibaretti.

   Bugün, tamam bir asır sonra Türkler de şimdiki silah kardaşlarının his ve mefkûreleriyle mücehhez olarak zalim bir düşmana karşı harp ediyorlar. Dünya yüzünde İslam ve Türk düşmanlığını siyasetlerine şiar edinen, bu mazlum ve mağdurların başına asırlardan beri kanlı bir bela kesilen ve her fırsattan bilistifade bizi yılanlar gibi yerde sürüne sürüne zehirlemeğe çalışan İngiliz ve Moskof hainlerinin imhayı mevcudiyetimize matuf gayretleri karşısında büyük bir tarihin şan ve zafer menkıbelerini; İstiklal ve hürriyeti muhafaza ve müdafaa etmek bizim bu harp ve cihadımıza ne kadar asil ve meşru bir mahiyet izafe ediyorsa, Kafkasya’nın genç ve bakir sinesinde gözlerinden yaşlar dökerek zincire vurulmuş masum ellerini bize doğru müstemendane uzatan; Bizden rehâ ve halas bekleyen kan kardeşlerimizi, Mısır’ın ateşin çöllerinde hakkı hayat ve hürriyetleri nefsiyyen ve zalim İngilizlerin kurban imali olan ve yine masum nazarlarıyla makamı ulvi hilafetten müjde-i serbesti bekleyen binlerce din kardeşlerimizi kurtarmak; Bütün bir âleme; âlemi muhib İslam’a münci ve müstehası olmak gayesi de bu mahiyeti meşruaya o nispette rengin ve ulvi bir ehemmiyet ilave etmektedir.

     1815’de Prusyalılar yalnız kurtulmak muharebesi yapıyorlardı. Biz hem kurtulmak ve hem kurtarmak muharebesi yapıyoruz.

     Balkan muharebesi bizi tıpkı Jena felaketinin ferdasında olduğu gibi müzebzeb (kararsız), mütereddit ihtiyar ve soğuk bir halde bulmuştu. Doğrusunu söylemek lazım geliyorsa hiç hazırlanmadan, istemeye istemeye kabul edilen bu harbi mütehavvir (hiddet) ve pür galeyan bir millet değil, naçar ve zayiinde kalan bir hükümet ve Çatalca hudut müdafisine gelinceye kadar ne için harp ettiğinden bihaber bir ordu yapmıştı.

     Balkan felaketi kalplerimizi yakan bir intibah ateşi doğurdu. Tarih önümüze misli az bulunur bir fırsat hazırladı. Reiskârımızda yüreği vatanın sefalet ve fecaatiyle yanmış, haysiyet ve istiklalin, hürriyetin kadri kıymetini pekiyi takdir etmiş, ne yaptığını ve ne yapacağını bilir, tereddüt ve şoktan azade, müterakkib fırsatı rical vardı. Millet ise ruhunda kin ve intikam alevlerinin infilakını duymuş, mevcudiyetini, istiklalini kardeşlerini müdafaa ve tahlis için her fedakârlığı ve müşkülü iktihama (göğüs germe) karar vermişti.

     Yeni harbe bu hisler ve şartlarla girdik ve görüyoruz ki şimdiye kadar muharebe muvazenesini fevk-el-ma’mûl bir surette lehimizde idame ettirmeğe muvaffak olduk. Her gün yeni bir şiddet ve ateş ile inbisat eden bu hisler ise Jena’dan sonra yeni bir Leipzig ferdasında bulunduğumuza şüphe bırakmamaktadır.

     Evet, bizde yüz sene evvel bu günkü dostlarımızın olduğu gibi, şanlı bir zaferin ferdasındayız. Fakat her halde bu zafer Leipzig’den daha büyük; Daha kuvvetli ve şümullü olacak ve bunda yalnız altı senenin değil belki altı mazlumiyet ve mağduriyet asrının hesabı sorulacaktır.

Emin Halid

HARBİ UMUMİDE RUSYAYA BİR NAZAR

Muharriri: ebu-l Fuad Refik

– Mabad –

Rusya memalikinin tahkimatı

     İşbu şehir birçok kereler zuhura gelmiş olan yangınlardan harap olmuş ise de muahharen (sonradan) kalenin şark tarafında ve muhid muttasılın takriben 2 kilometre açığında tekrar yeniden tesis ve inşa olunmuştur.

     Kale bir muhit muttasıl ile 22 adet istihkamat müfrezeyi havidir. Dahlinde müteaddit müdafili kışlaları mevcut bulunan muhiti muttasılın Bug nehrinin sol sahilindeki kısmına Nerapol ve Bug nehirleriyle Muhaviyeç nehrinin sol sahili beyninde mahsur bulunan kısmına Velhini ve nehri mezkurinin sağ sahilleri arasında mahsur kalan kısmına da Kubrin cephesi namı verilmiştir.

     Bug nehrinin sol sahilinde ve muhit muttasılın takriben bir kilometre ilerisinde Tersipol kasabasıyla istasyonu vardır. İşbu kasaba ile Berst – Litovist şehri beynindeki muvasalatı tesis eden tarik kalenin dahilinden mürur eder. Kaleyi ihata eden 12 adet istihkamatı müfrezenin derdi Bug nehrinin sol sahilinde avcı Bug nehriyle Muhaviyeç nehrinin sol sahili araşında müessesdirler. Berst – Litovist – İvangorod kaleleri Peripet bataklığıyla Vistol nehri arasında teşekkül eden sevk ül ceyş geçidinin methallerinde müesses bulunduklarından Rusya ordusunun harekat taarruziyesini teshil ve işbu geçitten mürura kıyam eden düşman ordusunun harekatını bilakis tasyib ve vaziyetini eşkal eyledikleri gibi Peripet bataklığı vasıtasıyla yekdiğerinden tefrik olunan iki dar ül harekat üzerinde vaki Rusya orduları beynindeki muvasalatı dahi sureti daimede temin ederler.

     Onyadis, Gonyondis kaleleri!

     Biyalistok’dan Königsburg’a isal eden şimendifer hattının Buber nehrini kat ettiği noktayı setr etmek için fransızların tevkif kaleleri mesleğinde (yolunda) yapılmıştır. Mezkur şimendifer hattı işbu mahalde arızi 60 metreye baliğ olan Buber nehrini Gonyondis kasabasının garbında ve Osviç kariyesinin yanında kat eder.

     Bu noktada nehrin yatağından haylice mürtefi bulunan sol sahil düz ve kumsal bulunan sahili mukabile hakim bulunduğundan şimalden gelen bir düşmana karşı nehir mezkur bu mahalde oldukça metin bir hattı müdafaa teşkil eder. Kale nehrin sağ sahilinde ve şimendifer hattının iki tarafında teessüs olunan iki istihkamla bunların gerisinde ve nehrin sol sahilinde müesses diğer iki istihkamdan müteşekkildir. İşbu istihkamlar cepheleri şimal ve şimal garbiye müteveccih ve boğaz hatları kapalı ay tabiye şeklinde ve istihkamatı müfreze (ayrılmış) tarzında inşa olunmuştur. İşbu tahkimat vasıtasıyla hududun gerisinde bulunan Buber hattı müdafaasının metaneti tezayid etmiş olduğu gibi ordunun ser hadde tecemmümü için mühim bir sevk-ül-ceyş noktası teşekkül eden Beyalıstok mevkii dahi bir dereceye kadar temin ve setr edilmiştir.

     Viliya nehrinin Niyamen nehrine mensup olduğu mahalde ve Niyamen nehrinin en mühim geçit noktasında kain olup bu son seneler zarfında tahkim edilen Kovino nehri Varşova gibi bir muhit muttasile malik değildir. İşbu tahkimat şehrin etrafında ve şehirden takriben dört kilometro mesafede tesis olunan on bir aded istihkamatı müfrezeden ibarettir. İş bu istihkamat müfrezenin yedi adedi Niyamen nehrinin sol sahilinde ve dördü sağ sahilinde müessesdir. Bu son dört istihkamın üçü Viliya nehrinin garbında ve biri şarkında kaindir. Kaleyi mezkure Prusya şarki cihetinde gelen bir taarruz ordusuna karşı Rusyanın Bahri Baltık eyaletini setr etmek ve hududu garbiyede kain istihkamatı dahil memalike rabt eden şimendifer hatlarını taslit iddiadan masun kılmak fikriyle tesis edilmiştir.

     Kabif mevkii müstahkemi:

     Dinyeper nehrinin kısmı vasatisinde mühim bir sevk-ül-ceyş mevzuunu işgal ve Galiçya cihetinden ilerliyen bir Avusturya ordusuna karşı Peripet bataklığının cenubunda kain kıta arazi, müdafaasını deruhte eden bir Rusya ordusunun üss-ül-harekatını teşkil eder. Mahalli mezkürun tahkimatı bir iç kale ile bunun şimalinde kain Nikola müdafaalı kışla ve garbında kain hastahaneyi askeri istihkamı ve cenubu garbi cihetindeki Vazikof ve cenup cihetindeki Lizagora nam tepe üzerinde müesses istihkamla diğer dokuz aded istihkamat müfrezeden ibarettir. İş bu istihkamat müfrezenin 6 adedi Dinyeper nehrinin sağ sahilinde ve şehirden 3,2 kilometre mesafede müessesdirler. Birazina nehri sahilinde ve Minsk, Rumeni, omil, şimendifer hattı üzerinde kain Bubrivisk eski kalesi:

     Bastiyonlu bir muhit muttasıl ile bunun ilerisinde ve fakat pek yakınında bulunan iki eski tabiyeden müteşekkildir. Kale sol sahile hakim bulunan nehrin sağ sahilinde müesses olup Brist-Litovisk ile Moskova şehri beyninde mümted olan büyük şoseyi ve sed ve bend eylerse de bu iki şehri rabt eden şimendifer hattının on beş mil acığında kaldığından bu husus kaleyi mezkurenin ehemmiyet sevk ül ceyşisini hayliden hayliye tenkis eylemektedir. Bubrivisk şehri asıl kalenin yarım kilometre açığında bina olunmuştur.

     Brist-Litovisk kalesi dahil olmak üzere Vistol ve Niyamen nehirleri üzerinde kain nikat mustahkeme, garbından gelen bir taarruz ordusuna karşı Rusyanın birinci hattı müdafaasını teşekkül ettiği gibi Bubrivisk kalesi dahi Dunaburg ve Kiyef kaleleriyle beraber ikinci hattı müdafaayı teşkil ederse de kaleyi mezkure Dunaburg’dan 50 ve Kiyef den 44 mil bayid olduğundan Dona, Brizina ve Dinyeper nehirleriyle işbu nehirler üzerinde kain kalelerden müteşekkil bulunan ikinci hattı müdafaanın metaneti birincisine nispeten dûn bulunmaktadır.

     A – Levçık kalesi:

     Peripet nehrinin tabalarından olup amik bir vadi dahilinde ceryan eden Setr nehri nehri üzerinde kaindir.

     Eski usulde tahkim kılınan kaleyi mezkurenin bu son seneler zarfında usulü cedideye tevfiken islah ve tevsiine teşebbüs olunmuş ve kaleye Mihailegrad namı verilmiştir. Kaleyi mezkurenin tahkimat cedidesine dair tafsilat mevkuddur.

     Hotin kalesi:

     Dinyester nehrinin sağ sahilinde ve nehir mezkurun Rusya hududuna dahil olduğu mahalde ve güzel bir mevzide müessesdir. Eski usulde tahkim olunan kaleyi mezkurenin yakın zamanlarda usulü cedideye tevfiken islah ve tevsiine teşebbüs olunmuştur. Dinyester nehrinin sağ sahilinde kain Bender kalesi:

     Bu kalede bir muhit muttasıl ile altı adet müfrez tabiyeden müteşekkil olup Yaş (Yass) ve Klas’dan gelen şimendifer hatlarına hakimdir.

     – Sahil istihkamatı arasında Kronstadt müstahkem harp limanı:

     Mezkur harp limanı mükemmel bir derecede olarak tahkim kılınmıştır. Rusya bahriye nezaretinin merkezini teşkil eden ve bir harp limanıyla bir ticaret limanına malik olan Kronstadt sehri Kotlin ceziresinin müntehayı şarkisinde kain olup vaziyeti tabiyesi cihetiyle müdafaayı bahriyeye pek salihtir. Şehir bir muhiti muttasıla malik olup işbu muhitin ilerisinde cenahları denize müstenid olmak üzere Kotlin ceziresi dahilinde iki hattı müdafaa daha mevcuttur. Mezkur cezirenin şimalinde kain geçit Lisslâ burnunda bulunan bataryadan başka yedi adet tabya ile müdafaa olunmuştur. Şimal geçidine nisbeten daha derin ve binaenaleyh sefainin müruruna daha ziyade müsait bulunan cenuptaki gecit Kronstadt’ın muhiti muttasılı ile işbu muhit muttasıla 600 metreye kadar takrib eden Oranienbaum namındaki bank arasında sıkışmıştır. İşbu geçidin medhali Kronslot ve Menşkof namlarındaki istihkamlarla müdafaa olunmuştur. Bunların birincisi Oranienbaum bankının ucunda ve ikincisi Kotlin ceziresine muttasıl ve Kronstadt limanının medhalinde müessesdir. İşbu iki istihkamın ilerisinde iki hattı müdafaa daha mevcuttur. En ilerideki hat Konstantin, Miliyotin, Derçkaniç istihkamlarıyla bunların solunda bulunan diğer iki istihkamla sahilde müesses bir bataryadan ve ikinci hat ise Aleksandır, Piyer ve Pol namlarındaki istihkamlardan müteşekkildir. Bir veche bila kafi tafsilatıyla beyan olunan mevkii müstahkem hududlara nazaran bir veche ati dört kısım itibar olunabilir.

1 – Rusya memaliki hududu garbiyesi.

     Polonya kıtası atide isimleri zikr olunan muvaki müstahkeme ile müdafaa olunmuştur.

     – Novajeorjevsk “eski Madlin” mevkii olup Vistol nehrinin sağ sahilinde birinci sınıf mevkii müstahkemedendir.

      – Varşova mevkii olup Aleksandır tabiyesi, sağ sahilde Pragasr köpru istihkamatı ve her iki sahilde bulunan diğer müfreze istihkamat ile beraber birinci sınıf mevkii müstahkemedendir.

     – mabadı var –

0486_0034-82_Page_17

Hak yolunda: Napolyonun Mısır istilası üzerine oraya kesb ettiği General Kaleyerin Süleyman ismindeki fedakar din ve vatan tarafından itlafı musavver tablodur ki bu azumayı mesudeye ait tetebbuatı tarihiyeyi gelecek hafta neşir edeceğiz.

     Ma’kes

KAFKASA DOĞRU

Türklüğümüz her bucakta, her ocakta parıldar

Cihad için her müslüman riayetini selamlar

Ey Türk oğlu atandandır bu yurt sana emanet

Bir Türk için yakışır mı? Vatanına hıyanet

 

Çıktı sancak sallanıyor omuzların üzerinde

Şehid olan müslümanın nişanesi göğsünde

Dere, tepe demeyerek aşmalısın her dağı

Kafkasyaya dikmelisin o al şanlı sancağı

 

Bunu sana emir ediyor o mukaddes Kuran’ın

Olmalısın halaskârı orda ehli imanın

Yetişmez mi? Bu çekilen yüz binlerce zulümler

Melanetle çiğneniyor o muazzez haremler.

 

Şehid olsan ey müslüman boşa gitmez zahmetin

Tanrı hemen açar sana kapısını cennetin

Öğüt almak fazilettir hiçbir zaman unutmam

Kalbimizin üzerinde yazılıdır intikam. . .

     Yusuf Kenan

MECMUA

     Her vesileden bilistifade tekrar ettiğimiz veche ile Donanma Mecmuası milletin olduğundan ma’kesi efkar millet sıfatını hakkıyla ihraza çalışmaktadır. Onun için her türlü âsâra cilvegah intişar olur. Edebiyatta bu nevidendir. Yine onun içindir ki, idaremize birçok nev-hevesan edib tarafından gönderilen âsârın kabili derc olanlarına mahsus bir kısım küşad ediyoruz. Biz isteriz ki her genç, müstahzıratı ilmiye namına nisab kamili ihraz ettikten sonra edebiyata heves etmelidir. Yusuf Kenan Beye de tavsiyemiz budur. Manzumeyi derc etmekten maksadımız da böyle bir ihtarı tekrar etmektir. Manzumede belki kuvveti lisan itibariyle yanlış bulunmaz. Vesin bahsi de nazarı dikkati celb etmez. Fakat ademi mümareseden mütevellid bir noksan vardır ki nev hevesan şeban bilhassa bu ciheti nazarı dikkate almalıdırlar. Bu noktada kelimelerin mevkiinde istimali kaziyesidir.

BÜYÜK ALEV

müteessir bir seda ile ilave etti; – Dönelim.

     Döndüler. Gondolcu nasıl, çabuk gitmek için küreklere asılarak acele ediyorsa; Grasia dahi, aynı acele ile, yavaş gitmesi için, eliyle işaretler ediyordu. Öyle ki; Suyun üzerinde fazla hareketler, gürültülerle, onun ka’indeki ölüleri rahatsız etmekten korkuyor gibi idi. Hala sükut icinde idiler. Kanallarda serseri, sakıt hemen hemen yorgun, biri birlerine dahi bakmayarak gidiyorlardı. Gondolun mümted ve mütemadi hareketi, onların bütün hissiyatını o kadar uyuşturdu ki, artık girizan semtlerin onlarca bir kıymeti yoktu. Kanallar, kanalları takip ediyordu. Su orada yeşilimsi; Burada sincabi; Ötede alelade bulanık; Daha ötede kömür siyahlığı ile gölgeli; Ve burada saraylar, sarayları takip ediyor. Ağır kapıları, sanki asırlardan beri kapalı. Merdivenleri kemirilmiş, yüksek mermer sütunları, gondol bağlamak için suyun içine düşmüşler, sanki; gayri kabili tedavi zayıf ve zeval ile ekilmişler. Pencereler camsız, fakat içerileri sanki daima açık gibi yeşil. Daha, daha bir manastır, bir kilise, bir dükkan, inci gibi dizilmiş. Sonra tekrar zincirlerle kapalı kapılar, sonuncu katlara kadar kapalı pencereler. Öyle bir hattı müstakim ki, temiz, güzel ve sanatkarane… bir şiir ki; bütün zerratında azimet teneffüs ediyor. Fakat, rayihası avlulara mahsus çiçeklerinki gibi.

     İkisi de bir hafrayı hüzne düştüler ki; Her hangi bir heyecanı mahzuza hakim. Ve bütün hayata ait kıymetleri iskata muktedir.

     Ferrante, büyük bir sarayın alt kattaki bir penceresini göstererek;

     – Maşukasıyla Floransa’ya gitmek için, Bianco Capıllon’un buradan kaçtığını söylerler, dedi. Grasia, hiçbir kelime ilave etmeden:

     – Oh! Dedi.

     Ve biraz sonra, sevdiğine baktı. Kelimeleri tane tane dizerek sordu:

     A – Bir başka vakit, Venedik’te bulundun mu?

     Ferrante, sualin zamanındaki mefhumu, ve cevabının tehlikesini anladı.. simasi seri bir tesirle karıştı. Fakat yalan söylemeye muktedir olamadı. Elindeki sönmüş sigarasını kanala atarken, hemen cevap verdi. Evet, bir diğer defa gelmiştim.

     – Çok oluyor mu? Grasia, metin ve barid bir hakim vaziyetiyle tekrar sordu.

     – Hayır, çok olmadı.

     Grasia, şimdi elindeki demetten menekşeleri birer birer çekiyor, parmağına sarıyor ve çıkararak suya atıyor. Sonra gözüyle takip ediyordu. Böyle bir müddet nim merde bir halde kaldılar. İki müstagrik tefekkür yıldızcığa benzeyen gözleri, sanki ümit ve teselli veren yeşil, büyük içinden geçmiş gibi pırıldayarak birden sordu;

     – Yalnız mı idin?

     Artık suali bitirmişti. Yaşlı gözlerini onun yüzüne dikti. Ferrante, hic cevap verdi. Bu mukalemenin zuhuru zulmiyetini his etmişti. Cevap vermeyerek, başını da öbür tarafa çevirdi. Şimdi Grasia, tamamen galebe etmiş bir şahsı muzaffer tavrıyla, elinde kalmış mütebaki menekşelerine, son bir nazar daha atarak, hepsini suya fırlattı.

     Ferrante, ruhundaki tahrikatı saklamak için öbür tarafa bakmakta inad ediyor ve Grasia dahi, ufkun bazı noktalarına dikkatle bakıyor gibi idi. Fena bir gondol geçti. Kilisesinin penceresi gondollar için ziyneti mutadeden olan parlak maden ile mücehhez değildi. Bir kuvvetli kasa gibi kapalı idi. Kilisesinin kapısında iki nöbetçi karabinalı tüfekleri bacaklarının arasında, hareketsiz, ciddi mütefekkir… bu hapishane gondolu idi. Mahbusları ve kara binalıları istasyondan almış, mahpuslarına, sakfı ikametlerine götürüyordu. Grasia tamamen emin olmak için

      – Mabadı var –

NASIL GİTMİŞLER

Seydi bin Nur 29,Mayıs,1911                               on beşinci makale

Yeşillik cenuba doğru imtidad ederken, daha aşağısı kati surette sahra değl mi?

     – Aziz dostumuz, Cebel’in şahikasında, cenuba doğru bir yamaç var ki; Orası gayri kabili tasvir bir kuvveyi imbatıyeyi haizdir. Orada toprak kıymeti hazırasından iki kat daha yüksektir. Bir manzara ki, eğer görülmezse inanılamaz. Gidecek ve göreceksiniz.

     – Fakat, bu şayanı hayret şahikanın nesi var?

     – Şu surette bir şeysi var ki, onun hududlarını göremedik. Cenuba doğru günlerle gittik. Hiçbir tebdile tesadüf etmedik.

     – Su buldunuz mu?

   – Derelerde, dağ eteklerinde akar sular var. Menbağlar var ve müteaddit şellaleler… Tepeler üzerlerinde her hangi noktasında olursa olsun, az derinlikte su bulunuyor. İşte o yerlerin kıymetinin sırrı budur. Toprak cinsinin esası, bir bisatat, ifadeyi kamileyi haiz bir yeknesakıdır. Arazi gayri kabili tarif derecede vasi, toprağın sahifelerinde, tıpkı açık bir kitapta olduğu gibi, muhteviyatı okunabilir. Şimal, cenub, şark ve garbda hemen hemen hiç tebdil etmeyerek, pek az derinlikte topraklar daima sulaktır. Şimdi bundan sonra toprak, dağın tabiatı dolayısıyla parça parça derecatı gayri muntazamada teşekkül etmiş. Muhtelif parçaları kumluk olmuş. Su kumlukların derinliklerine süratle akmış. Bu gösterir ki; Buralarda yağmurlar sık değildir. Bundan dolayı bu iklimde buğday, arpa, mısır gibi mezruat pek kârlı olmazlar. Bu nevi ziraat bedel, köklerini toprağın ratib derinliklerine kadar isal edecek ağaçlar yetiştirmelidir. Zeytin, harub, dut ve nihayet asma o kadar iyi olur, o kadar gayri kabili mukayese bir suretle şahlanarak koyu yeşillerle donanır ki, tarif edemem. Buğday, arpa, mısır gibi mezruat, burada bazı mevkide iyi mahsul veriyor. Bu yere işittik ki, orada Türk buğdayı, fena senelerde bire altmış ve iyi senelerde bire yüz veriyor. Bir buğday tarlasında, bir kök kopardık. Bir tek taneden otuz yedi başak çıktı. Her başakta otuz buğday tanesi vardı. Bunlardan sarfı nazar, zeytin, dut, mandalina, harub, elma, armut, asma gibi ağaç ziraati, daha şayanı nazar mahsulat verir.   Tesadüf edeceğiniz ağaçlara dikkat ediniz.   Ağaçların o kadar meyva ile yüklü olması, insanı hayretlere düşürür. Zan olunur ki, dallar yüklendikleri mahsulatın takati altında kırılacaklardır. Bununla beraber ne aşılanmış, ne gübrelenmiş, ne de budanmıştırlar. Bu ağaçlar tamamen kendi şayanı hayret nemayı tabiyelerine terk edilmişler. Mahsulleri ekalldir. Bu Arabın ırsi bir fıtratla ziraatten hoşlanmayışından tevellüd ediyor. Bu memlekette şimdiki halde, zavallı ve yegane bir ziraat var ki, meşvelerle dolu olarak, dalları biri birine geçmiş olan ağaçların altlarına zeri ediliyor.

     – Madenler buldunuz mu?

     – Öyle bir takım madenler bulduk ki, kuvvetli bir sanatı madeniyeye bir vasatı mükemmele vermeğe kifayetten daha fazla. Fakat bu noktada daha ziyade söylememeği arzu ediyoruz.

     – Ahaliyi İtalyanlara karşı nasıl buldunuz?

     – Bizim hayatımız şu ki; Eğer usulü hazıreyi değiştirebilirsek, bütün ahali tamamen bizimdir. Bu ahali, hükümeti Osmaniye ye karşı hiçbir memnuniyet göstermediği, pek doğrudur. Araplar indinde İtalyanlık, Banca di Roma’nın zımnında, mazharı makbuliyet olmuştur. Banca di Roma’dan ve diraktörü Brişyani’den her tarafta bir teveccüh ve ihtiramı mahsusa ile bahis ediyorlar. Pek büyük bir muvaffakıyetle içerilere kadar girmeye başlayan Banca di Roma değirmenlerinin unları propaganda için, inanılamayacak kadar kuvvetli bir şeydir. Eğer banka direktörü şu valiye bir seyahati, içerilere doğru bir seyahat yapsa her tarafta büyük bir ihtiram ve iğraz ile karşılanarak kabul olunacaktır.

           – Mabadı var –

 

 

 

0486_0034-82_Page_05

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.