DONANMA MECMUASI 87/39 Perşembe 19,Mart,1331

 

DONANMA MECMUASI 87/39                   Perşembe 19,Mart,1331

0486_0039-87_Page_01Matbaa Hayriye ve şürekâsı                                   Bahası 40 paradır

0486_0039-87_Page_0216,Cemaziyülevvel,1333 – 19,Mart,1331 – 1,Nisan,1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

Toplarımız şimendiferde

* * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Sonuna kadar

* * *

     İ’tilâf-ı müselles (üçlü uzlaşı), nâmerdâne (alçaklık) Almanya ve Avusturya üzerine hücum ettiği zaman birçok yerlerde kanaat-ı umumiye şeklinde bir i’tikad (inanış) var idi. Rusya’nın Berlin’i zabtı – Avusturya ihtilâf (anlaşmazlık) anasır-ı acziyle istilâsı – Fransa’nın galebeyi mütemadiyesi – İngiltere’nin satvet-i bahriyesi – bunların bir hayal olduğu bugün vukuat ile taayyün (belirme) etti. Hatta denilebilir ki, vaktiyle o kanaatı umumiye sâikasıyla (sevk) olacak bi-taraflıklarını ihtiyaten ilân edenler bugün bir temayül-i umumi şeklinde Almanya ve müttefiklerine doğru dönüyorlar. Hakikat! Bu güne kadar i’tilâf-ı müselles muvaffakiyet namına hiçbir şey elde edemediler. Almanya ise her iki cephede düşmanlarının toprağında harp ediyor. İngiltere’nin o mühib (heybetli) denilen donanması ise ya harp limanlarında mahfuz. Yahut Çanakkale önünde birer birer hattı harpten çekiliyor. Bu güne kadar Moskoflar bir (Przemys) kalesini Avusturya – Macaristan elinden almakla sevinmek isteyecek. Fakat bu kalenin müdafaası, gerek müttefikimiz, gerek tarihi harb için büyük bir şan ve şeref temin edecek. Kalenin sukutuna (sukutu suudanma) tabir şairanesi tevcih edilse sezadır.

     Hâsılı bahar, nasıl ezhar ve eşcarda (çiçek ve ağaç) inkişaf ü renk izhar ediyorsa, neticeyi harp namına da karib (yakın) olan âtinin hakayıkı zaferini ihbar eyliyor. Hakkın, doğrulara muayyin olduğuna tamamen ve ruhen mu’tekid (inanan) olan üç müttefik, yine lâtifi haktan müteferri (kök salan) ve muntazır (beklendiği) olduğu üzere yakında şanlı ve daimi bir sulh ile haklarını düşmanlarına bile teslim ettireceklerdir.

CÜR’ET NELER YAPAR

     Bilmek hatırlardadır. Kahraman “Vedingin” şimal denizinde havârık-ı (harika) şecaatle Almanlığı âlâ ederken cür’etin neler yapabileceğini izah sadedinde bir baş makale yazmış idik. Cenabı hakka bin hamdüsena olsun ki düşmanın üç taraftan bütün a’mâl-i mehinanesine (hakir) sedd hail olarak ibrazı asarı hayat ve izharı iktidar şah mat eden kuvveyi kahireyi Osmaniye Çanakkale önünde cür’etin, şecaatin en harika nema misallerini göstermişler, tarih âleme ecdadın mefahir-i (iftihar) kahramananesini tanziren (benzetme) rengin ve zerrin sahifeler ilâve eylemişlerdir.

     Tarih; Muasırları için belki lâ-kaydane (ilgisiz) telakki olunur. Hele o ânât-ı (anlar) tarihiye yi bizzat idrak etmiş olanlar, zatı meselenin idrakinde hariçteki temaşa ger kadar mütehassis olmaz. Bu ademi tahassüs (hislenme) ve hele evlada garip görünse de cibillet-i (yaradılış) beşerde meknuz (gömü) olan hasâisi (keyfiyet) tetkik edenler o derece istigrab (şaşma) etmezler. Fakat hariçten gelen, her seda o tarihin sahiplerini daha ziyade teyakkuza (uyanmak) davet eder. Beş altı seneden beri şahidi olduğumuz vukuatın ehemmiyeti azimasını bilge biz lâyıkıyla anlayamadık. Şair yegâne, aşık Fuzuli’nin

         Destü bi perva, felek bi rahim, deveran bi sükun

         Dir çok, hem derd yok, düşman kavi, tala zebun.

     Hakikati hissiyesini hakayık maddiyeyi hayatiyete ait misaller ile enzarı intiba İslam’a vaz edenleri de ya politikacı, ya müfrit telakki ettiğimiz de oldu. Çünkü tarihi bizzat idrak ettiğimiz için belki içinde bulunduğumuz vakanın geçirmekte olduğumuz zamanın kıymet ve ehemmiyetini takdirde mütekâsil (üşenen) idik. Güzerân (geçici) zaman bize her hakikati anlattı.

     Bu misali bu güne de tatbik edelim. Çanakkale müdafaasının büyüklüğe büyük bir misal olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat bir de harice bakalım. Biz o hattı müdafaanın iç tarafında olduğumuz için takdiri ulviyette haricin gösterdiği serveri heyecan derecesini mümkün değil bulamayız. Bu tabii hal karşısında ahdimize düşen vazife, Çanakkale müdafilerinin asarı himmet ve besaletini (kahramanlık) bütün safahatıyla vazı enzar ve efradı millette idraki vazifede o kahramanlar derecesine suud lüzumunu ihtar etmektedir. O vazifeyi bugün de yapıyoruz.

     Geçen gün “İkdam” sahibi imtiyazı Ahmet Cevdet Bey Lozan’dan gönderdiği bir mektupta düşman hürriyet ve insaniyet olan üç düşmanla harp eden üç müttefik içinde bizim pek hususi vezaifimiz olduğunu ne güzel ihtar ediyordu. Onun tabiri veçhile biz herkesten ziyade kahramanlık göstermeğe mecburuz. Ortada binlerce hazin misal olmasa son Çanakkale hücumları gösteriyor ki, düşmanlar, hilafeti İslamiye ve devleti Osmaniye’nin bekası namına zalimane makasid (maksat) besliyorlar.  Bu kadar âmâl-i mühinane (ihanet eden) karşısında bizim tutacağımız hattıhareket pek basittir.

     – Beraber, biraderi, fikri cür’et. . .

     Bu beraberlik yalnız bu memlekette görülmemelidir. Bu uhuvvet-kâr (kardeşlik) anın emri, peygamberin hitabıdır. Kelimât-ı ilahîye (ilahi sözler) cari olan her köşeden lebbeyk-i icabet, banın uhuvvet işitilmelidir. İyi bilmelidir ki, hilafetin imhası düşmanların maksadı aksasıdır. Kâ’be ve ravzayı çiğnemek isterler maazallah. Savn-i samedâni (ilahi koruma) bizimle beraberdir. Fakat cenabı hakk çalışanı sever. Bundan beliğ bir misal olur mu ki? Çanakkale’de çalışanlar tevfiki rabbâni ile muvaffak bil hayır oldular.

     Bu satırları yazdığımız zaman; Düşman henüz o sıralarda görünmemiş idi. Bu yazıları okuduğunuz vakit belki gelmiş olabilir. Ne perva… Çünkü topa göğüs açan bir millet mahvolmaz. Tarihi alemde faslı müstesna iddia eden ekabirin cümlesi cür’etin en büyük kahramanlarıdır. Bugün ise tarihi alem, ümitlerin, cemaatlerin yeni bir faslı hayatı idrak etmek üzere olduğunu yazarak neticeye bakıyor.

     Öyle ise: Arş ileri! Bizimdir felâh (kurtuluş).

Donanma

İSTİKLALİ OSMANİ BAHSİ

* * * * *

(37.ci nüshadan mabad)

          İstiklali Osmaniye mebdei ittihaz kılınan 699 senesine ve bilhassa bu senenin son günü meselesine gelince; Eslafdan tarih yazan zevatın zihniyet ve tarzı tefekkürü hazreti Osman Gazi’nin matbuana (tabi olunan) karşı durarak istiklaliyetini kabul edemiyor, siyasette bu gibi hissiyata tabiiyet gayri kabil olduğunu his değil zan etmek bile istemiyor. Muhakkak surette bu istiklaliyetin metbua bulunan devletin inkırazıyla hâsıl olduğunu anlatmak istiyordu. Zihniyet ve tarz tefekkür kadim anar mevcudayı tarihiyenin ekserisinde alenen beyan edilmiyor ise de bunların dikkatle mütalaalarından muharrirlerinin zihinlerinde bu hususun hüküm-fermâ (hüküm süren) olduğu ve ona göre yazıldıkları müsteban (açık) oluyor. Hadisat ve şüûn (işler) bazı tarih-nüvislerimizin (tarih yazanlar) yaptıkları özüre indiyyât (inanış) ile muhakeme edilemediği gibi hep bir vakitte böyle his ile tevfik edilemez.

     İstitrâd (yeri gelmişken) olarak şurasını dahi arz ve beyana mecburuz ki, Osmanlılarca tesis ve teşkil devleti Osmaniye’den pek çok zaman yani iki asra karib müddet sonra tarihinin tahrir ve tedvinine başlanmıştır. Müddeti mezkûra zarfında hayli batn (bütün) gelip geçmiş ve müruru zamana ve duhûr (kovma) ile Cenabı Osman Gazinin zamanını idrak ve müşahede edenlerden vuku bulan rivayet kısmen ortadan gaib olmuş ve unutulmuş ve kısmen sudûrdan sutûra intikal etmiştir. Sahaif ül Tevarihe nakil olunanların ekseriyeti rüyalar meselesi gibi maneviyat ve müphemiyyet ile müstetir (gizli) bir takım vukuat teşkil ediyor. Mamafih ilk tarih yazanlar da bu beyanatta ihtilaftadırlar. Yekdiğeriyle tevkifleri pek güçtür. İlk tarih nüvislerimizden Âşık Paşa tesisi devletten Yıldırım Bayezid Han’a kadar olan vukuatı Sultan Orhan Gazi’nin imamının oğlu olan Yahşi Fakih’den rivayet ediyor. Bu nakle hem asır ve belki tarihi andan evvel yazmış bulunan neşri dahi vukuatı mezkûreyi kısmen Fakih’e mezkûreden ve kısmen zevatı saireden nakil eyliyor. Mamafih her ikisi de bir adamdan nakil ve rivayet olunan vukuat bile yekdiğerinden pek ziyade farklıdır. Her halde Osmanlıların Hazreti Fatih derine kadar vukuatı nim muzlim (karanlık) ve ihtilaf rivayet ile alûde (bulaşık) ve setreyi mübhemiyyet ve mechuliyet ile müstetirdir (gizli).

     Osmanlılar da yetişen tarih nüvislerden Behcetü’t Tevârîh sahibi kitabının bir faslında birinci olarak Osmanlılara dair malumat vermiş ve mamafih Cenabı Osman Gazi’nin istiklali tarihini yazmamıştır. Mebdai Devleti Osmaniye’den zamanına kadar vukuatını cem olmak üzere ilk defa tarihi Osmani kelime alat Hemzevi dahi istiklali Osman Gazi için yalnız 688 senesinde Karaca Hisar’da ilk hutbenin kıraatını beyan ile iktifa eylemiştir. Andan sonra tarih nüvislerimiz de balade mezkûr zihniyet ve tarz tefekkür peyda ve hâsıl olmuş ve ekseriya 688 senesinde namı Osmaniye hutbe kıraatini beyan ile beraber mübdei istiklâl olarak kitaplarında 699 senesi göstermişlerdir. Bu tarih yazanlardan ekserisi sineyi mezkûrede Sultan Alaeddin’in vefatını beyan eylemişlerdir. Mamafih bunlardan bazısı Sultan müşarünileyh ve Cenabı Gazi arasında olan hukukun mevt mezkûre sebebiyle nihayet bulması hususunun ve bazısı dahi vefatıyla Selçuki devletinin inkırazı sebebinin bu istiklali müntic (sebep) olduğunu tahrir etmişlerdir. Lakin 699 senesinde ne Sultan Alaeddin vefat etmiş, ne de Saltanatı Selçuki nihayet bulmuştur. Beyanatı mezkûre eski tarihlerimizde ekseriya görüle gelen tağlitâtı (yanlışlık) tarihiyedendir. Tarihi tahrir edenlerden fenni tarihe vakıf zevat dahi Sultan Alâeddin’in 699 senesinde vefat etmeyip derdest ile İran’a götürülerek taht ve tacından dûr edildiğini arif bulunduklarından eserlerinde bu ciheti yazarak müşarünileyhin akıbeti mezkûresi üzerine Osman Gazinin istiklal kesb ettiğini beyan etmişlerdir. İşte bütün bu tarihlerin Sultan Alâeddin’in vefatı ve Saltanatı Selçukiye’nin indirâsı (yok olma) gibi hakikate gayri muvafık hadise ile zikir olunan zihniyet ve tarzı tefekkürü tevsik eylemişlerdir. Lakin bu hadiseyi istiklâlin gününü hiç biri beyan etmemiştir.

     Şu zihniyet ve tarz tefekkürü Osmanlılara İranlılardan sirayet ve intikal etmiştir. İlk tarih nüvvistlerimizin bazıları cinsen İran’ı olduğu gibi o zamanlar Osmanlı âlemi ilmiyesinde İran tesiratı pek ziyade mahsûs (hissedilen) olduğu malumdur. Bu misalli tesirat tahtında tedris eden ve perverde olan zihinlerden zikir olunan zihniyet ve tarz tefekkürün hüküm-ferma olması tabii ise de bunun şimdiki zamanda dahi cayı kabul görmesi şayanı taaccübdür.

     Zikir olunan zihniyet ve tarz tefekkürün sebebine gelince balade beyan olunduğu üzere Cenabı Osman Gazinin matbuuna karşı durarak ilanı istiklal etmeyip bu hususun bir şekli meşruda olmasıdır. İran tarih nüvistleri mezkûr zihniyet ve tarzı tefekkürü bir veçhe ati delil ile teyid ediyorlar.

0486_0039-87_Page_05Bağdat’ta: Kürt dilaverlerini harbe giderken teşyii.

Âlemi İslam’ın kısmı şarkisinde zuhur eden devletlerin Selçukilerden maadası daima matbualarına ilanı isyan ile kesbi istiklal etmişler ve nihayet kendileri de böyle bir isyan sebebiyle tebaalarına hükümeti terke mecbur olmuşlardır. Mezkûr tarih nüvisleri o zamana mahsus olan bu hükümeti tarihiyeyi “Gazneli Devleti (Farsça: غزنویان Ghaznaviyān), 961 – 1187” Gazneviler metbûaları (tebaları) olan Samanilere, havarizmüşahları gizlik metbûaları bulunan Selçukilere isyan ile hükümeti ele geçirdiklerini vesaire vesaire diye beyan ve ispat ile müteaddit misaller irad eylemişlerdir. Osmanlı tarih nüvisleri dahi buna salik olarak şaibeyi isyandan hâli kalan Selçukilere Osmanlıları sani yapmışlardır. Zamanına göre düşünülen bu hükümeti tarihiye esastan aridir. Zira Selçukilerin müessesi olan Tuğrul Bey hep bir vakit Selatin (sultanlar) Gazneviye ye tabi olmamıştır. Onların zir idaresinden hariç olan Mâverâünnehir’den gelerek hükümet Gazneviye üzerine hücum ve katiye Horasanı elde ederek vazı esas hükümet eylemiştir.

     Kadim tarih nüvislerimizden Edirneli Ruhi dahi tarihinde bu zihniyet ve tarzı tefekkürü tafsil (açıklama) ediyor, İran tarih nüvislerinin misallerine Timur’un Emir Hüseyin’e ve Kara Yusuf’un Sultan Ahmed’e isyanla nail-i hükümet oldukları ilave ile bunları tezyid ediyor. Bununla beraber istiklali Osmani meselesini diğer suretle beyan ediyor. Osmanlıların Selçukilere filcümle intisabları olmagın mademki Selçukilerde ismi Saltanat bâkî idi, Osman Bey da’vayı Saltanat etmedi, çünkü leşkeri Moğol istilasıyle Selçukiler bi-l-külliyye (büsbütün) müste’sal (koparılmış) oldular ve Müslümanlar maslahatsız kaldılar. Oğuz neslinden Osman begin Hanlığa müteayyin idi iken Belur Beyler istidasıyla Müslümanlar maslahatı için Hanlığını kabul etti. Diyor.

     Ruhi’nin Selçukların intisalinden sonra istiklali Osmaniyi beyanı Selçukilerin inkırazı katiyyesi 704 senesinde olmasına nazaran bunun o seneden sonra olması icab eder. Mamafih bu istiklâli o suretle pek gerilere atmamak üzere müteakiben; “ama Osman Bey ve abadı ve ecdadı ba-vücut-ki (bununla beraber) Selçukilerin timarın ve ulufelerin yemezlerdi. Belki uç memleketinde kâfire kılıç vurup gazaya meşgul olup tayfalarını mal-ı ganimetle beslerlerdi. Diyerek bu intisab ve münasebatın derecesini anlatıyor ve bunun soru olup Osmanlıların mine’l-kadîm (evvelden beri) nim müstakil diye tarif olunamayacak derecenin fevkinde umur ve hususatı idariyelerinde hüküm-ferma olduklarını ima ediyor.

     Zikir olunan zihniyet tarzı tefekküre bâde her asır ve karn ibtidasında bir müceddidin zuhuru hakkındaki nazariye dahi ilâve edilmiştir. Bu nazariye icabınca yedinci karn hicriye kadar zuhur eden müceddidler yegan yegan tadat ve asır-ı mezkûr müceddetinin dahi Osman gazi olduğu gösterilmiştir. Lütfü Paşa tarihinin mukaddemesinde nazariye mufassalen tahrir edilmiş ve âli merhumun “Künhü’l-Ahbar”ında sureti muhtasarada ve tarzı diğerde bir veçhe zir ityân (bildirim) olunmuştur. Osman Han cülusunu tarihi cihanname müellifi Mevlana Neşri ve Ruhi Odnavi hususat-ı vakayı Mahmud bin Ramazan ve Efzul-l-ulema Mevlana Saadeddin bin Hasan Can ve onların muasırı Şehname köy Hakanı Seyd Lokman bil-ittifak sene tis’a ve tis’in ve sitmaide yazmışlardır ama bu hakir tetebbuunda ikisi de rais maide vakıadır. Zira ki…… Hadisi şerifi hilafına manidir. Cülusu itibari mazmûni ki afakı saltanatı sit (şöhret) ve sedasının şümulü giran na-giran güş müstemian aleme vusulüdür pes bu mani ancak bir senede hüveyda olur. Bu taktirce reis-i maide cülusları fehme akreb ve hem bu makule umur külliyesinde heyete göre selh olan senede vaki olması ind-el-fudala müstağrebdir.

     Zikir olunan zihniyet ve tarzı tefekkür ile nazariyenin tesalibinden teessüsü devleti Osmaniyenin 699 veya 700 senelerinde olduğu hakkında bir rivayet hasıl olmuş ve müneccim başı ve saire gibi bazı tarih nüvisler canibinden kabul ve kitaplarında tahrir olunmuştur. Bu suretle mebde’-i devlet (başlangıç) hakkındaki rivayet maddiyattan ziyade maneviyata istinad ettirilmiş ve daha doğrusu müşevveş (belirsiz) bir şekle konulmuştur. Ahiren bu cihet her nasılsa daha ziyade muvaffak görülmüş ve aliyenin bâlade muharriri esas tarihten ari deliline istinad edilmiştir.

     Hoca Saadeddin Efendi “Tâcü’t-Tevârih” ini yazdığı vakit henüz bu nazariye tarihi nüvisler ezhanında (zihin) cayi kabul görmemiş ve bilade bahis olunan zihniyet ve tarzı tefekkür hüküm-ferma olmakta bulunmuş idiğinden 699 senesi mübdei istiklâli Osmani olarak irad ile beraber bunun bir emri itibari olduğu hakkında da yer veçhe zir beyannayede bulunmuştur.

     Ekseri Tevarih de ibtidayı cülusu Osmani bu seneden tayin olunduğunun menşei budur. Alaeddin’in tatarlar tarafından derdest, onların Anadolu hükümetini tamamen ellerine almaları ayanı devlet ve memleketin Cenabı Osman’ın himayesine ilticaları hususatı. Ola Karaca Hisar’da bundan esbakı nasip Kadı ve hatip edip ismi samilerine hutbe okuttuğu meşhur ve kitabı tevarihde mesturdur. (1)

     <<Saadeddin Efendi tarihinin telifinde heşt-behişt “İdris-i Bitlisi’nin sekiz Osmanlı padişahı için yazdığı tarih” esas ittihaz ettiği ve pek cüzi mahallerinden maadası kitabı mezkûreden aynen tercüme olunduğu halde onun bu babdaki mufassal ifadesini tamamen almayarak bir veçhe bala bir iki satırla iktifa etmiş ve hatta tarihini bile göstermemiştir. Halbuki heşt-behişt ’de ilk hutbenin 688 senesinde muharrer olduğu gibi hadise dahi bir veçhe ati tafsil edilmiştir. Ba’adl ve siyaseti Osmani Karaca Hisar cemiyeti tamam ve âbâdanî pezirüfete ve ezahili harf ve zayi enbûhi ez kafir ve Müslüman ancak kerfetudur eyyamı cemaat mecmu azami ciheti muamelat anca mükerrer mi bu da idareyi devlet tazei Osmani herkes izakası ve daniban mecmu Müslümanı ruvi nihavend veder eyyam cemiyeti erbabı silah ve abadehum mecmu mi budend ama henüz mescid cemi ve hitabet ve ikameti cemaat peyda neşde bud ve salihayı ümit radde ancak cemaat el Cuma hac el mesakin ve aydalmay münin hamişe arzu mi nemud ve yek nöbet in ayyın din rabihdemet şıh Allah bali ki piri tarikat ve peder Osman bin Arzı Gerdend ve mahzuri cihet işanı mescit ve cami ve vazı Cuma ve ikameti hutbe rapiş ordenid gelisay hay anca bemsacit İslâm’ı tebdil fer murd ve nasib kadı ve imam ve hatib ve zikir el kab ve duadır hutbe cemaat bedestur muluk müstakil fermurd.>>

0486_0039-87_Page_06İzmit mebusu muhteremi Ziya Bey harbe giderken

        Tarihi nüvisan müteahhirin (sonuncular) zihniyet ve tarzı tefekkürleri saikasıyla kendilerinden evvel gelen tarih nüvislerin Cenabı Osman Gazinin Karaca Hisar fethini müteakip ikame ettiği Cuma namazında okunan hutbenin yalnız namına olduğunu kabul edemeyerek <<namı Sultaniye terdifen (ilâveten)>> isminin yâd olunduğunu yazmışlardır. İlk tarih yazanlardan olan İdris-i Bitlîsî’ veya Bitlisli İdris (1452-57 – 1520)nin bâlâ’de muharrir ifadesinin <<ve zikir elkab. . . . >> diye başlayan cümlesi mezkûr müteahhirin tarih nüvisanın bu kayıtlarının esastan külliyen ari olduğunu tayin ve isbat eder. Namı Sultaniye terdifen kaydı hiçbir eski eser ile tevsik ve isbat edilemez. İlk hutbenin ikamesi için vuku bulan müşavere mecmuamızda evvelce münderiç bulunan merhum Kemal Paşazade tarihinden mahreç parçada bir tafsili (açıklama) hikâye olunmuştur.(3)

     Bâlâ’deki izahat ve tebeyyünatı hülasa edilir ise salnamelerdeki (yıllık) 4 Cemaziyülevveli sene 699 tarihi külliyen esastan ârî olduğu anlaşılır. Yevmi tayin edilmeyerek 699 senesinin mübdei (başlangıç) istiklâl adi bir emir itibaridir. Bu sene ile 700 senesinin birden buna esas ittihaz olunması ziyade teşevvüşe (kargaşa) badidir.

  • – Ç/S/21 matbua.
  • Heşt behişt Nuru Osmaniye Kütüphanesi numara / 321
  • Osman Ferit Beyin makalesine müracaat, numara 33, sahife 615.

Mabadı var

MURAD BEY EFENDİYE CEVAP

     Efendim hazretleri;

     Cevabnameyi âlîlerinin birinci kısmı donanma mecmuasında intişar etti. Onun zirine (altına) ufak bir fıkra yazarak kısmı saninin, takdir buyuracağınız esbabı dolayısıyla rec’ edilemeyeceğini arz etmiştim. Onun için yalnız birinci kısma cevap yazıyorum. Evvela şurasını arz edeyim ki, bazıları hakkı acizanemdeki iltifatınız mukabilinde;

     <teessüfüm (Donanma) mecmuası gibi bülend bir kürsüden intizar ettiğim muhitte bir cevabı göremediğim içindir.>

     Cümlesini bir tahakkümü üstadane veya tahkir zayiini add ediyorlar ise de bendeniz, zatı âlîlerini iki satır yukarıda yazdığını, üç satır sonra tekzib derekesine tenzil etmekten pek uzak olduğumdan bu ciheti tezkâr (hatırlatma) ile geçiyor. Ve bu hükmü müeyyid olmak üzere.

     Emin olunuz ki dermiyan edeceğim fikir ve iddialarımın her birini medeni âlemin dârülfünûn’ların mühitleri gibi merakizi (merkez) tefekküratı nazarında kuvaidi külliye makamında kabul olunan esaslara müstenid hakikâtı ilmiye olmak üzere imlâ ediyorum.

     Cümleyi tevilesini yazıyorum. Bir kere her muharririn, her sözünü hakikat muhafazayi ilmiye şeklinde kabul etmeğe sade mantık bile müsaid değildir. Saniyen o muharrir böyle bir iddiada bulunursa biraz şayanı tekellüm (söyleme) iş görmüş olur. Zaten nasyonalizm <Nationalism) cerbanını inkâr ve bugün merakizi tefekküratı garibde hükm-fermâ olan efkârı müteassıbaneden tegafül (gaflet) edildikten sonra hakayıkı ilmiyeden bahis etmek abes olsa gerek. Bugün Paris, Londra acaba sizin düşündüğünüz gibi geniş mi düşünüyor? Acaba beş yüz seneden beri efkârı hürr eshabında (sahip) olmakla şöhretyâb olan hangi âlim gelmiştir ki taassubdan kendini kurtarmış olsun? Bugün hayatı beşere taalluk eden nokatda bile Fransız – Alman enstitüleri (institute) arasında tebeyyünü efkâr hepimizin malûmu iken daha ne söylemeğe hakkımız vardır?

     Acaba (Nationalism) hakkındaki nazariyatı ilmiye fermûde-i (emir olunmuş) âlileri gibi midir? Milletleri ayıran esâsat ne gibi şeylerdir? İşte Murad Bey Efendi! Bir takım sualler ki eğer cevapnameyi âliyelerinin ikinci kısmını derç etmek kabil olsaydı, iyice münakaşa ederdik. Nazariyatı ilmiye bahsinde hakikatten, – anı kasti olacak – tegafilinize bu milliyet bahsi kadar belki daha kuvvetli bir delil ise ruh tarih olan vesaikin kıymetini inkâr sadedinde yazdığımız sözlerdir. Siz, o satırlar ile ruhu tarihi inkâr ediyorsunuz. Halbuki koca koca ciltlere baliğ olan asarı tarihiyeniz var. Hatırıma şimdi geldi. Siz asarınızda katiyen me’haz (kaynak) göstermeyerek Avrupa’nın usulü müttehıze (kabul eden) ve meşhuresine muhalefet gösteriyorsunuz. Vesaikin kıymeti maddiyesini inkâr etseniz çok mudur? Mademki tarih vardır. Siz de müverrih olarak yazı yazıyorsunuz. Vesaiki nasıl inkâr edersiniz ki, siz harcıâlem olmuş dediğiniz silsileyi nakliyatta bir takım vesaikten mürekkebdir. Tenkit metin usulü o rapora ne kadar muteber ise tarifi müessir o kadar faideli olsa gerek. Harcıâlem olan rivayet ve nakliyata sıhhat tevatiri de izafe edemezsiniz ki. Onların vesaikten müsteharç olduğuna kail olmayasınız. Siz itikad buyurmaz mısınız ki, yüz sene sonra filan , filan gazetelerinde ihlafımız nezdinde, bizim ahlak ve müşüvarımız hakkında bir vesika olacaktır. İhlaf (yemin), o zaman saik tahriri tetkik ederek o yazılar hakkında lazım gelen hükümleri verecektir. İşte tarihin vesaikten ibaret olması bu noktadır.

     Vesika bahsinde çok söz söylemek kabil idi. Fakat senelerce tarih hocalığı etmiş bir zatı muhterem – iltizama (lüzum) demeğe mecburuz – tarihi rivayeti zaifeye müstenid ahkâmı şahsiye add eder ve yazdığı yazıları da o suretle yazar ise artık bize diyecek yoktur. Meskûkât (madeni para) bahsine gelince, bu hususta lazım gelen cevabı da erbabı ihtisas verecektir. İlmi meskûkâtı antika taraflığı nev’inden add ettikçe tabii bahis devam edemez.

     İstiklâli Osmani bahsine gelince; Refikayı meslek bu hususta lazım gelen tetkikatı icra ve mecmua ile pey der pey neşir ediyorlar. Bunlar, tarihin en son kabul ettiği usulü muvaffak olarak yazılan asarı tetkikattan olduğu cihetle bizim burada fazla söz yazmaklığımıza lüzum yoktur. Tevali (devam) eden makalât sizi bu hususta ikna edebilecek mahiyettedir. Şimdilik sözü burada kesiyorum.

Hüseyin Hazım

İSTANBUL’A! . .

                ŞU ESEN RÜZGÂRIN İÇİNDE ACEB

                        KUBBELERDEN VEYA KAFESLERDEN

                        TÜRBELERDEN VEYA MİNARELERİN

                        MAİ UFKUNDAKİ O SÜSLERDEN

                     SÜZÜLEN NEFHA; YA HABER VAR MI?

                     TÜTÜYOR GÖZLERİMDE AFAKIN,

                     YANIYOR HASRET ATEŞİNLE KANIM

                        MONT BLANC, ALP HAİL OLMASA DA

                        AH PEK, PEK UZAKTASIN VATANIM

YEDİ KATLI DEĞİL DE ONDAN MI?

GAİP OLMAZ DERİNLİĞİNDE HAYAL,

BURANIN ASUMANI SATHİDİR.

İNTİHASIZ KEBÛD İÇİNDE HELÂL,

İNTİHASIZ MEŞAİL MELEKÛT,

KÜZİHİ RENKLERLE FECR VE GURUP

BU SEMALARDA ÖYLE ŞEY NEREDE?

ANLADIM EY MUAZZAM İSTANBUL

SENSİN ÂLEMDE EN GÜZEL BELDE.

NİCE İŞARA – GAİBANE BİLE –

BİZDE MEVZU OLAN ŞU GÖLLERDE

YIKANAN, ÇIRPINAN, KOŞAN KUĞUNUN

FARKI KAZDAN ARANSA PEK AZDIR.

KOCA İKLİM ŞAİRE GÖZ YUMARAK

BUNA HASRI HAYÂL EDİŞ ACINIR.

EY SİLAHSIZ VE Bİ SECİYYE ŞEBAB

İLE HABİDGAN ASARIN

KABRİ PÜR RUHU, EY DİYARI HARAB!

BOĞAZIN, MARMARA’N, HALİCİNLE

UFKU HAYRET NÜVAZ VE Bİ PAYAN

ADALAR, KOYLARIN, CİVARINLA

PEK ŞİRİNSİN SEN EY ZAVALLI VATAN!

HER DENİZDEN KOŞUP TAHASSÜRLE

KAPANIR DALGALAR ETEKLERİNE

PERİLER GÜŞA OLAN SAHİLDE

AŞIKIN ENCEZABI BAKİDİR

ŞİMDİ TARİH OLAN KAFİLEDE

MESELA UFUK VE BAHRE HAKİM BİR

TEPEDEN SEYİR EDİN: UZAKLARDA

SERİLİP MEZÇ OLUR SEMA, DERYA

SONRA ORMANLI, DAĞLI SAHİLLER

DENİZ; AGUŞ HAN İSMİR DE,

KARA, BAZUVİ SİM YEMDE UYUR.

PÜR TENEVVÜ HUDUDU RENK AMİZ

ÖYLE ŞİDDETLİ RENKLERLE Kİ EDER

FİKRİ, HÜLYAYI MÜNŞİRAH, LEBRİZ,

YEKNESAKLIK BULUNMAZ EŞYADA;

HER TARAF PÜR TEZAT LEVN VE NAKIŞ

GÜHERİN LEMİLERLE MENBALAR,

KARLI DAĞLAR VEYA HAZARET PUŞ

TEPELERDEN KOŞUP GELEN ENHAR

SONRA LALEN VEYA MENEKŞE UFUK

Kİ BULUH BEDİİ ÇERÇEVELER.

VE UZAKTAN KANATLANAN EMVAÇ

SANILIR MARTILARLA, YELKENLER…

GECE; BU SEFERDE HER TARAF SAMET;

GÖKTE BİTAP SEHER OLAN İCRAM;

DAĞ VE ORMANLARIN İÇİNDE SÜKÛT.

NADİREN SERİLİ BİR ZİYAYI GRAM

YALILARDAN KIRIK, SÖNÜK DÖKÜLÜR.

TA UZAKTAN BALIKÇILAR YAHUT

BAZI BİR ÇİFT KÜREK SÜKÛTU BOZAR

BÜTÜN EŞBA UYUR; FAKAT DERYA

HİSLİ BİR SİNEDİR DUYAR, ÇARPAR.

VE FISILDAR YAVAŞÇACIK BAZEN:

EY MÜSELSEL SAHİL SUDA:

SİSLİ, PÜR CUŞ, UZAK DENİZLERDEN

TAŞIRIM SİNE SİNE DER AGUŞ

SİL SEBİL FİŞ AFİŞİMLE SANA.

HER CİHAN ŞULEGAH ŞEVK VE SERVED

YİNE SEN MEST VE PÜR SÜKÛN, HAMUŞ.

NE ZAMAN SAYE GÂH UMSAZIN

TAŞACAK ŞEN, BEŞUŞ VE COŞA COŞ?..

DALGASINDAN BÜTÜN ESATİRİN

YADI AHENK VE ZEMZEMATI KAN

O MUHTEŞEM FÜSUNLU MARMARA’DA

ŞEHRE PERVAZ İDİN VAPURDA İKEN

ZİLL İBHAM İÇİNDE İSTANBUL

MUHTERİZ, NAZLI BİR MELİKE OLUR.

O, SÜKUNDAR; SİZ ACUL, ASABİ..

SONRA ARTIK MİNARELERLE VATAN

SİZE AGUŞ AÇAR BİR ANNE GİBİ.

DÜŞ SABRINDA SERGÜZEŞT KORUN

KALALAR, KUBBELERLE SER VE SETAN..

HER TARAF BİR HAZİN TEBESSÜMLE;

ESKİ BİR AŞİNAYI SEVDADIR.

İDER ALAKAYI HASRET VE HEYECAN

OH SENSİN DEĞİL Mİ SEVGİLİ YURT?

SENDE HER ŞEY SEVİLMELİ, PÜR HASEDDİR;

BİR YAKINLIK BÜTÜN NAZARLARDA,

ÇEHRELER, HANDELERDE MUNİSDİR.

GELİYOR YAD PÜR TAHASSÜRÜME

SANA AİT YIGIN YIGIN ELVÂH

KİMİ PÜR İNŞİRÂH VE PÜR ÜMİT

ÇOĞU MAHZUN ACIKLI, BELKİ SİYAH

HEPSİ LAKİN SEVİMLİ, TATLI SICAK

BELKİ ZULÜM, SERAY NEFRET OLAN

LEVHALAR VAR Kİ BENCE YEİSE DEĞİL

SENİ TEKRİM İÇİN VESİLE OLUR

ÇÜNKÜ BİR SİNESİN HAZİN, NALÂN.

HALKI EFSANEDEN HEYULADAN

MÜTEŞEKKİL DİYAR SERD FÜSUN

HİSSİ ELHAM EDEN CİVARINLA,

EBEDİ TA’NEGAH CÜRMÜ CİHAN

MUHTERİZ GÖLGELER, HAYALETLER

GİBİ NİSVAN TARUMARINLA

YENİ, ESKİ HÜLASA BAM BAŞKA

TÜRLÜ ZİHNİYET VE SECİYE TAŞIR

BİR GARİP ALİM PÜR İBRETSİN.

SANA LAKİN BENİM BÜYÜK VATANIM

SANA KIYMET DEĞİL BAHAYI CİHAN;

SEN BÜTÜN BİR CİHAN KIYMETSİN.

ES EY BAD TESELLİYAT MECBUL

GEÇDİĞİN YOLDA VARSA İSTANBUL!

Cenevre,           İbrahim Alaeddin.

ALMANLARDA SECİYE VE ADET

. . . . .

Sıhhat hatırattan:

     İşret kahr âdemi temeyyüze mihenktir. <<içki insan aslının ölçüsüdür>> diyen şair ne doğru söylemiş. Hakikaten insan bir kadeh rakı, bir viski veya bir apsent yuttu, ispirtonun buharıyla kafayı dumanlattı mı kalbinde ne var, ne yok harice döker. Terbiyeli ve nazik, halim ve sakin ne adamlar vardır ki biraz fazla kaçırınca terbiyesiz ve kaba olurlar, halim ve mülayimetlerinden eser kalmaz.

     Almanların en büyük meziyetlerinden biri de sarhoş olmamaları, olsalar bile yine edeb ve terbiyeden ayrılmamaları, hürmet ve riayetde kusur göstermemeleri, tariz ve tasallut gibi hallerde bulunmamalarıdır. Aynı ırktan olan İngilizler ise bilakis. Yalnız erkekleri değil kadınları da bir viski yuvarlayınca iradelerini, metanetlerini kayıp ederler. Rezalete başlarlar. Şuna ve buna çatarlar. Hiç unutmam; Berlin’de iken bir gece Potsdam meydanındaki Piccadilly’ye gitmiştim. Orkestra şen, şuh ve râksan havalar çalıyor; herkes içiyor, gülüyor, eğleniyordu. Karşımdaki masada oturan bir İngiliz kadını birden bire yerinden kalkarak geldi, yanımdaki masada arkadaşlarıyla bira içen bir Alman delikanlının şapkasını iki metre öteye fırlattı. Sebep? . . . Delikanlının – şüphesiz bir maksada mebni olmayarak – ara sıra dikkatlice bakması imiş!

     Almanlarda en ziyade hoşa giden bir hal daha vardır ki, bu da sadelikleri. Teklifsizce ve teveccühkârane olan hissen kabulleridir. Bana sorsalar: – Tanımadığınız ve bilmediğiniz bir Alman köyünde mi, yoksa tanıdığınız ve bildiğiniz bir İngiliz şehrinde mi oturmağı tercih edersiniz?

     Bilâ tereddüt şu cevabı verirdim:

     – Alman köyünde. . . .

     İngilizler pek mağrur ve hodbindir. Ecnebilere bardâne muamele ederler. Almanlar böyle değildir. Yabancılara hürmet ve riayet ederler. Tramvayda, trende bir İngiliz tanımadığı bir kimse için asla rahatını bozmaz. Yer bulamamış, ayakta kalmış aldırmaz. Almanlar ise hemen yerlerini terk etmek veyahut nısfını vermek suretiyle minnet ve şükran altında bırakmağa çalışırlar.

     Almanların diğer bir tabiatları daha vardır ki cidden şayanı takdirdir. Burada mutavassıt ahali katiyen mesaili siyasiye ile iştigal etmez. Hayatın bu memlekette yalnız bir hedefi, bir gayesi vardır. İlim, sanayi ve ordu. Yegâne hâkim imparator, ordu da onun emrine muti kuludur.

     Almanları hasis zan edenler aldanırlar. Bu zannı tevlid eden hal kendilerinin muktesid ve hesabi olmasıdır. Bununla beraber zengin oldular mı; Müessesatı hayriyeye muavenet etmekten, milyonlarca iane vermekten çekinmezler.

     Son derece pratik adamlardır. Şimendiferlerde tuvaletsiz bir vagon yoktur. Duvardaki küçük ve müteharrik kutuya yirmi para attınız mı mini minicik bir sabunla temiz ve kullanılmamış bir havlu düşer. Bununla elinizi, yüzünüzü siler ve atarsınız.

     Yolda giderken vakit vakit kontrol gelir. Yakın istasyonları haber verir. Treni değiştirmek mecburiyetinde bulunan yolcuları ikaz eder. İcabında çantalarını kaldırıp indirmelerine de yardım eder. Buna mukabil küçük bir bahşiş verilir. Fakat memnuniyetle.

0486_0039-87_Page_09Düşmana ateş saçanlar: Sahayı harbe doğru.

     Büyük istasyonlardaki nizam ve intizam tasavvurun fevkindedir. Bu istasyonlarda hususi bir takım memurlar intizar salonlarına, büfelere gelir. Yavaş ve anlaşılabilir bir surette hareket etmek üzere bulunan treni, bu trenin uğrayacağı istasyonları haber verir. Sanki bu kâfi değilmiş gibi aynı zamanda bir makinaya basarak duvardaki büyük tabloya, söylediği istasyonların isimlerini yazar.

     İstasyonların methalinde müteaddit büyük tahta levhalar vardır. Üzerlerinde hareket ve muvasalat edecek trenlerin vakti hareket ve muvasalatları yazılıdır. Avdet ve azimet biletleri her kaç kilometre için olursa olsun kırk beş gün makbul ve muteberdir.

     Büyük şehirlerde, kaplıcalara yakın istasyonlarda kendi kendine müteharrik makinalar bulunur. Yolcular biletlerini bizzat alırlar. Bu makine bilet verdiği paranın bakiyesini de iade eder.

     Berlin’den Cologne’yaya (Köln’e) gitmek üzere bilet alıp trene râkib (binen) olan bir yolcu yolda fikrini değiştirir, doğru Paris’e veya başka bir yere gitmek ister ise güzergâhtaki istasyonlardan birinin müdürüne müracaatla biletini verir. Köln istasyonuna gelince rıhtımın üzerinde göğsünde (tutulmuş biletler) yazılı bir memur görür. Bu memura gider, Paris biletini alır. Bunun için fazla bir ücret talep olunmaz. Yalnız farkı alınır.

     Apartmanlarda kapıcı yoktur. Her kiracıda oturduğu apartmanın sokak kapısının bir anahtarı bulunur. Ya anahtarı unutursa yahut da düşürürse?…

     Bu gibilere kapıyı açmak için sureti mahsusa da bir şirket teşkil etmiştir. Birçok memurları vardır. Bunlar geceleri memur oldukları mıntıka dâhilinde dolaşırlar. Her ev şirkete mahiyye (alık) iki mark verir. Memurlarda her evin bir anahtarı bulunur. Kiracılardan biri anahtarını düşürdü veyahut sabahleyin çıkarken yanına almağı unuttu mu bu memurlara müracaatla sokak kapısını açtırır. Bunlar aynı zamanda bekçilik vazifesini de ifa ederler. Vakitsiz zamanlarda kapıları açık buldular, şüpheli bir hal gördüler mi hane sahiplerine, polis memurlarına haber verirler. Bu usül sayesinde hırsızlar pek o kadar kolay icrayı faaliyet edemezler.

     Hususi ve umumi idarehanelerin kapılarında, tramvaylarda madeni kutular vardır. Sigaralarını yarıda atmak istemeyenler buraya bırakırlar. Bu kutular göz gözdür. Ve yanlışlıkla bir başkasının sigarası alınmaması için her gözün üzerine birer numara vaz olunmuştur.

     Postanelerde halkın gişelerin önünde beklememesi, beyhude vakit kayıp etmemesi için müteaddit teraziler bulundurulur. Herkes kendi mektubunu kendisi tartar, yollar ve kutuya atar. Ekseri şehirlerde kartpostallara mahsus kutuların üzerinde şu sözler yazılıdır: <<adres yazmağı ve pulu yapıştırmağı unutmayınız!

     Tramvay biletçileri bilet verirken parmaklarını tükürükle ıslatmak mecburiyetinde kalmamak için çantalarının bir kenarında ıslak ve küçük bir sünger bulundururlar.

     Mutavassıt ailelerin ikamet ettikleri apartmanların kapılarında müstecirlere mahsus birer posta kutusu vardır. Bu kutuların üzerinde büyücek bir raf bulunur. Ekmekçiler sabahleyin erkenden getirdikleri küçük francalaları bu gözlere koyarlar. Yan tarafındaki elektrik düğmesine basarak ekmeği getirdiklerini haber verirler.

     Hemen her evde telefon bulunur. Mesela misafiriniz var, gidecekler. Araba lazım. Eviniz araba mevkifine uzak. Gönderecek adamınız da yok. Tanıdığınız bir eczacıya, bir kahveciye telefon ettiniz mi hemen bir araba çağırır, adresinizi verir, az bir zamanda araba kapınıza gelir.

     Sokaklarda dilencilere pek ender tesadüf olunur. Almanlar dilencilerden kurtulmak için de güzel bir çare bulmuşlardır. Zengin ve mutavassıt ailelerin kâffesi müessesatı hayriyeden bir veya birkaçına mensuptur. Ekseri evlerin kapılarında; burada dilenmekte fayda yok! . . . . . Cemiyetine müracaat ediniz. Hususi tastık bize memnuadır. . . . Yazılı levhalar görülür. Acaba bizde kapılarımıza böyle birer levha asmış olsak vakitsiz kapılarımızı çalan dilencilerin şerrinden kurtulabilir miyiz?

SİYASET-İ BAHRİYE’DE

HALKIN VEZAİF-İ FERDİYE VE İCTİMAYASI 

– 2 –

Hükümetin İrşâd Vasıtaları

     Bizde sefaini Harbiye’ye isim vermek âdetinin hangi tarihte başladığı sureti katiye de tahakkuk etmemiştir. Hayreddin’in, Turgut’un, Kılıç Ali’nin ve sair büyük amirallerimizin fütuhat ve muzafferiyatına iştirak eden sefain. Yalnız süvarilerinin, kumandanlarının ismiyle müterâdifen (takip eden) yâd oluna gelmiştir. Daha sonra, (Mezamorta Hüseyin Paşa ) ve (Cezayirli) zamanlarında da aynı itiyadın muhafaza edildiğini görüyoruz. Bu tarihleri müteakip, yani 1200 sâl-i (yıl) hicrisinin evâilinde (evvelinde), sefaini Osmaniye ye bazı şairane isimler verildiği anlaşılıyor; Navarin’de gark olan Osmanlı donanmasını teşkil eden sefainin isimleri bugün malüm olduğu gibi bu felaketten sonra yani 1250 tarihlerinde yeniden teşkil edilen donanmayı hümayun dahi Mahmudiye, Mesudiye, Fethiye, Hıfs-ür Rahman, Avnillah, Fettâh ve saire gibi itikadı ve Peyk-i Meserret, Firkateyn-i Pertev-Feşan, Nesim-i Zafer, Mesir-i Ferah, Gül-i Sefid, Necât-ı Fer ve saire misalli şairane isimlerle tevsim edildiği kaydı mevcudeden müstebandır. Keza, gark, eskilik ve sair esbaba mebni filodan eksilen sefainin unvanı yeni gemilere verilerek hamuleyi şerefin sene be sene tezyidi bu esnada donanmamızca da nazarı dikkate alınmış ve 1280 donanmasında bu fikre müsteniden Mukaddeme-i Hayır, Hıfz-ür Rahman, Avnillah, Mesudiye, Feth-i Bülend, vs. gibi yeni gemilere verilmiş eski isimler görülmeğe başlamıştır. Bunun ne kadar münasip ve müstahsen (beğenilmiş) bir kaide olduğu tarif etmekle biter bir şey değildir. Kuvveyi maluviyyenin mahiyeti bu vade adeta mücessem imiş gibi gözle görülür, el ile tutulur. İstikbal donanmalarımızda aynı kaidenin devamı pek ziyade şayanı arzudur.

     3 – Halka donanmayı ve dolayısıyla siyaseti bahriyeyi sevdirmek hususunda hükümete terettüb (aidiyet) eden vesaiti irşadiyeden biri de filoların sahillerde “sancak gösterme”sidir. Millet, satvet bahriyesini her fırsatta gözüyle görmelidir. Korkunç ve aynı zamanda sevimli heyeti ile bir filonun sathı deryada gezinmesi, bir limana inmesi, bir limandan kalkması kadar latif bir manzara tasavvur edilemez. Melaliki şahane gibi bi-intiha sahile malik bulunan hükümetlerde bu vazife daha büyük bir ehemmiyet alır. Filolarını her mevsimde denizlerinde, limanlarında, memleketlerinin önünde müşahede etmekle sahil halkının denize, denizciliğe meyil ve muhabbeti artar; Denizin ibraz ettiği korku küçülür. Hükümetin denizlerdeki kudret ve azameti nazarlarda şayanı hayret bir mikyasta büyür ve maneviyatı bu suretle ele alınan bir halk, hükümetin siyaseti bahriyesine daha sabit ve mukavim bir zahir olur. Bundan başka filoların sahilde sancak göstermesi, o mıntıkalarda teessüs eden ecnebi nüfuslarının yıpranıp kuvvetden düşmesine ve salihen zail olmasına en büyük sebeptir. Kuvveyi askeriyesi gözü önünde duran bir millet o kuvveti kendi karihasında büyüte büyüte gününü şecaati milliyesinin artığını his eder. Hiçbir şeyden yılmaz olur. Donanmayı Osmaninin pek az tekrar eden sancak gösterişleri, Rumeli, Anadolu ve Suriye sahilinde ne kadar müessir ve ulvi tezahürata vesile olduğu henüz hatırlardadır.

     Tekmil filoların müttehiden (birlik) ve muntazaman geçid-i resmi icra etmesi, “sancak gösterme”den mutahassıl fevaidi (fayda) tetviç (taçlama) edecek levha müstesnadır. Son yıllarda “Donanma Cemiyeti” himmetiyle icrasına başlanılan senelik bahri yarışları da burada zikir etmelidir. Donanma cemiyetlerinin mevcudiyeti, sûr saireden ziyade bu gibi – maksada doğrudan doğruya giden – teşebbüslerle anlaşılır. Bu yarışlarda hasılatın azlığı, müteşebbüslerini meyus ve azminden rücua mecbur edemez. Çünkü maksad hasılat yapmanın fevkindedir. Ancak bu güna teşebbüslerdir ki, tedricen hududunu tevsi edecek milleti denize ısındıracaktır.

     4 – bu numaraya kadar tadat edilen vesaidi irşadiye, âtinin mesuliyeti idariyesini bir düş-ü azim edecek evlat vatanın efkârını da teheyyüç (heyecan) ve tenvir etmek kudretini haiz olmakla beraber, en ziyade nesil hazar ihzarını temin eden kısma dahildir. Hükümet bilhassa âtinin zaman tefkirini (düşünme) “maarif-i umumiye” vasıtasıyla elinde bulundurabilir. Maarif-i umumiye, iptidaiye, (yarın)ın temel direği mesabesindedir. Dimağ masumu ona muhabbetinden başa hiçbir tesir ile ihtizaz etmemiş ve bunun mevcudiyeti sevmek ve öğrenmek için hazırlanmış bulunan bir çocuk, ilk süfuf (sıralar) talimde iktisab eylediği tehyicât-ı (coşku) ruhaniyenin tesirinden ilâ âhir azade kalamaz. Hepimiz, dünü bu günden ve olası günü dünden ziyade severiz. Hele elvâh sabâvetimizin (çocukluk) bir lahzasını yeniden yaşamak için atimizin on senesini bahis edebilmek semahatını daima gösteririz. En fakirinden en zenginine kadar çocukluk hatıratı herke nazarında aynı saadet vezindeki ile daima bir hayattır.

     Bundan başka, çocuk hafızası, hafızaların en metinidir. Hali sebavetinde öğrenilen şeyler üzerinden yıllar geçer; Levhayı hafızaya yeni ve bi-nihaye satırlar yazılır. Malumatı umumiye kesb-i azamet eder. Fakat esnayı sabavette yazılmış olan satırlar ebedidir. Onlar daima eski şedid ve şaşaasıyla enzar-ı tahattür önünde parlar durur.

     Siyaset-i bahriyesinin emin ve devamlı olmasını arzu eden bir hükümet, maarif-i ibtidaiyenin bu kudreti muazzamasından istifade etmelidir. Bunun için de mekteplerde ıttırâd (muntazam) tahsili temin ve ba’de telif ve intihab edilecek kitapların muhteviyatını tanzim etmek iktiza eder. Memaliki şahanede hayat tahsili başlıca maarif nezareti celilesine yüklenmiştir. Mekatibi hususiye payitahta ve birkaç merkez-i vilayete münhasır olduğu gibi bizde belediye mektepleri de mevcut değildir. Son yıllarda evkaf nezaretinin dahi memleketin cihan tahsilinde bir rol oynamak tarikini takibe başladığı görülüyorsa da evkaf mekteplerinin de – mekatibi hususiye misalli – maarif nezareti kontrolü dahilinde kalmamasına hiçbir sebep yoktur.

     Denizcilik, mektep kitaplarının her yerinde ayrı ayrı tarzlar, ayrı kuvvetlerle efkârı etfâle telkih (aşı) olunabilir. Bu babda ilk mertebeyi “kıraat” kitapları işgal edecektir. Çocukları sıkmaksızın okutulabilecek en nafi (faydalı) derslerden biri kıraattir. Maarif nezareti celilesinin 1329 da müsabakaya vaz eylediği kıraatlerin tayin münderecatı esnasında böyle bir maksad gözetilmemiş olduğu maalesef görülüyor. Kıraat kitaplarımız, Hâlâ “Fénelon” hikâyelerinden, kutup ahvalinden, Amerika ve Avusturalya ormanlarındaki maymunlardan ve bir de Fransız ve İngiliz müşahirinin terâcim-i ahvalinden mürekkeptir. Hâlbuki kıraatte gaye çocuğu okutmağa alıştırmak olduğu gibi bu gayenin tahtında müstenid bir de maksadımla vardır ki o da çocuğun zihnine memleketi ve memleketin ihtiyacatını hak ve nakış eylemektir. Bizim de hikâyelerimiz, bizim de ahvali jeolejiyemiz, bizim de ormanlarımız ve hayvanlarımız, bizim de ilmi, askeri meşahirimiz yok mudur? Ben ki – bildiğime göre beşinci ceddimden beri şu memleketin kucağında yaşamış – bir Türkoğlu Türk’üm. İlk tedrisi rahlelerinde aldığım malumata nazaran Bahri Muhid Kebire (Pasifik Okyanusu) niçün mutedil denildiğini biliyorum da Bahri Ahmer’imize niçün Ahmer denildiğini bilmiyorum. Vatanımız dahilinde en soğuktan en sıcağa kadar dereceyi hararette iklimler var. Bu ekalimde karıncadan aslana kadar her nevi ehli ve vahşi hayvanat var. Beyazdan siyaha kadar renk renk, ırk ırk, cins cins insanlar var. Ormanlar, nehirler, tatlı tuzlu göller, her şeyi, her şeyi var. Yalnız yok olan şey kıraatlerimizde bunlara müteallik malumattır. Sonra, bizde hayatı mucibi istifade müşahir mi yok?

     Kıraat kitapları muhteviyatının hin-i tanziminde bu cihetleri nazarı ittisafa almak mecburiyet-i vataniye ve milliyesinde bulunan maarifi umumiye nezareti, siyaseti bahriye gayeyi zaruriyesini takip ve tatbik edebilecek en iyi mevkidedir. 1330 senesi bidayetlerinde bahriye nezaretine tastir (yazma) eylediği bir tezkerede, kıraat kitaplarına derç edilmek üzere İtalya ve Balkan seferlerinde Osmanlı bahriyenin ibraz eylediği şehamet ve besalet sahnelerinin tasvir ve tahkiyesini taleb etmiş. Eğer maarif nezaretinin bu teşebbüsü vaki ise ve bahriye nezareti celilesi kıraat kitaplarına şayanı derç bu gibi makâlatı hazırlayıp gönderirse, maksadımızın bir kesimi husul bulacak demektir. Mehaza tarihi bahriyemizin 1327 den sonra başlamadığını burada her iki nezaretin piş-i enzarına koymak lazımdır. Kıraat sahifelerinde evladı vatanın piş istifadesine vaz edilecek idi ve şanlı sahneler, bilhassa donanmamızın devri şevketine ait olduğundan ve hâlbuki bu seneye kadar okunan kıraatlerde edvarı maziyi bahriyemize müteallik dersler, fıkralar tamamen muharrer olup sıra meşrutiyet bahriyesine gelmiş bulunmadığından, birinci olarak başlanılan bu işde bilumum tarihi bahrimiz hatırlanmak iktiza ederdi. Me’mûldür ki (ümit) bahriye nezareti maarifin – bittabi sehven – vaki olan zühulünü esbabı mucibe ibrazıyla tashih edecek surette hareket eder.

     Maarif nezareti celilesi, kıraatten maada tarih, eşya dersleri, coğrafya gibi ilim ve fünuna müteallik kitapların da dahi aynı gayeyi takip edebilir küçük ve büyük tarih kitaplarımızın kâffesi – Tevfik Paşa ile Ahmed Refik Beyinkiler müstesna olmak üzere – sivil kalemlerin mahsulü himmetidir. Ve bu sebepten naşi asarı mezkürede muharebelerden ziyade umûr-i idariye, medeniye ve ictimaiyenin tetkik ve teşrih edilmiş olduğu zan edilirse bu zan yanlıştır. Çünkü bilcümle Osmanlı tarihleri – mektep kitaplarını murad ediyoruz – ser-a-ser ahvali harp ve darpdan bahistir. Mektep tarihlerinde başlıca vukuat ve tekâmülat bahriyemiz nakız (karşı) ve kısmen mensidir (unutulmuş). Bu kitapları birer birer okuyup sınıfları dolaşan ve nihayet mektep kapısından dışarıya çıkan bir şâkird (talebe), hafızayı malumatını yokladığı zaman orada, milletinin kuvveyi bahriyesine müteallik bir hülasa bulamaz. Barbaros, Preveze ve Turgut isimlerinden başka bir şey hatırlayamaz. Bunlar hakkındaki malumatı da eksik olmaktan kati nazar mazurdur.

     Hakikatte ise, bu milleti muazzamanın denizdeki muharebe ve galebeleri karadakilerden az değildir. Türkler denizde ve karada adeta muvazi iki saf-ı harp halinde yürümüşlerdir. Tarih kitaplarında bu noksanın ikmali zamanı artık gelmiştir. Maarif nezareti tarih-i Osmani programlarında bu ciheti erbabıyla bil istişare kararlaştırmalı ve muhteviyat cetveline – kitabın hacmi nispetinde – iktiza eden muvad ve fıkratı ilave etmelidir.

     Eşya dersleri şakirdana denizlerimizi, onların ahvali tabiiye ve aklimiyesini, muhteviyatını, münafiini ilh. öğreteceği gibi tedrici bir surette bir yelkenlinin ormanda ağaç halindeki zamanından gemi şekliyle denize indiği ana kadar geçirdiği bütün safahatı, hali hazır sefaini harbiye ve bahariyesini, vesait-i hazıreyi harbiyeyi, bahriyenin lüzumunu, bahri memleketleri, donanma cemiyetlerini, efradı milletin vezâif-i bahriyesini, eslihayı harbiyeyi hazırayı ve saireyi de sevile sevile talim edebilir. Bütün bu malumat bir çocuk için, tuğla ve kiremit imalinden, muhtelif aşılardan, altın tuzunun ihraç ve tasfiyesinden, ipek fabrikalarından, ağaçları hikâyelerinden daha az kıymettar değildir.

     Coğrafyaya gelince, bunun mekteplerde icra ettiği tesir hemen kıraat ve tarih mertebesindedir.  Maatteessüf bu fende, şiddetle mecbur takibi olduğumuz gayeyi bahriye katiyen nazarı insafa almamıştır. Mesela mektebi ibtidaiyede resmen okutturulmakta bulunan bir milli coğrafya vardır ki bunda hükümeti Osmaniye’nin kuvveyi askeriyesi meyanında donanmanın ismi bile görülmez. Kıyafeti askeriye levhalarında bir tek bahriye üniformasına tesadüf edilmez. Limanların ehemmiyeti ticariye ve iktisadiye sine dair bir söze rast gelmez. Biz, himmeti de maruf umumiye nezareti celilesinin vatan perverliğinden bekliyoruz. Bir coğrafya “telif” etmek o kadar kolay bir iş olmasa gerektir. Memleketimizin hudutları devrinde üç nispetinde denizdir. Ve bu denizlerde binlerce ticaret limanı mevcuttur. Binaenaleyh bu memleketin bir coğrafya askeri ve ticarisini yazmak için umuru bahriye ve ticariye de büyük bir vukufa ihtiyaç der-kârdır. Bu maksad dahi yalnız, müsabaka münderecatının gayeye doğru tanzimi ve müelliflerin bu suretle icbarı tarıkıyla temin edebilir.

     İngilizler ve Almanlar, riyaziye kitaplarının misallerini bile muvâdd (maddeler) bahriye ile doldurmuşlardır. Hesap derslerinin bu hususta oynadığı rol gayet büyüktür. Faraza her bahsin nihayetine tezyil (ilave) edilecek mesailin mutlaka iki musluklu su sarnıçları, amelenin duvar yapması, kömür ve odun bahisleri gibi şeylere hasrı icab etmez. Mesele tanzim etmek için deniz ve gemi ne kadar vasi bir mevzudur! Haliç Der-saâdet hakkında bir mesele, çocuğa yine o bahsi mümarese (alışma) ettireceği gibi aynı zamanda Halicin tûl’ünu, arzını, umkunu, akıntısını da öğretebilir. Ve bütün sahillerimizin imtidadı, limanlarımız arasındaki mesafe, sefaini harbiyeyi hazıranın her nevinin azami süratleri ve daha sair bahri mebhasları (arama) bu tarz-ı nevin ile hesap ve hendese dersleri içinde şakirdane – his ettirmeyerek – efham etmek mümkündür.

     Mekatib-i umumiyede şakirdanın denizle, denizcilikle ünsiyyeti (alışkanlık) için bir vasıtayı müessire de (bahri marşlar)dır. Birkaç sene evvel ilan-ı meşrutiyetin mesti saadetiyle dökülen marş baranı arasına (Barbaros marşı), (Hamidiye marşı), (Donanma marşı), (Mekteb-i bahriye marşı) gibi şeyler de karışmış idi. Bütün tarih ve musiki hatalarına rağmen bunlar bile temini maksada doğru mühim bir hatve teşkil ediyordu. Mekteplerimizde elyevm mecburi surette talim edilmeğe başlanan (gına= ezgi) derslerinde bahri marş ve şarkılar layık oldukları mevkii ehemmiyeti almalıdırlar. Geçenlerde bir hususu mektebin önünden geçerken gına dershanesinden kulağıma, hüzzam makamına ait şu şarkının zemzematı (nağme) geldi:

                   “Keşke görmeyeydi gözüm sen gibi yek-tâ güzeli;

                     Rahatım yok o güzel çeşmini gördüm göreli!”

Ve yavrucaklarımız bu âşıkane sözleri bilseniz ne derin bir hazz-ı masumane ile bir ağızdan terennüm ediyorlardı. . . . Gına muallimleri ve bu muallimler üzerinde hak teftişi haiz olanlar; Bu memleketin, rakik-ül-kalb (merhametli), hissi, sinirli ve sonra gençlikte pomatalı, lavantalı, kadın lehçesinde çocuklara değil; bilakis sert, muhabbetli, erkek kıyafetli ve yüreğinde Türklüğün i’tilâsı (yükselme) imanı çarpan mert ve kahramanlara istinad ettiğini anlamalıdırlar. Musiki, terbiyeyi hissiye ve vicdaniye emrinde pek mühim bir ameldir. Musiki ile bir mecnunun tedavisi kabil olduğu gibi bir akıllının tecennün (delirme) etmesi de mümkündür. Milletlerin seciyesi, milli musikilerinden anlaşılabilir. Bir seciyeyi erkekten kadınlığa, merdânegiden (mertlik) inceliğe tahvil edebilecek bir musikiden sarf-ı nazar etmek ihtiyacındayız.

     5 – Halkın bahri gayeye nazaran sevk ve irşadında hükümete tevci eden bir vazife dahi memleketin bir (tarihi harb-i bahri)sini yazıp neşir etmektir ki, bu doğrudan doğruya bahriye nezareti celilesinin yed ikdarındadır. Velev muhtasar olsun böyle bir eser, mekteb kitaplarının telifinde erbabı ilim ve irfana pek büyük bir suhulet bahş edecektir. Bir tarihi harb-i bahriden, kıraatlerde layık sahneler, fıkralar, hikayeler çıkarılacağı gibi; Mektep tarihlerinin ve coğrafyalarının tarzı telifi üzerinde dahi bu eserin tesiri azimi olur. Bundan maada, bütün okuyanlar, mazinin kalın perdeleri ile örtülmüş en şanlı, en yüksek muvaffakiyet bahriyemizi görerek, bugün niçin ecdadımızı o yolda takip ve tenzire kendilerine sorarlar. Halk daima bildiğine gider.

     Binaenaleyh hükümet, ittihaz ettiği gaye ve hedefi ona ola bildirmeli, sevdirmelidir. Bunu müteakip sevk ve tevciye vazifesi son derece kolaylaşacaktır.

GOETHE

. . .

     Geniş bir vadinin ortasında, muhteşem bir nehrin saf ve sakin suları. . . . Şurada burada birkaç deste yeşillik ve kenarlarında nehrin tevkif ettiği çiçekli adalar.

     İşte şair Göethe’nin evvelce mesut ve şiddetli vakalarla müheyyiç (heyecan) hissiyattan biri geçen hayatını hatırlatan levha; Hissi, şairane ser-güzeştelerle (macera) süslenmiş ve şayanı hayret eserler tevlid eyleyen iklim. Büyük, temsili nehrin çiçekli cezireleri.

     Johann Wolfgang von Goethe, 1749 senesi 28 Ağustosunda Frankfurt am Main’da dünyaya gelmişti. Pederi cihetinden pek fakir bir aileye mensuptu. Demircilikle iştigal eden büyük babası bir otelcinin dul zevcesiyle evlenmişti. Pederine gelince, hukuktan mezundu ve bilahare imparatorun nezdinde müşavir has olmak şerefini kazanmıştı. Sanayi ve edebiyatı pek ziyade seven âlim ve biraz sert bir adamdı.

     İtalya’da icra etmiş olduğu bir seyahatten oldukça güzel bir mahkûkât (kazıma resim) koleksiyonu getirmişti. Zengin bir kütüphanesi vardı. Ve bilhassa mükemmel bir tarih tabii hücreyi iştigaline malikiyetinden dolayı son derecede mağrur oluyordu.

     Validesi on yedi yaşında iken Goethe ile evlenmişti. Peder Goethe o zaman kırk yaşında bulunuyordu. Kadın iyi bir burjuva ailesine mensuptu. Pek ziyade neşeli, hayr-hah (iyiliksever) ve zeki olduğundan oğlu Wolfgang ile kızı Cornelia için bir valideden ziyade samimi bir dost ve müşfik bir hemşire muamelesi ediyordu. İşte günün birinde; <<Ben hiçbir zaman ne kimsenin harekâtını tashihe, ne de yaşayan ruhu rencide etmeğe çalışmadım.>> sözünü söyleyecek valide bu kadındır. Genç Wolfgang’ın babasından başka üstadı yoktu. Müşavir has oğluna Almanca ve Latinceden maada pek mükemmel bildiği İtalyanca ve Fransızcayı da öğretmişti. Delikanlının Leipzig’e tetebbuâtı ziyadeleştirmeğe gideceği güne kadar oğlunu ilmi hukukun malumatı ibtidaiyesiyle behre-dar (hisseli) eden babasıydı.

     Goethe’nin dimağı üzerinde mühim bir tesir icra eden vaka, 1759 da Frankfurt’un Fransız taburları tarafından işgali zan olunmaktadır. Kumandan Kont de Turen müşavir has’ın hanesinde beytûtet (geceleme) eylemişti. Sanatkâr ruhlu, büyük bir adam olduğundan derhal şehrin en meşhur ressamları kumandanın etrafını sardılar. Bu sanatkârlar karşısında hayran kalan genç Wolfgang bütün saatlerini onların çalışmasını seyir etmekle geçiriyordu. Orduyu müteakiben bir komedi kumpanyası gelmişti. Verilen bütün oyunlarda delikanlı ispatı vücut ediyordu. Her ne kadar daha pek genç ise de, yavaş yavaş Wolfgang’ın ruhunda sanayii nefise ye, bilhassa edebiyata karşı büyük bir zevki bedii uyanmağa başlamıştı.

     İşte tam bu esnada sarayda hayatının ilk ser-güzeşti vukua geldi. O aralık bir takım çapkınlarla tanışmış ve onlarla birleşmişti. Wolfgang az kalsın başkalarının yazısını taklit ile cer menfaat etmek gibi fena bir işe sevk eyleyeceklerdi. Beraber arkadaşlık ettiği bu delikanlılardan birinin Gretchen isminde güzel bir yeğeni vardı. Goethe bu kızın cazibesine mukavemet etmek için pek ziyade çalıştı. Fakat gün geçtikçe muhabbeti daha ziyade artıyordu. Vakıa Goethe kızın da nazarı dikkatini celb etmişti, fakat kız henüz onu bir çocuk addediyordu. Delikanlı onu hakikaten derin bir muhabbetle sevdiğini bütün kanaatıyla anladığı gün hırsından hüngür hüngür ağladı. Ve daha uzun bir müddet çocuk addedilmemek için kızla olan münasebetini kat eyledi. 1765 de Leipzig’e gitmişti. Orada diğer bir ser-güzeşti âşıkane geçirdi. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, bu tarihten itibaren nereye giderse mutlaka yeni bir aşka giriftar olacak, kalbi daima bir hissi muhabbetle çırpınacaktır. İkamet edeceği her mevki mutlaka onun bir hikâyeyi garâmını (arzu) saklayacaktır.

     Leipzig’de âşık olduğu dilber, kendi otelcisinin kızı Kätchen Schönkopf (Anna Katharina “Kathchen” Schönkopf) idi. Onu pek samimane bir muhabbetle seviyordu. Fakat ortada hiçbir sebep olmadığı halde kıza öyle kıskançlık sahneleri icat etti ki nihayet tahammülü tükenen genç maşukayı yanından kaçırdı. İlk komedisi olan “Aşkın hevesâtı”nı bu kız için yazmıştır. Bu zamandan itibaren, hakikatte kendisine saadet yahut ıstırap veren her ne varsa onları şiire tahvil ile yazımını âdet edindiğini itiraf eylemektedir. Kendisi için bu, dimağı dinlendirecek en güzel çaredir. Filhakika, Goethe’nin eserleri – bilhassa manzumeleri – hayatının en sadık in’ikâslarıdır.

     Üç sene sonra, tekrar Frankfurt’a döndü ve kendisini hayat ile memat arasında bırakan bir hastalıktan henüz yeni kurtulmuştu.

     Mamafih tekrar iktisabı kuvvet eder etmez, tetebbuatını ileri götürmek lazım geldiğini düşündü ve 2,Nisan,1770 de Strazburg’a azimet eyledi.

     Strazburg’da ikameti bir sene sürecekti. Fakat bu bir sene Goethe’nin tarihi hayatı için pek mühimdir. Orada Johann Gottfried Herder isminde birisi ile tanıştı. Artık hayatta takip edeceği yolu kati surette tayin için Goethe bu adama tam zamanında tesadüf eylemişti. Goethe’nin tâli’ edebiyatına Herder’in pek derin bir nüfuzu olduğu muhakkaktır. Üsluba büyük bir ehemmiyet atıf etmek lazım geldiğini kendisine anlatan Herder olmuştu. Goethe o vakitten itibaren bilcümle asarında üslubunu mütemadiyen işlemekten ve sağlam, temiz bir lisan ile bedialar vücuda getirmekten hiçbir zaman geri kalmadı. Fakat Goethe’ye asıl yolu gösteren şüphesiz Herder’dir.

     Herder’in zalimane tenkitleri ve nasihatleri Goethe’yi büsbütün başka bir adam yapmıştı. Alman edebiyatı hakkında beslediği en ufak fikri olmazdı ki Herder tarafından münakaşa edilerek bir anda ehemmiyetten düşmesin!

     Zaten yeni doğan bütün sanatkârlara bir münekkıd ve rehber lazımdır. Kamer ışık verebilmek için uzakdan gelen bir şu’leye, güneşin aksine muhtaçtır. Bunu Goethe de his etmişti. Artık anlamağı öğrendim. Şimdi şiiri büsbütün yeni bir şekilde ve başka bir dimağ ile görüyorum. Hem bu görüş pek ziyade zevkime gidiyor diyordu.

     Bu aralık Goethe çiçekli bir hayat yaşıyordu. Strazburg’da Virjil’in şiirleri kadar tatlı bir ser-güzeşt geçirmişti. Goethe’nin pek samimi görüştüğü arkadaşlarından biri Strazburg’a karib Sessenheim isminde bir kasabadaki ufak bir kilisenin rahibini ara sıra ziyarete gidiyordu. Rahibin iki dil-rübâ kızı vardı. Hiçbir güzel çehreye karşı lakayt kalamayan Goethe’nin büyük kız hoşuna gitmiş ve Frederike ismindeki bu nevcivanla derhal şiir garam başlamıştı. Kız da Goethe’yi seviyordu. Bu tatlı hayat volkanının imtihanlarını muvaffakiyetle vererek memleketine döneceği zamana kadar devam etti. Frankfurt’a döndükten sonra biçare kızı münkesir aşkıyla yapyalnız bırakmıştı. Goethe kendi sayiine dâhil olur olmaz o müşfik Frederike’yi kâmilen ferâmûş istedi, fakat kızcağız onu hiçbir zaman unutmadı ve kendisini evlendirmek istedikleri zaman;

   – Goethe tarafından sevilen bir daha hiç kimsenin olamaz. Sözleriyle izdivaç teklifini ret eyledi.

     Fakat pek yakında Goethe yeni bir ser-güzeşt ile karşılaşacak ve bütün ser-güzeştlerini en meşhuru olan bu vaka neticesinde Verner ismindeki şaheseri vücuda gelecektir.

     Frankfurt’a geldikten sonra bazı hukuk işleriyle iştigale başlamıştı. Nihayet şehirden tekrar müfârekat ederek Wetzlar’a müteveccihen yola çıktı. Kralın meclisi Wetzlar’da bulunuyordu. Orada, Kestner isminde bir kâtip ile tesisi uhuvvet eyledi. Hâkimlerden birinin Charlotte Buff ismindeki kızını bu genç kâtibe nişanlamışlardı. Goethe’yi Order Totonik’in riyasetinde bulunan zata takdim ettiler ve Charlotte’yi ilk defa orada, babasının yanında gördü. Goethe’nin tasvirine bakılırsa Charlotte o kadınlardandır ki insanda şedid bir hissi muhabbet uyandırmadığı halde herkesi cazibesi altında esir bulundurur. Hâsılı işte Goethe şimdi de dostunun nişanlısına âşık olmuştu. Şüphesiz bu sergüzeşt genç şaire yeni bir hikâyeyi garam daha ilham edecekti. Çünkü şimdiye kadar daima kendi ihtisasat hususiyesinden mülhem olmuyor muydu? Fakat eğer büyük bir vakayı feciye şairin kalbinde pek derin bir tesir bırakmasa idi, tekrar Frankfurt’a gelir gelmez Goethe’nin yazmağa başladığı “Genç Werther’in Acıları” acaba şimdi hepimizin tanıdığı meyus Wertere mi benzeyecekti.

     Bu aralık Goethe’yi son derece bedbin eden vaka Watzlar’da tanıdığı George Elem isimli bir delikanlının intiharıdır. Bu intiharın sebebini öğrenmek ister misiniz? Ekseri intiharlara sebep olan ümitsiz bir âşk. . . . George Elem, bir sefaret kâtibinin karısını seviyordu. İşin en garibi, intihar için kullandığı silahı George Elem’in Kestner’den iare etmesidir. Amiri ve dostu olan bir adamın zevcesini seven zavallı George Elem ile Kestner’in nişanlısına âşık kendi şahsı arasında bir müşahebet bulmaktan Goethe nefsini men eyleyemedi. Dimağında bu düşünme uyanır uyanmaz artık Almanya’nın en büyük şairlerinden biri, Werther vücuda gelmişti.

     Fakat Werther’i tab ettirmezden evvel, Goethe, Götz von Berlichingen mit der eisernen Hand),1773 namında bir dram neşir eylemişti. Vakıa bu eser oldukça şayanı dikkat ise de William Shakespeare’in Julius Caesar’ın altında yazıldığı pek aşikar idi. Esasen İngiliz faciası ile Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri Goethe’nin ruhunda pek derin ve nafiz izler bırakmıştı. Mesela tabiatı anlamak ve sevmek için duyduğu hissi bediiyi Jean Jacques Rousseau’ya borçludur. Goethe’nin eserlerinde ilk tesirleri Shakespeare ile Rousseau hâsıl etmiş ise de, İtalya’da yaptığı bir seyahatten sonra tarzı atiki sevmeğe başlamış ve o zamandan beri Ömer’e, Aristofanes perestişkâr kalmıştır. Artık o, eski ve klasik edebiyatın hasr ve rakid menbalarında ruhunu teskin eden bir Alman dâhisidir.

Fenni mübahaseden:

SİNEMADA. . .

. . . .

Şerit nasıl doldurulur?. .

     Geçen nüshamızda sinemanın kısmı fenniyesini ve esasını yazmıştık. O bendimizin bidayetinde, asrın bu, son vasıtayı temaşasını zikir ederken, buğday ve kömürden sonra üçüncü olan mevkii istihlâkı sinemanın tuttuğunu da söylemiştik. Bu hususta ele geçirdiğimiz yeni malûmatı vermekle beraber her birimizin zevk ve rahatla seyir ettiğimiz, o hayali müteharriki muhtevi şeridin ne gibi fedakârlıklarla, nasıl doldurulduğunu yazacağız. Tahmin edildiği gibi zahiri şeyler değil hakikaten tehlikeli harekât ve ameliyattan çekinilmediğini arz edeceğiz. Ve bu suretle sinematograf hakkında verdiğimiz zübde-i tatmim (tam özet) etmiş olacağız.

     İtalya’da münteşir Tribuna gazetesinin tetkikata mübteni olarak verdiği malûmata ve bu babdaki asarı münteşireye nazaran sinemacılığın bütün şüabatına tahsis edilmiş olan sermayenin miktarı 12 milyar Frank’a baliğ olmaktadır. Menabi-i esasiyeden alınması inanılmayacak olan bu miktar, sarfiyatı umumiyeyi beşeriyenin çokluk itibariyle üçüncüsünü teşkil ediyor. Verdiğimiz şu malûmat harbi umumi ilânından biraz evveline ait oluşuna nazaran ihtimal ki, hâlâ mütezayiddir. Yalnız Fransa’da sinema duhuliyeleri mecmuu bir senede 16 milyon Frank’a baliğ olmuştur. Bunun nısfı Paris şehrine aittir. Senede sekiz milyon olursa günde 24 bin Frank eder ki; Paris gibi bir şehir için hiç de istikşâr edilecek bir miktar değildir. Şehrimizde sinemacılıkla iştigal eden bir zattan aldığım malûmata nazaran İstanbul’daki sinema salonlarının mecmuu 260 a varmaktadır. Halkın bu rağbetine mukabil şerit amilleri de her türlü masraf ve fedakârlığı göze alarak o rağbeti idameye çalışırlar.

     Her hangi bir piyesi şeride almak için tesadüf edilen müşkülatın en büyüğü aktör ve aktrisler meselesidir. Her biri bir tiyatronun mukaveleli sanatkârı olan bu adamlar sabahleyin ancak iki, iki buçuk saat kadar boş olan vakitlerinde bu işi yapmaktadırlar. Alelade piyesler müteaddit defalar prova edildiği halde sinema piyesleri bu letafetten mahrumdurlar. Çünkü; Prova, umumi prova ve birinci ve ikinci temsiller hep bu müddet zarfında yapılır. İki defa temsile sebep ihtiyaten bir piyesin iki şeride alınmasıdır. Biri bozuk çıkarsa diğeri elde kalır. Bu ihtiyat yapılmazsa, bir sanatkâra yalnız bir sabah için 2000 – 3000 Frank verildiğine göre iyi alınamamış bir piyeste ne kadar ziyan olunduğu tahmin edilir.

0486_0039-87_Page_13Fransa afakında: Alman zeplinleri.

     Bu hususta tesadüf edilen ikinci müşkül de, sinemanın hakikati gayet ayan görmesi ve göstermesidir. Bilhassa role göre aktör bulmak meselesi daima nazarı dikkate alınmalıdır. Filvaki, tiyatrolarda da böyle ise de orada aktöre göre rol bulurlar. Fakat sinemada faraza: yaşlıca bir adam bir genç rolünü ifa ederse pek gülünç olur.

     Sahneyi temaşanın da bu meselede tesiri çoktur. Victor Hugo’nun “Mary Tudor” piyesinde hakiki ve tarihi ve eski mobilyalar kullanılmıştır. Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902) nın “Germinal” (1885) ismindeki piyesi kuzey Fransa’da bir şehirde Montsou (Marel) madenlerinde temsil edilmiştir. Mösyö Hennien’in yazdığı “dük Danjan’ın katli” ismindeki piyeste aktör tarihteki bütün safahatı temsil için müteveffa dük’ ün geçtiği hendek kapısından mahkûm vaziyetinde geçmiş ve ba’delfevt, sureti hakikiyede defin edilmiştir. Bütün tarihi piyesler daima hakiki sahnelerinde vukua geldiği yerlerde temsil edilmektedir.

     Sinemada hakiki olmayan bir şey varsa o da; renklerdir. Pembe ve kırmızı renkler şeritte siyah olarak çıkar. Menekşe rengi, eflatun ve mavi renkler de beyaz görünürler. Eğer mümessiller sarı yahut yeşil renkli elbise giyerlerse urbanın incelikleri katiyen görünmez. Eğer kuvvetli bir ziya altında beyaz elbise de giyilirse aynı netice elde edilir. Bu hususta en muvaffak renk gri dediğimiz, kül rengi ve gümüşi renklerdir. Pek yeni esvap ziyayı bel’ etmesi hasebiyle katiyen muvafık değildir. Ve yeni urba giyen aktörler manken gibi görünürler.

     Renk meselesi elbisede olduğu kadar dekorlarda da düşünülmek lazımdır. Bunlar da gri renkte olacak, duvarda renkli tablo olmayacak ve kara kalem resimler bulunacaktır. Mamafih bütün bu muhasır yakında hal edilecektir. Renkli fotoğraf meselesinin hal edilmesi renkli sinema şeridi alınmak imkânını husule getirmiştir. Geçen sene Commun kumpanyası renkli birkaç şerit doldurmuştur. Renkli şeritten maksadımız her gün gördüğümüz renkli şeritler değildir. Onlar sonradan boyanmış şeylerdir. Bahis ettiğimiz renkliler makinanın resmi aldığı esnada hakiki rengiyle alınanlardır. Filvaki bu şeritler biraz pahalı olmakta ve sürati hassasiyeti itibariyle diğer şeritlerden 60 misli daha ağır his etmektelerse de bunun da yakında kolayı bulunacağına şüphe etmemelidir. Şimdiki halde renkli şeritlere alınabilecek resimler uzak veya hareket eden aksamı az olan menâzırdır.

     Sahne, levazım ve renk itibariyle olan şu meselelerden başka mümessilin katlanmağa mecbur olduğu mezahim ve mahallin de şayanı nazardır.

     Bir sinema mümessili icabına göre yüzmek, dalmak, çıkmak, koşmak, düşmek, kızak kaymak, boks yapmak hülasa bütün spor şubatında mütehassıs bir pehlivan tam “Athlete Complet” olmak lazımdır. Geçenlerde şehrimizin muhtelif salonlarında temaşa ettirilen “Ölüm feneri” ismindeki şeridi doldururken bir aktris ile bir çocuk fener kulesinin tepesinden denizdeki gemiye merbut ve dalgalı bir denizin üzerinden geçen 60 metre tûlunda bir ipi bilek kuvvetiyle kat eylemiştir. “Lokomotifte bir cinayet” ismindeki şeritte 100 kilometre süratle hareket eden ve iki lokomotif tarafından cer edilen bir trende arkadaki lokomotiften öndekine – korkuluklara tutunarak geçen aktörün hareketi az tehlikeli değildir. “Facialı Köprü” ismindeki şeritte madam Grate isminde bir aktris tamamıyla giyinmiş olduğu halde 40 metre yükseklikten nehre atılmıştır.    

     “Yanan altın” ismindeki şeridin safahatından birinde bir balıkçı kimsenin tamamıyla ve içerisinde bir taife ile yanmasını icab eder. Felemenk’te Kânunuevvelde temsil edilen bu sahnede taife rolünü Mösyö Sablon isminde bir aktör yapmış ve yüz litre benzin, 50 litre katran ile mülemma ve ambarı ot dolu olan gemiye vücudunda petrole bulanmış çuval bezleri sarılı olan aktör ateşe verilmiş ve baştanbaşa gemiyi kat eyledikten sonra kendini denize atmıştır. Denizin şiddeti biçarenin bir çeyrekten fazla bir müddet taht-l-sıfır 10 – 15 derece bir soğukta su içinde kalmasına sebebiyet vermiş ve güç hal tahlis edilmiştir.

     “Hayat için tayerân” ismindeki şeritte alevler arasındaki bir kalenin tepesinde bir kadın görünür. Kurtulmak ihtimali mefkud, ufuktan bir tayyare görünür, gelir, kalenin tepesine bir ip sarkıtır. Ve felaketzede kadını bu suretle kurtarır.

     Harikuladelik göstermek icab edince Amerika’yı nazarı dikkate almak lazımdır. Bu hususta cüret rekoru, dereceyi nihayesi Amerikalı bir artistedir. Bu adam, güzelce karnını doyurduktan sonra madeni bir mermi şeklinde üç metre uzunluğunda 90 santim kutrunda çelik bir üstüvane içerisine girmiş ve 400 kiloluk bir barutun iştialiyle 1000 metrelik bir irtifaya fırlatılmış orada da tertibatı mahsusa ile bir (paraşüt = sükûtiye) açarak kendini boşluğa bırakıvermiştir. Aşağı düştüğü zaman biraz sersemlediğini fakat fazlaca yediği yemekten mi? Yoksa darbeyi iştialden mi olduğunu tayin edemediğini beyan etmiştir.

     Sanat yolunda terki hayat edenler, duçarı tehlike olanlar meyanında sinema mümessillerine mühim bir mevki ayırmak icap eder. Cenubi California ormanlarını tahrip eden büyük yangından bilistifade “Ateş Mahsuru” ismindeki şeridi alevler arasında doldururken mümessillerden birisi alevlerin arasında kalmış ve diri diri yanmıştır. Bunun gibi birçok mehlekeler sinema mümessillerinin her gün sergüzeşt sanatlarında görülür.

0486_0039-87_Page_14Alman İngiliz tayyareleri arasında harb-i hava-i.

     Şu tafsilatı aldıktan sonra bir sinema şeridinin ne kadar fedakârlıklarla elde edildiği anlaşılır. Dekor ve emsali masariften maada “figurant” denilen kuru kalabalığı teşkil edenlerin beherine her sahneye çıkışta beş Frank verilmektedir. “Mari Tudor” şeridinde 300 kostüm kiralanmıştır. “Vatan” ismindeki şeridin elbise masrafı 15000 Franktır.

     “Neron” ismindeki şeritte yalnız Roma’ya yangını için 30000 Frank sarf edilmiştir. Victor Hugo’nun “Sefiller” piyesini sinemaya koymak için 120000 Frank sarf edilmiştir. “Bir kazayı müntekimane” ismindeki şeritte son süratle gelen iki lokomotif sureti hakikiyede birbiriyle çarpışarak paralanmıştır. Bu uğurdaki masraf 250000 franktır. “Quo vadis” 300000 Frank’a mâl olmuştur. Şimdiye kadar sinema şeridi doldurmak için edilen en büyük masraf meşhur “Titanic” faciasını gösteren “Atlantic” ismindeki şeridin doldurulması için yapılmıştır. Bu uğurda 15000 tonilatoluk ahşap bir gemi yapılmış ve 500 yolcu ve 300 tayfa tedarik edilmiştir. Bütün bu adamların en iyi yüzenlerinden olmasına itina olunmuştur. Bu gemi açık denizde ve sinema makinası önünde batırılmıştır. Bütün bu mümessillerin hayatı sigortaya konmuştur. Mecmu masraf bir milyon franktır.

     İşte verdiğimiz üç, beş kuruşta bütün bu mümessillerin, mürettebatın, ölenlerin, yananların, batanların hisseyi intifaı olduğuna göre istiksâr edilmez zan ederiz.

     Medeniyet ilerledikçe zevki, ihtiyacı, ihtisasatı da böyle başkalıklar gösteriyor.

B. İdrisi

TALİM VE TERBİYE

     Talim ve terbiye her millette bir takım esaslara rabt edilmiştir. Bu esaslar, uzun tecrübelerin, bir intihabı medid tekâmülünün neticeleridir. Bunlara tevfik ve şerait hususiyeyi milliyeye terfik edilmeyen talim ve terbiye matlubu olan neticeyi vermekten aciz kalır.

     İşte bizde nesli atinin bir sureti mahsusada yetişmesine sarfı himmet olunduğu şu sırada meşahir garbın talim ve terbiyeye dair bazı esarını tercümeye lüzum gördük. Bu tercümelere mütalaat hususiyemizi de ilave edeceğiz. Bu teşebbüse Herbert Spencer’un “Terbiye”siyle Le Bonn’un “Ruh-l-terbiye”sinden başlıyoruz.

     Malumdur ki maruf bir vasıtadır. Gaye olamaz. Gaye milletin talim ve terbiyece muhtaç olduğu şeylerdir. Bu ihtiyaçlar tamamıyla tayin olunmazsa gaye gaib edilmiş binaenaleyh vasıtanın intihabında isabet olunmamış olur.

     Spencer terbiye namındaki eserinde gerek bu ciheti gerek maarifte müfidin fanteziye tercihi lüzumunu ariz ve umk tetkik ediyor. Eser şu suretle başlıyor:

Fikri, Ahlaki, cismani

Terbiye

H.Spencer’den

   – En kıymetli marifet nedir?

     Tertip itibariyle ziynetin Lepass’a takdimi hakkındaki iddia pek becadır. Vücutlarını elbiseyi nazike ve hakik ile tezyin etmek için kendilerini meşâkk sakileyi cismaniye altına sokan akvamı iptidaiye dereceyi hararetin tezayüd ve tenakusundan mütevellid tesiratı mizaceye asla atf-ı ehemmiyet etmezler.

     Hombold diyor ki: bir Hintli havâyic sıhhiyesi hakkında zerre kadar endişe etmediği halde kendine enzarı dikkati celb edecek her hangi bir rengi ele geçirebilmek için on beş gün bilâ fasıla çalışıp çabalayacağı gibi sırtına bir gömlek bile almadan sokağa çıkmakta tereddüt etmeyen bir kadın mer’iyye-i mahalliyeye tecavüz korkusuyla alakasız, düzgünsüz kapıdan dışarı bir adım atamaz.

     Seyyahların rivayetine göre akvamı vahşiye indinde boncuk gibi haccâr mülevveni tezyiniye, akmişeyi haririyye ve kutniyye ye kat kat müreccehtir.

     Vahşilerin melbûsât üzerine yaptıkları eşkâli garibe hakkında işittiğimiz hikâyeler meyl-i tecemmülün ihtiyacı telebbüs ve tesettüre pek çok tevfik ettiğini bildiriyor. Yüzbaşı Spin’in maiyetindeki Afrikalılara dair nakil edildiği vakıa bütün bütün mucibi istigrabdır.

     Bunlar latif havalarda keçi derisinden mamul mantolarını fahurane bürünürler. Vakta ki hava biraz bozulur, derhal mantolarını çıkararak kemali dikkatle devşirirler, kaldırırlar ve yağmurun altında çırıl çıplak titreşirler.

     Hayatı ibtidaiyede müşahede edilen asar ve hâlât bize pek güzel ispat ediyor ki libas ziynetin bir intimayı tekâmüliyesinden başka bir şey değildir.

     Hatta elbise hususunda kumaşın metanetinden evvel letafet ve nezaketine, kullanışlı olmasından ziyade zerafeti sanatına sarfı ehemmiyet edenlerin kendi aramızda pek çok bulunduğunu ve alelumum libaslardan muntazır olan hizmetin zerafet Suriyelerine münhasır gibi olduğunu nazarı mülahazaya alırsak bu iddiaları kabul etmekte başkaca bir mecburiyet mantıkiye buluruz. Meselenin en garib ciheti aynı ahval ve emyalin münasebatı fikriyede dahi tecellisidir.

     İhtiyacatı cismaniyede olduğu gibi ihtiyacatı ruhaniyede dahi ziynete taalluk edenleri müfid olanlarına takdim ediyor. Yalnız azmineyi maziyede değil zamanımızda bile rahat ve sıhhati bedeniyyeyi temin eden sanat ve marifet nâsın celbi şapaşane hadim olacak muktesabat saireye terki mevki rağbet ediyor.

     Yunan kadim mekteplerinde başlıca okunan dersler; musiki, şiir, belagat, biraz da – Sokrat’a kadar hayatı amiliye ile o derece alakadar olmayan – bir felsefe idi. Sanayi müfideye ait maarif iş pek muhakkir bir dereke pestiye atılmıştı. Şu münasebetsizlik elan mektep ve medresemizde nemayandır.

     Gayet bedihidir ki dükkânında, yazıhanesinde mal ve metaına temini rağbetle ailesini idare etmek; bir banka müdürlüğü veya bir şimendifer kumpanyası nazırlığını ifa eyleyebilmek için bunca seneler sarfıyla tahsil ettiği Rumca ve Latincesinden istifadeye bir genç nadiren lüzum his edebilir. O kadar nadiren ki yavaş yavaş müktesebatının büyük bir kısmı hafızasından uçar gider.

     Fırsat düştükçe Latince bir fıkra irad yahud müddeiyatını bir efsane Yunaniyeden istişhâd etmeğe yeltenirse bu da meseleyi mebhuseyi tenvirden ziyade malümatını ifade maksadına mebanidir.

     Çocuklara bu terbiyeyi vermekteki sebep hakikiyi taharri edersek onları temâyülâtı umumiyeye uydurmak emelinden başka bir şeye dest-res olamayız. Evladlarımızın beyinleri, vücutları gibi, modaya itibaiyyen iksâ ediliyor.

     Bir Hintlinin, kaideye değil mehaza aralarında mevzu olan kaideye riayet gayretiyle yüzünü gözünü boyamadan kulübesinden dışarı çıkamadığı gibi, biz de gençlerimize elsineyi mezkureyi, mezayayı mahsusaları noktayı nazarından değil, o lisanlardaki cehilleri dolayısıyla mahcup kalmamak ve zamane adamı terbiyesi alıp beyn-en-nas bir mertebeyi ictimaiyeye vasıl ve bu suretle hürmeti ammeye nail olmak için talim ediyoruz.

Ahmed Kemâl

0486_0039-87_Page_17Avusturyalılar Galiçya ormanlarından Rusları tard ederken.

– İDMAN SÜTUNLARI –

Nisyana mahkûm bir idman

GÜREŞ

     Her milletin bir ananesi, bir tarihi hülasa bir hususiyeti vardır. Bu hususiyeti teşkil eden vücûh (yüz), muhtelif safahatı ictimaiyede kendini gösterebilir. Lisan ve idman gibi mesaili ictimaiye ve bedeniyyede sureti mutlakta milli esasların muhafazası fikrinde bulunduğumuz cihetle ananeyi milliyeyi teşkilde idmanın da mühim bir mevki sahibi olduğu fikrindeyiz. Bu fikrimizi teyid eder delailimiz de mefkud (kayıp) değildir. Ancak maksadı tahririmiz, bu faslı ictimaiyeden ziyade bizde nisyana (unutma) mahkûm ananevi bir idmanın ihyası olması hasebiyle o bahsi şu niyetimize feda ediyoruz. Arz etmek istediğimiz mesele bizim “Alaturka Güreş”in son zamanlarda aldığı şekil malumdur.

     Sultan Abdülaziz cennet mekânın zamanı saltanatında bir devri ikbâl geçirmiş olan bu idmanın o zamanki sahipleri cidden Türklük namına fahr (övünç) edilecek nadide vücutlar imiş. Vakayı harikasını ihtiyarlarımızdan dinlediğimiz, Aliço, Katrancı, Hergeleci, Koca Yusuf, Arnavut oğlu gibi pehlivanlarımızın sit (ün) ve şöhretini yirmi sene sonrasına kadar bile idame edemeyen ihlâf (yemin ettirme), o ihlâfa iddiayı tesahub (sahiplik) hakkından mahrumdur. Gün geçtikçe (esatiri = Legendaire, mitolojik) bir şekil alan eski güreş menakibini (övünç yazısı) yaşatanlar bizim babalarımız olduğu halde onların muhafazayı eser yolunda kılını kıpırdatmayan bir evlada hiçbir meferr (kaçılacak yer) i’tizar (özür) bulunamaz.

     Güreşin bizde ananevi olmadığını kimse iddia edemez. Çünkü;

Şahid aranırsa işte iddia

Denildiği gibi Frenkçe, güreşe dair asarın çoğunda bazı hareketlerin “Alaturka” sisteminde olduğu mündericdir (içinde). Yani, bizin de kendimize mahsus bir sistemimiz, tarzımız vardır. Zaten güreş min hisselmecmudur da baliğ olur;

1 – Alaturka yağlı güreş.

2 – Greko – Romen denilen bildiğimiz alafranga güreş.

3 – Ju – Jut su denilen Japon güreşi.

4 – (Kaç as Kaç kan) denilen serbest güreş ki – bizde Kara güreş tesmiye olunur.

     Bunların içerisinde bizim yağlı güreş ile Japon güreşinin maadesını hiçbir millet tesâhub (sahiplik) edemez. Elimizde böyle milli şekilde mevcut bir meta ziyaa uğratmak elbette mühim bir ihmaldir. Musikimizle, edebiyatımızla, ihtiraatımızla bir mevki tutamamışken, evvelce elde ettiğimiz böyle bir mevkii de şimdi elden kaçırırsak teveccüye (ağrıma) ta’yîbde (ayıplanma) muhatab aciz kalır.

     Evvelleri, Avrupa cihan pehlivanlarında daima birinciliği muhafaza eden Türkler, Kara Ahmet merhumdan sonra bu şanı kayıp ettiler. Zaten ondan sonra da pehlivan yetişmez oldu. Adalı gibi, Kurtdereli gibi harikalarımız artık güreş demini geçirmiş ve ihtiyarlamış olduklarından onları saymamak evladır. Çünkü; Bir beynelmilel güreşte emin olmalıdır ki 30 yaşından yukarı mâsarı (güreş meydanı) güç bulunur. Halbuki bu iki pehlivanımızın birisi altmışlık diğeri kırk beşlikdir. Artık güreş devirleri geçmiştir. Ufak çapta elde mevcut pehlivanlarımız da öyle müsabakaya girecek kuvvette değildirler. Yalnız serest güreşte büyük bir maharet gösteren Kızılcıklı Mahmud bu hususta ümit verecek mahiyettedir.

     Bizdeki bu pehlivan nedreti (azlık) alaturka güreşe ihtimam edilmemesinden, rağbet gösterilmemesindendir. Saatlerce birbiri ile uğraşıp akıbetinde 27 buçuk kuruş almak için yüz elli kişiye aç açık masarada beynelmilel müsabakanın alaturka güreş mümessilliğini aramak – elbette – abestir.

     Gayri me’nûs (alışılmamış), unutulmuş, yahut hiç mevcut değilken icadına bir lüzumu edebi ya ictimai his edilmemiş kelimeler, terkipler, ananeleri ihyadan ve icaddan evvel böyle elde mevcut iken müruru zaman ile ihmale; İhmalden nisyana uğrayan bir idman ihya etmek elzemdir. Sırası geldikçe <biz şöyle cündi (binici), böyle cengaver imişiz> tarzındaki beyhude tefahürlerin (övünç) arasına eğer bir de <<biz şöyle güreşir, böyle yener imişiz>> cümlesini sıkıştırmak istemiyor isek alaturka güreşin ihyasına, taraftaranının teksirine çalışmalıyız. Bu hususta milli cemiyetlerimizin ianeleri lazımdır. Türk ocağı gibi heyetten idman noktayi nazarından böyle hizmetler beklenmezse esas teşkilini noksan düşünmüş oluruz. Bu yolda yapılacak fedakarlıklar insalı atiye (gelecek nesiller) itibariyle kıymetlidir. Ehemmiyetlidir.

     Evvel emirde bu güreşin kavâidini – ki bugün gayri mâ-dûndur (yokluk) – toplayıp cem etmeli. Eser haline getirmeli. Güreş cemiyetleri teşkil etmeli. Her fırsatta en başa güreşi koymalı. Ehemmiyetli mükafat vermeli. Sanatkarına ayrı, heveskarına ayrı terkip ve teşviklerde bulunmalı ve bu suretle onu şu ruhsardan şûre-zârdan (çoraklık) kurtarmalı. Hafızayı nisyana yuvarlanmasına mani olmalı. Çünkü gidiyor. Kayıp oluyor. Halbuki bu bizim öz malımızdır. Ziyaına acınacak bir ananemizdir. Yazık olmaz mı?

“COUBERTİN” USULÜ

TERBİYE-İ BEDENİYYE

     Usul, her hangi bir gayeye vusul için en kısa yol demektir. Tecrübe, müşahede, tefekkür gün geçtikçe insanlara her hususta daha kısa yollar göstermekte, daha yeni usullerin inkişafına hizmet etmektedir. Binaenaleyh en yeni usul, en iyi, en müfid usul olmak icab eder.

     Her şubeyi fen gibi terbiyeyi bedeniyede şimdiye kadar birçok usuller görmüş, istihaleler geçirmiş, nihayet bu günkü şekli ilmiyi iktisab etmiştir. Gelip geçen bu birçok usuller ale-l-ekser (çoğu kez) gayeyi gözden kaçırmışlar; Gerçi zamanın pusulasına göre muayyen bir hedef için hareket edilmiş, fakat esnayı seyirde pusula kırılmış ve ehli tarik bir bahri mazlemede bocalamağa başlamışlar.

     İlk önce sırf hasmı mağlup etmekten ibaret olan gaye yavaş yavaş havada taklak atmakta karar kılmış idi. Her şeyde mutlaka muayyen bir gaye, sıhhi, içtimaı, iktisadi bir kaide arayan medeniyet, insanların doğrudan doğruya hayatına taalluk eden bu meselede bigâne kalamazdı. Mütefekkirin bu hususta sarfı zihin ettiler. Bu suretle teşrih (boşlama) ve vezaif l iza ilimlerine istinad eden bir usul terbiyeyi bedeniye vücuda geldi. İsveç usulü denilen terbiyevi jimnastik bunun bir numunesidir.

     Terbiyeyi bedeniyede daima göz önünde tutulacak gaye bir değil, ikidir. (1) gayeyi sıhhiye, 1 gayeyi ameliye. Gayeyi sıhhiye, vezaifi hayatiyenin hissen ifasını temin etmek, emrâz (hastalıklar), tebdilatı havaiye ye karşı mukavemet kazanmaktır. Gayeyi ameliye: hayatta iktiza eden kuvveti, çevikliği, maharet cesareti, itidali elde etmektir.

     Gayeyi sıhhiye ye hadim, hareketler, iskelet ve adlatın (kaburga), ahşânın (bağırsak, ciğer) vaziyetlerine, vezaifine göre intihab edilir. Gayeyi ameliyede ise bu cihetler nazarı dikkate alınmakla beraber hayatta mahalli tatbiki olan talimler kabul olunur.

     Bunun kadim tarzı talimi gösteriyor ki, tabiatta mahalli tatbiki bulunan tabii talimler, bedâyi (güzellik) noktayı nazardan da vücuda matlup olan şekli veriyor. Yahud o suretle iktisab edilen tenasüb bizlerde, beden için bir hissi bedii tevlid etmiştir. Şayanı şükrandır ki, vücudu beşerdeki bu tenasüb bedii fenle, sıhhatle tamamıyla mutabık bulunuyor. Elhasıl, gayeyi ameliyeye matuf olan tarzı terbiye, ciheti bedeniye ye kefildir. Terbiyeyi bedeniye için en muvaffak, en faideli ve tabii usul, her iki gayeyi cem ve tarzı tatbikte en ziyade tabiilik arayan usuldür.

     Yalnız gayeyi sıhhiye, yahud yalnız gayeyi ameliye ye matuf olan usuller tam bir usulü terbiye adına şayan değildir. Burada gayeyi sıhhiye tabiriyle kasıt ettiğim şey beyn-en-nâs (halk arasında) anlaşılan manayı murad etmek değildir. “sıhhat” her yerde, her kesçe kalp, mi’de, em’a (ince bağırsak), a’sab (sinirler) gibi âza-yı dâhiliyenin sağlamlığı manasına alınır. Sıklet-i bedenin hemen nısfını teşkil eden adalât bu manada dâhil değildir. Hâlbuki adalât meselâ mi’de gibi vazifesini hissen ifa edebilir veya ifaya muktedir olamaz. Binaenaleyh onların da sıhhatleri ve kemalleri vardır. Sıhhat deyince bunda adalânın de mühim bir hissesi olduğu düşünülmelidir. Fakat adalâtın mükemmel olmasıyla gayeyi ameliye elde edilmiş olmaz. Meselâ, adalâtı hissin suretle teşkil etmiş bir adamın mutlaka iyi atlaması veya iyi tırmanması icab etmez. İşte gayeyi ameliye sıhhati umumiyesi yerinde insanlardan taleb edilir. Bu gaye için onlar çalıştırılır. Zayıf adeleye müptela bir genç evvela adalâtının tenmiyesine (artırma) sevk olunur. İkinci gaye ondan sonra nazarı dikkate alınır. Gayeyi ameliye bu gün atletizm namıyla murad edilen ma’nâdır. Koşmak, atlamak, güreşmek, dövüşmek, yüzmek gibi idmanlar da muvaffakiyet demektir. Muvaffakiyetten maksadım dünya birincisi olmak değil, o talimleri kemali kudretle ifa edebilmektir. Onu ifaya en ziyade muktedir olanlardan birisi de bittabi birinci olur. Fakat cümlesine atlet, unvanı verilir.

     Tercih için mevcut terbiyeyi bedenîye usulleri mukayese edilirse, mesrûdâtı (söylenenler) salifeye (geçmiş) en ziyade tatbik edenin nazarı dikkati celb etmesi iktiza eder. Mösyö Moller’in benim usulüm namındaki usulü vesairelerin, daha doğrusu her önüne gelenin ortaya attığı şeyler, umumi usullere nisbetle ufacık bir program şeklinde kalacağından bu bahse onlar giremezler. Şu halde, ortada iki fenni ve umumi usulü vardır. Biri, İsveç usulü. Diğeri, serlevhayı teşkil eden “Coubertin usulü”.

     Bunların ikisi de aynı esasatı fenniye ye istinad ediyorlar. Birincisinde yukarıda beyan edilen iki gayeden evvelkisiyle ziyade iştigal olunur. İkinci gayeye pek ehemmiyet verilmez. İkinci usulde ise gayeyi sıhhiyeye lüzumu kadar ehemmiyet verilir. Fakat gayeyi ameliyede katiyen ihmâl edilmez.

     İzahatı atiye “Coubertin” usulünün gayeyi sıhhiyece de rüçhanını gösterecektir. Mütehassısları teksir ettikçe usullerin tekâmül edeceği aşikârdır. Coubertin usulü de bu kabildendir.

     Coubertin vücudun ıslahı hususunda icrası sehl (kolay) hareketler dururken, müşkül ve vezniyyâtlı olanlarını kabul etmiyor. Harekât muslihada lüzumundan fazla terakkiye taraftar değil. Bu pek doğrudur. Vücudu dereceyi matlubada ıslah ve takvime kâfi hareketler varken, bunları lüzumundan fazla müşküllendirmek bir faide vermeyeceği gibi, beyhude zaman telef eder.

     Mesela: Ufki parmaklıkta yahut şakuli bir sırıkta bayrak açmak tabir olunan hareket.

     Bu hareket yan etlerinin ve kolların, omuzların pek kuvvetli olmasına vabestedir. Bu takdirde dahi birçok defalar çalışmakla ancak yapılabilir. Aynı zamanda gayet ânif (sert) bir harekettir. İcrası anında göğüs ve batın etleri ve şiddetle takallüs eder. Hakkıyla nefes almakta mümkün olmaz. İsveç usulünde bu hareket vardır. Belçika terbiyeyi bedeniye ve eskrim dâr-ül-muallimin müdürü Le Febour’un, dâr-ül-muallimlerinde ve terbiyeyi bedeniye mekteplerinde talim ve tedris edilmek üzere maarif nezaretince tercüme ettirilen “terbiyevi Jimnastik” nam eserinin aslında ve tercümesinde tarifiyle beraber mevcuttur.

     Coubertin için bu hareketin kıymeti yoktur. Çünkü yan etlerini lüzumu kadar işletecek ânif olmayan diğer hareketler vardır. Bu hareketin şiddeti nisbetinde bir kıymeti ameliyesi de yok ki onun hürmetine şayanı kabul olsun.

     Le Febour’un tercüme edilen mezkûr kitabının ta’lik (asılma) hareketleri faslında aslında 181 tercümesinde 162 numaralı bir hareket vardır ki vezaifi ila izace birçok mahzuru vardır.

     Hareket;

     <<muvazi iplere asılıp kendini çekerek baş aşağı döndükten sonra vücudu tersine sarkıtıp sırt yukarı gelmek üzere durmak>> dır. Bu harekete bizde <kol kırma> derler. Hareketin nihayeti şu vaziyettir:

     Bu hareket için Coubertin şöyle diyor;

     <<kolların arkaya doğru tabiatı cebriyesi omuz mafsalına büyük bir ıstırap verir. Adalât sedyenin eleminin bir surette çekilişi, sıkleti beden dolayısıyla omuzların arkaya gitmesine rağmen göğüs düzletmek için zorlar.

     Şekilde noktalarla kolların bedenden arkaya doğru tebâüdü (uzaklaşma) derecesi gösterilmiştir.

     Vücudun hâli tabiisini bozmadan kollar ancak 40 derecelik bir zaviye yapacak kadar tebâüd edebilir. Hâlbuki vücudun sıkletinin tazyiki ile bu derece 90 dan ziyadeye çıkıyor.

     Bu tebâüd cebri sadrı (göğüs) ziyadesiyle tazyik eder. Adalenin kudreti terakkiyesine, binaenaleyh sadrın tevsiine ve kudreti teneffüsiyeye sui tesir yapar. Aynı zamanda duran dem üzerine tesir ettiğinden dimağı derhal şiddetli bir hücum deme maruz kılar.

     Terbiyevi bir esere nasılsa ferç yab duhul olan bu hareket eseri mezkûru pek kıymettar bir takriz ile ziynetlendiren Doktor “Tisiye”nin de nazarı tetkikinden kaçmış olacak. Çünkü Doktor Tisiye’nin bu hususatta teası o derecede ki ellerle yapılan tırmanma hareketlerini hemen kâmilen ret edecek mertebeye varır.

     Coubertin harekâtı maslahada lüzumsuz şeyleri almadığı gibi koşmak, atlamak gibi sportif şeylerde de tabiiliği gözetiyor. Sırıkla atlamayı yaptırmıyor. Çünkü tabiatta mehli tatbiki yoktur. Bir süsten ibarettir.

     Ona sarf edilen sayiin sırıksız atlamağa tahsisini müreccah görüyor. İnsan bir mani aşacağı zaman yanında bir sırık ve onun istimaline vakit bulamaz. Diğer şahsı ve gayri şahsi sporların da Coubertin için kıymeti ameliyesine göre derecesi var. Gayri şahsi sporlar, şahsi sporlar gibi kıymeti ameliyeye malik değildir. Mesela futbol veya hokey ehemmiyeti ameliye noktayı nazarından yüzmek ve boks ile kabili kıyas olur mu? İnsan top oynamak mecburiyetini his etmez. Fakat yüzmek mecburiyetini his eder.

     Bu fark şahsi sporlar arasında da vardır.

     Boks ile eskrim, yüzmek ile kürek çekmek bir değildir. Mubâreze edebilmek için kimse yanında bir maç taşımaz. Lakin herkesin yumruğu yanındadır.

     Kürek çekmesini bilmeyen yarışa giremez. Fakat yüzmek bilmeyen boğulur. Hele patinaj, dans gibi salon hayatı teferruatı Coubertin usulünden pek uzaktadırlar. Şiduverlerle kar üzerinde, Ski ile buz üstünde kaymak da böyledir. İsveçliler için mahal tatbik bulabilen bu sporlar, bizim iklimimizde de geçmez.

     Hava banyosu meselesine Coubertin kadar ehemmiyet veren yoktur. Yaz ve kış açık havada çalışmayı usulüne en mutena bir kaide olarak vaz etmiştir. Şiddetli soğuk ve rüzgâr, yağmur ve kardan maada hiçbir şey onun için bir sebebi meşru teşkil etmez. Ne güzel esas!

     Aynı zamanda elbise ile talimi de kabul etmiyor. Hele bizim yaptığımız gibi ceket, pantolon hatta gömlek ve yakalık ile idman yapmak ona göre küfür derecesindedir.

     O belden yukarısının ve bacakların oyluktan aşağısının büsbütün çıplak olmasını, yalnız dizlere yakın olan kısma kadar gelecek bir pantolon ile altı düz bir terlik giyilmesini muvafık buluyor. Ayakların mümkün olursa çıplak olması daha iyi.

     Coubertin jimnastik yapmak için lüzum gösterdiği bu çıplaklık İslamiyet’in erkeklerde tesettür için vaz ettiği şeraitten fazla bir şey değildir. Elbise, vücudun hakkıyla hava ve ziya almasına, serbest hareketine manidir. Esasen vücut böyle alışmazsa hiçbir vakit tebdilatı havaiyeye karşı büyük bir mukavemet kazanamaz.

     Çıplak çalışmanın başka bir kaidesi daha var. Bu suretle bütün harekâtın seyirleri suhuletle takip edilir. Hatalar tamamıyla görülür. Yalnız başına çalışanların bile kendi hatalarını, yaptıkları hareketlerin tesirlerini görebilmeleri için büyük bir ayna karşısında icra etmeleri tavsiye edilir.

     Eskiden beri jimnastik esnasında uzun pantolon giyilmekte idi. Ekseri harekâtı bacağa az çok taalluk eden fenni jimnastik usulünde ise bu, büyük bir engeldir. Münazırımız olan kitaplar İsveçlilerin de uzun pantolon giydiklerini gösteriyor.

     Açık havada çırıl çıplak talim etmek bahusus serince mevsimlerde her yiğidin kârı olamayacağı zan edilir. Fakat bu sathi bir tefekkür hatasıdır.

     Fenni bir terbiyeye tabi tutulan mübtediler birden bire en kavilerle siyan tutulmaz, tedricen alıştırılır. Öyle yapılmazsa ona terbiye demek zaid olmaz mı? Terbiye alıştırmak demektir. Alışılacak şey nefes alamere muvaffak oldukça kabili tatbik olup olmamasını münakaşa zaten abestir.

     Edilen tecrübe pek güzel kabili tatbik olunduğunu gösteriyor. Yalnız nehari mekteplerdeki müşkülat kabili inkâr değildir. Futbol oynayanlarımızın oyunda yarım pantolon giydikleri, izcilerimizin yine yarım pantolonla gezdikleri görülüyor. Bu da ondan başka bir şey değil. Deniz hamamlarında herkes pek âlâ çıplak gezebiliyor. Mahalli mahsusunda idman yaparken neden gezilmesin veya gezilemesin? Muhit, yolunda yapılan her iyi şeyi kabul eder.

     Herhangi bir usulün tatbikindeki müşkülat, tatbik edeceklerin azmine, metanetine, salahiyetine göre tebdil eder.

Tercümeyi bedeniye muallimi

Ali Seyfi

İDMAN KISMI

 

– Birlik meseleleri –

     Bu sene union kulüpte iki zümreyi müsabıkın var. Bunlardan biri İstanbul futbol birliğine mensup olanlar, diğeri İstanbul şampiyonluğu birliğine dâhil bulunanlardır. Mevsim bidayetinde mecmuamızda (bir aylık idman) serlevhasıyla yazılan bentte tafsilaten muharrir bulunan esbabı, mevcut kulüpleri böyle ikiye ayırdı. Biz bunların ayrılıklarından ziyade şu aralık her birinde mevcut bazı gayri tabiilikleri serd edeceğiz.

     (İstanbul futbol birliği) Altınordu, Anadolu, İdman Yurdu, Süleymaniye, Galatasaray, kulüplerinden mürekkeptir. Yapılan program; Her kulübü iki defa birbiriyle çarpıştırıyor. İlk nısıf musabakatta Altınordu ile Anadolu arasındaki oyunda Altınordu’nun ismi birliğe tevdi edilmeyen bir oyuncuyu takımına koyması müsabakayı – nizamname mucibince – Anadolu’ya kazandırmış, fakat birlik heyetinin bu kararına Altınordu itiraz etmişti. Altınordu’nun esas matlebi (talep) Anadolu ile bir daha oyun oynamak ve evvelkini ke-en-lem-yekûn (yokmuş gibi) add etmek idi. Anadolu kulübü kararı sabıkın muhafazasında ısrar eylemesi üzerine Altınordu birlikten istifa eylemiştir. Bilahare Süleymaniye – Anadolu müsabakasında Süleymaniye kulübü de oyun sahasını, hakemin izni olmaksızın, oyunun yarısında terk etmesi üzerine mağlup add edilmesini sebeb ittihaz ederek istifa edeceğini beyan eylediğinden Anadolu kulübü birliğin tamamıye ve hattını ihlal etmemek için elde mevcut nizamname mucibince sarih olan hukukundan vaz geçerek bu iki kulüple tekrar müsabaka icrasını kabul ve bunu alakadarına tebliğ eylemiştir. Süleymaniye kulübü teklifi – zaten matlubu da olduğundan – derhal kabul etmiş fakat Altınordu kulübü mevsimin hitama yaklaştığını sebep göstererek istifada ısrar eylemiştir. Altınordu kulübü gibi namdar bir kulübün birlikten çekilmesi idmancılık itibariyle bir zâyidir.

     (İstanbul şampiyonluğu birliği) Fener, darülşefika, darülmuallimin, Türk idman ocağı, Erenköy – Çamlıca kulüplerinden müteşekkildir. 5 Mart, sene 1331 de Fener’le Darülşefika arasında icra edilen müsabakada Darülşefika Fener’e bir gol yapmış Fener’in de Darülşefika’ya (nizamsız) olarak yaptığı sayıyı hakemin muvafık ad etmesi bu iki kulübü müsavi bırakmıştır. Darülşefika golün nizamsız olduğunu iddia, Fener de Darülşefika takımında ismi verilmemiş bir oyuncu bulunduğu beyanı etmektedirler. Darülşefika ismi verilmeyen oyuncunun bundan evvel müsabakata iştirak ettiğini ve binaenaleyh fiilen isminin verildiğini dermeyan etmekte ve Fenere galip geldiğinde ısrar eylemektedir. Mesele hal edilmeyecek olursa mezkûr birlikte de bir istifa meselesi karşısında bulunulacağı zan edilir. Ümit edelim ki hissin neticeye iktiran eylesin.

Futbol müsabakaları

Galatasaray: 5 sayı                                     İdman Yurdu: sıfır

     Geçen Cuma günü hava güzel, çayır kuru idi. Binaenaleyh oyuncular neşe ile oynadılar. Aralarında bir samimiyet biraderane mevcut bulunan müsabakalar fazla ve lüzumsuz bir hiddet ve şiddet göstermeksizin iyi bir müsabaka yaptılar. İdman Yurdu takımı iki iyi oyuncusundan mahrum bulunuyor, Galatasaray ise en kavi takımını çıkarmış olmakla beraber yeni oyuncularının sufufunu muvâfık bir teşkilatla tanzim eylemişti. Bilhassa muhacimin hattı pekiyi idi. Sağ taraftaki iki seri akıncıya mukabil sol tarafta çevik ve topa hâkim oyuncular bulunuyor. Merkez muhacim vazifesini ise her gün aşikâr bir eseri terakki ibraz eden Muzaffer Bey ifa ediyordu. Buna mukabil İdman Yurdu takımının akıncılar hattı noksan oyunculardan dolayı pekiyi teşekkül edememişti. Sonra takımın daha pek yeni olması hasebiyle aralarında henüz lüzumu kadar kuvvetli bir rabıta ve teâvün teessüs edememiş bulunduğundan teker teker iyi oynayan oyuncuların beşi birden muntazam akınlar icra edemiyorlardı. Fakat buna mukabil idman yurdunun muavinleri ve bilhassa müdafaaları büyük bir gayret ve metanet gösterdiler. Kuvvetli havaleleri tutmak suretiyle değilse de yakın mesafeden karışıklıkla gelen topu iade etmekte iyi bir soğukkanlılık ve çeviklik ibraz eden kaleci de Galatasaray muhacimlerine ale-l-ekser (genellikle) muvaffakıyetle tetevvüc (taçlanan) eden bir mukabele ibraz etti. Sol müdafaa ise cidden fedakârane ve mükemmel oynuyordu. Galatasaray hududu müdafaasında ise en ziyade muavinler ibrazı faaliyet ve gayrete mecbur oldular. Çünkü mütemadiyen hücum eden akınları takviye etmek ve ara sıra İdman Yurdunun icra eylediği mukabil taarruzları durdurmak lazım geliyordu. Oyunun birinci kısmında İdman Yurdunun muhacimleri yerlerinde durmayarak mütemadiyen müdafaalara yardım ediyorlardı. Bundaki maksatları hasım muhacimlerine sayı yaptırmamak olmakla beraber hepsinin birden müdafaaya iştiraki bir hata idi. Böyle bir vaziyette bir veya en çok iki akıncının müdafaa arkadaşlarına yardım etmesi, diğerlerinin ise daima seri bir hücuma mahya bulunması daha muvaffaktır.

     Galatasaray’ın sol açık muhacim vazifesini ifa eden Selami Bey bu müsabakada hem iki sayı yapmak hem de birçok defalar topu tamam kalenin önüne göndermek suretiyle pekiyi oynadı. Biraz da yerden ve kısa alıp vermeleri tatbike muvaffak olduğu takdirde bu genç oyuncu mükemmel bir sol açık olacaktır. Bu defaki muvaffakiyetsizliğine rağmen İdman Yurdu takımı her halde ilk müsabakalara tespitle pek ziyade mahsusu bir eseri terakki göstermekte ve oyuncuları arasındaki ahenk ve ittihat günden güne tezayüd etmektedir. Mesaisine bu tarzda devam eylediği takdirde yalnız kendi kovasıyla meydanı müsabakaya çıkan bu genç kulübün her halde muvaffak olacağı şüphesizdir.

Abidin Daver

 

BÜYÜK ALEV

Vücudu bir kuvveyi maneviye ile bağlamıştı. Georgia dahi, büyük efendi bile, hoş vakit geçirmeği, Roma’dan uzak balolarda, avlarda beyhude aramıştı. Şimdi bu tenha yerde ve bu güzel günde, bütün şubuhat latifesini unutmuş gibi idi. Sesinden ve kalbinden, daha hissi, daha taze ve daha ihzazı alud bir mazharına erdiği görünüyordu. Grasia onu senelerden beri tanıdığını söylüyordu. Georgia, bir tebessüm ile donatarak;

O, bir maraz sarıdır. . . Dedi.

Ferrante, kemali ciddiyetle sordu:

Eşhasda mı?

Eşhasda dahi, fakat her şeyden ziyade Venedik’te. Ben umuk kalbimde boğucu bir mahzuniyetin dalgalarını his etmeden, bu şehirden avdet etmeğe muktedir olamıyorum.

Grasia, gözlerini indirerek;

Siz de mi?

Ferrante sordu;

Bu halde niçin geliyorsunuz? Böyle acı, rencşikar şeyleri izhar etmek niçin? Halim olanlar, unutmağı bilirler.

Georgia, müstehziyane, sordu;

Sen bir halim misin? . .

Hayır. – Ferrante, sende bir akideyi tevazu ile cevap verdi.

Ben dahi değilim. Her sene buraya şayanı merhamet bir ziyaret için geliyorum.

Grasia sordu:

Dindar mısın?

Georgia cevap verdi;

. . . . Evet. Ne vakit, hayatı hariciye, hayatımın tekmil çeşmelerini kurutursa, ne vakit, bütün huzuzatımı feda ettirmeğe kabiliyetli barid bir hodbininden başka bir şey duymazsam; ne vakit, beyhude bir divanelikten ve hunin bir hırstan başka saikım kalmazsa; o vakit Roma’yı Paris’i, Londra’yı terk eder, buraya gelirim. Ve yalnız gelirim. Kendimi tedavi etmek, daha beşeri ve daha iyi olmak için. . . . Belki siz, bu halime gülersiniz?

Hayır gülmeyiz. – Grasia; Beyaz köpüklerle kapalı olan denize, mütefekkirane bakarak cevap verdi. –

Ferrante, sükût içinde düşünüyordu.

Venedik beni hem mükeddir eder, hem tedavi eder. Güzel centilmen, taazzüb eden bir mukadderiyetle, ve elini alnından geçirmek hareketiyle kendisini tazlim eden hayali, kuvvemuk isteyerek ilave etti. Üçü de sükût içinde kaldılar. Her biri, kendi tefekkürlerine dalmıştı. Ve kükreyen deniz iniltilerine devam ediyordu.

Ferrante; bir anda sükûtu parçalayarak, dostuna sordu:

Georgia, bize o vakayı anlatırmısın?

Georgia, Grasia’ya baktı. Grasianın sükûtuna rağmen, gözlerinin içinde bir manayı niyaz okudu.

Bir hikâyeyi aşkın sizce bir ehemmiyeti olabilir mi? Georgia, ikisine de bakarak sordu.

Ve tekrar ikisinde de hararetli ve mustrab bir arzuvi vukuf, bir arzuvi âlem, ve bir arzuvi kıyas buldu ki: bu arzunun arkasında, şimdiye kadar his edemediği, ikisinin de mahzuniyetini keşf etti. Bir ifade ile olmayarak, onu da keşf etti ki; şu dakikada kendisini boşalmağa, âlemini ifşaya ne kadar muhtaç ise, şu dakikada onlar da o kadar muhtaçdır. Ve bu baş döndürücü arzu, mukabelesiz değildi.

Dinleyiniz. Dedi. Ben o iyi kadını, dört sene evvel, Livorno’da tanıdım. Bir zavallı kuş: Ana idi. Adedi az, olmayanlardan. Fena ve çok kıskanç bir kocası vardı. O küçük idi. Narin uzun ve kumral saçlarla o kadar narin idi ki ufak bir rüzgâr,

Mabadı var

NASIL GİTMİŞLER

Seydi bin Nur – 29,Mayıs,1911 Maslata                    on dokuzuncu makale

Araplar, için, bu Yahudilerin masum eğlenişleri nezaketle karşılanmadı. Bunun için Araplar, bize tecavüzden pek dikkatle sakınarak, Yahudileri müthiş bir surette taşa tuttular. Ve Yahudiler bir kelime söylemeden, başları eğilmiş, bacakları sıvanmış, kaçmağa başladılar. Öyle kaçmak ki; Ta. . . mini mini çocukluktan beri öğrene öğrene, artık bir mümareseyi mahsusa hâsıl edilmiş olarak, hep birden, otomatik bir hareketle. . . . Görünüyor ki; Bu taşa tutuş, Maslata Araplarının bir nevi vakit geçirişleri, eğlenceleri. . .   Eğer böyle değilse, harman atlarını durdurmak için eder. İnerken Arapların Harman usulünü tetkik etmek için durduk. Bu, pek ziyade iptidai, atılane bir şeydi. On hayvan, harman yerine üzerinde kaç saatten beri dörtnala koşmuştu. Hepsi bu kadar. Buğdayının ayrılması henüz bitmemiş kümeden, üç başak aldım. Bu boş olması lazım gelen başaktan avucuma sekiz on tane buğday düştü. Bu halde, mahsulün bir rebi, Arabın dikkatsizliği, uyuşukluğu ve cehaleti yüzünden, böylece heba oluyordu ki; Bu, Arabın haleti ruhiyesini teşkil eder. Bu sersem ve uyuşuk hal olmasa, artık Araplar için sefil kalmak yoktur.

     Maslata’ya döndük ve Hams’den telgraf geldi. Terhune’ye seyahatimize müsaade olunuyordu. Fecirle beraber, bir polis ve iki jandarma refakatinde hareket ettik. Bu suretle müsaadeye şaşırdık. Trablus ile Hams arasında acaba ne geçmişti? Hakikaten Trablus’ta tamam olmuş işlerin siyaseti, asla tevkif etmez ve yanılmaz.

     Bu aralık bir kahvaltı yedik. Bir ziyareti kabul ettik. Aziz dostumuz Halife gelmişti. Pek ziyade eğilip bükülerek, elleri göğsünde ve siması niyazkâr haletler göstererek, bizden bir ricada bulunuyordu. On iki yaşında, haylaz bir oğlu vardı. İstiyordu ki, bunu beraber alalım. Trablus’a, İtalya’ya, nereye istersek oraya götürelim. Orada onu, iyi bir adam yapalım. Off. . . Misafirperver Halife, her gelen geçene hediye etmek için, oğullarını böyle teşhir mi ediyorsun?

4, Haziran 1911 Terhune’ye doğru:

     Fecirde, dostumuz polis, biri sükûti bir Arap, diğeri abus bir siyahi, iki jandarma ile beraber, hazır idiler. Üçü de yük eşeklerine bindiler. Onlara konyak takdim ettik. Polis kabul etmedi. Beyaz jandarma da ret etti. Bu fena siyah jandarma, onların perhiz kârlıklarına bedel, tamam bir bardak içti. Mamafih yalnız o, biraz kabiliyeti iftihar edebilir.

     Nar, bir gündür rahat ediyor. Onun için ziyadesiyle elektriklenmişti. Serbest meydanı gördüğü anda, kendini dört nallaya attı. Bundan rahatsız olan polis, hemen altındaki yük eşeğini gayrete getirmek için, acele mahmuzlamağa başladı. Kendilerini biraz beklettikten sonra, yetiştikleri vakit, tercümanımız vasıtasıyla ihtiiramatını ve protestolarını takdim ederek dedi ki; O, bizi muhafaza için geliyormuş. Eğer ben böyle yalnız başıma gidersem, kendisi hiçbir yardıma yetişemeyerek, eşkıya beni öldürebilirmiş. Cevap verdim ki; Hayvanı hiç mahmuzladım. Yalnız, hayvan pek keyifli olduğu için böyle koşmağı seviyordum.

     Fakat ben, Hams’e vasıl olacağımıza kadar, göz önünden uzaklaştırılmamamız emrini aldıkları şüphesine düştüm. Ve böyle idi. Böyle olmakla beraber, yamacın bir dönüş yerinde <Nar>a dörtnala kalkması için, bir kırbaç vurdum. Üç silahşor, hayvanlarını mahmuzlayarak, kırbaçlayarak beni takip ettiler. Siyah jandarma ki; Çok konyak içmişti, eşeğinin üzerinde tam mütevazın duramayarak, yere yuvarlandı.

 

 

 

0486_0039-87_Page_17

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.