DONANMA MECMUASI 99/148 13,Aralık,1917

13,kânûn-ı evvel 1333 – 28,sefer,1336

DONANMA MECMUASI

Denizlerine hâkim olan bir millet, memleketine sahip olur.

Evkaf İslamiye matbaası – nüshası 40 para

Şuûn-ı bahriye

DENİZ AŞIRI ASKER NAKLİYATI

Amerika orduları nasıl gelecek?

     Deniz aşırı asker sevkiyatında, her şeyden akdem seyir ü sefer esnasında düşman taarruzatı muhtemel olup olmadığı mevzuu bahis olur.  Birinci hale nazaran bahri ta’biye, ikinci ihtimale göre de bahri teknik (âlîye) avamili galip gelir.  Her iki hali bir münakaşaya zenin ittihaz edelim:  evvel emirde düşman tehlikesinden azade nakliyat-ı askeriyeyi nazar-ı itibara alalım: 

     Nakliye donanması, umumiyet üzere sefain ticariyeden mürekkebdir.  Gemiler ne kadar büyük olursa nakliyat askeriyeye o nispette elverişli bulunur.  Büyük gemiler, müsait şerait-i sıhhiyeye hacim istiabı itibariyle küçük gemilerden daha fazla kabiliyet tahammüliyeye malik olup bu suretle aynı zamanda cüz-i tammlara toplu olarak nakil ve sevk edebilmek faidesini câmi’dir. Sefain harbiye, o mufassal teçhizat ve tertibatıyla ancak pik az asker nakil edebilir.  Sefain harbiyenin, hem nakliye gemisi hem de muharebe sefinesi olarak istimali gayri caizdir.  En büyük gemiler, piyade nakliyatına, orta cesamettekiler, süvari sınıfı erkânına – çünkü merakıb sagîrenin yalpa ve baş kıç harekâtı hayvanlar için gayri kabil-i tahammüldür – mahsus olmak üzere ayrılır.  Mütebaki ufak gemiler, ordu levazımını nakil hususatında istimal edilir.  Her bir gemiye vesait nakliyesiyle beraber tam tertip cüz-i tammlar erkab edilmek ve geri kalan mahale, iaşe ve harp levazımı yükletmek kaidesi muhafaza edilmek lazımdır.  Bir gemide barındırıla bilecek efrad ve hayvanatın miktarı, geminin tarz-ı inşasına (güvertelerinin adedine ve güverte irtifaının 2,2 metrenin dûnunda olmamasına) ve cesametine tabidir.  Sefainin tertibatı, süvari sınıfları için en ziyade dâî müşkülattır. Mamafih bunlar, alelhusus uzun deniz seferlerinde vaktinden evvel erkab edilmek lazımdır ki, hayvanlar karaya ihraç edildikten sonra dinlendirile bilsinler. [Ardèche] namında küçük bir Fransız nakliye gemisinde 1867 Meksika seferi esnasında bir fırtına sebebiyle 270 hayvanın 40’ı ölmüş ve 70 i de az çok yaralanmıştı. 1881 senesinde İngiltere’nin (Natal) a kadar imtidad eden otuz ila kırk günlük bir seferde 2700 hayvandan 274 ü güneş vurması ile ölmüştü.  1900 senesinde 90 gemiye İngiltere’den cenubi Afrika’ya gitmek üzere 35000 hayvan erkab edilmiş, bunlardan 1400 ü telef olmuştur. 

     Alman tüccarına nazaran 2,2 metre güverte irticaiyle her bir adam için 1,2 ila 1,4;  her hayvan için 5 metre murabba mesaha-i sathiyeye ihtiyaç vardır.  Güverte irtifaı 1,75 metre olduğu surette toparlaksız bir top 6, toparlak 3 murabba metre mesaha-i sathiye ye lüzum gösterir.  Bu malumat her bir geminin layıkıyla mesahasıyla meşruttur.  İngilizlerin erkab edilecek askerin mukadderini bir geminin hacim istiâbiyesi ile alakadar kılmağa matuf usul hareketi daha münasiptir.  Bir geminin kıymet safiyesini (yüzde 6) tayin için gayri safi tonilato (2,83 mikab metre) miktarından yüzde 40  yeni makine, kömürlükler ve buna mümasil tertibat için çıkarmak lazımdır.  Bu suretle:

48 saate kadar 1 haftaya kadar Asgari baîde
Kısa bir sefer için Bir deniz seferi için için
Her adam için  1,5 ton 2 ton 2,5 ton
Her hayvan için 2,5 ton 6 ton 7,5 ton
Her top veya vasıta-i nakliye için 4 – 4,5 4 – 4,5 4 – 4,5

     İş bu erkam, her adamın ve her hayvanın havaiç zaruriyesini tahmil hususunda icap eden mahalde câmî’dir.  Uzun bir deniz seferi için İngiliz farziyatı esas olarak kabul edilecek olursa ayrı ayrı tabiye cüz-i tammları için farziyatiyesi elde etmiş bulunuruz.

Bir tabur    5000   gayri safi tonilato
Bir süvari bölüğü  2800 gayri safi tonilato
Bir batarya   3000  gayri safi tonilato

      Bir cephane kolu veya fırka köprücü takımıyla beraber bir istihkâm bölüğü ale-l tahmin bir bataryanın aynı bir mahale ihtiyaç gösterir.  Dört bölüklük bir süvari alayı, takriben 2 ½ taburluk bir yer işgal eder.  Bu hal, gemi tertibatının, hayvan nakliyatı için arz ettiği müşkülata inzimam edince tabiatıyla erkab edilecek süvari kıtasının tenkıs miktarına saik olur.  Asker sevkiyatına elverişli büyük vapurun hacim istiabiyesi, 3000 ila 5080 tonilato olduğuna nazaran 1800 ila 3000 kıymet safiye eder.  Cenubi Afrika sevkiyatı esnasında 10200 tonilatoluk (Bavaria) vapuruna, İngilizler tarafından 2900 efrad konmuştur. 

     Büyük cüz-i tammların erkabı için hacim istiabı tayin ederken İngilizlerin yaptığı gibi adam başına 4, hayvan başına 10 tonilato hesap etmek muvafıktır.  Bu erkamda;  iaşe, vesait-i nakliye ve esliha da dâhildir.       Gemilerin tertibatı, harbiye dairesinin taht-ı teftiş ve murakabesinde icra edilir. Efrad ile hayvanlar, mümkün olduğu surette aynı güvertede barındırılmayıp efrada mahsus ikamet daireleri üstünde hayvanlar için ahırımsı yerler tertip edilirse daha iyi olur.  Uzun seferler esnasında beher 50 kişi için haftada dört defa taze ekmek yapabilmek üzere, bir fırına ve bundan maada her 60 kişi veya 30 hayvan için, 24 saat zarfında içme suyu ihtiyacının dörtte bir kadar fazlasını temin edebilmek üzere, bir tatlı su makinasına ihtiyaç vardır.  Günde adam başına 3,5 litre su ve hayvan başına 36 litre içme suyu lazımdır.  Bir gemi malum işçilerle 4 ila 6 günde bir nakliyat askeriye seferine 7 ila 10 günde dahafazla miktarda hayvan sevkiyatına, hazırlanabilir

Donanma mecmuasının haftalık gazetesidir.

Numara 148 / 99

Mülahaza

Maksada doğru

     Noksanlarımız

     Girit seferi hakkındaki makalelerin tahşiyesi:  bu hizmeti ifa eden muharriri-i coğrafiye ile hususuyla bunun eski kısmı ile iştigale sevk ettiğinden, pek büyük ve ilmi bir noksanımız daha meraretli bir ihtar ile memalikinin hakiki irfan ve himmet sahiplerinden ikmal, fedakârlığını dileyip durdu.  Tahşiye eden iki refik, o zaman Osmanlı donanmasının uğradığı sahillerin tarihlerimizde gördükleri isimlerini yeni haritalarda – bittabi – bulamamışlar, eski membaları ise – yine zaruri olarak – yenilere tatbik noktasında çok nakıs bulmuşlardır.   Burada bir misal ile bu hükmü teyit etmek lazım gelirse, uzağa gitmeğe hacet yoktur.  Henüz azim bir hamiyet ve tetkike muhtaç duran, bahriye tarihimiz, yazılacak olsa, maksur bir misal ile tarihlerimizde, pek çok isimleri gecen sahil ve adalar isimleri bir cetvele dizilse, mevkilerinin tayininde epey zahmet çekilecektir.  Buraya lalettayin birkaç isim yazıyoruz:  Çamlıca, Suluca, Termiş, Kızıl hisar, Çuka, Değirmenlik, Menekşe, ilh. Ekseri Yunan adalarına ait olan bu mevkiler elan vardır.   Fakat bizde şarka ait maârif;  Eskimiş itibar edilerek nazardan düşmüş, havasın bile, idrak sia – rezmanlar – çok daralarak maârif binasına çok vehn arz olmuş olduğundan garbın Yunancadan tahrif ile aldığı isimler;  Ciddi ve ilmi olmak lazım gelen makalelerde, hatta tarihi eserlerde bile yer bulmuştur. 

     Biraz acı, – fakat tabiatıyla – tenbiye hassasına haiz olan bu masalları biraz daha tevsi edecek olursak şu mülahazanın esası ikmal edilmiş olur.  Layık oldukları cezayı görmekte olan İtalya haydutları, Trablusgarp vilayetimize el uzattıkları zaman;  Burada harbi takip eden gazetelerin me’hazları ecnebi âsârı olduğundan isimler, tercüme tarikiyle anlaşılmayacak bir hale geldi.  O zaman neşir edilen haritalar henüz ellerdedir.  Almancadan, Fransızcadan nakil edilen isimlerin aslı Arapça olduğuna bin şahit ister,  Hala bugün bile Merakeş’i Marok;  Dar-ül ibizayı, Casablanca, El Cezireyi, Algérie yazan çok görülmekte, Şengin, Bar, Olgun, Seni, Kiliya, Hızır İlyas, [Tuna’nın bu mansubu daha bu gün bile Saint George yazılmaktadır.] isimleri gazete sahifelerine yanlış geçmekte Varşova’ya, Demir Kapı demekte, imsak olunmakta, İkanın Fransızca ismi aynen nakil olunmakta, hatta İzmir’in Karşıyaka’sı bile bazı dalgın mütercimlerce aynen ika edilmektedir.  Rumeli’nin kasaba isimleri bile – me’haz hangi lisan ise – ona göre değişip duruyor.  Bize öyle geliyor ki, bir iki sene sonra bu kasabaların yeni isimleri söylendiği zaman, neresi olduğu anlaşılamayacaktır.   Coğrafya, tarih isimlerinin kâffesi bu tahribden az çok hissedardır.  Maziden yine misal getirmeğe ihtiyaç var ise, tekzibe uğramaktan korkmayarak söyleriz;  Naima, Evliya Çelebi gibi âsârda, görülen isimlerin yüzde sekseni meçhul saffetini muhafaza etmektedir.  Faraza, Macaristan’a ait isimler;  bazı himmet sahiplerinin neşriyatı olmasa iklimlerin maverasında birer belde ad edilecektir.  Bazı coğrafya isimleri ise, me’hazımız hangi lisan ise, onun tebdil ve tağyiri veçhe ile lisanımıza birleşmek istimdadını gösteriyor. 

     Bu ilmi bir hastalık ise esbabını birkaç cihetten taharri etmek lazım ve bu tarik ise şifa neticesine muvassıldır. Bir sebep; Bizde henüz tetebbuun manası anlaşılamamasıdır.  Elimize geçen bir kitabın, o vadideki sair kitaplar ile mukayesesi bile zor geliyor.  Bir sebep daha;  Şark ile garbı, onun elbette birbirinden ileri olan malumat ve telakkiyatına tevfik edememektir.  Memleketi tanımak ihtiyacı his edilmiş, bunun için çok yazı yazılmış, bu mevzuun henüz modası geçmemiş ise de, bu meselede de fiil çok noksan kalmıştır.  Açık söyleyelim;  biz memleketimizi, sahillerimizi, denizlerimizi ecnebilerden değil, kendimizden öğrenmeliyiz.  Aksi pek ayıp, hatta günah olur.  Memleketimize ait bir tedkik name neşir olunsa me’hazlarımız mutlaka garbi olmak, insana ne kadar ağır geliyor.  Bu me’hazlardan istiğna biraz fazla görülse bile ne derece iftikar, onlarca da pek çok merdiddir.  Çünkü her memleket sahibine aittir.  Hariçten gelip görmekle, içinden tedkik etmek arasındaki fark;  en basit düşünce ile de tayin eder.  Avrupa’da “istişrik” ilmi çok ilerlemiş.  İslam ve Türk medeniyetleri yine tedkikte Almanya ve Rus müsteşrikleri çok ileri gitmişlerdir.  İbretle tedkik etmek, sonra derin derin düşünmek gerektir ki moskof âlimleri, Türk medeniyetini tedkikte, nice meçhulleri, medeniyetin müntedarlıkları arasında maluma tebdilde büyük bir nam kazanmışlar.  Acaba biz ne yapıyoruz?

     Sual sırası buraya gelince:  meraretle düşündük, elbette kari’îlerin de bu tefekküre iştirak ederler. . .

          Donanma.

MİLLET NE VERMİŞ?

Para Kuruş Tarih-i iradi
        95 3,Kanunu evvel 1333 pazartesi
     1922 4, Kanunu evvel 1333 Salı
20 52884 5,Kanunu evvel 1333 Çarşamba
     515 6,Kanunu evvel 1333 Perşembe
     774 8 Kanunu evvel 1333 Cuma ertesi
     202 9 Kanunu evvel 1333 Pazar
20 56392  

İcmal hadisat

İnsan bilmediği şeyden bahis edemez. . [*]

     Alemin cihan mutâa haysiyeti, iştihâr ve türfe arzularına feda edildikçe manayı sükût – elim olsa da – vazife-i milliyede müsamahaya matuf olacağından bu sütunları hadisat ahire-i ilmiye ye hasr etmeye mecbur oldum.  Bizim anladığımıza göre her yerde rütbe-i bülend alemin bir kisve-i vakarı vardır.

[*] – Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice halleylesin  

          Söyleyenler kendisin bilmez bilenler söylemez

          Şeyhülislam Yahya Efendi

Meratib zahirenin pek çok fevkinde duran bu vakar alemi, yalnız sahiplerini tevkir umuma mazhar etmekle kalmaz.  Hakiki âlem, âmmenin göstereceği ta’zim;  Nihayet zevahire maksur kalacağı cihetle çeşm-i maneviyat persist onun eşkâl muhtelifesini de arar.  Bizden başka nereye gide bilir. İlim endişesini zevahir kelimatta değil, hakikati fazilette bulanlar onun huzurunda sükût etmekle en büyük hürmeti ifa etmiş olurlar.  Âlemin söylemeğe başladığı her bahiste susmağı bilen bir zümre;  haysiyet ilmiyeyi bilmiş ve tanımış demektir.  İdrak umuma mikyas olacağı cihetle bu da milli bir borçtur. 

     İtikadımıza göre âlim, bizzat müfit olmakla neticeye erilemez.  Onun hassa-i asliyesi sahibini yükseltmek olduğu kadar, gayri de müstefid eylemek suretinde tecelli eder.  Hakiki âlim, daima yüksek düşünceli, yüksek ahlaklı olur.  Yalnız ilmi ile değil, onun zadesi olan ef’ali ile ilka-yı hürmet eder.  Sever ve sevilir.  Âlim hakiki, hiçbir zaman inhisar taraftarı olamaz.  Hudud ilim, edilemeyeceği gibi miras-ı peder veya tevcihe resmi olarak telakki edilemeyeceğinden iddiası mahilisine bile uğramaz.  Sakin vazi’ olmakla kendini yükselttiği kadar, haysiyet âlemi ala eder.  Bilmekle, bilir görünmek arasında merahil dûra-dûr  bulunduğunu bilen bir kitle, fezail ciddiye eshabını bilir, tanır sever.  Ona sahip olamayanlardan yalnız hak takriri değil hatta hak tekama bile nez’ eder.  Faraza, aslında cüret cahilane sahibi biri, kazaen bir Enstitü’mde fuzuli kürsü-i tedrisi işgal edecek olsa, onu derhal müstahak olduğu mevkii tenzil eder.  Mektebe gönderir.  Bununla da kalmaz.  İlim söylemeğe başlar başlamaz, yalnız onun sahih ün nasıb eshabını dinler.  Yanılıp başka biri söze karışmak cesaretinde bulunursa sîlî-i manevi-i te’dîbi, başına indirir.  İşte asıl o zaman ceza-i mailkini bulur.  Kitlenin bu taassub ilmperestisi, sebük-magzanı da ilmin hudut vakarı etrafında bir mülk-l isyana – tarzında gezip duran hayâdan az çok nasibedar etmeğe mecbur edeceği cihetle bu türlü cezaya tediye müstahak olacak az bulunur.   Onun içindir ki, hangi mesele-i ilmiye olursa olsun ehline terk edilir.  Bizim için haysiyet-i ilmiye bu demektir.  Aksini düşünmek, zat-ı aziz ilmi delil edip bırakmak demektir.  İnsaniyet mütefekkire artık <<kader na-şinalık>> lügatini esatire terk etmek istiyor.  Fakat en nihai takdiri unutmayarak, tevkir ilme hudud makule çizmiştir.  İlmin hüner-i mukaddemat inkişafını gösterdiği bir memlekette ammenin, tagliyatı intaç eder.  Âlemin haysiyeti pay-i mal olur .  tasalluf bünye-i umuma girer.  Faraza, <<milli tarih yazılmak>> meselesini meydana çıkar çıkmaz tarafdaran inhisar ve iştihar, nef’ umumi pamal etmeği ecel maharet bilirler.  Medlûl tarih meydandan gaib olur.  Tarihi, usulünü, gayesini kimse tarif etmez.  Asıl olan bu iken, tarih müftekır talim dururken onun yazılıp yazılamayacağı meselesi meydan alır.  Yazılamaz diyenler, yazabilmek kudretinden ne kadar mahrum iseler yazanları da yazmaktan men etmek için o derece savlet ve cüret sahibidirler. 

     Bir de <<milli tarih >> yazılır.  Yazılmak için lüzumu olan menabi’ ve şerait mevcuttur.  Mâni’ aslı ise devre-i intikalin şeref imtiyazını kendilerine hasr etmek iddiasıyla saha-i neşriyatta gürültü yapanların vücududur.  Çünkü <<milli tarih>> meselesi yazılıp yazılmamak devresine girince, çıkmaz sokağa sapılmış demektir.  O girive ise bu toprağa velvele-i tasalluf ile değil, sükût fazilane içinde hizmet vakıf-ı hayat etmiş olan hakiki ulemayı sine âlemin muhafaza-i haysiyeti namına – muğber ve sâkit bir vaz’ ihtiyarına mecbur eder.  <<milli tarih>>  yazılmak gibi hayırlı bir emel vatanı izhar edilince erbab-ı neşriyatın vazifesi onun erai manabi’ ve ihzar hatveti olmak icap eder.  Bu emir hatır, milletçe bir iş olduğundan herkesin bildiğini, hatta bilip sakladığını mercii ilmiyesine bildirmeği farzen vataniye ad etmesi de lazım gelir. 

     Gönlün dileğine nihayet mi olur?  Hususiyle böyle meselelerde . . .  Biz isterdik ki milli tarih yazılmak sözü meydan alır almaz – fakat bilenler – söylesinler.   Derhal bir kişi (yazılamaz) iddiasını – hem de kendi kalemi ile – bir dahme_i taarruz ve tahakküm şeklinde fırlatıverdi.  Onun içindir ki icmal namenin lisan beyanı da bu tarza müftekır kaldı. Evet. . .  Kıyas-ı nüfus edilirse bu iddia doğrudur.  Zira birisine tahsilden sonra (ruh-ül cemaat) i berbat ve mülevves bir tarzda tercüme edenler yahut (Napolyon ve Selim Salis) gibi bir eseri muharriri tesirinden ağlatacak bir hale sokanlar bu diyarda var, her nasılsa payidar oldukça elbette milli tarih yazılamaz.  Çünkü Arabi bir cümle-i basitenin kıraat suhlesine bile muktedir olamayanlar, edebiyat Arabiyeden bahse kalkıştıkça ammedeki fikri teşviş hayret fermude, en nikbinleri bile düşündürecek mahiyettedir. 

     Hâlbuki bu gibiler biraz idrak-i nefs hassasından nasibe-dar olsalar memleketin elli seneden beri tarhiyle iştigal etmiş en maruf tabiri ile saçını sakalını bu yolda ağartmış hocalar huzuruna ancak doğru ibare okumaktan bile aciz bir şakird, vaz hicabı ile çıkabileceklerini düşünecekler (olmaz) ı (ne için olmaz) şekline de ifrağından zaten aciz oldukları cihetle (tarihte usul) unvanıyla gördükleri satır garibiyenin istifham manasından da vaz geçerek sükût edeceklerdi. 

     Yanlış bir Fransızcanın verdiği humâr-âlûd bir neşve-i gurur ile menabi garibiyeden her birinin malum olamadığını ileriye sürmek, mütekellimin hüviyet malume-i ilmiyesinden sarf-ı nazar, memleketin bu kadar erbab-ı irfanına karşı – adem-i tekerrürünü her sahib-i mülahazanın bi-hakkın talep edeceği – bir cüret-i had naşınasanedir.   Bu iddia için uzun uzadıya taharri-i delaile neden ihtiyaç hâsıl olsun ki, bugün de müsteşrikinin kabul ettikleri usul (bir medeniyeti aslından taharri) tarikasıdır.  Fakat bizde (milli tarih) yazılamaz diyebilecek kadar mahrum insaf duranlar, garbın bu usul istiksasına esas olan me’haz şarkiyenin iki satırını istihraç mana edecek surette doğru okurlarsa. . .

     Bu bahiste sükûtu ihtiyar ediyorum.  Evet.  Hiç şüphesiz (tarih Osmani encümeni) tarafından neşir edilen birinci cilt Osmanlı tarihi daha iyi olabilirdi.  Fakat vukuat ve medeniyet mütekaddimenin tavsifine ait birinci cilt, ne atisi için senet ittihaz edilebilir, ne de onun altı yüz bu kadar sahifeye sığıştırdığı malumattan istiğna gösterilebilir.  Munsıfâne düşünmeliyiz ki biz, henüz o malumatı toplamak kudretini iktisab edebilmek devresini de ikmal edemedik.  Ali Emiri Efendi gibi milletine uzun senelerin mahsul himmeti olan büyük bir hazine-i nevadiri – on parasız – ihda eden bir zat, bize o hazinenin, Osmanlı tarihine ait kısımlarını da nakil ve tarif etse yine pek büyük bir hizmettir.  Çünkü bizim (tarih yazılamaz) iddiasıyla bu kadar büyük bir işi de hasr ve kasr etmek isteyenimiz, o menabi’ irşad üstad ile anlamağa muhtaçtır.  Yalnız onlar değil, hepimiz, topumuz muhtacız. 

     Ali tarih yazmak meselesi henüz resim halinde bulunuyor.  Korkarız ki <<Ali tetebbular tetkik>> encümeni gibi merci resmiyesinin güzel düşünülmüş bir teşebbüsü gibi (iddiayı intaç) ile ortaya atılanların ihtiras ve inhisarına bazıca olmasın. . .

     Arabide tarih nasıl yazılmakta olduğuna dair – mutlaka yanlış tercüme ile verilecek cevaplarda biri ikna edemez.  Çünkü öyle tarih yazanlar, evvela menabi’ tetkik ve tasnif etmiştir.  Şimdi yazmağa teşebbüs edilirse bu birinci şart, hakkıyla ifa olunabilecektir.  Cenab-ı hak bu gibi eshab-ı sa’y ve himmetin hizmeti meşkur ve me’cur eylesin. . . .

          Hüseyin Kâzım

Donanma

HARB-İ HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan mabad

     İş bu merkezde iken 1905 Martının otuz birinci günü Almanya imparatoru nagehan Tanca’ya çıka geldi.  Ve kısve-i mahalliyeyi iktisa edip ve Fas ricaliyle görüşüp müdafi’ İslam vaz mühteşemanesiyle <<umur-u memlekete müdahale etmek kimsenin haddi değildir>> sözleri gümbür gümbür ortaya fırlattı.  Bu nümayiş nâgeh-zuhûr üzerine birkaç gün evvel Mösyö del Casa’nın senasıyla tertib-i lisan eden acul tebrikcilerin dilleri tutuldu.  Ağızları kapandı.  Pişmiş aşa buzlu su katılmıştı.  Fransa için ya azminde sebat ve devam etmek veya yelkenleri suya indirmek lazım gelir.  Lakın Tanca nümayişin tantanası mahalline maksur olmayıp hatırlardan biran çıkmayan vehim.  Ve hırsları canlandırmış idi.

     Fransa Fas’ta bir külah kapayım der iken Vojlerde ve Levren hududunda nâire-i harbin alevlenmesine meşale tutacak idi.  Alman matbuatı tahvil-i lisan ile Fransa’dan şikâyete vesile bulmuşlar idi.  Başvekil Buluv <<İmparatorun Tanca’daki akvali Alman milletinin makûs ihtisasatıdır.  Fas meselesinden başka Fransa ile hal ve izale edilecek nice sui tefhimler vardır>>  gibi sözler ile efkâr-ı umumiyenin gerginleştiğini ve Almanya hakkında reva görülen muameleyi tezliliye ye tahammül edemeyeceğini anlatıyor idi.  Müşarünileyh 1870 de Duke of Gramont’un mevkiinde bulunuyor idi.  Vaktiyle Bismarck’ın istediği gibi eğer 1905 de Fransa vuku harbe arzu etse bir ufak mümânaatı ani ateşlemeğe sebeb olabilir idi.   Lakin Fransızlar neticesinden emin oldukları bir melhameyi ika eden tevakki ettiler.  Mösyö Del Case istifaya mecbur olup hariciye nezaretini reis vükela revüye deruhte eyledi ve Almanya’yı Avrupa halka-i siyasiyesinden çıkarmağa ve müzakerat devliyeden uzak tutmağa yeltenen Fransa şimdi onun dediğini yapmak mecburiyetinde bulundu.   Bereket versin reviyenin mülâyemetiyle harp halinin önü alınarak Fas ihtilafının cenubi İspanyada kâin el-Cezire [el Hudra] da beyn-ed-düvel akid olunacak bir konferansta fasıl ve tasfiyesine karar verildi.  Ve maderiyet muahede-i sabıkası ahkâmına rücu’ olunmak suretiyle aile bertaraf kılındı. 

     Fas meselesi beş altı sene sonra bir kere daha Hollanda 1911 aynı zamanda İtalyanlar Trablus garba girip devlet-i aliyeye ilan-ı harb eyliyor idi.  Almanya hükümeti bu defa Fransa’ya muhalefet etti.   Kongo hatasının mühim bir kısmı kendine verilmek şartıyla Fransa’nın Fas himayesini zımnen tanıdı. 

     İçin için işleyerek kırk üç sene sonra harb-i hazır ile patlayan Fransa – Almanya adaveti Avrupa siyaset umumiyesinin zahiri nokta-i temerküzü olmuş ve efkâr-ı umumiye her an kendini cenk arkasında gibi zan eyleyerek cesim âlemde müteşennih bir cerihayı aşıp viga açılmış idi.

     En müterakki ve en mütemeddin olan bu iki millet izale-i husumetle uyuşmak yoluna gitseler medeniyete ve terakkiyat umumiyeye ne feyzli fevaid temin olunacağı müslim olduğu gibi sulh ve salah ve huzur ve refah onların ittifaklar aktiyle müyesser olacağı da muhakkak idi.  Rûy âlem o zaman başka bir manzara irae edecek idi.  Fransa kendine hiçbir cihette müşabeheti olmayan Rusya’ya bedel Almanya’ya dost vefa ki uzatsa, ittifak müselles Almanya, Avusturya, Fransa’dan terekküb etse harp korkularına mahal kalır mı idi?  Almanya imparatorluğu Fransız dostluğuna teşne idi.   Ve onun husulü ikinci Wilhelm’e bir ser name iştihar ve mübahat daha olabilir idi.  Ne faide ki eski davalar şöyle dursun Alsas – Loren, karaçalı gibi aralarına girmişti.  Bu siyasi çalıyı koparıp atmağa ne hulus niyet, ne mantıki ve hikmet ve muktedir değil idi.  Onların adaveti yüzünden insaniyete kahır ve sitemler hazırlıyor idi. 

     İngiltere – Almanya rekabeti – Bismarck 1878 Şubatının on dokuzunda irad ettiği meşhur nutukta demişti ki rekabet ticariyeden ve her yerde ola gelen bazı geçici ihtilaflardan maada İngiltere ile aramızda hiçbir niza’ menfaat bulunmamak vaziyet mes’udesindeyiz, çalışkan ve sulh perver iki millet arasında ilka’ harp edecek hiçbir şey bu kadar devr-i zaman ile ahval tamamıyla değişmiş ve Almanya ve İngiltere niza’ menfaatle iki düşman gibi karşı karşıya dikilmiş ve rekabet ticariyeleri sarıp ve çapraşık vadilere saparak ihtilaf daimi müncer olmuş ve çalışkan oldukları için idame-i sulh ve mesafat edemeyecekleri zan kavisi vücud bulmuştu.  İngiliz – Alman rekabeti senin ahirede Avrupa tarih siyasiyesine hâkim olarak bütün devletlerin ef’âl ve etvarını büyük mikyasta tayin etmiştir.  Erbab-ı kalemden meşhur “Rene Pinon” 1909 da bu bahse dair yazmış olduğu bir makalede diyor ki <<İngiliz – Alman rekabeti siyaset umumiyenin hudut azimesini çizmektedir.  Her şeye karışır ve her karıştığı şeyi tevhim eyler.  Aralarında büyük muharebenin sıklet intizarıyla âlem bihuzur olmakta, kâbuslar, hayat sakinaneyi karıştırmakta, milletler, fırtınanın takrini his eden kuşlar misalli burayı geçirmek için saminane ve sabırane bir melce’ aramaktadır.>>

     İngiltere’nin şevket ve serveti diğer devletlerle münasebatı üzerine ağır bir baskı gibi yüklene gelmiştir.  Bu şevket ve servetin mebde’ istihalesi on sekizinci asır evasıtı olup on dokuzuncu aşırın nısf-ı ahirinde üç tekemmüle vasıl olmuştur.  Bu kadar mutlak, bu kadar derin, bu kadar esaslı, bu kadar süratli istihale başka yerde görülmemiştir.  Pek parlak olan çiftçiliğini terk ile timar ve kömürde ve pamukta anasır-ı cedide-i servet bularak cesim ve heybetli sanayiine tahvil fiiliyat ve hasr-ı himmet eylemiştir.  Saman ve yesari el-yevm sanayi ve ticaret üzerine müessirdir. 

     İhracat ile yaşadığı cihetle satacak yere ve müşteriye muhtaçtır.  Senevi hariçten iki yüz milyon İngiliz lirası bedelinde me’külât celbine muhtaç olduğundan mesaisi, sanayi, ticareti, gemileri, teşebbüsat nafiaya koyduğu sermayeleriyle her sene evvel be evvel işbu miktarı kazanmak lazımdır. İşte bu keyfiyet azametinin her acı ve şekve ve haşmetin za’fıdır.  Hiçbir mevsimde sekenesini altı haftadan ziyade besleyecek zahire med har olmadığı hesap olunmuştur.  Tarik bahriyesini on beş gün kapayacak bir hadise veya İngiliz emtiasına boykot veya birinci Napolyon’un tasmim ve tatbik eylediği sed-ebvab ticaret “abluka” ve elhasıl varidat ve varidatını kat’ edecek bir vaka İngiltere’yi açlıkla tehdide kâfidir.  Sanayi, ticari veya bahri her hangi bir rekabet, menabi’ hayatiyesi için tehlike teşkil edebilir.  Bir buhran iktisadi

Zafere doğru: [İtalya cephesinde 3200 metre irtifaında, Avusturya –Macaristan siperleri]

Her yerden ziyade bu memlekete icrai tesir eder, mesela fabrikalar duruverse (amelenin yekûnu yirmi milyon kadar tahmin olunmaktadır.) işsiz kalacak amelenin miktarı birden bire teksir edecektir ki zaten hal-i hazır ve asayişte bir buçuk milyona varan bu nevi’ kesânın bu dereceye ve huzur ictimaiye tahmil ettiği bar ve hatır şayan temil ola gelmiştir. 

     Kıtaat irze münteşir 29 milyon kilometre murabba üzerinde 350 milyon nüfusu idare etmek ve biri birinden uzak yerleri ve elvan ve tabayı muhtelif akvamı dağıtmamak ayırmamak için revâbıt münasebe ile hamlesini merkeze bağlamak ve başka cihete adem-i tevcihleri zımnında her birini hoşnut etmek ve ağyarın dide-i tu’mene sed çekmek İngiltere hükümetine mütehattim olan ve zaif azime ve müşküledendir.  Kanada’da, Avustralya’da, Afrika ve cenupta yerli parlamentolar teşkiliyle müstemlekat cesimeye muhtariyet verdiği gibi, parlamentodan mahrum kalan iktâr Hindiye’yi büyük mikyasta tevsi’ mezuniyet usulüyle idare etmektedir.   Emir idarede gösterdiği dikkat derecesinde turuk muvasalalarını temine itina eyleyerek mühim boğazları ve yol üzerinde gemilerinin tevakkufu için iktiza eden mersaları elde etmiştir.  Malta, Kıbrıs, Süveyş kanalı, Aden, Singapur, Saint Allen, Falkland ilh.  Bu mevazı’ mühimmedendir.  Aralarında icrayı ticaret ve idame-i münasebat, kuvvetli bir donanmaya ve hesapsız tüccar gemilerine mütevakkıftır.  Böyle vasi’ müstemlekeleri kabza-i tasarrufta tutmak için kuvve-i berriyesi olmadığından bütün ümidini donanmasına bağlamıştır.  İngiliz ananesi en birinci iki ecnebi kuvve-i bahriyesi mecmuundan lâ-akall yüzde on fazla harp gemisine malik olmaktır.  1897 de Kraliçe Victoria’nın altmışıncı sene-i devriye-i saltanatını mülabesesiyle tertip ettiği büyük resmigeçitte dünyanın her hükümetinden davet eylediği murahhaslara İngiliz bahriyesinin muhabbet müthişesini göstermiş ve şu kadar ki Fransuval ihtilalinde böyle bir heybetli donanmaya malik olan devletin otuz kırk bin bü’r çiftçisi ile uzun müddet uğraşması ve milyar sarf etmesi bir tezat teşkil etmiş idi.

     Abdurrahman Şeref

               Mabadı var.    

GİRİT SEFERİ

     Gecen nüshaya müracaat

Mukaddemata tezyil

          Girit sefer meşhurunun safahatını bir İtalya müverrihinden dinlemek, garbın bizim için ne düşündüğünü anlamak olacağı gibi erab-ı tetebbuda rahipler olacağından geçen nüshamızla ibtida eden silsile-i makalatı ve nakil gayyuru Ali Fahri Beyi takdiren epey mektup aldık. Bunlar meyanında haşiye tarikiyle ilave edilen malumat da lütfen takdir edilerek bu makalatın güzel bir tarihçi olabileceği, hatta kitap suretinde tabı’ ihtar olunuyor.  Biz kari’îlerin dikkat nazarına ve latif tab’ına delalet eden takdirleri minnetle karşılarız.  Asalet ve vekalit suretiyle arz-ı şükran ederiz.  Bu gibi teşvikat, bizi tevsii hizmete sevk ediyor.  Mecmua idaresince İtalyan müverrihinin menkulâtı menabi’ saireye bilhassa bizim tarihlere göre tahşiye edilmek vazifesi bana havale edildiği zaman sevinmiştim.  Kendime, gayretli bir refik tetebbu buldum. Ali Rıza Seyfi Bey arkadaşımın büyük ve medid bir hamiyyet mahsulü olan ve dokuz cilte varan muharebat bahriye tarihi ki – henüz basılamamış, tabı’ için perverde edilen ümitlerde şimdilik boşa çıkmıştır – ayrıça güzel bir rehber oldu, hizmet tahşiyede tazauf etti.  Onun için bu nüshaya mukaddeme tarzında tezyilata lüzum gördüm.  Henüz yazılmayan, yazılmak için de erbab-ı tasalluf velvele-i takat bir endazına hedef olan büyük tarih arasında değil, her gün müracaat edilebilecek asar meyanında – Ali Fahri Beyin himmetiyle – bu sahifelerde ufak bir mevki tuta bilirse tabii iftihar ederiz.  Şu suretle muharebat bahriyemizin cidden calib-i dikkat ve ibret-amûz bir iki faslı daha yazılmış, unutulan sahifelerden unutmayan hafızalara nakil edilmiş olur.  Şurasını da arz edelim ki aldığımız mektupların bazıları tahşiyelerin noksanını ihtar etmek gibi hayır-hâhâne bir dikkati ihtiva ettiği gibi bu cihet, muaheden bizim de nazar-ı dikkatimizi celb ettiğinden bu tezyili lüzum, ad ettik.  Şimdi asıl maksada gelelim;

     Abdülrahman Şeref Bey Efendinin şu satırları [ 1 ] esbab-ı fetih hakkında mücmel bir işarettir. 

     [Cezire-i mezkûra Venedik tasarrufunda olup Barbaros Hayrettin ve Turgut ve Kılıç Ali Paşaların Akdeniz seferlerinde bi’d-defa’at pâ-mâl semend garet ve Sultan Ahmed zamanından beri feth ve teshiri cây-gîr zamir devlet idi. . ]

     Geçen nüshada kayıt edildiği üzere Suphi Paşa merhum tarih seyyahdan ki – san’at tabii bizim memlekette ikinci defa ihya eden İbrahim Müteferrikanın eseridir – ve Naima’dan ahzen bu ciheti ve ta Sultan Ahmed evvel zamanından beri olan niyeti işaret etmiş idi.  Fakat Venedik balyozunun takdim ettiği hediyelerin, ettiği ricaların tesiri ile sefer mezkûreden feragat edildiği hakkında tarihlerde görülen rivayeti kabul edemiyoruz.  Girit seferine Ahmed Evvel zamanında niyet edilmesi esbab-ı hakkında Evliya Çelebi’nin nakil ettiği fikre ilhak şayan-ı dikkattir.  [ 2 ] Bu muhakkak ve yegâne seyyahımızın pederi Mehmet Derviş ağa, Sultan İbrahim zamanında Girit fethi başladığı zaman birkaç padişah sohbeti görmüş cihan-dide bir pir imiş.  Bittabi böyle bir gazayı ekbere iştirak edemediğinden ferzend ercmendi evliyanın sefere azimet ve tabiri veçhe ile <<salimin ve galimin>> vatana avdetinden, fevk-al-hadd memnun olmuş ve mahdumuna şu hikâye garibeyi nakil etmiş; 

     Birinci sultan, Ahmed;  Caminin temellerine memur kazılır, Beyler beyleri edecek kadar eser hayrının itmamına merak ettiği bir günde camiin hedm yerinde – Sokullu’nun hedm edilen konağı burada imiş – tabir o âyâ üzere bir çetr mülemma’ kurulur.  Zamanın rical-i ilahi, uleması, toplanır.  Bir simat mahmudi olur. Ulema, saliha hayır dua ederler.  Sultan Ahmedin cetr mülemma içinde ise Üsküdari Aziz Efendi ile sair birkaç zat ve Evliya Çelebinin pederi huzur-u halifede <<ber zânü>> otururlar.  Sultan Ahmed;  manevi-i çakidiri açar.  [Şâe inşallah taala bu camimiz temam olup Ruşen bir mabed olur.  Huda itmamını müyesser eyleye.  Ama bu camiye evkaf lazımdır buyurur.  Üsküdarlı Mahmut Efendi ise, dakik bir fikir siyasetle <<nüvit-l gaza, diyerek bir diyarı fetih eden>> teşvikiyle Kanuni Sultan Süleymanın gazevatından bahis açarak Girit’in ehemmiyet mevkiini ortaya sürer.  Cümle hazar tasdik ederler.  Unutulup gitmeğe bilmem neden mahkûm kalan güzel adetlerimizden olduğu üzere bu niyet haseneye <<el-fâtiha>> denir.  Hazar;  seb’ül-mesaniyi tilavet edip eli yüze sürürler.  Fakat esbab-ı maddiyeyi de unutmadıklarından fetih cezire için <sa’y beliğ gerek> olduğunu ihtar ederler. 

     O zamanın hakiki akıllarında dakik bir fikr-i siyaset olduğunu itiraf etmek kadir şinaslık olur.  Böyle bir seferi, şöyle bir hizmet-i diniye ile piraye-dar, ve cümleyi böyle şevk-i gaza ile teçhiz etmek icabat asra göre iyi düşünülmüş bir tedbir olsa gerek.  Sultan Ahmed’in fikri esasen bu ise de sulh ve salah üzere olduğu Venedikliden evvel cezirenin sulhen talebini arzu eder.  Üsküdarlı Mahmut Efendi teşvikten hali kalmaz.  Venedik “Pinch Primini” [ 3 ] (Kürt Çavuş) yediyle nama isal olunur.  Eski kurt Evliya Çelebinin tabiri üzere fasih-ül-lisân, bedî ül beyan bir kimse imiş.  Hamil olduğu hediyeler ile o zamanda yedi günde postaya oradan Venedik yakasına geçmiş, reis-i memleket, sefir Osmaniyi “alay-ı azim” ile istikbal eder.  Name-i hümayuna cevap olarak:

     [ . . . . Girit adamız ki hasret’l-mülüktür.  Onu size verelim der.  Kürt çavuş döner.  Namesi yine aynı mahalde okunarak mucib-i inşirâh olur.  Üsküdarlı Mahmud Efendi, yine el fatiha diyerek [ cümle has ve âmm hazar meclis fatiha-i şerife talavet ederek gülebanın mahmudi çekilir.]

     Peder evliya, fetih Girit’e şebb ve rûz müterakkıb imiş.  Sultan Ahmedin oğlu zamanında müyesser olduğuna sevinmiş.  İşte <Sultan Ahmed zamanından beri cây-gîr zamir devlet> revâitinin aslı bu olmak gerektir.  Devri Murad rabi’de niyet fethe gelince:  bunu da yine Evliya Çelebi’de bulmaktayız.  Eser meşhurunun birinci cildinde, iki yüz elli dokuzuncu sahifeden sonra anladığımıza göre hazret-i padişah Malta seferi niyetiyle tersanede azim bir donanma tedarikine başlamış.  Bütün cihan, harp hazırlığı ile iştigal eylemiş,  yedi yüz parça gemi hazırlanmış.  Bi-nihayet mühimmat idhar olunmuş.  Fakat Murad rabi’ mübtela olduğu hastalığın iştidadı ile döşeğe düşmüş.  1049 da irtihâl-i dâr-ı cenan ederek Girit cengi biraz daha tehir eylemiş.  Hatta Murad Hanın bir maûnası üzerine siyah yelken bezleri çekilerek, katran sürülerek Şah kale iskelesi karibinde karaya çekmişler.  Evliya Çelebinin tabiri üzere “bi-hükmi Huda baht dünya Malta ve sairinin” imiş.

     İşte Girit seferinin mebde’  budur.  Bu fevâid tarihiyenin iltikatı ise, böyle bir tarihçenin layıkıyla anlaşılması için bir mukaddeme demektir.  Bu ziyanın itmamı için,         bazı mukaddematın daha bilinmesine ve münakaşasına lüzum vardır.  Onlardan biri de Girit’in istilasına başlanıldığı sırada Serdar Yusuf Paşanın yaptığı plana aittir.  Bunu Ali Haydar Emir Bey (muharebat bahriye sahifelerinde) de münakaşa etmiş ise de ifadat tarihiyenin nakil mealinde zühûlü görüldüğünden Yusuf Paşa gibi bir veziri nahak yere muaheze eylemiştir.  Gelecek nüshada bu ciheti münakaşa edeceğimiz gibi asıl tarihe ait haşiyelerde de devam edeceğiz.  Yalnız kari’îlerimizden rica ederiz.  Bu silsile-i makalat, mecmuanın bir nüshası mütalaa edilmekle;  neticeye muvasıl olamaz.  Havaşi, tezyîlât makabline müracaat edilmek şartıyla müfid olur.

     Makaleye tahsis edilen mahallin müsaadesi nispetinde tevzih-i maksat ettik.  Rağbet karia’nın devam ettikçe bu hizmet tevsi’ edecektir.

     [ 1 ] – Tarih-i devlet Osmaniye’nin ikinci cildine müracaat.

     [ 2 ] – Birinci cildine müracaat

     [ 3 ] – Evliya Çelebiyi tashih ve tahşiye eden Necip Asım Bey bu kelimeyi reis-i hükümet, kıral ve hariciye nazırı manalarına hamil ediyor. 

A. K.

donanma

     Ilgaz Kastamonu’daki silsile-i cibalin bir şubesine alam olmuştur.  Bu silsile, vilayetin garbından başlayarak Abas dağı, Ala dağ, Işık dağı, Ayagaz dağı isimlerini alır.

     Ilgaz’ın veçhe teskiyesi hakkında Hüsameddin Efendinin eser-i himmeti olan Amasya tarihinin ikinci cildinde ise şöyle bir kayıt gördük. Ebru, bacının Türkçesinde kurt ve olgaz, olgaz da gürbüz manalarınadır.  Olgaz, muahharen Ilgaz demekle meşhur olmuştur.  Bacının, Ahmed Refik Paşanın lehçesinden de müstefad olduğu üzere, Türkün bir zümresidir.  Bacanak da denilir.  Hicretin birinci aşrında Volga nehrine kadar uzanan Oğuzlulardan bir zümredir.  Ilgaz veya Olgaz ismi ise o civarda tütün eden bir kabile isminden alınmıştır.  Ilgaz’ın gayet latif muvâk, hususiyle çam ormanları misilsiz denilecek kadar güzeldir.  Hayfa, Gebze memleketimizi ecanibden tanımak illetine giriftar olduğumuz gibi, görmeden yazmak, görmeği istemek, fakat görmek lüzumunu gayra telkin eylemek hatalarından da kurtulamadığımız cihetle güzel memleketimizi hiç de bilmeyiz.  Bilmeğe uzandığımız zamanda derhal tasalluf başlar.  Bir köyü, bir çeşme başı, bir çoban, bir kaval tasvir-i tabiat için kifayet eder.  Bu tasviri ise İstanbul’un Kartal’ından, Sivas’ın ufak bir köyüne kadar götürelim.  Mutlaka tatbik edilecek bir yer buluruz.  

     Biraz daha garbi görünmek ister isek, letafet kâinatı mutlaka İsviçre ile ölçeriz.  Hâlbuki şu güzel fakat öksüz yurtta nice elvah-ı tabiat vardır ki hayale bile sığamaz.  Biz bu şiiri gören ve his eden bir kalemin mahsulü olmak üzere beğendik.  Onun içindir ki şekle de bakmadık.  Halka doğru gitmek nazariyesinin bu gibi şiiri tecellileri bizce her zaman memnuniyetle karşılanır. 

     Bu şiir üzerine, halk edebiyatı hakkında mütalaalarımızı yazmak istiyor idik.  [Tercüman-ı Hakikat] gazetesinde muhterem Ahmed Agayef Bey Efendi (halka doğru) teşebbüslerinden, Ziya Gökalp Beyin milli hırs hakkındaki ictihadatından bahis bir makale neşir ettiklerinden bu mütalaanın tevsii ile, gelecek nüshaya tehirini münasip gördük. 

Zafere doğru:  İtalyanlardan iğtinam edilen ağır bir bahriye topu.

EDİBA VE SİİRANIN İRADI

     Gönderilen bir mektubu – mütalaa ilave etmeden – aynen derç ediyoruz:

     [. . . .  hatta müellifleri düşündüğümüz zaman, bütün mesai saatlerini telif ve tetkike hasr eden fedakâran ilim ve irfanın her asırda – eserlerinin Pazar marifette temin eylediği mebaliğ ve hedayâ ile sadrmak eylediklerini görürüz.  Müellif eserini yazar ve onun dibacesini bir mutemevvil veya bir makbul namına vakıf eylerdi.  Bu erbab kalemin o zamanki dahl muayyeni idi.  Acaba bu suretten başka ne ile hayat temin edebilirdi?

     Kezalik bir şair;  kelimat âleminin, hayalat ikliminin bir siyah derbederi gibi dolaşır ve çalışırken ona idame-i hayat için nereden beş para verilirdi?  Bittabi o da bidâat-i şiir ve hayalinden bir kısmını her hangi bir zatın gam ve hesabına istimal eyleyerek maişetini temin ederdi.  Yalnız şurası muhakkak ki o zamanın bazar irfanında müşteri bulmak herkese müyesser olamazdı. 

     Her şey gittikçe bir tekâmül bir tebdil arz eylediği gibi bu ticaret de büyük tahvillere uğradı, matbuaların tesisi meseleye başka renk verdi.  Hatta matbualar doğrudan doğruya devlet namına işlerken baladaki tarzda devamda muztarrdı.  Bugün bir şair ne ile geçiniyor, bir müellif nasıl sedrmak eyliyor, bir edib ne suretle maişetini tehvin ediyor?

     Halit Fahri Bey bu kabilden bir makale yazdı.  Eskileri – yenilerin mu’tadları veçhile – ber-vech-i ma’ruz mutalaatı örtülü geçerek hayır belamak istedi. İnsaf etmiyordu ki o makalesini bile zat-ı âliyeleri caizesiz yazmamıştı.  Nemikayı ben mütalaa ederken Latifi Efendinin müstehzi ruhunun bana refakat eylediğini sanki seziyordum.  Çünkü bu gencin o eserlerini okumaktan anlamaktan aciz kaldığı zevat hakkında duru devraz atıp tutması hiç yakışmıyordu.  İşte size aynı makaleden bir parça iktibas ediyorum.

     <<Bakinin şu mısralarını okuyalım:

     Merhamet mevsimi, ihsan demidir sultanım,

     Latif kıl her ne ise devletine layık olan

     Bezl ile az ola mı nimet-i cud u keremin

     Yemeden eksile mi havn Halil ür Rahman

     Nasıl hoş değil mi? . . . Öyle ya şairin hakkı var!  Havn Halil ür Rahman yemekle eksilir mi?  Ne olur, kâsemize ondan biraz akıtmakla kıyamet mi kopar?. . . >>

     İşte bunları o makaleden iktibas eyledim.  Ey kari’ sen de dikkat et!  Baki’nin şiirinden muharrir bir şey anlamış mı?  Havn Halil ür Rahman’a nasıl mana verdiğine dikkat ettiniz mi?  (kâsemize ondan biraz akıtmakla kıyamet mi kopar?)  şerhandan şarkda pek maruf bir mühimman-nüvazlık enmüzeci olarak meşhur olan han İbrahim’den haberdar mı?

     Bu yalnız bir lügat meselesi değildir, evet insan lügati açar, hânın süfre manasına geldiğini görür, bir maharet değildir.  Ancak mesele bu kadar basit değildir.  Şark eserlerini anlamak için şarkı bilmek icap eder.  Şarkta an’anât tarihiye ye, bilhassa her dilencinin günde elli defa kulaklara isal eylediği bu meseleye vukuf ile ancak Baki’nin o parçası anlaşılabilir.  Ne olurdu müsteşrikler kadar kendimizi bilmeğe çalışsak.

Çocuklarıma kıraat tarihiye [ * ]

Kumkale siperlerinde

          Düşman zırhlıları Rumeli sahillerini kuşatmışlar, bütün şiddetleriyle ateş açmışlardı.

     Barut dumanları fırtına bulutlarına benziyor:  yer gök birbirine karışmış, top ateşleri şimşekler gibi parlıyor;  Kurşun yağmurları humbara infilakları arasında âlî feveranlı daneler yıldırımlar gibi düşüyordu. 

     Kumkale sahilinde siper bekleyenler, on beş günden beri bu ateşin kesildiğini hiç görmediler.

     Onlar hep zırhlıları. .  Hep zırhlıların ateşini seyir ediyorlar ve hiçbir şey yapamıyorlardı.

     Biraz işsiz gibidirler.

     Geceleri, bazen bir düşman istimbotu görünüyor, yaklaşıyor, dolaşıyor, kayıp oluyor. .  Gündüzleri, vakit vakit üstlerinden keskin vızıltılarla birkaç mermi geçiyor, arkadaki Osmanlı mevzilerinden karşı sahildeki Fransız bataryalarına haber götürüyor. . .  Oradan da aynı seslerle onun gibi mermiler mukabele ediyordu. 

     On beş günden beri Rumeli yakası çarpışıyor, boğuşuyor;  onlara karşı düşman zırhlıları emsalsiz bir şiddetle gürlüyor. .   Bunlar Anadolu kıyısında hep siper bekliyordu. 

     Şüphesiz bunların da sayılı günleri oldu:  on beş gün evvel Kumkale’ye de birçok Fransızlar çıkmışlar;  Alayları karaya ayak bastıkça “hurra” diye bağırmışlar, içeriye hücum etmişler. .   Ve iptida karşılarında kimseyi görmemişlerdi.

     Sonra gördüler!

     Onlarla beraber bütün Çanakkale dağları, Biga ovaları da gördü.  Gördü.  Ve şahit oldu. 

     Evet, orada yediler.  Hâiller arkasından çıktılar, düşmana göründüler.  Lakin ateş etmediler.  Gürültü yapmadılar.  Hiç bağırmadılar.  Düşman haykırıyordu bunlar, sade ah ah dediler. 

     Bir uzun saf olmuşlardı.  Yekpare bir kitle gibi ilerlediler.  Saflarımızın önünde yalnız süngüler gidiyor.  Yalnız süngülerimiz parıldıyordu. 

     Düşmanla karşılaştılar, çarpıştılar.  Süngüler çatırdadı, saflar dalgalandı.  Süngü saplanan vücutlardan kanlar fışkırdı.  Kemikler kırıldıkça kıtırtılar duyuldu.  Delinen boğazlardan hırıltılar, deşilen göğüslerden iniltiler çıktı.  Saflar kâh açıldı, kâh kapandı ve bu saatlerce sürdü.

     İşte orada süngü süngüye, yaka yakaya, boğaz boğaza döğüştüler, karaya çıkanlar eridi.  Arkalarını döndü, bizimkiler hışım ile hırs ile hiddetle kovaladı.  Kıyıya yetişebilen düşman sandallara can attı.  Geriye kalanlar denize döküldüler, suda boğuldular. 

     Adalar denizinin dalgaları bu tehrimanlığın kanlı nişanelerini uzak sahillere kadar götürdü.

     Lakin o vakitten beri iş kalmamıştı.  Karşı tepelerde kim bilir, neler oluyor, ne kanlar dökülüyor, ne kahramanlıklar gösteriliyordu.  Ve bunlar bugün de siper bekliyorlardı. 

     Zırhlıların ateşi bir kat daha şiddetlenmiş Morto limanına giren bir zırhlı cehennemi bir ateş püskürtmeğe başlamıştı. 

     Rabbim, şunu bir susturan olsa. . .

     İkindi olmuştu.  Telefon çaldı.  Emir geldi.  Zabitler <<bu gece siperler önüne denizden bir takım adamlar çıkarsa onlara ateş etmeyin>> dediler.

     Gaziler bağırdılar:  bu gece bir şey var>>

     Artık akşam oluyor, sular kararıyor, Rumeli’nin uçurum sahilleri koyu, mor gölgeler içinde kalıyor.  Boğazın sularında mazlum köşeler vücuda getiriyordu.  

     Birden bire uzaklarda o mor gölgeler içinde kara bir duman belirdi.  Koyu bir hayal göründü. 

     Torpido,  torpido!

     Sahilleri sıyırtarak gürültüsüz, sessiz geliyor, yaklaşıyor, gizleniyordu.  Boğazın methaline doğru geçti.  Pek ağır, pek yavaş gidiyordu.  Orada bir izbeliğe girdi.  Mor gölgeler onu daha derin kucakladılar.  Akşam daha ziyade örttü.  Belli belirsiz bir hayal gibi kaldı.  Biraz daha yavaşladı, durdu. 

     Zabitler toplandılar;  Baş başa konuştular.  Neferler yan yana geldiler.  Fısıldaştılar.  Yürekler çarpıyordu.

     Sonra, acz içinde.  Ona yardım edememekten mütevellit derin bir acze içinde el kaldırdılar.  Hırs ile huşu ile dua ettiler. 

     Güneş anlamış gibi kızardı, gülüyormuş gibi sarsıla sarsıla denize daldı ve kayıp oldu. 

     Siperde gaziler hala dua ediyorlardı.

     Artık gece olmuş, dışarı da düşman donanması bütün elektriklerini, projektörlerini yakmıştı.  Bombardıman bütün şiddetiyle devam ediyor, Morto limanındaki zırhlı muttasıl gürlüyor, direklerinin ucundaki ziya açılıyor, kapanıyordu. 

     Rabbim şunu bir söndüren olsa. . .

     Direğin uçundaki ziya bir açıldı, bir kapandı ve bunu boğuk derin müthiş bir infilak takip etti.  Bir daha… Bir daha uzaktan uzağa mûhiş sesler geldi, gürültüler akis etti.  Birçok ziyalar Morto limanına doğru süratle uçtular.  Sonra kesif bir mermi yağmuru suları şiddetle kamçılamaya başladı. 

     Birdenbire boğazın mazlum sularında bir hışıltı duyuldu.  Siperden baktılar:  zulmetler içinde bir torpido bacalarından alevler saçarak geçiyordu.

     Ertesi sabah zabitler haber verdiler.   Bu gece Muavenet-i milliye <<HMS Goliath>> zırhlısını batırmış, bombardıman eski şiddetini kayıp etmişti.

     Fakat yine o sabah bu şanlı geminin alay sancakları içinde istihkâmlar önünden geçtiğini görememişler, bütün istihkâmlar gibi onlar da alkışlayamamışlardı.

     Çocuklar!  Truva harabeleri Çanakkale boğazının yakınındadır.  Şimdi oraya gelenler, artık esatir kahramanlarını, destanlarını düşünmüyorlar.  Çanakkale kahramanlarının haşmet ve azameti karşısında duruyor, nazarlarını denizlerde, karalarda dolaştırıyorlar.  Burada çarpışan ve ölen kahramanların hayali bütün hatıralarda canlanıyor.  Ve müebbeten yaşıyor.  Onlar çarpıştılar ve çarpıştıkları zaman tafra-furûşluk etmediler, boyunlarını bükerek arkadaşlarına dua ettiler. 

     [ * ] – Bu silsilenin birincisi gecen nüshalardadır.  Gençliğe tavsiye ederiz. 

          Seraceddin.

Deniz için

Gemiciler ve tabîat

     Böylece düşünülecek olursa, gemicilerle <<tarih tabîî>> arasında ne kadar samimi bir münasebet olduğunu derhal tasdik ederiz.  Tabiat, gemicinin daimi arkadaşıdır.  Tabiatın güzellikleri de, korkunçlukları da her zaman gemici ile yoldaştır.  O halde gemicilerin tabiatı tedkikinden zevk almamaları ancak iki sebepten ileri gelebilir.  Ya daima tabiatla muhat ve hem aguş bulunmak, onda bir istiğna hâsıl ediyor yahut Bahr-i Muhit dalgaları üzerinde gecen hayat mubarezekârane başka şeyler hakkında tetebbuatta bulunmağa mani oluyor.  Gemicilik kadar tabiatın hususiyet ve garabiini tadkike ve bunlardan mütelezziz olmağa müsait bir meslek olmadığından gemicilerin tabiîata lakayıt kalmaları cidden bâdi-i eseftir.  Fikrimiz yanlış anlaşılmasın;  Bizim dediğimiz tarz ve nev’ada tetebbuat tabiiye için uzun uzadıya kitaplarla uğraşmağa, Arapça ve Latince bir takım korkunç, çetrefil, garip esami içine boğulmağa hacet yoktur.  Gemiciler arzu ederlerse, vazife-i daimelerinde müsamahaya mecbur olmaksızın, hatta muhit tabiiyeyi tetkik vazifeleri icabatından olduğundan pek kolaylık ve büyük fırsatlarla tabiatın birçok asar ve hususatı ile tanışabilirler. 

     Şimdi, fırışka bir rüzgârla açık bir denizde seyir eden veya bir fırtına içinde sırtında yalnız Abaşo gabiyalar olduğu halde uğraşan veyahut bir sahil boyunca seyir eden, bir dolambaç kanalda yedekte çekilen bir gemicinin malik olduğu tetebbu tabiyat, zemin ve fırsatlarını tetkik edelim.  Bu ahval içinde tabiat ana mebzul ve müfid bir eğlence arz eder.  Bir sükûnet mutlaka bir “bonaça” hava ile mütehevvir fırtına arasında ekseriya bir iki saatten ibaret fasıla-i cüziye vardır.  Bu fasıla-i cüziye esnasında vukua gelen hadisat müteselsile-i tabiiyeye ise büyük bir ehemmiyeti caiz bulur.  Biz bu makalemizin başında tabiatın sahibine-i vasi’ ve umumiyesindeki hadisat ve asar muvellidatı efham için eski <tarih tabii> ve cedid <fizyografi> tabirleri makamında sadece <<tabiat>> tabirini münasip gördük.  Kari’îlerimize takdim ettiğimiz şu şekilde görüldüğü veçhile tabiatın hayat bahriye ile alakadar olan şuabat muhtelife-i müteaddidesi yekdiğerine merbut bulunur.  Mamafih arz eylediğimiz veçhile bu şekil ve isimler tetkikat ve mutalaat tabiiyede bulunmak isteyen gemicileri korkutmamalıdır.  Bu hususta, yine esaslara ait tetebbuat almanaya ihtiyaç olmayıp iyi tahsil görmüş bir zatın derece-i müktesebatı kâfidir.  Mamafih bu gibi tetebbuat ve mütalaanın insanda henüz hal teyakkuza gelmemiş bazı istimdatlara temas ederek onları hayat ve harekete getirmesi ve böylece tahriyat ve mütalaat umumiye-i esasiyeye dahi sevk eylemesi ihtimali daima mevcuttur. 

     Bir gemicinin denizde görebileceği işin miktar ve kıymeti cidden şayan-ı hayret bir dereceye vasıl olur:  İlim ahval-i hava, ilim hayvanat, ilim tabaka-ı arz istigsalatı ki;  Bunların hepsi insandaki kudret tetkik ve mütalaatı en yüksek nispette ikaz ve tenmiyeye hadimdir.  Mütekaddimimin melahinin hepsi az ve çok tabiyatının vakfı, meraklısı idiler.  Yani hepsi üzerinde yaşadığımız suları, toprakları bize daha fazla tanımak için büyük gayretler sarf etmişlerdir.  Tabiata karşı his edilen muhabbet, nihayet bizi onun esrar ve asarını keşif ve mütalaaya sevk eder.  Hâlbuki tabiat bir gemiciden ziyade kime esrarını açar ve kime ahval ve mahasin cazibedarını arz eder?

     Bu ahval ve mehasinden – ki bi-hesaptır – bazı pek bahir olanlarını zikir edelim:

     İşte mıntıka-i hare dâhilinde bir gece;  Sema ufka kadar binlerce parlak yıldızlar ile müzeyyen, denizde ise yüz binlerce fosforlu hayvanat sagire parlayarak sanki asumandaki nücûm ile müsabaka ediyor. . . Hava sâkît mülayim, müferrih;  Yıldızlar her zamankinden daha parlak ve daha çok görünüyor. . .   O kadar ki:  Bazı parlakları satıh bahre ziyasını bir serv-i sîmîn halinde resim etmiş, eğer sefineniz pek hızlı seyir etmiyorsa hal ve zaman yedek ağını denize bırakmak için pek müsaittir.  Bu ağ denizde beş on dakikadan fazla durmağa ihtiyaç yoktur.  Şimdi çektiğimiz bu ağı bir su dolu gerdel (yarım fıçı) boca edelim.  O anda önünüzde ne cazip bir sahne-i pür hayat tecelli eder.   Bu tahşidkâh hayat ve cevelan bir bardak daldıralım ve hurda-bînîn altına getirelim;  binlerce tulânî, arzanî yahut envaı türlü eşkâle havi iptidai hayatlar, balık cinsinden uzayan garibiye ve acibe ki;  İhtimal en ziyade fazla balığa benzeyeni şimdiki balıkların aslı ve neslidir.  Şayet bardağı karanlık bir mevkie getirip de suyu tahrik edecek olursak içerideki kitle-i kesife-i uzviyet donuk yeşilimsi bir ziya neşir eder.  Ve işte bu bir bardak su bir sefer medid müddetince de meşgale-i tetkik teşkil edebilir. 

     Sonra,  berrak sema ve yüksek cenup arzlarında bir gece;  parlak, şaşaa-paş bir kemer, batı rüzgârı kuvvetli ve pür taravet esiyor;  tekneyi umman vasi’ üzerinde on bir, on iki mil süratle köpükler içinde yuvarlayıp gidiyor.  Denizde ancak bu arzulara mahsus muhabbetli, kar gibi beyaz zirveli dalgalar birbirini takip ediyor.  Küpeşteye dayanarak bu muhteşem kafile-i emvacı seyir ederken onları teşkil ve tahrik eyleyen kuvve-i azimeyi pîş mütalaaya alırız. 

     İşte artık kürre-i simin kamer gurup etti.  Lakin semanın cenup kısmında şu hafif ziya ne?  Bakınız nasıl süratle ziyadeleşiyor, cenup kutup mıknatısı istikametinde beyaz ve muhteriz alevlerden müteşekkil bir kavis teşekkül ediyor.  Bu beyaz alevler arasından parlak yıldızlar hafif hafif lemean ediyorlar.  O zaman düşünürüz ki;  Bu fecr-i cenubi hadise-i latifesinde şimalde fecr- i şimali hadisesi de cevap vermekle kalmayıp cesim tahtelbahir telgraf kablosu başındaki memurin de onun tesiratını his eyliyorlar ve yine düşünüyoruz ki;  Bu hadisenin kâinatımızın merkez-i hayat ve hareket olan kürre-i şemsden makûs ve mütevarid bir tesir-i azamın alamet zahiresi olmak ihtimali vardır. 

     Şimdi de kuvvetli bir fırtına vezân olmaktadır;  Ya umur semadan denize başka bir deniz dökülüyormuş gibi yağıyor, etrafta yer yer münevver, fosforlu çatlaklar hâsıl eden beyaz zirveli emvacdan başka bir şey görünmüyor;  Birden bire serenlerin cundalarında, direklerin şaykalarında hafif ışıklar görünüyor?   Bu hal bir kere görülünce katiyen unutulmayacak kadar suhurengiz, hoş bir manzara vücuda getirir.  Bu küçük nur fevvareleri bazen hep birden parlarlar, bazen birkaçı titreyerek mantıki olup birkaçı lemeân eder.  Bunlara Hristiyan gemicileri [St. Erasmus Formia] İslamların [Gemici nuru] derler ki;  umumiyetle fena hava alameti ad olunur.   Filhakika (gemici nuru) bazı ahval ve şerait elekrikiye altında pek fena havayı ihbar ettiğinden ve böyle bir vakitte kaptan ve gemicilerin bütün dikkatleri gemi umuruna matuf bulunacağından bu hadise-i garibe-i tabiiyenin istenildiği gibi temaşası güçleşir.  Nazar-ı dikkat rüzgârın cihet vezanına, cihet vezanının ihtimal tebdiline ve daha birçok şeylere matuf olur;  ,serenlerin pür asiyeleri yerinde, (selviselerinde bulundurulmağa çalışılır.  Çünkü dikkatli gemiciler daima bir sefinenin serenlerinin, yelkenlerinin suret-i lazımede tanzimiyle süratinin bir, bir buçuk mil fark eyleyeceğine vâkıftırlar;   Bu mühim neticeyi bazı iskotaların bir parça laşka edilmesi bile vücuda getirebilir.

     Gündüzün emvacın suret-i hareketlerine ve gemi üzerinde icra eylediği tesireta ait kıymetli tetkikat icra olunabilir. 

     Şimdi de (poyraz ticaret rüzgârları) ile buluşuyoruz ve Sargasso denilen Saz Denizine girmek üzere bulunuyoruz.  Bu saha-i nebatiye esen rüzgâra karşı sivri zaviyeler teşkil etmiş olduğu halde önümüzde görünüyor.  İsterseniz satıh bahride yüzlerce mil vüsatında mesafatı işgal eden bu ot yığınları arasından bir parça saz alıp hürde-bin ile muayene edebilirsiniz.

İnkılab: [müfrit sosyalist iken Poincare ve avanenin birinci mahir ve müfrit taraftarı olan ve her gün gazetelerden ismi geçen Gustad Merve.  Bu adam kable’l-harp Fransız bayrağını tahkir cürmünden dolayı altı sene hapse mahkûm olmuş idi.  Refikasından Almerida altı ay hapis ile kurtulmuş fakat bu defa – gazetelerde görüldüğü üzere – Fransa’nın siyaset safiyesine taraftar olamadığından onun arkadaşı başka telden çalarken kendisi hapishanede seran terk-i hayat etmişti.]

O zaman göreceksiniz ki;  bu sazların, yaprakların altında yine saz renginde birçok balıkçıklar, hayvanat-ı sagıre-i muhtelife mevcut ve bir hayattır.  Ve dost kudret bunları saza o kadar muşâbih yaratmıştır ki:  yek nazarda bunların bi-hesap düşmanları olan daha büyük balıklardan saklanabilmek için bu latif müşâbehete muzahir edildikleri münfehim olur. 

     Bunlardan başka denizin üzerinde, Bahr-i Muhitin her yerinde toz ad edilen garip bir nevi nebata tesadüf olunur ki;  avamın bunu cidden toz ad etmesine ve şeklen de toza benzemesine rağbeten hurda-bin ile muayene edildikte pek hafif ve ince bir filiz nebatıya havi olduğu fark edilir. 

     Şimdi, mesela Brezilya’nın Bahia körfezinde demirlemiş olduğumuzu tasavvur edelim;  Bu civar münazırının letafet ve muhasin tabiiyesini tasvir ve tebliğinde söz ve kalem cidden pek aciz kalır.  Âlim şehir Darwin’in <<bir ulum tabiiye müntesibinin seyahat bahriyesi>> nam eserinden “Bahia körfezine ait olan şu satırları alalım: 

     Gölgeli yollarda sakitane yürür ve yekdiğerini müteakip tecelli eden her manzaraya hayran olurken hissiyat ve efkârımı beyana muktedir bir lisan tebliğ arıyordum.   Bu mıntıka-i hareyi ziyaret etmeyenlere, oralarda fikrin ettiği huzuz ve ruhaniyeti anlatmak için müteselsilen bulduğum cümleler hep belagatsiz, yavan görünüyordu.  Kitabımın bir mahallinde, Avrupa’daki çiçek ve eşcar-ı nadire sevbalarının bize nebatat mezkureyi letafet tabiiyeleriyle arz edemediklerini söylemiştim.  Burada ise bütün memleket dest ü tabiiyatla yapılmış sanki büyük bir sevb idi.  Sanki tabiat bunu sırf kendi için teşkil etmiş de sonradan insanlar gasp edip ötesini berisini beyaz köşkler, meskenler ile süslemişlerdi.  Ne kadar Avrupalılar vardır ki;  kendilerinin birkaç arz derecesi ötede güya büsbütün başka bir âlemin eşcar ve şükûfelerinin bir ihtişam arz-ı letafet etmekte olduğundan haberleri yoktur.  [ 1 ]

     Bahriyelilerin uğradıkları limanlar meyanında (rio de Janeiro) da pek şayan-ı dikkat bir mevki teşkil eder.  (Ganz) Alp cinsinden dağları, her biri birer dünya cenneti olan adaları ile içeri girerken medhalin soluna tesadüf eden ve şeker küllahı şeklindeki Korkavado [710 m yüksekliğindeki Granit domu şeklindeki Corcavado Dağı] denilen garib’l şekl dağlar her yerde bulunmaz menazırdan ve kürre-i arzda tesadüf edeceğimiz en âli levhalardandır. 

     Buradan da Bahr-i Ahmer’deki (Masavva’) limanına atlayalım:  bu sahilin mercan kayaları (şa’bları) içinde envaı renkte, mai, kırmızı ve sarıbalıklar gezinir. Hâlbuki:  bu balıklar başlıca gıdalarını havi olan parlak şa’blar arasında hareketsiz bulunurken o mevaddan pek müşkülatla tefrik edilebilirler.  Burada mercan kayalarına müteallik envaı hayat ve hayvanat baştanbaşa tetkik olunmak mümkün olduğu gibi şa’blar arasındaki sığlıklarda nevâdir tabiiye hazineleri elde edilir.  Musavva civarında şa’bların büyümesi de fark olunur.  Anlaşılıyor ki:  o civarda deniz daha çok ilerilere doğru mümtedd iken şa’bların büyümesi ve dağlardan seylaplarla sürüklenen rüsub yüzünden dolup zayıflamıştır.

     Sydney limanı da dünyanın en mükemmel limanlarından biridir ve ağzı gayet garib’l vaz’cezireciklerle mestur olduğundan çok kaptanlar kolayca keşf edemezler.  İstiridye ile mestur kayaları ancak oraya mahsustur.  Tabiiyenin burada nazarı dikkatini celb eden şeylerden biri de, pek kadim edvardan bakiye olduğu anlaşılan bir cins köpek balığı ile nazır reba (tragonya) kabuğudur. 

     Bahr-i Muhid cenubi de gemiciler pek mütenevvi ve kesir kuşlara tesadüf ederler ki;  Bunlar hayatını su üzerinde geçirdikleri gibi esnâ-yı tayrânda uyudukları anlaşılıyor.  Bu mebhas üzerinde iken (uçar balıklar)ı da unutmamalıyız.  Bunlar ekseriya uçup yüksek sefinelerin güvertelerine düşerler,  alt yelkenlere çarparlar ve bu veçhile <<balık kavağa çıktığı zaman . . >> darb-ı mesel meşhurunu fiilen tekzip ederler. 

     Denizde bulutların tasnif, tetebbu ve tetkiki de müfid, hoş bir meşguledir;  hususiyle gemiciler için fuâd meslekiyeyi camidir.  Fotoğraf makinası bu hususta hizmet azime ifa eder. . .

     Makalemizde uzak ummanlardan, meçhul ve müşekkel usul memalik ve ekalîmden misaller getirdik.  Şimdi makalemize geçen sene kotra ile Samsuna yaptığım kısa ve hoş bir seyahatin ruznamesinden vatanımın sahil karibesine ait aşağı ki satırları ilave ile hitam vereceğim;

           Haziran 26, 1332 Salı sabah Karadeniz’de, bu akşamı da Ağva burnunu aşamadan geçirmiş idik.  Bu tehirin sebebi tabii bu uzun rüzgârsızlık.  Hususiyle Bahr-i Siyahın bu sahilinden garba, boğaza doğru mevcut kuvvetli akıntı.  Gece nihayet can sıkıntısı ile uyuya bilmek üzere kamaraya uzandık.  Güvertedeki arkadaşların sükûnet muhit içinde kâh hafif bir türkü mırıldandıklarını, kâh mevhum ad edilecek kadar hafif olan rüzgârla volta etmeğe çalıştıklarını uyku ile uyanıklık içinde duymakta idim.  Bir aralık serdümenin endişeli acul, sesi işitildi;

  • Kalkınız;  önümüzde bir vapur var!

     Bir anda güverteye fırladık.  Dürbünü ser dümenin gösterdiği tarafa, Kefken’in burnuna cevirdim.  Filvaki orada bir karaltı vardı.  Ve sükûnet hava içinde uzaktan uzağa bir makine gürültüsü düğüyor gibi idik.  Saat nısf-ül-leyli geçmiş, ay gurup etmiş bulunduğundan ta uzaktaki bu siyah ve uzun şeklin bir vapur mu, bir zırhlı mı yahut bir torpido veya tahtelbahir mi olduğunu anlayabilmek kabil değildi;  gemiciler arkada hafif seslerle konuşuyor, beyan-ı mütalaa ediyorlardı.  Nücûm namütenahiye, mai semanın üzerinden Karadeniz’in fasih ve rakid sathına parlak, zerrin gözleriyle bakıyorlardı, lakin ışıklar önümüzdeki şekil ser-engiz tayin için kifayet etmiyordu.  Mamafih o iskelemizden, açık denizden geçmek üzere takribde berdevam idi.  Heyecan engiz birkaç dakika geçti.  Üzerimize gelmeğe başlarsa iş fenalaşacaktı.  Lakin vapur veya torpido olduğunu anlayamadığımız bu siyah leyli, nihayet garba doğru uzaklaşmağa başlayınca arkasından rahat bir nefes alarak;

     Dost isek de, düşman isek de güle güle!

     Latifesini savurmaktan men’ nefes edemedik. 

     Saat altıdan tuluğa kadar dümende kaldım.  Bir aralık bizi geri götüren akıntıya karşı kotrayı filika ile çekmeğe bile lüzum göründü. 

     Hava açtığı zaman Kerpe burnu önümüzde Kefken burnu ile adası daha uzaklarda ve kısm-ı azamı sisler içinde manzur oluyordu. Sahilin azametine, muhabetine, letafetine, denizin haşmet tuluuna, el hâsıl tabiatın bu dem müstesnasına karşı dümende hayli müddet samit ve yapayalnız müstagrak vecd-fikret kaldım.

     Osman reis elinde mahud  sert tütünü ve çakmağı ile kamaradan çıktı.  Karşı karşıya birer kalın gemici sigarası tellendirdik.  Şu anda kotradaki insanlar, karşıki dağlar, hatta ufuk mahmur hala uykuda olduğu gibi rüzgâr, denizde uyuyordu.  Rüzgâr ümidi hiç olmadığından açık denizde bihareket etmekten ve yanmaktan ise sahilde gördüğümüz koycuğa girip demirlemeği müreccah ad ettik.  Bu koycuk hakikaten, hususiyle bu dem tulu’da, temaşaya şayan bir mevki idi.  Koyun pek ince kumdan müteşekkil olan ka’rı gümüş gibi beyaz ve düz bir satıh arz ediyor idi.  Poyraz tarafı aynıyla bir kale, bir şato harabesini andıran tabii duvarlar, burçlar teşkil etmiş dik, muntazam kayalarla kapanmıştı.  Yeşil sık ormanlarla mestur ve mütetevviç sahilden şarkın şairi, hanendesi olan bülbülün nağmesi fasılalarla aks ediyordu. Kotrayı adeta tabii rıhtımlar teşkil eden ve bağırları asırdan beri Karadeniz’in mecnun rüzgârları ve emvacı ile oyulmuş kayalıkların dibine demirledikten sonra yelkenlerini bile istinga etmeyerek ve uyuyanları uyandırmayarak Osman reisle bordamızdaki sahile çıktık. Oh, Allahlım, ne hal, ne güzellik;  ne sükûnet!  Burası insan henüz insan ayağı basmamış bir kıta-i gayri mekşufe hissi ve zannı veriyordu.  Ve öyle olduğuna ben de inanmak istiyordum. 

     Sahile ayak atar atmaz taaccüble durdum ve bir işaretle refikin nazar-ı dikkatini celb ettim.  Bir saniye evvel bir sükûnet mutluluğu içinde uyuyan ve uzaktan uzağa ulu denizlerin tahtelbahir mağaraların ağzına tesademiyle hâsıl ettiği devin ve muhtazar uğultudan başka bir şey işitilmeyen koycukla sahili üzerinde umumi bir çatırtı hâsıl olmuş, binlerce küçük, büyük pavuryalar, yengeçler bu nâ-gâhâni ziyaretçilerin müziç sesleriyle sabah uykularından uyanarak sürü sürü taşların arasına kaçmağa başlamışlardı. 

     Bu latif mevkiin mehalik ve dik yamacını çıktım, Kefken adasına, ebad vasi-i Bahr-i siyaha ve Şileye nazır bu sahil mürtefi’ aralarından müruru mümteni kılacak derecede sık define aramaları ile mesturdu.  Bunların arasında ceviz ağaçları, incir ağaçları, fındık, hatta yabani güller görerek mütehayyir oldum.  Uzaktan bir bülbül, bahar şarkın bu ruh seyyar ve seyalı bu seyyah ecnebiye, tabiatın harim ve samimine izinsiz giren bu yabancıya hala ifayı resim hoş amadide devam ediyordu.  Kim bilir, yirmi beş otuz asır evvel ilk defa Karadeniz’e girmiş olan Argonotlar şu siyah kayalar üzerinde gezinmemişler miydi?  Onların küçücük tekneleri de belki şurada, kotramızın demirli olduğu noktada hafif hafif sallanmıştı.

     Bu sükûnet muhite, bu tabiat asude, bu vahşet munise ve azamet bakire içinde ebediyen kalmak, hayatın ve insan görmelerinin kirliliklerinden, ihtirasat bi-nihaye senden külliyen kaçmak, uzak olmak hissiyle müttehic ve bi-firar idim. 

     Biraz sonra sahile indiğim zaman arkadaşlara gülerek, azizler, siz bana bir parça yiyecek verin de beni burada bırakıp gidin. 

     Demiş olmaklığım böyle bir hissin bekaya-i tehici idi. . .

     Ali Rıza Seyfi

      [ 1 ] – Darwin’in bu hoş eseri her gemici için pekiyi bir refiktir. 

ISKAJERAK MUHAREBE-İ BAHRİYESİ

11

      mabad

     Amiral Scheer Amiral John Jellicoe’nun raporunda ise hal ve mevki şu suretle hikâye ediliyor:

     << . . . beşinci hatt-ı harp filosu [yani (Queen Elizabeth) ler] muharebe donanmasının istikamet inkişafını anlar anlamaz, kuvveyi asliyenin gerisinde mevki almak mecburiyetinde kalıyordu.  Fırka, bu manevrayı düşman ana filosunun şiddetli top ateşi altında ve pek parlak bir surette icra etmiştir.  Bu sırada HMS Warspite’ın dümen donanımı sakatlanmış, bu sebeple mezkûr gemi düşman hattına doğru sürüklenerek müteaddit isabetler almıştı.  Fakat süvarisinin mahirane idaresi sayesinde bu tehlikeli vaziyetten kurtulmağa muvaffak oldu. 

     Başlıca sis ve kısmen de etrafa istila eden duman hayluletiyle düşman muharebe hattının bir anda ancak birkaç gemisi görülebiliyordu. 

     Kuvveyi asliyeler arasında cereyan eden musâraa, fasılalı bir surette saat 8,17 den 10,20 ye kadar 8200 ila 11000 metre mesafeden devam etmekte bulunmuş, bu esnada İngilizler garba doğru seyir ederek düşmana takrib etmek istemişlerdi.  Düşman İngiliz ateşinin tesiratı tahtında mütemadiyen dönüp açılıyor, muhrip hücumları ve duman perdeleri arkasında mesafeyi tezyide çalışıyordu.  Bu gibi rota tebdilatı neticesi olarak İngiliz donanması bidayet enirde düşmanın baş omuzluğunda bulunurken yavaş yavaş Almanların kıç omuzluğu istikametine düşüyor, aynı zamanda Alman donanması ile bunun üss-el harekeleri arasına girmiş bulunuyordu. 

     Sisler içinde ara sıra görülen düşman kuvveyi asliyesine mensup sefaine karşı açılan şedid ve müessir ateşlerle Alman donanmasından bazı gemilerin hattan çıktığı ve bunlardan birinin battığı müşahede ediliyordu.  Artık düşman ateşi, sefinelerimizde ancak ehemmiyetsiz hasarat ifa’ edebilecek bir mertebede zayıf ve gayri müessir idi.

     Harbin en şiddetli anları:

     İki tarafın kuvveyi asliyeleri arasındaki muharebe en ziyade saat 8,17 den 9,30 a kadar müthiş bir şekil almıştır.  Harbin bu safhasındaki vakanın bir kısmı İngiliz raporunda şu suretle tarif ve tefsil edilmektedir. 

     <<birinci hatt-ı harp filosu (Queen Elizabeth) sınıfı zırhlılardan mürekkep olan beşinci hatt-ı harp filosu müstesna olmak üzere – muharebe donanmasının eczâ-yı sairesinden ziyade düşman ateşine maruz kalmış ve hırpalanmıştı.  “HMS Colossus” sefinesine isabet vaki olmuş ise de ciddi bir hasara uğramamış diğer gemilere de epeyce isabetler vaki olmuştu.  Dördüncü hatt-ı harp filosu, SMS König ve SMS Kaiser sınıflarından bazı Alman hatt-ı harp gemileriyle, birkaç muharebe kruvazörü ve büyük küçük kruvazörlerden mürekkep bir düşman kuvvetiyle muharebeye tutuştu.  Puslu hava tayin-i mesafeyi işkâl ediyordu.  “HMS İron Duke” 11000 metreden SMS König sınıfı bir düşman gemisiyle mücadeleye tutuşup bunu, rotasından çıkardı.  Filonun diğer sefaini sisler içinden müşahede edebildikçe, düşman muharebe kruvazörleri ile hafif kruvazörleri üzerine ateş açıyorlardı. 

     Saat 8,30 ila 9,20 arasında birinci hatt-ı harp filosu, SMS Kaiser ve SMS König sınıfı düşman hatt-ı harp sefaini ve geri kaldığı görülen bir muharebe kruvazörü ile mücadeleye tutuşmuştu.>>

     Alman ve İngiliz neşriyat-ı resmiyesinden iktibas ettiğimiz fıkarâta nazaran, her iki taraf da kendi ateşinin şedid ve müessir, bilakis düşman ateşinin zayıf ve tesirsiz olduğunu, kendi hasarının ehemmiyetsiz, düşman zayiatının mühim bulunduğunu iddia etmektedir.  Hakikat hali, bugün bütün teferruatıyla bilmek mümkün değilse de cereyan vukuundan harbin bu mühim devresinde iki tarafın da yekdiğerine şedid ve müessir darbeler indirdiği anlaşılıyor.  Zaten başka türlü olmanın imkânı var mı idi?  Dünyanın en mükemmel ve mütefennin, en mahir ve mücerreb iki donanması arasında cereyan eden böyle bir musaraada her iki tarafın da yekdiğerine mühim hasara uğratacakları pek tabii ve muhakkak idi.  Böyle olmasaydı İngilizlerin HMS İnvincible muharebe kruvazörü iştial edip batmaz, Almanların SMS Lützow gibi en yeni bir muharebe kruvazörü hatt-ı harpten çekilmeğe mecbur olmazdı.

     Tarafeynin raporlarından aldığımız yukarıdaki fıkaralarda mevzu bahis olan zayiata gelince, her şeyde olduğu gibi bu hususta da İngilizlerle Almanların iddiaları arasında epey mübayenet vardır.

     Falkland galibi HMS İnvincible’ın battığı, İngilizlerce de Falkland muharebesi, 8 Kanunu evvel 1914 tarihinde, Amerikayı cenubi sularında vukua gelmiş olup ferik Amiral von Spee’nin kumandasındaki, SMS Scharnhorst, SMS Gneisenau zırhlı kruvazörleriyle SMS Dresden, SMS Nürnberg, SMS Leipzig küçük kruvazörlerinden ve bir muavin kruvazörden ve iki kömür gemisinden müteşekkil Alman bahr-i Muhit kruvazör filosu, bu muharebede dört beş misli faik İngiliz kuvvetleri tarafından Almanlar için cidden şanlı bir mücadeleden sonra imha edilmişti.  Muharebeye iştirak eden Alman gemilerinin kâffesi kaçıp kurtulan SMS Dresden müstesna olmak üzere batmış, amiral Von Spee de mağrukın vefat etmişti.

     Falkland muharebesinde İngiliz filosu kumandanı ferik amiral Doveton Sturdee’nin sancak gemisi olduğu cihetle en mühim ve faal rolü oynamış olan HMS İnvincible dretnot ’un İskajerak muharebesinde Amiral Hood’a hamillen kaynayıp gitmesiyle hem SMS Scharnhorst ve SMS Gneisenau’nun hem de Kont amiral Spee’nin intikamı alınmıştır ki bu da kaderin garip bir cilvesi ad olsa sezadır.  İtiraf edildiği cihetle, muhakkaktır.  Bu geminin de diğer muharebe kruvazörleri gibi iştial neticesinde battığı malum ise de suret-i garkı hakkında gerek İngiliz gerek Alman raporunda kâfi derecede tafsilat ve izahat mevcut değildir.  Yalnız Times neşir ettiği risalede, HMS İnvincible’nin suret-i garkı hakkında bir seyirci lisanından kaydıyla atideki satırlar münderiçtir. 

     << . . . Evvelce bir Alman hafif kruvazörünü gark etmiş olan HMS İnvincible beş dakika mütedan eden bir hareket neticesinde SMS Derfflinger sınıfından bir Alman muharebe kruvazörüyle harbe tutuşmuştur.  Alman sefinesi, daha ilk yaylımda rahnedar olmuş ve HMS İnvincible’e indirdiği her darbeye mukabil birkaç darbe yemekte bulunmuştu.  Bu sırada HMS İnvincible cân-şikâf bir isabetle ani bir surette batmış geminin 780 kişilik mürettebatından nasılsa altı kişi suyun yüzüne çıktıkları vakit HMS İnvencible’nin başı aşağı kıçı yukarı olmak üzere sudan 50 kadem dışarıda bir lahza amuda durmuş gibi fevkalade bir manzaranın şahidi olmuşlardır.>>

     HMS İnvincible ’da bulunan üçüncü muharebe kruvazör fırkası kumandanı Leva amiral Hood boğulmuştu. 

     Almanların ayrıca berhava olduklarını iddia ettikleri HMS Queen Elizabeth sınıfı bir geminin battığını İngilizler suret-i katiye de ret ediyorlar.

     HMS Warspite’ın dümen donanımının bozularak, bir müddet serseriyane dolaşmış olması vaki ve doğrudur.  Mezkûr hatt-ı harp sefinesinin süvarisi, kaptan Edward Campbell Philpot’un Amerikalı bir gazeteciye bu hadise hakkında verdiği izahata nazaran, HMS Warspite dümen makinasına arız olan bir sakatlık dolayısıyla hatt-ı harpten çıkmış ve müthiş bir mermi yağmuru altında Alman donanmasına yaklaşarak altı Alman harp gemisinin bütün ateşlerine maruz kalmıştır.  Dümeninin tamiratı ikmal edilinceye kadar böyle müthiş bir ateş altında kalan HMS Warspite’ın düştüğü müşkül ve mehalik vaziyetten batmadan kurtulmuş olması süvarisi tarafından bir mucize ad ve telakki edilmektedir. 

     Ateşlerini bu serseri gemi üzerinde temerküz ettiren Alman zırhlıları, her ne kadar HMS Warspite’a on beşe yakın isabet temin etmişlerse de taretleri 356, su kesimi 343 milimetre sihanında kalın zırhlarla mükemmel surette mahfuz bulunan bu yeni teknede hayati bir ceriha açmağa muvaffak olamamışlardır.  HMS Warspite, dümen donanımı tamir edildikten sonra hatt-ı harpteki mevkiini tekrar almak istemiş ise de Times’in tarihçe-i harbine nazaran:  <<o sırada, hatt-ı harpteki boşluğu imlâ için miktarı kâfi zırhlı mevcut olduğu ve sefinenin diğer gemiler arasında serseriyane dolaşması münasip görülmediği için üss-l harekesine avdeti emir edilmiştir.>>  Avdete mecbur olacak derecede hasara uğradığı anlaşılıyor. 

     Alman raporunda <<Torpido isabeti almış olan HMS İron Düke sınıfı bir gemi>> den daha bahis edilmektedir ki bu gemi, İngiliz raporunda dahi torpillendiği itiraf olunan, HMS Marlborough dretnotudur.  Amiral Jellicoe’nun raporunda HMS Marlborough hakkında:

     <<Sa’y-i rü’yetın tenakusu ve İngiliz donanmasının, saha-i muharebede mi’kab vaziyetine gelmesi hasabiyle düşman, torpido hücumlarına pek ziyade germi vermiş ve biri birini müteakip yaptığı iki hücum esnasında HMS Marlborough sefine-i harbiyesine bir torpido isabet eylemişti.  Düşmanın müessir top ateşi menzilinden hariçte kalmağa matuf teşebbüsatı, havanın ahval umumiyesine nazaran mümkün’l icra idi.  Birinci hatt-ı harp filosu saat 8,17 de düşmanın üçüncü hatt-ı harp filosuyla mücadeleye tutuştu.  Menzil takriben 10100 metreden ibaret idi.  Bu mücadeleye iştirak eden düşman muharebe kruvazörleriyle hafif kruvazörler dahi, düşman hatt-ı harp sefaini gibi İngiliz ateşinden müteessir olmağa başladı.  Bilhassa seri ve müessir yaylım ateşler yapan HMS Marlborough’nun hali, şayan-ı takdir görülmek lazım geliyordu. 

     Bu sefine SMS Kaiser sefineden bir gemiye yedi yaylım yapmış, müteakiben bir kruvazör ile bade tekrar bir hatt-ı harp sefinesiyle muharebe etmiştir.  Ba’de-z-zeval 8,54 de bir torpil isabeti üzerine HMS Marlborough sancak sağ tarafına pek ziyade meyil etmişti.  Fakat 9,3 de tekrar ateşe başlayarak SMS König sınıfından bir gemiye süratle on iki yaylım ateşi başlamıştı.  Bu düşman sefinesine hatt-ı harpten çıkıncaya kadar müteaddit isabetler vaki oldu. 

     Torpilin husule getirdiği hasardan dolayı gayri müsait bir vaziyette kalmasına rağmen HMS Marlborough’nun seri ve müessir surette ateşe devam edebilmiş olmasını en ziyade sefine mürettebatının gayretine medyunuz.  Bu gemi, filo için pek güzel bir numune-i imtisaldir.

     Bu mücadele esnasında mesafe 8000 metreye kadar inmişti.

          Mabadı var

     Abidin Daver

TEHLİKE

Mabad

     Hüdailerin, nasıl geldiğini iyice hatırlıyorum.  O zaman Selezi Bil açığında bulunuyordum, Manş’tan aşağı, küçük bir harp gemisinin geldiğini gördüm.  Aşağıya inen bir gemi ya hücum etmek usulümün haricinde idi, torpidolarımın.  Hatta humberalarımın bundan büyük kıymeti vardı.  Mamafih, bu geminin harekâtı beni cezb etmekten hali kalmadı;  Bulunduğum tarafa doğru aheste ve zikzak olarak ilerliyordu. 

Zafere doğru:  İtalyan cephesinde bir Avusturya makinalı tüfeği.

     Beni arıyor!  Diye düşündüm.  Bulsa, acaba ne yapabilir ki. .   O zaman yarı muğtus bulunuyordum.  Ve bana doğru gelince dalmağa hazırdım.  Lakın bizden yarım mil mesafede bir anda pupasını gösterdi.  Orada, kırmızı zemin üzerine mai daireli bayrağımızın temevvüç etmekte olduğunu gördüm. Bir an bunun bizi menzil dâhiline almak için gayet şeytaniyet karane düşünülmüş bir düşman hilesi olduğuna zâhib oldum.  Derhal dürbünümü yakaladım.  Vudram’i de çağırdım.  Gemiyi tanıdık, bu hasara uğrayamamış yegâne kruvazörümüz Cuno idi.  Lakin Cano’nun sancağımızı göstererek düşman sularında ne işi vardı?  Anladım ve vurnal’e dönerek biri birimizi kucakladık;  bu ancak bir sulh veya bir mütareke olabilirdi. 

     Filhakika sulh idi.  Cano’nun bordasında suyun yüzüne çıktığımız zaman tatlı havadisleri aldık.  Ve bade selamlayan ra’d engiz alkışlar, diğer tahtelbahirleri aramak için Manş’tan aşağı inen Cano ile beraber uzaklaşıp gitti.  Aldığımız talimat, derhal Blenkemburg’a avdetimize amirdi.  Fevk’l ebhar giderek avdet ettik.  Şimal denizini tekmil İngiliz filoları arasından geçtik.  Efrad bizi görmek için sefainin bordalarına toplanmışlardı.  Şimdi onların hadid ve yeisnak simalarını görüyordum.  Birçoğu bize yumruklarını sıkıyor ve biz geçerken lanet okuyorlardı.  Bu iğbirar, onları hasara uğrattığımız için değildi, eski Boer harbinin ispat ettiği veçhile onların, cesur bir düşmana kin ve nefret izhar etmedikleri söylemekle hakşinaslık etmiş olurum.  Fakat bu adamlar, bezem acizlere korkakça hücum ettiğimizi ve harp gemilerinden kaçtığımızı tasavvur ediyorlardı. Bu da Arapların yan hücumlarını alçaklık ve namerdane bir hile telakki etmelerine benziyor.  Faikıyet kazanmak yeis İngiliz bir meşguledir.  Düşmanın zayıf noktasını bulmak için beyin patlatmak lazım gelir.  Ben sizenkini buldum diye beni muaheze etmeğe ne hakkınız vardır?  Bu benim vazifemdi.  İhtimal ki o Mayıs sabahı küçücük Yuta ’ya kin ve gazap fırlatan zabitan ve efrad, layık olmadıkları bu mağlubiyetin acısı geçtiği zaman hakkımı teslim edeceklerdir.

     Blenkemburg’a duhulüm esnasında halkın çılgın şevkini seyir ile her tahtelbahir vasıl oldukça yapılan muhteşem suret-i kabulü başkaları tasavvur etsin! Bu efrad, bütün umurlarınca kendilerini başkalarına arz-ı ihtiyaçtan vareste kılacak derecede, taraf hükümetten verilen ataya gibi bu suret-i kabulede kesb-i istihkak etmişti.  Dar yerlerde ve daima mücadelat fikrîye altında uzun müddet durmak, uzun müddet müthiş denizlerin altında gayri tabii hava teneffüs etmek, her an mahv olmak tehlikesine karşı vatan uğrunda tek bir kelime-i şikâyet çıkarmamak:  sabır ve tahammül diye buna derler.  Vatan onlarla bihakkın iftihar edebilir.

Mabadı var

————————————

     Şehzadebaşı:  evkaf İslamiye matbaası.

     Erkab müddeti, askerin rıhtımdan bindirilmesine veya sandallar ve filikalarla alargada yatan gemilere nakline göre tahlif eder.  Bir piyade taburunun ağırlıklarıyla beraber, üç ila dört:  Bir süvari bölüğünün veya bir bataryanın irkâbı dahi beş ila altı saat sürer. 

     Karaya ihraç hengâmında süratle tahliye için nakliye donanmasına birçok filikalar, işkampaviyeler vermek iktiza eder.  İhracatın düşman sahilinde veya dost bir memleket sularında vukuata nazaran ameliyat başka başkadır.  Hâlbuki şimali Amerika düvel-i müttehidesi namına yapılacak nakliyat-ı askeriye de tahliye ameliyatı, itilaf devletleri limanlarında vaki olacağı için ihracatın tafsilat ve teferruatından sarf-ı nazar edilebilir.  İstihzarat noksandan ari, ahval, musaid olursa bahr-ı limandan altı saat zarfında 25000 piyade askeri 1000 süvari ve 60 top ihraç edilebilir. 

     Ağırlıksıza 15 tabur piyade, 8 batarya ve 3 bölük süvariden mürekkeb bir kuvveyi askeriye için 110000 safi hamule tonuna ihtiyaç olup cephane kolları, sıhhiye ve iaşe tesisatı ile kıtaat fenniye ağırlıkları dahi buna munzam olunca tonilato miktarı, 130000 e baliğ olur.  Buna nazaran beheri 5000 gayri safi tonilatoluk 43 gemiye veya daha fazla miktarda daha ufak sefaine lüzum görülür.  10 fırkalık bir ordu için 150000 ila 200000 kişi,1300000 tonilatoya, beheri 5000 gayri safi tonluk 430 gemiye ihtiyaç vardır.  Nakliyat, 20 ila 50 gemilik kafileler (kademeler) halinde yapılmak lüzumu aşikârdır.  Bu hususta tarihi bir misal olarak Mareşal Oyama’nın ikinci ordu sevkiyatı zikir edilebilir:  burada 42000 kişi ve 5800 hayvan sevk edilecekti.  İrkab 1895 Kanunu-sanisinin 10 uncu günü (Ocima) limanında başlıyor.  Ayın 14 ncü günü asker, Talyanven limanına ihraç ediliyordu.  Sevkiyat askeriye için 50 nakliye gemisi tahsis edilmiş;  bunlar da beheri üçer veya dörder kademeli üç filoya ayrılmıştı. 

     Harb-i umumi esnasında kuvveyi bahriye itibariyle pek garip ahval zuhur-i yafta oldu.  İtilafın müthiş donanmaları adeten düvel-i merkeziyenin gene pek faik olduğu halde tahtelbahir, calib-i nazar-ı dikkat ve müstakil bir vaziyet ihdas etmiş;  denizde en mühlik bir silah şeklinde zuhur olmuştur.  Alman ve Nemse tahtelbahirlerinin teşkilat aliyesi o mertebe mazhar-ı tekâmül olmuştur ki:  Atlas denizinin nısf-ı şimalisi mevzuu bahis olduğuna nazaran bunlar için ne mesafenin ve ne de mevakiin ehemmiyeti yoktur.  Binaenaleyh itilafın hâkimiyet-i bahriyesi yalnız kayd-ı şarta malik bulunmağa kalmamış;  Ayrıca taht-ı tehlikede bulunmuştur.   Bil iltica Amerika nakliyat askeriyesinde tahtelbahir tehlikesini nazar-ı itibara almak lazımdır.  On ila on dört gün imtidad eden bir sefer esnasında düşman gemilerini torpidolamak üzere bir hayli müsait fırsatlar zuhur edeceği aşikârdır.  Amerika sefain harbiyesinin adedi, sefain nakliyeye refakat hususatına kifayet edemeyeceği için birçok nakliye kademeleri (kafile) avdetlerinde himaye gemileri beklemek mecburiyetinde kalacaklardır.  Bu hal, nakliyatın batâetine sebep olacaktır.  Bunun için ihtimal ki seyr-ü sefer yolları tebeyyün edilecektir bunun da muvakkaten kıymet ve ehemmiyeti olabilirdi;  çünkü İngiliz, Fransız ve İtalya’nın limanlarına isal eden medhal hatlarında pusu kurmak, tahtelbahirler için müşkül bir iş olamazdı.

     Ahmed

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.