DONANMA MECMUASI 88 / 40

       DONANMA MECMUASI 88 / 40                          Pencşenbih – Mart,26 /Cemaziyülevvel 23

0486_0040-88_Page_01                        Matbaa Hayriye ve şürekâsı                                                                  beheri 40 paradır

0486_0040-88_Page_02Perşembe – 23,Cemaziyelevvel,1333 – 26,Mart,1331 – 8,Nisan,1915

DONANMA

Mücahiddin Irak: Irakda melun İngilizleri hâib ve hâsır bırakan mücahidinden bir hatıra

M E C İ D İ Y E

     Karargâhı umumi; Matbuata <<Mecidiye kruvazörümüzün zıyaını tebliğ etti. Bu zıyaı: elbette teessüfler ile karşılamıştır. Elbette Mecidiye torpile çarpmasaydı bizce daha ziyade şayanı memnuniyet idi. Fakat bir de sureti zıyaını düşünürsek o zaman his ettiğimiz teessüfün yanı başında mutlaka takdir ve memnuniyet hissi belirir. Çünkü Mecidiye vazifesini ifa ederken batmıştır. İfayı vazife halinde olup ise ne kadar tatlı, ne kadar şereflidir. Her fedayi-i vatan vazife başında ölümü göze aldırdıktan sonra muhafaza olunmayacak namusu milli, kurtarılmaya istiklali vatan var mıdır?

    

 

Mecidiye kruvazörümüzün o saf harbiyesi hakkında malumat vermeği zaid addediyoruz. Her gazete kari’î bu sefineyi lüzumu derecesinde tanır. Sefinenin kıymeti ne olursa olsun zıyaı mucibi teessüf olsa da öyle bir gemiyi Karadeniz’de hâkimiyet iddiasından utanmayan Moskof sahilinde şanlı akıbete mazhar görmek, fedakârlık, harp, vazife ne demek olduğunu idrak eden her ferdi memnun ve bahtiyar ise gerek. Bu türlü şanlı akıbetler bir milletteki hissi fedakârının derecesini ispat eder ki itikadımızca birçok menâkıb-ı muzafferiyetten daha ziyade mefharet bahistir. Biz, her fedakâr millet için şanlı akıbet dileriz.

     Bahriyemiz; Birader girankadri ordunun yanı başında vazifesini hakkıyla ifa etmekte olduğu için müftehir olsa sezadır. Hedef-i yegânesi kuvve-i bahriyenin şanı milletle mütenasiben âlâsı olduğu için milletin mazhar-ı hüsnü nazarı olan Donanma Cemiyeti, bahriyemizi, yüksek ve ulvi fedakârlıklarından dolayı ayrıca tebrik eder.

                   Sükût ettiyse bir kevkeb sipihri bir karar olsun

                   Yere düşdüyse bir mivedar hatta payidar olsun

MECBURİ BİR HASB-İ HÂL

     Tahattur (hatırlama) ediyoruz. Bu serlevhayı bir defa daha kullanmış idik. O zamanda baş makaleyi yazarken bir dost-u manevi teellim kalbimizde gizlenmiş, teessüratı (üzüntüler) maneviyemiz bu sahifelere akis etmiş idi. Bugün de yine aynı teessüratı his ediyoruz. Hatta meselenin istikbali ümmete taalluk (ilgili) şedidi hasebiyle tesiratımız efzûn-terdir (fazla).

     İstikbali ümmet diyoruz. Hâl; En maruf tabiri şairanesiyle <nefsi ü pesin> kabilinden olduğuna göre beşerin matmah (göz dikilen şey) nazarı olan istikbal; hayat-ı milletin hedefi yegânesini teşkil ettiğine kim şüphe eder? Onun için tanzimi hal, tefhim-i (anlatma) ikbal istikbal demektir. İstikbale ise bu günden hazırlanmak kaideyi zaruriyedir. Elbette muzafferen çıkacağımız meydan kâr zarardan sahayı sükûna avdet ettiğimiz zaman yeni bir hayata dâhil olacağımız cihetle yeni hayatın yeni şeraitini şimdiden hem de kemali ehemmiyetle tetkik etmeğe mecburuz. Harbi umuminin hayatı memlekete bilzarure iras ettiği tahavvüller (değişim)¸ mesaiyi umumiyenin duçarı adalet olsa da giriftarı akamet (neticesiz) olmasını bize – elbette – kabul ettiremez. Hatta biz ataleti bile kabul edemiyoruz. Bunun iki parlak misalini iki müttefikimizin diyarı mesaiyesinde görüyoruz. Orada zaruri istisnalardan sarfı nazar her bir makine intizamıyla işliyor. Hele her türlü muvaffakıyetin en büyük vasıtayı istihsaliyesi olan (ati beyn olmak) hasîsesi bütün parlaklığıyla göze çarpıyor. 

    Şu mukaddemeden maksudumuz şudur ki, biz elim olsa da birçok hakikatler öğrenerek siyasetten idareye, idareden telâkkiyâtı (anlayış) içtimaiye ye kadar bütün içtihadatımızda birçok tebdiller görerek yeni ve şanlı bir hayata namzet olduğumuz için programımızı şimdiden tanzim etmeğe mecburuz. Bu programın heyeti umumiyesi hakkında beyanı mütalaa edecek değiliz. Fakat bizi mecburi bir hasbıhale sevk eden nokta üzerinde ısrar ederek büyük bir vazifeyi ihtar edeceğiz. İhtar edeceğimiz nokta şudur:

     Ba’de-ma (bundan sonra) en büyük vazifemiz; halka idraki vazifeyi öğretmek halkı politikacılıktan tahzir (sakınma) ederek saadeti milliyenin ancak ferden idraki vazifeyi, ikmali vazife etmesiyle hâsıl olacağını onlara layıkıyla anlatmak olmalıdır.

     Psikolojinin bir tahlil ile maziye ricat edelim. Hakk tekellüm hakk meşrui hürriyet gibi desti istibdatta esir iken halkın en büyük emeli gizli gizli – o zamanın tabiri – politikadan bahis etmek idi. Odalarda pencerelerden bakarak, hatta nefes almağa bile korkarak söylenilen sözler ise zamanın müstevliyane ümidinin muhafazayı ef’âle (işler), yahut düveli ecnebiyeden birinin harekâtı istiklal şeknanesi hakkında ağızdan ağıza yayılan bir rivayetin tenkit mahiyetine ait râtib ve yabis mübahasenden ibaret idi. Halkın ekseriyeti hükümeti müstebide tarafından anı kasti cehli tam içinde bırakıldığı için bundan fazlasını kimse beklemezdi. Vakta ki; Ümmetin lisanen beyanı ıtlak olundu. Halk; büyük bir kitle hakk hürriyeti bi mubaha (çekinmeden) eşhasın muahezeyi (azarlama) ifali suretinde telakki ettiği için şahsiyet, en son hadd-i müessifini buldu. Bunda halkın günahı olmaktan ziyade o halka rehberlik eden erbabı fikir ve kalemin vebali azimi vardır. İstikbal; Onları her suretle muaheze edecektir.

     İlk avın heyecanı bırakalım. Yakın zamana gelinceye kadar pişvâ (başkan) dediğimiz zevatın halkı politikacılıkla işgal ve şahsi hücumlar ile – idraki hakikatte bittabi rüsuh (maharet) kâmili olmayanlar üzerinde – hâsıl edecekleri heyecan ile istihsali amal hususunda gösterdikleri gayret, cepheyi mesaiyemizde siyah bir leke olarak tarihe intikal edecektir. Altı senelik meşrutiyetimizde halka hukuk-u siyasiye ve idariye namına altı paralık bir şey öğretmeyerek politikacılığın en bayağı, en süfli derekelerinde süründürenler müvahazayı halden tahlisi girîbân (yakayı kurtarmak) etseler de – en açık tabiriyle söyleyelim – telâin (lanet) istikbalden kurtulamayacaklardır.

     Dünyanın hiçbir tarafında bu rahiplerin zelaleti pişenin halkı sürüklemek istedikleri politikacılık makbul değildir. Oralarda halk, vazifesini layıkıyla idrak ettiğinden hürriyeti tekellüm ve hürriyeti mesaiyeden istifade yolunu pek güzel anlamıştır. Cemiyetin intizam ve saadeti ise ancak bu suretle hâsıl olur. En büyük vazifemiz; Halkı mümkün mertebe politikadan çekerek mesaliki (meslek) ciddiye ve hür namına teşvikat yaparak efkârı tenmiye etmektir. Bu vazifeyi bu günden yapmağı bilmeyenler ise sükût etmeği olsun bilmelidirler.

     “Harbi umuminin Türklere verdiği en mühim ders ne olduğunu sorsalar buna bila-tereddüt şu cevabı verirdik

     İngiltere siyasetinin iç yüzünü anlamak!

     Evet, bunu anlamak bizce mühim olduğu kadar müfittir. Çünkü dünyada Müslümanlar ile en ziyade temas ve alakası bulunan ecnebi hükümet; İngiltere’dir. Biz bu hükümeti katiyen böyle bilmez idik. İngiltere ricali siyasetinin dünyayı aldatmakta ve İngiliz siyasetinin iç yüzünü gizleyerek zahiren yek nazar firib (aldatan) bir politika takip eder gibi görünmekte gayet mahir olduklarını mutereffüz. Hususuyla biz hakkıyla aldanmış olduğumuzu açıktan açığa söylemeği ma’yubdan (ayıp) değil hatta kendimiz için bir kazulet ad ederiz. Çünkü biz safveti kalp ve vicdan ile aldandık.”

     Demek için de insan biraz hayâdan bi-nasib olmalıdır. Bu kadar mütehakkimâne idareyi lisan eylemekle hatamıza kail olmuyoruz. Çünkü şimdiki gibi riyakârane idareyi lisan eyleyen politikacılardır ki vaktiyle halkı maksadı hususiye namına İngiltere dostluğuna iknaya çalışıyorlar, halkı siyaset dedi koduları içinde boğarak şarlatanlık eyliyorlardı. Hâlbuki bir memleket için en büyük saadet, cihazı faaliyetin her bir parçası aynı intizam dairesinde işleyerek vezaifi ferdiyenin nisyan edilmemesidir. Bu gibi adamlar o ahengi muhafaza değil teessüs vazifesiyle mükellef olduklarını unuttukları içindir ki cidal bi-mal siyaset; Senelerce ufku vatanı simsiyah etti. Hâlbuki bu muhtaç irşad ve sükûn; Millet nuru refah ve terakkiye intizar ediyordu.

     Biz biperva ilan ediyoruz ki; İngiltere siyasetinin iç yüzünü anlamak için harbi umumiye muhtaç değil idik. Onu yazan belki böyle bir derse müftekırdır. Fakat biraz tarih bilen, biraz memleketini bilen İngiltere siyasetinin ne demek olduğunu çoktan anlamış idi. (İngiltere’yi şimdi anlayabildik) suretinde feryad ederse bu kadar killeti (azlık) izan ile âleme senelerce ders vermek cüretinin hadşe bahş ezhân ve vicdan bir mahiyeti garibeyi haiz olduğunu iddiaya hak kazanmaz mıyız? İngiltere şimdi mi öğrenilecek? Ahdı Selim saliste hiçbir muameleyi husumetkârısı sabık etmediği kaydıyla oraya ilk mukim elçiyi gönderen devleti aliyeye bir mukabeleyi cemilekârı olmak üzere boğazı zorlayıp içeriye donanma sokan fakat o seferde haybet ve hüsrandan başka bir şey elde edemeyen İngiltere’nin ricali arasında (Beaconsfield) şu bu çıksa da Saltanatı Seniyeyi ölüm döşeğinde gördüğü için Yunanistan’ın istiklaline razı olduğunu – parlamento kürsüsünden âleme ilan eden (Aberdeen)ler, kuran hakimi çiğneyen (William Ewart Gladstone)lar pek çoktur.

     İyice bilinmelidir ki, Rusya devleti aliyeye temayül göstermiş ise onu zayıf bırakarak kendine esir etmek, boğazları sahilen ele geçirmek gayesini takip eylemiştir. İngiltere Moskofa karşı Saltanatı Osmaniye yi himaye eylemiş ise kendisi yutmak içindir. İngiliz’in senelerden beri Arabistan’a olan hücumunu, entrikalarını biraz düşünenler (gasbı hilafet) fazihası için nasıl çalıştığını ra’nâ fehim ederler. İngiltere bize karşı Rusya’yı kullanır, Rusya bizden nasibini alınca Hindistan ve Arabistan kendine kalacağını düşünür. Basra matmah nazarıdır. O kimse ki haritayı açıp Arabistan şibh ceziresinde İngiltere’nin silah ile para ile hile ile girdiği yerleri, girmeğe çalıştığı mahalleri görmez. Onun bu halka siyasetten bahis etmesi günah olduğu kadar muzırdır. İngiltere devleti aliyeyi Avrupa’dan çıkarmak ister. İngiltere Bahri Sefide hükm etmek ister. İngiltere her memlekete para ile sokulmak, para ile adam elde etmek ister. Faraza İstanbul’da baş tercüman namına bir (Fich Morris) her mahfele sokulmağa çalışır.

     İşte bunlar içindir ki biz kendi hesabımıza söylüyoruz. Hiçbir zaman İngiltere’ye aldanmadık. Aldandık, diyenler hodkamane düşünenler, bir zamanlar milleti İngiltere politikası namına aldatanlardır. Bu esbabı göz önünde durdukça;

     “Biz değil belki bütün dünya az çok İngilizlere aldanmıştır. Fakat şimdi harbi umumi milletler için adeta bir muhak oldu. Burada altınla bakır, gümüşle kalay ne vazıh, ne kati bir surette zuhura çıkıyor.”

Gibi sözlerini yave seralıktan başka bir şey ad etmeyiz. Çünkü bütün dünya İngiltere’ye aldanmamıştır. İşte müttefikimiz Almanya’nın hariciye nazırının beyanatı: Mösyö (Gottlieb von Jagow) Almanya’nın hiçbir zaman İngiltere hilesine kendisini kaptırmadığını ilanen söylüyor. Hatta yukarıki satırları bi perva sahaifi matbuaya nakilde tereddüt etmeyen muharrire güya bir tenbiye manevi şeklinde;

     “İngiltere tarihine vakıf olanlar İngiltere’nin garez ve avzdan ari bir surette harp ettiğine bir lahza olsun itimad edebilirler mi?” diyor. Bilmem bizim tarafımızdan artık fazla söze ihtiyaç var mıdır? Mecburi hasbıhale hitam vermek üzereyiz. Yine tekrar ederiz. Asıl maksadımız böyle amiyane, riyakârane sözler ile alemi tahrirde şu her varakayı matbuadan bir hakikat nuru seçmek isteyen halka karşı vazifeyi naşinasına hareket etmemeği ihtar etmektir. Mesaiyi müstakbelemiz ise kil ü kal (dedi kodu) bittabi merak saran halkı siyaset dedi kodusundan uzak tutmak, tatbi ve mütalaanın kadrini bildirmek, cemaat arasında ferden mevkiini düşündürmek, nefesinde vazifeşinaslığı bilmezse ahirden vazife beklenilmeyeceğini, memlekette saadet yüzü görülmeyeceğini anlatmak cihetlerine masruf olmalıdır.

     Bu halk çok sabır. Dün yazılan ile bugün yukarıya nakil edilen satırları yazanın yüzüne vurmuyor. Fakat kimse bir şey demiyor endişesizliğiyle millete karşı vazifemizi ihmal edecek olursak. . .

     Şahıslardan ziyade maksad ve hakikati istihdaf (amaç) ettiğimizi söyleyerek makaleye hitam veriyoruz.

Donanma

 

(PRZEMYSL) MÜDAFAASI

* * * * *

(Siege of Przemyśl / 24 Eylûl.1914)

 

     Bu harbi azimin en iyi müdafaa edilen kalesi olan Przemysl dört buçuk aylık bir müdafaayı kahramananeden sonra nihayet açlıktan sükûta mecbur oldu. Harbi umuminin ibtidasında en mükemmel bir surette tahkim edilmiş olan Belçika ve Fransız kalelerinin beşer onar gün zarfında hücumu cebri ile zabt ve ıskat edilmiş olması Pezmisti müdafaasının kıymet ve ehemmiyetini daha ziyade artırmıştır. Filhakika Liege ile Montegnee birer hafta mukavemetten sonra teslim olmuşlardı. Dünyanın en müstahkem mevkiinden biri olan Anvers kalesi İngiliz ve Belçika ordularının bütün gayretine rağmen nihayet on bir gün içinde Almanların yed zaptına düşmüş, Belçikalılar ile Fransızlar tarafından müdafaa edilen Namur istihkamatı ise Alman hücumlarına ancak dört gün dayana bilmişti. Bütün bu kaleler ile Givet, Longavi, Manonville, Saint-Mihiel gibi son derece kuvvetli münferit istihkâma ve tevkif tabiyeleri de hep hücumu cebri ile zabt edilmiş idi. Hasımlarını, toplanmağa ve nefes almağa vakit bırakmadan tepelemek isteyen Alman ordusu, bu mevkii mustahkemeyi ele geçirmek için, pek uzun süren muhasarayı muntazam usulünü takip ve tatbik etmemişti.

     “hücum cebri” ile “muhasarayı muntazama” arasındaki fark nedir? Hücumu cebri ile alınmak istenilen kale hatta bazen – Anvers’te olduğu gibi – tamamen ihataya (çevirme) bile lüzum görülmeksizin muhit müstahkemin cephelerinden birini teşkil eyleyen bazı istihkâmat, muhasara topçusunun ateşiyle iyice dövüldükten sonra, piyade hücumlarıyla zabt edilir. Ba’de açılan bu gedik tevsii edilerek diğer tabya ve istihkâmlar da ele geçirilmek suretiyle kale tamamen ıskat olunur.

     Muhasarayı muntazama usulünde ise kale her taraftan ihata edilerek, mevkii müstahkemin müteşekkil bulunduğu tabiye ve istihkâmlar, muvazi siperler kazmak, tahte-l-arz (yeraltı) yollar açmak, lağımlar atmak suretiyle birer birer tahrip veya zabt olunur. Ve nihayet istihkâm ve kazmacı taburlarının ayrıca devam eden meşakkatengiz, sabır-şiken gayretli neticesinde bütün mevki müstahkem zabt veya teslime mecbur edilir.

     Hücum cebri usulünde muhasara topçusu ile piyadenin faaliyet ve fedakârlığı kaleyi ıskat ettiği halde, muhasarayı muntazama usulünde kazma ve kürek ile lağımcılık mevkii müstahkemin hakkından gelir.

     Rus – Japon seferinde Japonlar Port Arthur’a evvela cebri hücumlarla zabt etmeğe çalışmışlarsa da icra eyledikleri hücumların birincisinde 15000, ikincisinde 10000, üçüncüsünde 13000 olmak üzere 40000 kadar karib telefat verdikleri halde yine muvaffak olamadıkları için kaleyi muhasarayı muntazama ile sıkıştırarak teslim olmağa mecbur etmişlerdir.

     Bulgarlar ise Edirne’yi en zayıf ve en az müstahkem bulunan cephesine karşı sevk eyledikleri bir hücum cebri ile zabt etmişlerdi.

     Przemysl kalesine gelince: Ruslar ilk muhasara ettikleri zaman mevkii müstahkemi bir an evvel ele geçirmek fikriyle Almanların Belçika ve Fransız kalelerine karşı icra ettikleri hücumları tenzir (korkutma) etmek istemişlerdi. Fakat Bulgar Generali Radko Dimitriev’in idare ettiği bu hücumlar bir iki hafta zarfında Ruslara asgari 70000 kişilik zayiata mal olduğu halde Przemysl’in en küçük bir istihkâmını bile zapt etmeğe muvaffakiyet hâsıl olamamıştı. Moskoflar, kaleyi ikinci defa muhasara ettikleri zaman, kendilerine pek pahalıya mal olan cebri hücumlardan vaz geçerek muhasarayı muntazama usulünü takibe ve daha doğrusu mevkii müstahkemin açlıktan sukutuna intizara başladılar.

     Binaenaleyh Port Arthur’da olduğu gibi Przemysl’de de hücumu cebri usulü muhasırın saflarını kanlı zayiat ile seyir geliştirmekten başka bir netice vermedi.

     Kaleleri, mevkii müstahkemeyi hücumu cebri ile zabt ve ıskat etmek usulü, daha ziyade, Alman erkânı askeriyesinin zadeyi fikridir.

     Japonlar Port Arthur’u cebri hücumlarla almağa muvaffak olamayıp da muhasarayı muntazama usulüyle ıskat etmeleri üzerine askerlik âleminde bir tahvil fikri hâsıl olmuş, daima hücum cebriyi tavsiye ve iltizam eden bazı Alman mühendislerinin nazariyat ve efkârı için Port Arthur’un makber olduğu söylenilmiş ve yazılmıştı.

     Filhakika Alman mütehassıseyn askeriyesinden General Zwehl ve General Schubert’in efkâr ve mütalaatına göre; bir kaleyi zabt ve ıskat için topraklar altında dehlizler açmak, bitmez tükenmez derin siperler kazmak, müteakiben lağımlar atmak gibi pek medid ve pür meşekkat merahimi intaç eyleyen muhasara ameliyatıyla vakit kayıp etmekten ise; Topçuluğun terakkiyatı hazıresinden istifade ile seri ve kati neticeler husulüne çalışmak, yani en son sistemde ve mümkün mertebe ağır çaplı muhasara toplarıyla düşman istihkâmını, bir iki hafta mütemadiyen şiddetli ve müessir bir top atışına tutarak, adeta bir harabe, bir yığın enkaz haline getirdikten sonra piyade hücumlarıyla bu tabyaları ve bil netice bütün mevkii müstahkemi ele geçirmek daha muvafık olur.

     Port Arthur’da evvela bu nazariyeye tevfik hareket etmiş olan Japonların muvaffakiyetsizliği, Alman erkânı askeriyesini hücum cebri usulünden vaz geçiremedi. Çünkü Japon hücumlarının akim kalması hücum cebri usulünün fenalığından ileri gelmiyor, bilakis hücumların iyi ihzar edilmemiş ve Port Arthur’un hususiyeti nazarı itibara alınmamış olmasından inbias ediyordu. Mesela Japonlar ağır muhasara toplarının ateşlerini müteferrik surette muhtelif istihkâmlar üzerine tevcih ediyorlardı. Hâlbuki hücum edilecek tabyalar üzerine mümkün olduğu kadar fazla topla ateş açmak ve mermileri istihkâmatı zir ü zeber edecek kadar ağır toplar kullanmak iktiza ediyordu. Japonlar ise 28 santimetrelik havanlarını ilk hücumlarda henüz tabya edememişlerdi. Almanlar, Japonların bu hatalarından lazım gelen dersleri almışlar ve bilhassa Fransız matbuatının Alman usulünün suya düştüğüne dair kopardığı yaygaralara ehemmiyet vermeyerek mevkii müstahkemenin hücum cebri ile ıskatı usulünü muvaffakıyetle tetevvüc edecek vesaitin istikmaline sessiz sessiz çalışmışlar, muhasara parklarını 21 santimetrelik uzun 22, 28, 30,5 ve 42 santimetrelik kısa havan toplarıyla teslih ve teçhiz etmişlerdi. Bu efvâh sakilenin müessir ve muharrib ateşleri Fransız ve Belçika kalelerinin bütün ve zırhla mahfuz olan en metin istihkâmlarını bile birkaç saat zarfında, alt üst etmeğe kâfi gelmiş, Alman piyadelerinin gayri kabili tevkif hücumları ise muhasara topçusunun zaferini itmam eylemişti. Port Arthur ile Przemysl hücum cebri usulünün badeyi muvaffakıyet olmadığına delalet ediyorsa bütün Belçika istihkâmatıyla bazı Fransız kalelerinin inanılmayacak kadar süratle ıskatı da bu usulün iyiliğini ispat etmektedir.

     Przemysl’in tarihçeyi muhasarasına gelince: Karpat eteklerinde, San nehri üzerinde San Nehri üzerinde müteaddit muavin tabyalarla yekdiğerine merbut on sekiz büyük istihkâmdan müteşekkil bulunan bu Avusturya – Macaristan kalesi biri 16 Eylül efrenciyeden 10 Teşrini evvele kadar, 24 gün diğeri 8 Teşrin efrenciden 22 Mart’a kadar dört buçuk ay devam eden iki muhasaraya maruz kalmıştır. Ruslar birinci muhasarada kaleyi bir an evvel ıskat ederek ordularına bir istinat noktası teşkil etmek fikriyle pek çok kanlı hücumlarda bulunmuşlarsa da en az 70000 kişi zayi ettikleri halde maksatlarına nail olamamışlardır.

     29 Eylül’de taarruza geçmiş olan Avusturya orduları 10 Teşrini evvelde Przemysl’i tahlis etmişlerdir.

     Ruslar kaleyi ikinci defa ihata ettikleri zaman evvelki gibi müthiş hücumlarda bulunmamışlar, yalnız bombardıman etmekle iktifa etmişlerdir. 19 Mart’ta erzakın bitmeğe yüz tuttuğunu gören mevki kumandanı General Hermann Kusmanek bir huruç hareketi yaparak Rus hattını yarmağa teşebbüs eylemiş ise de faik düşman kuvvetleri karşısında tekrar mevkii müstahkeme ilticaya mecbur kalmıştır. Bundan sonra yevm teslim olan 22 Marta kadar Rusların hücumları yine püskürtülmüştü. Moskoflara teslim edilmemek için kalede mevcut büyük küçük ve yeni eski topların cümlesi istihkâmatla beraber son günlerde tahrip edilmiş idi. General Hermann Kusmanek her halde kaleyi gayet iyi ve kahramanane bir surette müdafaa eylemiş ve mevkii müstahkemin tesisinden matlub olan bil cümle makasidı hissen süratle temine muvaffak olmuştur. Binaenaleyh Przemysl müdafaası, Almanların Aksa-yı Şark’ta ikinci derecede müstahkem bulunan Çingtav “Qingoao” kalesinde faik İngiliz ve Japon Kuvayı askeriyesine karşı dört ay müddetle ibraz eyledikleri mukavemet kahramanane ile beraber tarihi harbin şanlı müdafaaları meyanına kayıt olunacaktır.

Abidin Daver

SENUSİ DİNDAŞLARIMIZ

(Sidi Muhammed bin Ali es-Senusi)

     Hamiyyeti dindaranenin, hüdapesendanenin âli ve müessir bir abideyi kudsiyesini görmek isteyenler, Mısır kıtasının mamurelerinden, Bahri Sefid sahilinin pür sefa ve bereket şehirlerinden uzaklaşmalı, Derne’nin dört yüz kilometre kadar cenubu şarkisinde ve hattı Mısıriye hat hududunun garbında çorak, yanık çöller arasında vücut bulmuş olan El-Cegbub ismindeki İslamların kısmı azamının meçhulü bir kasabanın ziyaretiyle müşerref olmalıdır. Bilhassa ecnebiler tarafından Cerabub ve Cerbub tesmiye edilen bu mevki Sidi Muhammed es Senusi hazretleri tarafından 1273 senesinde bir zaviyeyi irşad, bir merkezi tenvir, bir medreseyi irfan olmak üzere teessüs olunmuştur. Sidi Muhammed es Senusi hazretleri Hicaz’da ve Mısır’da, Tunus’ta ve Cezayir’de bulunduğu, seyahatler ettiği müddetçe yüreği İslamiyet değil, fakat ehli İslam olmak davasında bulunanların düştüğü cehil ü gaflet ve siyyeti ahlakiyeden pek derin surette müteessir olmuş, adeta emelsiz, hamisiz, mürşidsiz kalmış Afrika dindaşlarının imdadına yetişmeği bir vazifeyi kudsiye bilmiş idi. Bu sahipsiz ve mürşidsiz İslam kitlelerinin birçoğu Bingazi ve Derne’nin dâhil ve meçhul çöllerinde yaşadıklarından mesaiyi müstakbelesinin merkezini burada teessüs etmek istedi ve muhiti medeni içinde kendisine namzet olan mevkii ikbal ve refahı bırakarak gönlünde damağında taşıdığı fevvareyi nur ve iman ile Afrika’nın korkunç ve yabancı mıntıkalarını tenvire yürüdü. Bu gün o zatı muhteremin bekayayı vücut bihbudini muhafaza etmekle müşerref olan Cegbub’un muhiti medeniden ne kadar uzak olduğunu nazarı dikkate alırsak Sidi Senusi’nin nasıl ciddi, vakfane ve fedakârane bir azim ile hürmeti milliye ve diniyeye vakfı hayat eylediğini bazı mertebe takdire muktedir olabiliriz.

     Derne sahili cümlesinden olan Bomba körfezinin garba doğru takavvüs etmiş girintisi noktayı vasatisinin dâhili garbisinde kâin olan İzyat nam mevkii Senusi-i ekber tarafından bu civarda teessüs olunan ikinci zaviyedir. Bu zaviyede elyevm kırk kadar Senusi dervişi “ihvan”ı ikamet ve ifayı vazife ederler. İkametgâhlar küçük naziri tesrir eyler. Hususiyle kavunları pek lezizdir. Kuyuların pek mebzul olan suyu sebze-vat ve eşcarı ihya etmektedir.

     Büyük Senusi hazretleri Cegbub’da ikameti esnasında vefat etmiş olduklarından oğlu ikinci Senusi Sidi Muhammed el Mehdi tarafından burada vadiyi rahmet kılınmış ve rivayete nazaran Hıdiv İsmail Paşa tarafından verilen bir meblağı azim ile cidden muhib ve muhteşem bir türbe ve cami inşa ettirilmiştir.

     Türbenin müzeyyenatını tasvirden ise müteallimine mahsus latif ve elverişli, hayli büyük bir medresenin de müştemilatı dâhilinde bulunduğunu ilave etmek münasib oluyor.

     Cegbub bir hayli zaman Senusi’lerin başlıca merkezleri olmuş iken Mısır’da İngilizlerin yerleşmesi ve cenup havalisinde Fransızların bir takım tecavüzane ibtidarı yüzünden Senusi şeyhleri muahharen Kufra merkezine çekilmişlerdir.

     Cegbub ile ciheti cenubiyede olan Kufra arasındaki mesafe doğrudan doğruya sekiz veya dokuz konak kadar ise de, ancak aradaki yanık ve sudan külliyen mahrum çölde fazla tevakkuf mümkün olmadığından gece ve gündüz yürüyerek pek kısa ve nadir istirahat saatlerine nail olunabilir. Hatta yarın bu seyahat yerlilerin mütehammillerinden başkaları için mümteniatdan olur. Bu sıcak mevsimde Kufra’ya gitmek lazım gelirse evvela Cegbub’un garbında ve Derne’ye olan mesafeden biraz fazla mesafede bulunup Bingazi’den altı günlük bir çöl ile ayrılmış olan Ucle-Calu mevkiine geçip buradan Kufra’ya hareket eylemek lazımdır. Calu’dan Kufra on iki konak itibar olunur. Yolda iki kuyu mevcut olup bunlardan biri Calu’dan üç gün aşağıda, diğeri Kufra’ya muvasalattan dört gün evvelki bir menzildedir.

     Kufra Fransızların gasb ettiği ve gasb etmekte oldukları Sudan müstemlekatı hududuna yirmi günlük yol olduğu söylenmekte ise de kati değildir.

     Şeyh Senusi hazretleri geçen İtalya muharebesi esnasında Kufra’dan Ceğbub’a ve bade Hudud’a geldikleri zaman tariki garbiyi, yani Ucle – Calu yolunu takip etmişlerdi.

     Senusi’lerin gayreti fazılaneleri sayesinde bugün Afrika’yı şimalide kısmı küllüsü Bingazi ve Derne dâhillerinde olmak üzere yüz elli adedi mütecaviz mükemmel zaviye vardır ki; Buralarda bütün kabailin evladı meccani olarak tahsil ederler.

     Meayih Senusinin şeceresi bir veçhe atidir: Muhammed el-Senusi (Senusi-i ekber). İki oğlu vardı. 1 – Sidi Muhammed el-Mehdi. 2 – Sidi Muhammed el-Şerif. Bunlardan Sidi el-Mehdi pederlerinin makamını işgal etti. Müşarünileyh de iki oğula malikti:

     1 – Sidi Riza 2 – Sidi İdris.

     Sidi Muhammed el-Şerif’de beş oğula malikti. 1 – Sidi Ahmed el-Şerif 2 – Sidi Muhammed el-Abid 3 – Sidi Ali el-Hatab 4 – Sidi el-Halil 5 – Sidi Safiddin

     Elyevm Senusilerin şeyhi ekberi olan ve büyük bir mücahidin ordusuyla Vadi-i Seyve tarafından ve Sullum cihetlerinden Mısırın gasbı İngilizleri darbeleri altında titretmeğe başlamış bulunan zat işte bu Sidi Muhammed el-Şerif’in mahdumu Sidi Ahmad el-Şerif hazretleridir.

     Son haberlere nazaran Senusi mücahitlerinin cenuba doğru indikleri anlaşılıyor, ihtimal mücahidin Senusiye bu hareketleriyle Sudan Mısırıyedeki diğer fark mücahidin ile tevhidi kut etmek fikrindedir. Mamafih: Bu harekâtın inkişafı için henüz vakit merhun tamamıyla hulul etmemiştir. Şu makale vakayıkı münasebeti ile yazıldığından şimdilik kâfi addolundu.

Ali Riza Seyfi

 0486_0040-88_Page_06Ser zafer: Şanlı topçularımız meşiyyet halinde.

0486_0040-88_Page_06.jpg-2Kahramanane bir hatıra

Kahraman SMS Emden’den kurtulan ikinci kaptan Hellmuth von Mücke ile bazı kahraman efradın Hediye’ye “Cocos” çıktıkları ve sergüzeştleri malumdur. Hedide’de sevgili silah arkadaşları arasında alınan bir resmi bir hatıra olmak üzere takdim ediyoruz.

0486_0040-88_Page_10

Biz böyle yaparız. . . Bu masharalar o İngilizlerdir ki, adalet ve hürriyet müesses ve nâşir olduklarını iddiadan utanmazlar. Sahifeyi diğer ile ibret-âmîz bir tezat tam teşkil eden bu levha, Mısır’a müstevli olan melun İngilizlerin hâli süfehanesini pek güzel gösteriyor. Fazla sözlere ihtiyaç bırakmıyor.

“Türk edebiyatının tarihi “derslerinden:

fitret hengâmesi

ve

MUALLİM NACİ

     Hamid, Kemâli ve ikramla “garb mektebi” te’yid (doğrulama) ettikten sonra “Tercüman-ı hakikat”ın teksif (toplama,sıkıştırma,yığma) tekerür etdiği”şark mektebine avdet (geri gelme ,dönme) temayülleri “ni Muallim Naci’nin şahsına izafe etmek ,madalyonun bir tarafını görmekden dana büyük bir zühulün (meydana getirmek) eseridir.

     Hamidin neler yaptığını ancak bir kaç zat ve genç idrak edebilmişdi..”edebi’i amme”miz ona mecnun diyecek kadar cahillik gösteriyordu çünki şark mektebinin “bakiyeti el selef”denilen artıkları hala acizleri muhafaza ediyorlar ve bilhassa Kâzım Paşa, Avni Bey, Arif Hikmet Bey, Hakkı Bey gibi zatlar nazım lisanında “müdür” saliki oluyorlardı.

      Halk hiçbir şeyden haberdar değildi. Evlerimizde, minderlerin üstünde ,gümüş aynaların yanında mutlaka Nabi’nin ,Vasıf’ın divanları bulunuyor ,mekteblerimizde hala “Tuhfe-i Vehbi” okunuyordu. Hülasa zevkimiz şark mektebinin eserleriyle gıdalanmakda idi.

İşte ”Tercüman-ı Hakikat“e revaç verdiren tamamen bunlardır. Edebi ammemizin şark mektebine aid terbiyesinin henüz inhisafi (gölgesi) şöyle dursun ,kemaliyle devam etmesidir…

     Hamid’in ibda’ları, (yaratmak, izhar etmek) limonluklarda ki çiçekler gibi zarif, fakat pek dar bir muhiti süsleyebiliyordu ..

     Muallim Naci , zan edildiği gibi, bu muhite pek yabancı kalmamışdır; Onu görüyor, ve hatta taklid ediyordu. Aynı zamanda şark mektebinin bütün nüktelerine vakıftı. Nazm lisanında inkâr edilemez bir haz ve maharet sahibiydi; Binaenaleyh edebi ammemizin husule getirdiği hareket onu müdür ve nazm tanıdı ve o fıtret hengâmesini kendi şahsına izafe ettirecek derecede kudret gösterdi;   Bu kadar…Fıtret , ‘’Edebiyat-ı cedide’’ sahiplerinin hamiyetiyle nihayetle nedice, gençlerde Naci’ye karşı tabiyatıyla bir gays (hiddet, kin, öfke) uyanmış oldu. Hiddetli zamanlarınızı da hatırlıyoruz; bu dakikada hakikati yalnız sinirlerinizde sanırsınız!’’ işte Muallim Naci mektebi yıkılırken de öyle oldu. Halil Edip Bey’in münasebetsiz bir makalesi üzerine yıkılır eskiler arasında bir çarpışma başladı. Muhterem Cahid’imiz ortaya atıldı ve birkaç makalede hısımları perişan etti.. Garb mektebinin genç zihinlerde takririni ve edebi ammemizin yeni zevke doğru temayülünü husule getirdiği için bu noktadan pek faideli olan şu mucahedede (gayret etme, çalışma) bir kusurda vardı. Bil zat Cahid’in itiraf ettiği bu kusur(*’’Naci’nin böyle sinirlere dokunacak surette methi ve ıtrah (bir kimseyi mübalağa ile met etmek) edilmesinden mütevellit asabilikten doğdu. Artık Naci’ye, tetebbu layık olmayan bir muzır şahıs diye bakılıyor, hele ona ‘’Şair’’ sıfatını verenler derhal cehil deniliyordu bu hususta ‘’Dogmatist’’ olmuştuk..

     Şimdi sinir hastalığı geçti; çünkü şark mektebinin akim çığırını ihyaya yeltenecek kimse yoktur; binaenaleyh Muallim Naci’yi göklere çıkarmayacağımız

(*)Gogalerim, sahife 19)

     Gibi birden bire çamurlara da atmayarak tetebbu edebileceğiz

      Naci Kimdir?

     Naci ‘’Ali Bey’’ namında bir Saraç’ın oğludur. İstanbul’da doğmuştur. Babası anası Rumelilidir. Kendi küçüklüğünü ‘’Sümbüle’nin ve Ömer’in çocukluğu’’ ünvanlı kısmında sade bir lisanla anlatır.   Bir müddet hattatlığa heves etmiş, sonra manzumeler yazarak ‘’Naci mahlasını kullanmaya başlamıştır. Eski vezirlerimizden birinin maiyetine küçük memuriyetlerle Rumeli’de, Anadolu’da epeyce yerler dolaşmıştır. Nihayet hariciye nezareti mektebi kalemine girdi, sonra Ahmet Mithat Efendi daveti üzerine “tercümanı hakikat”in bayına geçti. Galata Saray Sultaniye sinde edebiyat muallimliği de etmiştir.

     Genç denilecek bir yaşta, kırk üç çağlarında öldü. (1310)

   Tercümeleriyse eserin aslını, aynen tercümesini ve açıklamalarını ihtiva eden üçer bölümden müteşekkildir. Naci’nin Hugo, Prudhomme ve Parny’den yaptığı manzum tercümeler, kendilerinin yeni akımlar ortaya koyduklarını iddia eden bazı Tanzimat yazar ve şairlerinin ona karşı cephe almalarına yol açmıştır. Bunun sebebi Naci’nin onların birer kopyacı olduklarını söylemesi, vezin, edebi kaideler, üslup ve lisanda yaptıkları hataları ortaya çıkarmasıdır. Etkiledi. Edebiyat tarihi ve sözlük çalışmalarıyla da ilgi çekti. Victor Hugo, S. Prudhomme, Alphonse de Musset ve Emile Zola’danTürkçe’ye çeviriler yaptı.

      Muallim Naci, zan edildiği gibi, garb edebiyatının güzelliğini idrak edemeyecek bir halde miydi?…

     Bunun aksine her şeyden ziyade Jean Baptiste Racine (d: 1639 – ö: 1699),   Pierre Corneille, Molière, “Évariste de Forges de Parny,   Pierre-Jean de Béranger,     Victor Hugo,   Alphonse de Lamartine,  Alexandre Dumas, Sully Prudhomme’don . . . Hakikaten muvaffakiyetle tercüme ettiği eserler ispat eder.

      Naci bedii zevkten mahrum bir adam değildir: Nabi zade Nazım Bey henüz pek genç iken ‘’Anadolu Hisarı’nda mezarlık’’ Serlevhalı pek müstesna bir şiir yazmış ve ‘’Tercüman-ı Hakikat’’e göndermişti. Bu manzume on, on iki yıl sonra teessüs edecek ‘’Edebiyat-ı Cedide’ ’nin bir müjdecisi idi; Naci bu şiirin altına aynen şu sözleri yazıyor: Nazım Bey Efendi, bu manzumenizi pek âli, pek delişin bulduk, her kıtaa garası hüsnü tabiatınıza, ulu efkârınıza şehadet ediyor. Hayat mahmuası ise milletin bir büyük şairi olacağınızı mübeşşirdir. (iyi haber verip sevindiren, müjdeleyen) teşekkür ederiz..’’

     Yalnız şu var ki:

     Bir sanihanın olması hakkiyle mübeccel (yüceltilen)

     olmayla olur sebun ve muedası mükemmel

     kanaatinde olan Naci şeklin sıhhat ve kuvvetine fazla ehemmiyet vermiş ve ekseriya bu kanaatinin efrad ile tecellisinden zarar görmüştür. Aynı zamanda nazım lisanımıza bu noktadan-herkesten ziyade- hizmet etmiştir.

     Hamit şiir âlemimizde büyük bir inkilâb yapmıştır; fakat kendi salikasından başka bir usül tanımaması her eserini, lâhutiliğiyle (tanrısal) beraber kusurdan kurtaramıyordu:

     Başka bir yerde de söylediğim gibi onda emaleler, ifadesizlikler az değildir.

—————————————-

(**)Türk yurdu yıl 2, sayı 20 ‘’Hamid Fikret’’ makalesi.

Fikret Bey’in nazm lisanımızda yaptığı şeyler, bu noksanın telafisi içindi.. Ve onun bu hamiyetinde Naci’nin suininden izler bulmamak kabil değildir.

Mütercim: Remziye Aylin Serinpınar

MECİDİYE İÇİN

     Merkez-i umumiyemiz matbûat (basın, basılı şeyler) şu yolla bir tebliğde bulundu.

     Geçenlerde zıyâ’a (kaybolma) uğrayan Küçük Mecidiye kuruvazörünün yerine diğerinin tedariki zamanında vuku bulan müracaat üzerine ayrıca bir hesab-ı mahsus küşad (açma, açılma, açılış) edilmiş ve fatihe-i (fetheden) muvaffakiyet olmak üzere Beşinci orduya mensub üçüncü menzil efrâd–ı (fertler, bireyler) sıhhiye’siyle (sağlık işleri dairesi), Kuleli İdadi askeriyesi talebesi tarafından i’tâ (verme. verilme. ödeme.ödenme) olunan iânât (yardımlar, bağışlar) dahi Merkez-i umumiyemize teslim kılınmışdır.

     Memleketin her tarafından lebbeyk (kabul etmek , uymak , itaat etmek , cevap vermek , söylemek ,yankı) icabetle karşılanacağına zerrece şüphe olmayan bu davet hamiyyet-ü fedakâri henüz müsamağ-ı ümmet tamamen ayrışmamışken manen hamiyyete, milletin nam-ı şerif ulviyesi namına haiz olduğu tesir tevarüd-ü tabiiye şekline inkılab etmiş gibi milli Osmanlı ajansının bozkırdan ahz (alma) ettiği bir telgrafname o tebliğin zîrinde (altında, alt, aşağı) şu yolda intişâr (yayılma. yayınlanma) eyledi:      Bozkırlılar ve Mecidiye      Bozkır 24 Mart – Kahraman Mecidiye’nin garkı (boğulma, suda boğulma, batırma) îmân zaferi takviye etmiştir. Her köyden donanma ianesi yağıyor, Bozkır kaza sı bütün milleti yardıma davet eyler. Milletin hamiyyet ve fedakârisi kazazede sefinenin yerine bir “Mecid Han” direknotu inşasına kefildir.

     İlk sahifemizde söylediğimiz vech (sebep, ilgi, münasebet, vasıta) ile (mecidiye)nin zıyâ’ ı mûcib-i (gereken,sebep) teesüf bir hadise olmakla beraber sûret-i (yüz, çare, biçim, tarz) zıyâı’nı öğrenen her Müslümanın yüreği titremek kabil değildir. Mecmua fedai-i haslet (tabiat, yaratılıştan gelen huy) erbâb (sahip ,başkan, usta) şehametin (akıl ve zeka ile beraber olan yiğitlik) şu hadise ile meydan imtihanında ihraz-ı şeref ve şan ettiklerini kayd ettiği sürede bütün milletin böyle mühim ve tarihi dakikalarda hamiyyet vadesinde, büyük bir imtihana maruz olduğunu ayrıca inzar-ı dikkate vazığ eyler. Ve fazl (erdem, ,üstünlük) teşvikat kavliyye’den ziyade fiiliyata intizar eder.

     (Mecidiye) Kruvazörü için teberruâtta (bağışlar) bulunan ashab-ı himmetin nameleri mecmua ile ayrıca ilan olunacaktır. Bugün bir hatıra-i fâhire (değerli, şerefli, onurlu) olmak üzere kruvazörümüzün keyfiyet (nitelik) ziya’ına dair olan meşhudatı (görünenler) sebt (kayda geçirme) Sahife ediyoruz.

     Mart’ın 21. günü fecr (tan yerinin ağarması) zamanı idi, koyu mavi bir deniz içinden düşmanın havahali görülmeye başladı. Şemsin ilk şuâât (ışınlar) zerrini (altından), düşman limanının kuleleri ile kayalarını tenvîr ediyordu (aydınlatıyordu). Birkaç saat sonra başlayacak olan harp için istihzarat da (hazırlıklar) bulunuyor idik. Herkes memnun, bütün gözler düşmana tesadüf etmek için şimşek gibi çakıyor, kimsenin aklından uyumak geçmiyor, zabıtan ve efrad vazifeleri başında. İçinden geçmekte olduğumuz sahil suları pek tehlikeli yerleri idi. Düşman, bir ay tahfiz (aşağı indirmek) her tarafa torpil dökmüştü. Bu torpillerin yerleri biltabiğ bizce meçhul idi. Fakat müsteriğ olabiliyoruz, çünki önümüzden seyir eden torpido muhariplerimiz denizi taramakta, dessâs (hileci, düzenbaz) düşmanın sahilini bizim seyrimiz için tathîr (temizleme) etmekteydi. Devam ediyoruz. Güneş yükseliyor, geniş ve altun şuâât ı (ışınlar) ile tarîk (yol,yöntem) hedefimizi bize irâe (gösterme) ediyor.

     Sabah saat 6:40, Artık çok geçmeden toplarımızın ilk atışı düşmanın gemilerini, hanelerini, yataklarını selamlayacak ve isbat edecek ki Osmanlıların vakur ve hür bayrağı Karadeniz’in emvâcı (dalgaları) üzerinde temevvüc (dalgalanma) etmektedir. Gemimizin bir hadisenin kurbanı olsa bile dünyada hiçbir kuvvet bu mukaddes sancağı o engin denizlerden dışarı süremeyecektir.      Birden bire bir infilak, bütün gemiyi sarsan bir traka …Büyük bir su sütunu yükseliyor ve sonra dağılıyor… Demir parçaları güverteye fırlıyor ve su ile karışıyor. Ne oldu? Gemi süratle bir yana yatıp ve baştan hemen derin bir denize batıyor. Tarz itibariyle, torpil taharrî (arama, araştırma) sefainimiz tarafından keşfi gayrı kabil olan bir düşman torpili, düşman limanının pek yakınında ve dessas düşmanın gözü önünde vakur ve güzel gemimize çarptı: Artık tamam mı? Şimdi ne olacak? İşte mürettebatımızdaki ruh ve cevher hamâset (kahramanlık şiiri) burada da kendini gösteriyor. Hiçbir heyecan, hiçbir telaş, güya bir manevra yapılıyormuş gibi herşey kemal-i itidal ile ifağ edilmekte. Süvari kemal-i itidal ile köprü üzerinde bulunuyor ve emir veriyor. Fakat kimse tahallüsiye (kurtulma) yeleklerine sarılmıyor. Kimse filikaları mayna etmeğe teşebbüs eylemiyor. Çünkü süvari henüz emr vermemiştir. Şüphesiz gemide inzibat hüküm-ferma ve herkes biliyor ki süvari mürettebatının tahliyesini de düşünüyor ve buna cümlenin itimadı tam, geminin de aksam-ı tahtaniyyesinden su süratle içeri hücum etmekte… Efradın yukarı çıkması elzem. Geminin içeri kısmında ve tam kıçında dümen üzerinde dört asker bulunuyor. Bunların mevkii son derece tehlikeli, fakat çıkmıyorlar ve muhabere borusu ile, diğer mürettebat gibi yukarı çıkıp çıkmamalarını süvariden soruyorlar. Bu hareket öyle bir kahramanlıkdır ki azameti tasvir edilemez. Bu kahramanların isimlerini ilan etmek ve hüsn-ü vazifenin birer timsali müşahhası (somut) gibi inzarı halka arz eylemek bir vecibedir. İşte Kartallı aşir Bin İbrahim, Antalyalı Ahmed Bin Muhammed, Ayancıklı Muhammed Bin Mustafa ve Bursalı İsmail Bin Yusuf neferler. Süvarinin emir cevabiyesini almadıkça o müthiş ve tehlikeli yerlerini terk etmediler. Kazan ve makine dairelerine su istila etmiş, artık istim olmadığı için tulumbalar işlemiyor, müsademe (çarpışma, çatışma) paleti torpilin açtığı müthiş yarayı kapatabilmek için pek küçük. Artık kumandan bolca buraya filikaları mayna, cankurtaranları tevzî’ (dağıtım, dağıtma) emrini veriyor. Bu hareket de pek büyük bir itidal icra ediyor, hiç isti’câl (aceleci davranış) ve telaş görülmüyor. Kahraman efrad kâni (yetinen, kanaat eden) ki gerek süvari ve gerek zabitan herşeyi düşünüyorlar. Torpido muharibleri takip ve mayına filika ederek yatmakta olan gemimizin mürettebatını kurtarmaya şitâb (koşmak, seğirtmek) eylediler. Fakat henüz kimse gemiyi terketmeye teşebbüs etmiyor. Efrad güvertede tabur olmuş, Zabıtan yanlarında ve herkes cankurtaran filikalarını kesmiş. Süvarinin yanında ve köprü üzerindeki efrat kemal-i itidal ile ve filemalar ile torpido muharibine işaret ediyorlar ve telsiz telgraf efradı, cereyan elektriki olduğu müddetce telgraf göndermekle meşgul bulunanlar.  Gemi daima yana mütezâyid (artan, çoğalan) bir surette batıyor, toplar kısmen suya girmiş ve gemiden artık ümit kalmamıştı.. Bunun üzerine süvari terk-i sefine emri veriyor. Bu emir dahi telaşsız bir suretde ifa ediliyor. Bordamızdaki filikalar efrad ile dolduruluyor. Civarımızdaki muhriplere gidiyor efradını çıkardıktan sonra diğerlerini almak için yine geliyor geminin bütün mühim eşya ve aleti filikalara dolduruyor ve gark olmaktan kurtarılıyor. Kurtarılamayan dahi tahrip ediliyor. Süvarinin belinde tahlisiye (kurtarma) yeleği yok, Bir asker geliyor ve kendi yeleğini vermek istiyor. Bunun gibi daha birçok asar vazîfeşinas (görevine düşkün) ve fedakariye tesadüf edilmişdir ki bunlar şâyân (layık, yaraşır) zikir ve takdirdir. Torpido muharipleri tarafından mürettebatın tahliyesi kemal-i sükun ve itidal ile ifa ediliyor ve bunların süvarileri dahi, sevgili ve fakat malesef mağruk sefinemizdeki inzibat ve itidali takdir ediyorlardı. Evet bu inzibat ve intizam, efradın zabitan ve süvarilerine karşı perverde (yetiştiren, eğiten, büyüten, besleyen) ettikleri itimada ibtinâ (bina etme ,dayanma) ediyor ve en müdhiş bir tecrübeden geçmiş bulunuyordu. Artık gemide bir hayat hiçbir kimse bulunmadığından kanaat hasıl ettikten sonra en sonuncu olarak süvari-i sefine, gemiden çıkmıştı. Süvari, sevgili ve vakur gemisini terk etmemek, orada kalmak istiyordu. Ancak büyük bir istiğnâ (kimseye muhtaç olmama) ile ve zabıtanın ricasına tabien gemisini terk etmişdi. Gemi baştan tamamen batmış, kıç tarafı daha yüksek bir halde kalmıştı. Düşman artık Mecidiye’yi yüzdürmemeliydi. Onun için süvarinin rakip olduğu torpido muharibi hasarzede gemi üzerine bir torpil indihat (fırlattı) etti. Bu indihat (fırlatma) bir isabet etti. Hemen bir su sütunu yükseldi ve artık gemi görünmez oldu. Bu kadar şan ve şerefle gark olan sevgili ve cesur gemisiyle vatan müftehirdir (iftihar eden).

Mütercim: Remziye Aylin Serinpınar

TORPİLLER HAKKINDA

Zamanımız vesaiti muharebesinden:

     Torpil hatları: Dar bir boğaz basit usulde birkaç torpil hattıyla müdafaa edilebilir. 6 veya daha ziyade torpil hattı tek bir kablo “nakil” üzerinde bulunur. Bir hatta bulunan 500 librelik altı adet torpil 700 kadem arzındaki bir boğazı müdafaa edebilir. Ve her bir torpil 50 kadem nısf kutrunda bulunan bir sahada müessirdir. Bu usul ile har bir torpil hattı otomatik olarak infilak ettirilebilir. Düşmanın torpil hattına karşı takarrübünü göstermek üzere işaret şamandıraları kullanılır.  

     Bu nevi torpiller demirlendikleri mevkilerde kair-i bahre otururlar. Keza bu torpillerde dahi temas sebhiyyeleri mevcut olup diğer torpiller misalli infilak ettirilir.

     Eğer temas sebhiyyeleri istimal edilmiyorsa otomatik infilak veya kerteriz usulü infilak kabul edilir. Kairiye torpilleri ale-l-ekser sığ sulara mevzuadır. Şiddetli akıntılar ve fazla miktarda med ve cezir diğer torpilleri gayri müessir bir hale koyduğu zaman çok miktarda barut hakkını havi olan kairiye torpilleri istimal edilip nispeten derin sulara demirlenir. Bu halde torpillin götürüz vasıtasıyla infilak ettirilmesi için sahilde iki adet iş’al merkezi bulunur.

     Bu nevi torpiller götürüz ile veyahut otomatik olarak infilak ettirilmek üzere gurup halinde veya tek bir hat üzerine dökülebilir.

     Kairiye torpilleri, temas seciyeleri ve işaret devresiyle de tertip edilebilip iş’al merkezine alınan bir nakil vasıtasıyla, rasadi torpiller misalli, tek olarak veya gurup halinde infilak ettirilebilir.

     Bu veçhile tertip edilen torpillere rasadi kairiye torpilleri, tesmiye edilir.

     Kairiye torpillerinin kaidesi:

     Sürüklenme neticesi diğer torpillerin faydasızlığını intaç eden şiddetli akıntılar iyice demirlenmiş kairiye torpillerine hiçbir tesir icra edemez. Pek fazla miktarda med ve ceziri olmayan mevkide fazla barut hakkını havi kairiye torpilleri oldukça müessirdir. Eğer temas sebhiyeleri yoksa dost bir sefine kairiye torpilleri üzerinde bila tehlike mürur edebilir.

   Abluka torpilleri:

     Abluka torpillerine otomatik – temas torpilleri dahi tesmiye edilir. Bu nevi torpillerde tatbikatı elektrikiyenin tekemmülüyle beraber emniyet, zat-ül-hareke demirleme vesaiti de terakki etmiş ve döküp toplama ameliyatı ise oldukça basitleşmiştir. Bütün hali hazır filoları bu nevi torpillerle mücehhezdir.

     Bu torpiller, rasadi torpillerden az çok küçük olup barut hakları eski ve küçüklerde 76 yeni ve büyüklerde ise takriben 200 libredir.

     Düşman donanması içeride iken bulundukları limanın bu torpillerle sed edilebilmesi imkanından dolayı bu torpillere bazen tecavüzi torpiller dahi tesmiye edilmektedir.

     Abluka torpilleri ya üstüvani veya mahruti olup her birisi döküldükten yarım saat ve daha sonra icrayı fiil etmek üzere bir çift elektrik bataryasını havidir. Temas eden bir sefinenin torpilde mevcut rakkas tertibatı harekete getirmesiyle devreyi elektrikiye kapanır. Ve torpil infilak eder. Bu torpillerin diğer bir nevii ise deruni “kalverat depotas” ile memlu ince bir cam şişenin kırılmasıyla infilak eder.

     Mamafih bu iki torpilin esası bir olup evvelki sistem en ziyade kabule şayan olanıdır. İhtiyaç kati olunca, her bir sefineyi harbiye filika vesairesiyle bu nevi torpilleri dökebilirse de hali hazırda filolarla beraber hareket eden sıhhat ve suhuletle torpil dökebilecek hususi sefain mevcuttur.

     Birçok hükümetler bu hususta eski kruvazörlerini tadilen torpil gemisi olarak kullanıyorlar.

     Almanlar bilhassa bu husus için inşa edilmiş ve 1890 senesinde denize indirilmiş olan SMS Pelikan isminde 2360 tonluk ve 15 mil süratindeki sefine ile 1906, 1908 senelerinde denize indirilen 1970 tonluk, 20 mil süratinde ve 3,5 lik toplarla mücehhez SMS Nautilus, 1907 ve SMS Albatross, 1907 sefinelerine maliktir.

     Abluka torpillerinin kaidesi;

     Bir filo veya tek bir sefineyi harbiye derunundaki torpilleri iltica ettiği limanın methaline dökmek suretiyle muhacim düşman kuvvetine karşı kendisini müdafaa edebilir veyahut düşman kuvvetinin bulunduğu liman medhallerine hariçten torpil dökmek suretiyle onları tûl müddet atalete mahkûm edebildiği gibi top ateşiyle düşmanın tarama ameliyatına karşı da durabilir.

     Bu hususta en mühim vaka Amiral Ccrvaras filosunun bu sistem torpillerle Santiago limanına tıkanarak Amiral Sampson filosunun diğer tarafta hareketi harbiye icrasına imkan hâsıl olmasıdır.

     Torpil ile müdafaa planı:

     Her hangi bir liman veya boğaz için kabul edilecek torpil ile müdafaa planı mevkii mezkur ahval hususiyesinin nazarı tetkikten geçirilmesiyle tertip eylediler. Mesela; Liman veya boğazın tabiatı, suyun derinliği, akıntıların şiddeti, med ve cezir ilh. Gibi.

     Şu zikir edilen nukatı nazar dikkate alınarak torpil veya torpil guruplarının mevkii

Mabadı var.

 0486_0040-88_Page_13Ümit bahş bir levha: Sivas’ta vali-i vilayetin himmetiyle tesis olunan numune mektebinden bir hatıradır ki, askeri bir terbiye alan bu yavrular, askerin erzakını, Sivas’tan uzak mahallere taşımak suretiyle de ibrazı hamiyyet ve himmet etmişlerdir.

GOETHE

Alman şairleri:

(geçen nüshamızdan mabad)

     İtalya’da, Christoph Martin Wieland, Johann Kaspar Lavater, Merale, Jacobi ile tesis-i meveddet eyledi ve Baruch Spinoza ( Bento d’Espiñoza)’nın felsefesini kâmilen öğrenmek için büyük bir arzu beslemeğe başladı. İsmi günden güne bütün dünyada yayılıyordu.

     Bu esnada en büyük zevklerinden birini patinaj teşkil ediyordu. Günlerinin birçok saatleriyle bütün gecelerini buz üstünde kaymakla geçiriyordu. Hâsılı, hissi bir sergüzeşt geçirmeden imrârı hayat edemeyeceğinden bu defa da zengin bir bankerin kızına âşık oldu. Elizabeth Schönemann ismindeki bu kıza aile arasında sadece Lili diye hitap ediyorlardı. Bu yeni aşkından da zarif mısıra ve hararetli mektuplar vücuda geldi. Hatta iki genç arasında bir izdivaç ihtimali de mevzuu bahis olmağa başlamıştı. Fakat kızı için başka türlü bir izdivaç tahayyül eden banker bu projeyi bozdu. O zaman Goethe, Cristian ve Friedrich Leopold zu Stolberg isminde iki kardeşle beraber İsviçre’de seyahate çıktı. Birkaç ay sonra Frankfurt’a vasıl olduğu vakit Saksonya dük Karl August’un bir davetine icabet eyledi. Dük kendisine Weimar’a gelerek orada ikamete başlamasını teklif ediyordu. Johann Gottfried Herder, Christoph Martin Wieland, Friedrich Schiller de esasen daha evvel davet olunmuş ve dük’ün yanında yerleşmiştiler. Goethe Frankfurt’u bir defa daha, fakat artık bir daha dönmemek üzere terk eyledi.

     Goethe Weimar’a geldiği vakit büyük bir hürmetle karşılandı. Prensin kendi hakkında gösterdiği iltifat, umumun teveccühü içinde artık hayata mesut olarak giriyordu. Prensin arzusuyla bazı hükümet işlerini de deruhte etti ve çalışmağa başladı. Evvela kitabet vazifesiyle iştigal eyledi ve bilahare sefira meclisinde reis oldu. Karl August ona kırda gayet dil-nişin bir köşk ihdas etmiş ve kendisiyle senli benli görüşmesini söyleyerek şair hakkında beslediği muhabbetin ne kadar samimi olduğunu göstermişti. Daha sonra, 1782 de Goethe’ye Weimar’da bir ev daha hediye etmişti. Bu ev, bu gün Goethe müzesi namıyla yâd olunur.

     Goethe Weimar’da yeni bir Charlotte von Stein, kralın adamlarından birinin zevcesi ne tesadüf etmişti. Bu kadın o vakitler otuz yaşında, kendisi ise yirmi yedisinde idi. Kadının yedi çocuğu olmuş ve yalnız ikisi yaşamıştı. Schiller bu nazenin hakkında şu sözleri söyler; Bu hakikaten şayanı dikkat bir kadındır. Goethe’nin ona büyük bir aşk ile rabtı kalp etmesini istigrabatıma mucib olmaz. Sevecek kadar güzel olmamakla beraber bir çehresinde ciddiyetle nevâziş karışıktır ve bu maksat mevcudiyetinde inkişaf eden bir samimiyeti insani gayri iradi bir halde kendisine çeker. Bu kadın Goethe’ye bir dereceye kadar sakin bir tesir icra etti. Şair bile onu ruhu dinlendirici bir mahlûk ad eylemektedir. Onunla mektuplaşmışlardı. Her mektubunda bu kadına büyük bir hürmet ibrazından da geri duramıyordu. Bu kadın Goethe’nin mecnun hayatını teskin etmiş, ruhunu sanki saf bir menbağın suları gibi berraklaştırmış ve şaire itidal ve sükûnu öğreterek onu çılgınlıklarından uzaklaştırmış, adeta tedavi eylemiştir. Hâsılı Madam Charlotte von Stein, Goethe’nin hayırhah perisi, hayatının tılsımı olmuştur.

     Goethe uzun müddetten beri İtalya’da yeni bir seyahat tasavvurunda idi. Fakat Weimar’dan nasıl uzaklaşmalı? Çünkü artık herkese elzem bir dost sırasına geçmişti. Kimse kendisinden ayrılmak istemezdi.

     Mamafih kral ve naiyetinin bu müddet Karlsbad “Karlovy Vary” de ikametinden istifade ederek, Karl August’un müsaadesiyle yola çıktı ve dostlarının imrarından kurtulabildi.

     Gaybubiyetini tan iki sene sürdü. Bu müddet zarfında sıra ile Venedik’i, Verona, Vicenza, Padova’yı ziyaret eylemişti. En nihayet Roma’ya vasıl oldu. Bu beldeyi sanata gelir gelmez derin bir ser-mesti içinde kaldı ve Vatikan’ın muazzam cephesine karşı şu sözleri haykırdı: – işte artık hayatımın mütebaki günleri için serbestim. Çünkü şimdiye kadar yalnız parça parça görülen ve tasavvur edilen memasının mecmuunu temaşa eyleyen kimse badema yeni bir hayata girdiğini söyleyebilir. Gençliğimin bütün hülyaları şimdi hakikate mübeddil oluyor.

     Bütün kış Roma’da, artistlerin arasında geçirdi. Birlikte abideleri ve müzeleri ziyaret ediyorlardı. 1789 da Napoli’ye gitti ve elinde Andrea Pallodio’nun layemut destanıyla Sicilya’yı baştanbaşa dolaştı ve nihayet tekrar Roma’ya gelerek orada daha bir sene temdidi ikamet eyledi. Fakat diğer cihette, Saksonya’nın küçücük saray kraliyesinde Goethe’nin gaybubiyetine daha ziyade tahammül edilemiyordu. Şairin gaybubiyetinden sonra sanki orada hayatın cereyanı intikaa uğramıştı. Bu sebepten dük o derece ısrar etti mi ki nihayet şair tekrar Weimar’a avdete mecbur oldu. Seyahatinden avdette İtalya’da iken yazmış olduğu “Tauris İphigenia” namındaki eserini tab ettirdi. Fakat bu eser pek ziyade rağbet bulamadı. Yine İtalya’da iken yazmış olduğu “Egmont” ve “Torquato Tasso” sür nameli eserleri ise 1790 da intişar eylemişti.

     Wiemar’a avdetinden bir müddet sonra, Christiane ismindeki bir kıza tesadüf etmişti. Bu tesadüf Römischen Elegien (Roma Ağıtları) <<Rinaldo Rinaldi>> namında oldukça tatsız ve kıymeti edebiyesi düşkün bir eserin yazılmasına bais oldu.

     Christiane, Goethe’nin derhal hoşuna gitmişti. Efkârı umumiyeden pek az korktuğundan kızı kendi evine aldı ve onunla beraber yaşamağa başladı. Fakat bu gayri meşru rabıta neticesinde tevlid eden bir çocuk rezaleti büsbütün ayyuka çıkarmıştı. Goethe’deki garabete bakın ki çocuğun ismini dük’e bir cemile yapmak arzusuyla August tesmiye ettirmişti. Aradan on yedi sene geçtikten sonra, bu gayri meşru rabıtayı bir şekli meşrua kalb için metresiyle resmen izdivaç eyledi.

     Vakayı zaman mütemadiyen ilerliyordu. İhtilal başlamıştı. Prusya orduları ihtilalci kafilelerin üzerlerine atılıyordu. Goethe de orada idi. Karl August’a refakat ediyor ve Valmy muharebesinde hazır bulunuyordu. Fakat Alman tarih edebiyatı için daha mühim bir vaka da bu aralık temeddün eylemişti. Reineke Fuchs muharriri <haydutlar> müellifiyle barışmış ve artık dost olmuştu. Hakikati söylemek lazım gelirse, Schiller ile Goethe arasında ciddi bir husumete hiç de sebep, Schiller’in gayri iradi bir hisle Goethe’den daima uzaklaşması olmuştur. Barıştıkları güne kadar iki dâhiyi birbirinden ayıran sebeplerden biri de her ikisinin başka başka nazarıyatı edebiye beslemeleridir.

     Mesalihden sonra, Goethe ve Schiller arasında samimi bir dostluk başladı. Birbirlerinden bir dakika ayrılmadılar. Bu müddet Schiller’in 1805 de vefatına kadar samimi bir cereyan içinde devam etti. Fakat Schiller’in vefatından evvel geçen hayat müddeti esnasında iki şair daha ilhamlarını birleştirerek Die Xenien’ni yazdılar ve bu eser yalnız adi asardan rakiplere karşı hakiki bir darbe oldu. Aynı zamanda iki dost yekdiğerine mesut bir tesiri manevide icra etmişti. Bu müddet zarfında yazdıkları her eseri ikisi de tetkik eyliyorlar ve tashihlerini beraber yapıyorlardı. Guillaume {Giyom} Tell’in mevzuunu Schiller’e Goethe vermişti. Goethe “Hermann ve Dorothea” yı yazarken Schiller de bu eserin yazılmasına nezaret eyliyordu. Hermann ve Dorothea’da Schillerin tesiri pek ayan olarak manzur olur.

     Gerek Schiller, gerek Goethe o zamana kadar Alman temaşası dolduran fena eserlere karşı yek isyankâr bir vaziyet aldılar. Halkın o vakte kadar fena bir yola sevk edilmiş olan hissi bediiyesini hakikate sevk için uğraştılar. Goethe Wiemar’da yeni bina edilen tiyatroyu bizzat idare eyliyor ve kendi piyesleriyle Schiller’in esarını orada mükemmel surette temsil ettirmeğe çalışıyordu. Vatandaşlarına klasik eserin kıymetini anlatmak için Goethe, Voltaire’in Mahomet ve Schiller’in Racine: Phèdre’sini Almancaya tercüme etmişti.

     Fakat Schiller’in vefatı bu tatlı teşriki mesaiye hatme verdi. Bu darbe Goethe’ye pek ağır geldi ve o zamandan itibaren bir daha eski say’i ve hararetini bulamadı. 1077 da Faust’un (Faust. Eine Tragödie), ilklerini neşir ettirdi. 1811 ve 1814 tarihlerinde “Şairler ve hakikat” (Aus Meinem Leben: Dichtung und Wahrheit) tab olunuyordu. Bu son mecmua âşarın mülhemesi olarak Madam Vilma (Marianna) isminde bir kadını zikir ederler ve pek malüm olan bir şey varsa o da Goethe’nin bu kadına karşı pek hararetli bir aşk beslemesidir.

     1715 den 1828 kadar devam eden müddet Goethe için pek ıstıraplı bir zaman oldu “Johann Wolfgang Von Goethe (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar). Bu ıstıraba sebep zevcesinin nâ-gehâne vefatıdır. O vakte kadar hodbinlikle itham olunan ve her kadının pek çabuk soğuduğu malüm olan Goethe bu defa unutamadı. Pek çok zamanlar yeis ve hicran içinde ağladı. 1828 de Madam Vilma öldü. Bir sene sonra da Goethe’nin en büyük dostu Dük de Wiemar vefat eylemişti.

     Şimdi Goethe hanesinde yapa yalnızdı. Artık ekseriyetle ziyaretine heykeltıraş David de Anjer (Ernst Rietschel) geliyor ve şairin heykelini yapıyordu. Mamafih günlerden bir gün Goethe tekrar evlenmek istedi. O zaman seksen yaşını doldurmuştu. İhtiyar kalbini yeniden çarpıntıya uğratan mahbubeyi bu defa Marienbad’ta pek az süren ikameti esnasında görmüş ve sevmişti. Kadının ismi (Ulrike von Levetzow ) idi. Müdhik bir şekil olacak olan bu rabıtadan ihtiyar şairi pek güçlükle kurtarabildiler. Bu macerayı müteakiben Goethe Faust’un ikinci kısmını yazmağa başladı. Bu suretle 1823 senesi Mart’ı hulul etmişti. Ayın on altısında Goethe kuvvetinin kesildiğini his eyledi. 17 Martta Ferdinand Wackenroder’a bir mektup yazdı ve bu sonuncu mektubu oldu. 22 Mart’ta öğleüstü, gözleri pencereye çevirmiş olarak vefat eyledi. Son nefesinde şu büyük sözü söylemişti; Benden sonra zulmet. . . Hiçbir ışık göremeyeceğim. . . Ölen yalnız bir Alman şairi değil, namı artık âlem şümul olmuş bir dahi idi.

Halid Fahri

 0486_0040-88_Page_14NUMUNE: Almanya hariciye nazırı İngiltere’nin Almanya’yı aç bırakarak adeta esira karargâhına çevirmek istediğini söylüyordu. Bu doğru olsa gerek. Çünkü diğer manasıyla orası bir esira karargâhı oldu. Çünkü Almanya’nın aldığı esirin adedi milyona varıyor. Hepsinden bir numune göstermek arzusuyla bu resmi derç ettik.

0486_0040-88_Page_17

Tecerrüdü muhteşem: İngiltere bir zamanlar tecerrüt politikasıyla her zaman içinde ataları sayesinde hücum düşmandan mücerret kalacağı iddiasıyla müftehirdir. Tahtelbahirler zeplinler bu iddiayı mecrudun batılanını ispat etti. Bir zaman gelecek ki İngiltere cidden tecerrüt etmiş olacak. Melunun tahtelbahir korkusuyla aldığı vazı haifaneye musavver olan bu karikatür, hoş bir manzara teşkil ediyor. 

HARBİ UMUMİDE RUSYA’YA BİR NAZAR

Muharriri: Ebu El Fuad Refik

     1812 seferinde Napolyon Rusya hüdudunu 600000 nefer kuvvetinde bir ordu ile tecavüz etmişti. Buna karşı Rusya devleti ancak 200000 nefer kuvvetinde bir ordu sevk edebilmişti. Bu hesaba nazaran taarruz ordusu müdafaa ordusunun üç misli idi. Binaenaleyh Rusya devletinin bu günkü günde bir muharebe vukuunda hüdudu garbiyesine sevk edebileceği ordunun kuvveti 1,5 milyon olduğu takdirde 1812 tarihinde Napolyon’un kuvvetçe olan tefevvuku nispetinde bir tefevvuku istihsal etmek ve Rusya ordusunu bihakkın mağlup edebilmek için Rusya aleyhine sevk olunacak taarruz ordusunun 4,5 milyon kuvvetinde bulunması iktiza eyleyeceği tabiidir.

     Rusya Kuvayı tedâfüiyesi muvadı atiye ile teşeddüd ve tezyid olunabilir.

     Evvelen: Memalikin vesait ve cesamet harikuladesi.

     Saniyen: Vaziyeti coğrafyası.

     Saniyen: Ahvali iklimiyesi.

     Rabiten: Ahvali coğrafya ve teşkilatı tabiiyesi.

     Hamasaten: Devletin merkezi iktidar tedafüiyesini teşkil eden Petersburg ve Moskova’nın hüduddan bâdî.

     Sadisen: İstila ve ricat hatlarının uzunluğu.

     Sâbian: Ahalinin kesreti.

     Sâminen: Rusya’nın kemali muzafferiyetle iki istilaya karşı mukavemet edip düşmanı maf ve perişan etmiş olduğu hatırasının efkârı umumiye üzerine olan tesiratı maneviyesidir.

     Atide mezkûr maddelerde kuvveyi tedafüiyyenin zayıf noktalarını teşkil ederler:

     Evvelen: Sanayi ve ticaret dereceyi matlubede tevsi etmemiş olduğundan ahvali maliyenin fena bir halde bulunması.

     Saniyen: Orduya mukteza olan esliha ve teçhizatı sairenin imali için dâhil memalikte mevcut bulunan fabrika ve sair imalathaneler adedinin dereceyi kâfiyede bulunması.

     Salisen: Rusya’ya kerhen iltihak eden bazı melel ecnebiyenin henüz Rusya’ya ısınmamış olmalarından bir muharebe vukuunda bunların Rusya’ya cüzi müşkülat ika etmeleri melhûz bulunmasıdır.

     Rusya’nın kutba yakın bulunan mıntıkayı şimaliyesiyle Asya’daki müstemlekâtı vasisi, Rusya memaliki aleyhine şimal şarki ve cenub şarki cihetinden tevcih olunacak her türlü hücum ve taarruzları müstehil kıldıkları gibi garb cihetinde Rusya’nın üss-ül-hareketini teşkil eden Dona ve Dinyeper hatları ilerisinde bulunan Lehistan ile istihkâmatı ise Rusya aleyhine bu cihetten tevcih olunacak bir taarruza karşı kuvvetli bir sed teşkil ederler.

     Biri birine muvazi cereyan eden müteaddit nehirlerle mürûr ü ubûra müsait olmayan birçok ormanlar ve ötede beride tesadüf olunan cesim bataklıklar arazinin harekâtı cesimeyi askeriyeye olan ademi müsaadesini bir kat daha tezyid ve yanları ihata olunamadığı cihetle uzun bir müddet ve şiddetle müdafaaya salih müteaddit hüdud müdafiinin teşkiline bâdî olmuşlardır. İşbu hüdudu müdafiyi mütevaliyenin birinden diğerine çekilerek ricatı esnasında tezyidi kuvvet eden müdafiiyen ilerledikçe kuvveti tenakus eden ve sabık-üz-zikr hütut müdafiye cepheden hücuma mecbur olduğu cihetle birçok zayiata duçar olup gayet yorulmuş olan mütearrızin üzerine gittikçe tefevvuk kazanır. Arazinin balçıktan müşkil ve müteaddit ormanlarla mestur olması esnayı muharebede ale-l-acele hafife ve muvakkate usulüyle yapılacak – istihkâmatın inşasını teshil ve tesri ettiğinden salif-üz-zikr hütut müdafiinin metanet ve menaatını icabı takdirinde tahkimatı sanayi vasıtasıyla dereceyi kusvaya isal etmek dahi mümkün olmuş olur.

     Arazinin veçhe meşrûh üzere teşkili, Rusya devletinin müteaddit istihkâmatı cesime vasıtasıyla memleketinin dahilini tahkim etmekten sarfı nazar eylemesine bâdî olan esbabın başlıcalarındandır. Filhakika müdafaa ordusunun dahilinde ricatını icra edeceği arazinin vüsat ve cesamet harikuladesi tabiatta kuvvetli olan hütut müdafii Giresunda Rusya askerinin izharı sebat ve mukavemette ser fizar olması ve eslinayı cedidenin tesiratı müthişe ve mehalikesi Rusya’yı dahili memalikinde istihkâmat cesime usulüyle müteaddit müstahkem ordugâhlar tesisinden azade kılmıştır.

     Düveli müttefikenin kuvayı berriyye ve bahriyesi tarafından tevciye olunan mehalik bir ateşin tesiratı müthişesine karşı ve vuku bulan Sivastopol müdafaası Rusya askerinin metanetli toprak siperler arkasında sebat ve mukavemet harikulade ile muttasıf ve müddeti kalile zarfında mezkûr siperlerin tesis ve inşasına muktedir bulunduğuna bir delili kavidir.

     – mabadı var –

İDMAN SÜTUNLARI

Sporda takyidat

     Sporda saik, zevk; Gaye, galebe olarak görülüyor. Sathi bir tefekkürün verdiği bu hükümler hakikatte böyle değildir. Zevk denilen şey de, itiyad ile görenek ile tahassül eder. Gayenin galebeden ibaret olması, edvarı iptidaiye için doğru olabilir. O zamanlarda mümaresatı bedeniye tamamıyla hasmı mağlup edebilmek kudretini iktisaba hadim talimlerden ibaret idi. Bunlar da bir mecburiyeti hayatiye vardı. İdman zevkini de esasen bu mecburiyeti hayatiye ile vücut bulan itiyadı tevlid etmiştir. Asırlarca evvel mevcut olan mecburiyeti hayatiye bugün de ayniyle, fakat daha şiddetle mahsustur. Yalnız evvelkilerin gaye olarak kabul ettiklerini bugünküler vasıta olarak kabul etmektedirler. Spor, bizim için saikiyle, gayesiyle selameti bedenin vasıtası olarak telakki edilmelidir.

     Sıhhat, selamet mevzuu bahis olunca icab eden tedbir ve takyidata rağbet lüzumu aşikâr olur. O lüzumun bizde henüz layıkıyla anlaşılmamış olması ara sıra bu vadide aceleyi kelime meydan veriyor.

     Hayatta intizama hıfz-üs-sıhhaya riayet sporcuların hevesi mümeyyizesinden olması icab ettiği gibi idmanın evvel ve sonra yapılacak şeylere dair de az çok vukuf sahibi bulunmalıdırlar.

     Top oynarken veya güreşirken ayağı burkulan bir arkadaşına muvafık surette masaj yapacak veya ihtinâka tutulmuş bir koşucunun imdadına koşabilecek kaç idmancımız var? İdman meydanlarında velev pek nadir olsun vukua melhûz kazalara karşı ne türlü istihzarata malikiz? Ale-l-âde zamanlarda değil, hatta müsabakalarda bile yanımızda mütehassıs bir doktor bulundurmak hatırımıza geliyor mu?

     Bu takyidat yalnız kaza vukuuna münhasır değildir. İdmandan sonra mutedil dereceyi hararette bir su ile duş veya banyo, güzel bir masaj, beklenilen kaideyi taz’if eder.

     Alaturka güreşin pehlivanlarımızın idmanlarını seyir edenler, onların idmanı müteakip birbirlerini ovduklarını görmüşlerdir. Hatta biraz kamil pehlivanlar, adeta <effleurage> “hafif masaj” yaparlar.

     Her yeni ahz olunan şeyin ilk evvel en göze çarpan kısmı nazarı dikkati celb edeceği ve o kısmın bilâ tetkik hemen taklid edileceği şüphesizdir. Bu hassa, bizlerde pek barizdir. Halbuki ale-l-ekser asıl ruhi mesele göze görünmeyen kısımlardadır. Mesela biraz evvel zikir edilen alaturka güreşi müteakip masaj yapmak; Bunu herkes görebilir. Çünkü bu masajda herkesin gözü önünde, meydanda yapılır. Ve o öylece taklid olunur. Guruptan alınan sporlardaki takyidat ise öyle göz önünde değildir. Hiçbir oyuncu müsabakalardan sonra kendini oyun sahasında ovdurmaz. Sporcular için pek lazım olan bu şeyler öğrenilmesi ehemmiyetiyle makusen mütenasip vazifelerdirler.

     Yelkenciler, kürekçiler için yüzmek ne kadar lazımsa bir atlayıcı, bir koşucu, bir güreşçi için de masaj, pansuman o kadar mühimdir.

     Kadıköy’ünde ittihad kulübü, Anadolu hisarında er meydanı gibi umumi ve daimi idman mahallerinin talim zamanlarında hazır bulunacak bir doktoru ve yanında iktiza eden ispirto, pamuk, sargı ve saire gibi şeyleri bulunmak adeta bir ihtiyaçtır. Bahusus gençleri hiçbir istihzaratı bedeniye de bulunmadan, kendini bir mütehassısa muayene ettirip dereceyi kabiliyetini olsun anlamadan doğrudan doğruya spora atılan yerlerde bu ihtiyaç daha şiddetlidir.

     Geçen seneki koşu müsabakalarında bir iki genç düşüp kalmışlardı. Bunların kalplerinde cüzi bir arıza olsa idi netice bittabi kesbi vahamet edecekti. Bu ihtimalata, müsabakalara her müracaat edeni bilâ kayd ü şart kabul etmeyip kendilerinden bir rapor talep etmek yahut hazır bulunacak doktora kalbini muayene ettirmekle set çekilebilir. Kulüplerimize müdavim olan gençler, esnayı duhullerinde bir muayene tıbbiyeye tabi tutulmamaktadır. Bu pek azim bir hatadır. Kulüp idarelerinin nazarı dikkatlerine pek şayandır. Bu sebeple kulüpler mensubiyini de müsabaka zamanlarında muayene külfetinden vareste olamazlar. Burada bir nokta daha var: idmancılar ömürlerinde bir kere muayene olmakla iktifa etmemelidirler. İnsan, uzvu bir mevcuttur. Bin türlü esbab ile daima tağyirata maruzdur. İtmi’nân kavi ile emniyet caiz olmaz.

     Bedeni her hususta sevk ve idare edecek dimağ olduğundan her hangi bir işte ne kadar vakfane, ihtiyatkârane hareket edilirse hedefe o mertebe selametle vasılı müyesser olur.

     Dünyanın, sporla meşgul bütün memleketlerinde idmancılar bu nevi takyidata az çok aşina oldukları halde meydanı müsabakaya çıkacak her idmancının yanında kendine veya kulübüne ait bir bakıcısı bir doktoru bulunur. Gerçi, insan yolda giderken de ayağı kayıp bir tarafı zedelenebilir. Fakat bu ihtimal mübareze, musâraa meydanlarında elbette daha ziyadedir. Bıçakla, testere ile oynamayan elini kesmek tehlikesine maruz olmazsa da hiçbir zaman kendisinin marangoz olabilmesi mümkün değildir. Marangoz olmak isterse elini kazaen kestiği vakit ne yapacağını bilmelidir.

     Memleketimizde idman âlemi yeni inkişaf ediyor. Onda dakik bir mükemmeliyet aramak fikrinde değilsek de hiç olmazsa kavaidi külliye şeklinde kabul edilmiş olan esasta dikkat uyandırmak, atılacak her hatveyi terakkiyi emniyette bulundurmak isteriz.

0486_0040-88_Page_19İdmanyurdu, Galatasaray

ERGENEKON BAYRAMI

Bütün idman kulüpleri azalarına:

     Eyyam ve â’yâd-ı mukaddese ve milliyenin tes’idi, ihyayı hatıratı terbiyeyi milliye üzerinde pek mesut neticeler verir. Memleketimizin idman âlemi henüz bir noktada temerküz ve tekâsüf edemedi. Bu sebeple şimdiye kadar bu gibi eyyamı mahsusada idmancılık namına bir mevkii mümtaz ayıramadı. Bu noksaniyeti his etmiş olan Anadoluhisarı İdman Yurdu Ergenekon gününe tesadüf eden Mart’ın yirmi yedinci Cuma günü Göksu çayırında mükemmel bir ziyafet tertip ile idman hayatını mukaddes günlere, kendine has mevcudiyetiyle çıkarmakta ilk hatveyi atmış, birinciliği kazanmış oluyor. Bu ziyafet ale-l-âde bir taam merasiminden ibaret değildir. İdman yurdu; bunda idmancılığın bütün hususiyeti görülecektir. Ziyafette kendilerine mahsus mevkii işgal etmeleri için ve bütün kulüpler azalarını, hüviyet varakalarını hamil oldukları halde davet ediyor ve bu daveti idmancılara tebliğe de mecmuayı tavsit ediyor.

TERBİYE’Yİ BEDENİYEDE KONTROL

     Ölçü, takdiri kıymetin yegâne vasıtasıdır. Ölçülebilen her şeyin kıymeti anlaşılmış demektir. Bedenimize ait olan pek çok şeylerde ölçülebilir. Kuvvet, maharet, sıhhat, çeviklik, güzellik gibi şeyler, terbiyeyi bedeniye noktayı nazarından hemen tamamıyla mikyasa gelirler. Beden terbiyesinde kontrolün mevkii pek mühimdir. Tatbik edilen usul ve tarz hakkında ancak bu suretle malumat elde edilir.

     Terbiyeyi bedeniyede mikyas denince fikrimize derhâl azılı bir göğüs, kalın bir pazu ve bir ense gelmekte, dereceyi terakkiyi anlamak için kırk paralık bir metre şeridi kifayet etmektedir ki bu hali udâlâtın teması hususunda jimnastikçileri, pek muzırr bir isti’cale sevk ediyor.

     Böylece alınmakta olan mikyasatı bedeniye, sırf nemayı adeliyi gösterir; kalınlık, incelik cihetiyle de bedayı noktayı nazarından bize oldukça nakıs bir fikir verebilir. Hâlbuki terbiyeyi bedeniyeden, murad yalnız adelatın neması değildir. Pazusunu veya baldırını kırk iki santime, oyluğunu 65’e çıkaran herkes bedenini terbiye etmiş olmaz. Bir de mercinin kolları, açık havada yalnız harekâtı teneffüsiye yapan bir adamın kollarından şüphesiz çok kalındır. Kollarının icra ettiği harekâta iştirak mecburiyetinde kalan sırt ve göğüs etleri ziyadece nemalanacağından bundan dolayı göğsü de daha kalın olabilir. Bu tefevvuku adeliye rağmen diğerinin kudreti teneffüsiyesi de demircininkinden çok fisaledir. Kalbi, ciğerleri daha sağlamdır. O halde bir şerit parçasıyla alınacak ebadın, fenni bir terbiyenin verebileceği semereyi, daha doğrusu bedenin kıymetini takdire ne derece gayreti kâfi olduğu zahirdir.

     Netayici müstahsile, terbiyeyi bedeniyenin matuf olduğu gayelere göre tetkik edilmek icap eder.

     Terbiyeyi bedeniyede bir gayeyi sıhhiye, bir gayeyi ameliye, bir de gayeyi bediiye var. Yapılacak kontrol, tatbik edilen usulde, bu gayelerden her birine ne mertebeye kadar takrib edildiğini irâe edecek bir imtihandır. Bunlar ayrı ayrı tetkike muhtaçtırlar. Bir adamın ahvali sıhhiyesi ölçülürken ne kadar irtifa atlayabileceği veya pazusunun muhiti nazarı itibara alınmaz.

     Mademki terbiyeyi bedeniyede üç gaye nazarı itibara alınıyor; bunların tetkiki de üç guruba ayrılacaktır. Bu defaki yazılarım sırf gayeyi sıhhiye noktayı nazarından olan tetkike aittir. Tamamıyla fizyolojiktir.

     Hadisatı fizyolojide ahzı mikyasat gerçi müşkülcedir. Fakat müşkülat, ademi imkân demek olmadığı için kabili iktihamdır. Terbiyeyi bedeniyeye müteallik tetkikat fizyoloji laboratuvarı bedenin sabit ve müteharrik hallerindeki odağını zabt edebilmek için, fotoğraf, radiyograf, krono fotoğraf kısımlarını mevzii kuvvet, hareketi mehanikiye, sıkleti beden, merkez sıklet mikyasları aletlerini ve mikyas-ül-heva ve harareti; fizyolojide teneffüs, duran ve takallüsatı adeleye için müstamel aletleri: Kan, idrar ve sair ifragat için kimya ve mikrobiyoloji tahlil hanelerini muhtevi olmalıdır. Kimyagere ait tetkikattan sonra, sırf terbiyeyi bedeniyeye ait olan kısım kalır.

     Boy ölçüsü alet fıkdânından dolayı öteden beri yaptığımız gibi gelişi güzel bir duvarda veya bir tahta üzerinde değil, ona mahsus “Toise” tabir olunan alet üzerinde ahz olunur ve bu esnada etrafı süfliyenin de uzunluğu anlaşılmak için azim fahz (uyluk kemiği) nin müdireyi kebiresi (kalçaya irtikaz eden başı) da aynı zamanda alet üzerine işaret edilir.

     Güğüsün muhiti – Sırf kalınlığı anlamak zımnında – şerit metre ile aynı mevkiden – meme hizasından – alınmasına dikkat edilir. Batının muhiti, şeridine ufki olmak üzere göbek üzerinden alınır.

     Kater sadrın ahzı – Sadr, ya haricen yahut dahilen ölçülür. Harici ölçüler, sadrın şeklini, ebadını anlamak için ahz olunur. Şerit metre bu hususta gayri kafidir. Sadr ve siret gayet iri etlerle mestur olduğundan şeritle alınan bad hakiki bir fikir vermez. Bu suretle elde edilen erkam-ı şekli hakiki, muhit vasat hakkında da hiçbir şey ifade etmez. Şeridin gösterdiği mıktarın ne kadarı adeleye, ne kadarı kafes sadra aittir. Şekli sadr nasıldır? Bilinemez. Dakik aletlerin icadı mecburiyetini his ettiren de budur.

     Kafes sadrın kutrunu ölçmek hususunda heykeltıraşların pergârlarına müşabe bir alet kullanılır. Alet ufki durmak şartıyla bir açı azim kasın nihayetine, diğeri fıkratı zuhuriye üzerine vazi olunur. Alet azim kas üzerine temas eden açı yayılıdır; bu suretle harekatı teneffüsüyeyi takip eder ve istenildiği zaman bu müttehirin kısmı da tesbit olunabilir. Bununla beraber alet, katrın derecesini teşkilatı mahsusasıyla kendiliğinden kayıt eder.

     Kutr kadameyi halifi derin şehik ve derin zefir hallerinde ahz edildikten sonra kutr canibinde alınmak lazımdır. Kutr canibi ahzı için alet kemâ-fi-s-sâbık ufki durmalı ve adlâ’ kâzibenin yukarısına vaz edilerek her iki ucu da mukabil bulunan aynı dil’lere temas etmelidir.

     Her iki kutr arasındaki tesbit göğüsün şekli hakkında bir fikir verir. İyi teşekkül etmiş bir göğüste kutr canibi, kutr kaddemidin fazla olmalıdır. Kademinin canibiye nispeti tahminen 5’in 7’ye nispeti gibidir. Kutr canibinin fazlalığı, ciğerlerin tamamına delil olduğundan pek mühimdir. İki kutri yekdiğerine müsavi, hatta bazen kutr kaddemisi canibiden fazla dört köşe adamlarda vardır ki bu hiç iyi değildir. Hali sıhhatte bulunan bilekler arasında kutr sadr cihetiyle olan fark pek azdır. Kutr kademi derin şehik halinde, 20 – 22 zifir halindedir. 18 – 20; kutr canibi şehikte 28 – 32 zifirde 25 – 29 dur.

     Sadrın şekli – adalin teneffüs esnasındaki harekatini, sadrın şehik ve zifir halindeki şekil vasat ve bunların tağyiratını tetkik etmek, ahvali sadriyeyi sıhhatle anlamak için pek lazımdır. Birçok esbab dolayısıyla ekseri kimselerde şekil sadr mütenazır olmadığı gibi zifir ve şehik hallerinde de alacağı eşkal birbirine muvazi olmuyor.

     şekli sadrın ehzi için {Thoracometre – mikyası sadr] denilen bir alet müstameldir. Bu alet – sekil sadra yakın bir tarzda yapılmış madeni bir çemberdir. Bu çemberin etrafında birçok delikler açılmış olup buralara çubuklar geçirilmiştir. Bu çubuklar delikler içinde kolaylıkla hareket eder. Bu suretle hareket sadriyeyi tamamen takip edebilir. Şekli sadrı sıhhatle ahz edebilmek için çubukların hepsi birden bir tane vida ile istenildiği anda tesbit edilebilir.

     Mikyası ahz edilecek adam aletin içine sokulur. Sadrın her hangi mevkiinden istenilirse şehik ve zifir hallerindeki şekli ahz olunur. Vida sıkıştırılıp çubuklar tesbit edildikten sonra alet büyük bir kağıt üzerine vaz edilerek çubukların bedene temas eden uçları çizilir. Ameliyat esnasında aletin tamamıyla ufki bir vaziyette bedene temas etmesine dikkat edilmek lazımdır.

     Vücudun yer ve fiili [yandan duruşu] – Vücudun yandan görünüşü ve amûd-ı fekarinin infirafat kaimiyesini ahz etmek için de – ki âle-l-ekser amûd-ı fekariler dereceyi tabiyeden pek fazla infiraf ediyor. Ve muzırr tesirler yapıyor – hususi bir alet vardır. Amûd-ı fekarinin inhirafat kaimiyesi ancak yandan müşahede olunabilir.

     bu alet, kaimen mevzu bir tahtaya açılan yuva derununda kolaylıkla hareket eden ve tahtaya amûd surette geçirilmiş bulunan müstakim bir koldan ibarettir. Bu kolun bedene temas edecek ucuna vücut üzerinde suhuletle hareket için ufak bir tekerlek geçirilmiştir. Bu kolun tahtanın diğer tarafından dışarı doğru çıkan ucunda da bir kurşun kalemi merbuttur. Bahis edilen kol yukarı aşağı hareket ettiği gibi ileriye ve geriye de hareket eder. Şekil canibisi ahz olunacak kimse alet arkasına başını, kaba etlerini, ökçelerini temas ettirmek üzere kaimen durur. Tekerlekli kolu vücudun şekli alınacak kısmından itibaren hareket ile istenilen noktaya kadar gelir. Esnayı seyirde aletin arkasına vaz olunmuş olan yine kaim bir tahta üzerindeki kağıtta da hareket eden kolun dış tarafındaki ucunda bulunan kurşun kalem, bedene temasını muhafaza ederek hareket eden diğer ucun bütün seyrini doğru olarak çizer. Sırtın, amûd-ı-fekarinin şekli ahz edildiği gibi, azim fasıl da böylece çizilebilir.

     Gerek bu alet ve gerek [mikyası sadr Thoracometre] ile elde edilen neticeler birleştirilerek sadrın hakiki büyüklüğü anlaşılır.

     Amûd-ı fekarinin gerek inhirâfâtı kaimiyesini ve gerek inhirafatı canibi merzisini aynı zamanda tamamıyla ahz ve kayıt etmek için (mikyası amûd-ı fekari Rachigraphic) tabir edilen mühim bir alet de vardır. Kuvveti ölçmek için kuvvet dinamometreleri kullanılır. Mukavemet de – ki yorgunluğa tahammül demektir – ayrıca tetkik olunur.

     Bedenin sükunet ve hareket hellerindeki resimleri fotoğraf ve koronofotograf ile ahz olunur.

     Sadrın dahili ölçüsü; (mikyası teneffüs Spirometre) denilen hacmi muayyen fıçı gibi kapalı üstüvanemi bir aletle ahz olunur. Bir lastik boru vasıtasıyla üstüvanenin derinine, derin şehik ile alınan hava zifir edilir. Tazyikin miktarı alet merbut olan derece ile tayin olunur. Bu ameliyat kudreti teneffüsiyeyi irâe eder.

     Bir vücudun kıymeti hakkında sahih bir fikir edinebilmek için neler yapmak icap edeceğini şu mesrudat gösteriyor. Henüz ahvali bedeniyemiz hususunda kati bir fikre sahip olamadığımız gibi, fenni ve kati bir usul de şimdiye kadar bütün kavaidi ve ehemmiyetiyle muntazaman tatbik edilmiş değildir. Fakat tatbiki arzu edilir.

     Bahis edilen mikyasat hemen bu günkülere yüksek kaideler vaad edemezse de ati için malümların rehberi, meselesidir. Alınan mikyasat cem’ ve telfik edilerek sıhhatine itimat olunabilir. İstatistikler vücuda getirilmelidir ki umumi bir fikir istihsaline hadim olabilsin. Aksi takdirde insanı şaşırtan, usandıran bir alay erkam ve hutut arasında kalınmış.

Terbiyeyi bedeniyye muallimi

         Ali Seyfi

FUTBOL MÜSABAKALARI

     Geçen Cuma günü Anadolu ile İdman Yurdu takımları arasında cereyan eden birlik müsabakasında Anadolu takımı üç sayı ile ihrazı muvaffakiyet eylemiştir. İdman Yurdu takımı bazı iyi oyuncularından mahrum bulunması hasebiyle zayıf teşkilatla meydanı müsabakaya çıkmış olmasına rağmen oyunun ikinci kısmında iyi bir gayret göstererek yalnız üç sayı ile mağlup olmuştur.

<*> <*> <*>

     20 Mart Cuma günü Kadıköy ittihad kulübünde umumi bir müsabaka tertip edilmiş idi. Mevsim henüz böyle umumi şeylere müsait olacak kadar güşayiş bulmadığından müsabakanın zaten parlak ve hararetli bir surette icrası me’mul olamazdı. En müntehib idmancıların da vazife başında bulunmaları müsabakaların adedine külli bir tesir yapacaktı; Ve öyle oldu.

     Ekseri işlerde birinciliği, geçen seneki müsabakaların da hemen cümlesinde kendini göstermiş olan Beşiktaş kulübü ihraz ediyordu. Hakikati itiraf edersek, Beşiktaş kulübü mevcut meyanında yegane “atletik” bir kulüptür. Esasen kulüplerimizin iştigal ettikleri sporlar hiç mütenevvi değil; Şimdiye kadar ne kadar kulüp varsa hemen cümlesi ayak topu kulübüdür. Ve kendilerini öyle tanıtmışlardır. İçlerinde bilhassa terbiyeyi bedeniye ve atletik sporlar için teşkil etmiş olanlar Beşiktaş kulübüyle İstanbul kulübüdür.

         Beşiktaş’dan bu hususta daha, çok şeyler beklenir. Yevmi olarak havadisede müsabakaların ve kazananların isimleri gösterildiğinden artık ayrıca izaha lüzum kalmadı. Burada kaydından feragat edilemeyecek bir şey varsa o da ittihad kulübünün, spor ve müsabakalar levazımının ıslah ve tedariki zımnında biraz fiiliyatını temin etmektir.

BÜYÜK ALEV

     Onu öksürtebilirdi. O kadar zarif, o derece nahif olduğu için onu, bütün zengin, muzaffer, pür ihtişam kadınlardan daha ziyade sevdim. Hiçbir kadının, asla tesadüf edemediği kadar sevdim. Yolumun üzerinde, bundan daha ziyade sevilebilecek bir kadına asla tesadüf etmedim. 

     Grasia, gussadar bir telaşla sordu;

     – O da sizi sevdi mi

     – Evet  . Georgio, gayet tabii bir sadelikle cevap verdi

          İyi, yüksek idi. Fakat beni o kadar bedihi ve büyük bir samimiyetle sevmişti ki: ben, ilk zamanlarda onun himayı sevda ve yeisinden ürkmüş idim. Kocası, o kadar kıskanç idi ki; onu bir saat bile serbest bırakmazdı. Yalnız birkaç defa, o kiliseye giderken, çünkü mu’tekid idi. Ve kocası kâfir idi. Onu kilisede aradım. O zavallı küçük titrerdi. Ve derdi ki; Bu, bir kilise hayırsızlığıdır, Allah tarafından mani olunmuştur. Aşkımız da indi-u-ilah duçarı mücâzât olacağız. Fakat, benden kaçmağa muktedir olamazdı. Nasıl ki; Bende onu, her nereye giderse takip etmekten kendimi mani edemezdim. Nereye, giderse. . .

     Ferrente ve Grasia, şimdi bakıştılar.

     O kadar ki: bazı şeyleri kocasına bile söyledi. Ve kocası günden güne uzaklaşırdı. Ah o gece! Bir şala bürünmüş, korkudan ve soğuktan titreyerek, kocasını uykuda bırakarak ve yerde çıplak ayaklarla yürüyerek, çılgın, hıçkırıktan boğulur bir halde odasını terk ederek, bana gelmek cesaretini göstermişti. O gecenin her geçen dakikası, bizi ölüm tehlikesine koymak kudretinde idi. Ve biz, her ikimiz de aşkın ve ıstırabın galeyanları içinde, ayrılmağı bilmeden, benden ayrılmağa mecbur olduğu vakit, toprağa diz çöktü, candan bir dua okudu. Hep diz çökmüş halde, boynunda taşıdığı gümüş bir haç üzerinde yemin etti ki; teşrinievvelin yirminci günü, akşam saat onda, Venedik’te bulunacak, beni bekleyecek. . .

     – Grasia sordu:

     – Geldi mi?

     – Evet. . . Georgio tekrar başladı. – evet geldi. Yeminini tuttu.

     Ben on günden beri Danieli otelinde idim. Saklı, bi-aram. Bazen korkudan, bazen ümitten çılgın bir halde, geldi. Fakat küçük mabude, evli bir halde idi. Ben kocasının gözü önünden kaçmağa nasıl ve hangi musaraa ile bu neticeye, muvaffak olabildiğini asla soramadım. Bu halde dahi beni sevmek, daima daha ziyade ve daha iyi sevmek için itidalini bulmağa muvaffak oldu. Ve hatta yardan uçar gibi bir şitabla avluma doğru giderken bile. . .

     – İyi bir mevsimi aşk geçirdiniz mi? – Ferrante sordu.

     – On sekiz gün. Bir akşam, gayri kabili mukavemet bir mecburiyetle sokağa çıkmıştım. İki üç saat tehir ettim. Avdette artık, bir daha onu bulamadım. Ansızın kocası gelmiş, onu almış götürmüştü. İki gün deli gibi dolaştım. Aradım, aradım. Ani ve seri bir harekete inanamıyordum. Sonra, Meyus ve muzmahil, Polonya yoluna çıktım.     

     – Ona tekrar mülaki oldun mu? – Grasia, kasvetli bir telaşla sordu. – hayır, – Georgio cevap verdi. – yolda ölmüştü.

  ***********************

     Üç dost, öğleden sonra saatinin ilerleyişi gibi, banyo evinden çıktılar. Göl sahiline doğru, yavaş yavaş yürümeğe başladılar. Orada onları Venedik’e götürecek ufak vapur demirli idi.

     – O ölü için çok ıstırap çekmeğe mecbur oldunuz mu? – ikisinin arasında yürüyen Grasia, Georgio’ya dönerek sordu.

     – Çok. Fakat az bir zaman. Bilir misiniz ki; içinde yaşadığımız dünya,

 

NASIL GİTMİŞLER

Sidi bin Nur – 29,Mayıs,1911             on dokuzuncu makale

Ve eşek, onu beklemeyerek, büyük yokuşa doğru, kendi hesabına koşmakta devam etti. Takip parçalanıyordu. Siyah jandarma, hacı Alinin beygirine atlayarak, bir dörtnala hamlesiyle firariyi aramağa koştu. Polis, benim izime koşarak, tevkif ettiğim tepeciğe vasıl oldu. Hep bir yere toplandığımız vakit polis, beyanatı emirnamesini ifa etti. Hiçbir kimseyi teminatsız bırakmamağa emir aldım. Yolda hep beraber gitmeğe mecburuz.

     Biraz ötede, daha orada iken, Hams hükümetinden bir diğer emir sadır olacağını keşif etmiş idik. Şehir, Roma kalelerinin harabeleriyle dolu. Dün, Keleh’ın tepesinden seyir ederken, yalnız on iki harabe saydık. Dağın her tepesinde bir kale vardı. Bu hal, hepimizi fevkalade müstefid etti. Çünkü bu Romalıların bu kıtada yerleşmiş ve payidarlığı temine çalışmış olduklarına delil teşkil ediyor. Ve bu günkü İngilizler, tıpkı eski Romalılar gibi yapıyorlar: İngilizler kolonileri, eğer altın çiçekleri ad etmeseler, onları milyonlar sarf ederek böyle kalelerle donatmazlar. İmdi, bu surette tabii ki; ne vakit bir bayrak üzerinde, bir harabeyi azimeti görürsek, umumi yolu bırakacağız. Ve o bayrak tepesine kadar çıkacağız. Fakat polis arkadan koşarak bunun mümkün olmadığını söyledi. Nasıl mümkün değil? Hams’den gelen emir böyledir. Hiçbir tarafa sapmadan, doğru yolumuzda devama mecburuz.

     Protesto suratı gösterdim. Fakat bu, nice gayret muntazır bir şey değildi. Ve bu, Türk hükümetinin, Avrupalılara bilhassa İtalyanlara karşı umumi bir surette tatbik ettiği memnuiyet idi. Türkler, şehrin her tarafında Romalıların bırakmış oldukları asarı muazzamadan yalnız nefret etmiyorlar; fakat beyazların onları görmelerinde dahi meş’um ve matemi bir şeye karşı duyulan irtiaşatın asarını his ediyorlar. San Philippo heyetinin selametle seyahatini temine memur olan zabit, onların hatta yalnız başlarına dönüp dolaşmalarına memanet etmiyordu. Çünkü onlar, öyle tepelerdeki harabeleri, metrukâtı kadimeyi görmeğe haris ve mütemayil değiller. Yalnız yol üzerindekileri görüp geçerlerdi. Dün Maslata’da Arap kıyafetinde birisine rast geldik. Bizim tercümanımızla uzun boylu konuştu. Bu bizim mühendislerimizin muhafazasına memur jandarmalardan biri imiş. Onlara Roma bakiyatı asarından birini gösterdiği için, hizmetinden tard etmişler. Toprak, nebatat, maden, bunları görebiliyorlar. Fakat o ölü taşları görmek, hususiyle Romanın varisleri olan bizler için, asla. . .   Kim bilir, belki Türkler, Rumilerden, Hristiyanlardan, [burada kayıt etmek iktiza eder ki; bu memlekette Hristiyanlar demek, Romalılar demektir.] korkuyorlar. Korkuyorlar ki; Hıristiyanlar, babalarının büyüklüklerinin o layemut şahitleri önünde, kendi kendilerini bulurlar.

     San Philippo’nun hakkı var. Peyzaj, mühimme gösterecek kadar kıymettar. On saatten beri at üzerinde aynı yeşillikleri ve kırmızı toprağı çiğniyoruz. Aynı yeşilliklerin, aynı derelerin aralarından geçiyoruz. Hiç tebdil etmiyor, tamamen o kadar aynı ki; Günlerden beri arkada bıraktıklarımız bile, hala değişmiyor. Dağ, daima aynı. Daima ismini tekzib eden aynı şitarette. Aynı taşsızlıkta, ne çıkıntılı büyük bir taş. Ne ufak tefek taşlar; Tamamen Hams’ın fevkalade güzel münbatını her tarafa müstevli. On sene içinde, denizden Terhune’ye kadar, Terhune’den Çad’a olduğu gibi, tekmil cebel yalnız bir tarla, yalnız bir zeytinlik olabilir.

     Güneş batarken, çadırımızı kaldırdık. Ve yemek yedik. Polise, onu lehimize yumuşatmak için, yemeklerin en iyilerinden verdik. Yemekleri pek beğenerek, keyifli keyifli hepsini bitirdi. Kahve içtiğimiz vakit, ona, bize karşı olan iyi muamelelerini taktiratımızın parlak bir delilini göstermek istedim. Verdiğimi başparmağının arasında. . . .

         Mabadı var.

 

 

 

 

0486_0040-88_Page_18

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.