DONANMA MECMUASI 109 / 60 30 Eylül 1915

DONANMA MECMUASI 109 / 60   30 Eylül 1915

Pencüşenbe – Eylül 17,1331 / zilka’de 21,1333                                               numara 109 / 60

0486_0060-109_0000

Bahası 40 paradır                                         matbuayı Hayriye ve şürekâsı

0486_0060-109_0945

21 zilk’de 1333 – 17 Eylül 1331 – 30 Eylül 1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir – numarası; 109 / 60

Barbaros zırhlısında bir hatıra: heyet-i zabitan.

**************************

Mecmuamız haftalık olarak intişar ediyor

     Kağıt kahtından dolayı nim maha olarak intişar mecburiyetinde kaldığımızı bundan evvel karilerimize arz etmiş ve özür dilemiştik. İki nüsha için bu tarzda intişardan sonra lüzümu kadar kağıt tedariki kabil olduğundan bir sabık haftalık olarak karilerimize arz-ı sahaif ediyoruz. Bütün resâil mevkutenin tatili neşriyat ettiği ve yevmi ceraidin hacimlerini küçülttükleri şu sıra mecmuamız için büsbütün tezyîdi gayret icab eden bir zaman olduğundan haftalık intişarda imkân hasıl olunca tehir etmedik. Umariz ki! Ümniyyesi hizmetten başka bir şey olmayan mecmuamız karinin yine mazharı rağbet ve teveccühü olur.

HÜKÜMET İÇİN

Ferd nafi

     İctimâiyyûn, heyet-i beşeriyye ismindeki kitlenin avamil-i ictimâiyyesini üç nevi olarak tayin ediyorlar; Avamil iktisadiye, avamil siyasiye, avamil maneviye.

     Avamil iktisadiye, bu günkü hayat-ı beşerde en büyük tesiri haiz olan sermayeler, sa’yiler ve netayic müstahsilede sa’y ile sermayenin, zekânın hisselerini tayin keyfiyetidir. Bunların, bulundukları heyetin ihtiyacına muvâfık surette tevzii tanzimi o heyeti yükseltir.

     Avamil siyasiye, kuvanin ve nizamat ve müessesât teşriiyedir. İlim muaşer mütehassıslarından bir kısmı bir kitleyi beşeriyenin saadet ve felaketi, terakki ve tednisi bu avamilin iyi ya kötü tanzimiyle olduğuna kaildirler. Fakat aynı şerait dâhilinde ve aynı avamil siyasiye tahtı tesirinde bulunan iki heyetten birinin diğerine nazaran çok yüksek bir mevki medenisi bulunduğu da görülür ki şu hal bunların hayatı melelde usul tesirat ika edecek mahiyette olmadıklarını gösterir. Birçok kavanin vardır ki hemen hemen yekdiğerine müşabe iken müteaddit devletlerce tatbik edilmekte, fakat o devletlerin tebaası arasında saadet ve medeniyet noktayı nazarından bariz farklar meşhud olmaktadır.

     Avamil maneviye ki buna avamil ruhiye de diye biliriz. Eskiden büyük bir tesir sahibi iken bugün tali bir halde bulunmaktadır ki; Bu da itikadat ve ziniyattır. Birçok milletlerin hayatında mühim hudut çizen, bazısının terakkisine, kiminin ittihadatına sebebiyet veren mesail tarihiye arasında edyân ve mezâhib ihtilafat ve münakaşatı oldukça göze çarpar. O zaman için ehemmiyet katiyesi olan bu avamilin bu günkü tesiratı azdır.   Hatta avamil iktisadiyenin hüküm-fermâ olduğu milletlerde avamil maneviyenin tesiri şayanı ihmal bir derecededir.

     Devrimizin miyar medeniyeti avamil iktisadiyenin hissen tesiratından en ziyade müteneffi olmaktır.

   Bütün mesail siyasiye, idareye, ictimaiye hep iktisadiyatın mihveri etrafında dönüyor; Asıl o, fer’ otekilerdir. Binaenaleyh bir devlet için en çok düşünülecek şey iktisadiyatını düzeltmektir. Memlekette, sermaye ile sa’y arasında münasebet nedir? Mevcut sermayeler iyi tevzi ve idare ediliyor mu? Erbab-ı sa’y ile sermayedarlar arasında itilaf var mıdır? Bütün bu emniyeler azim bir milletin, bir hükümetin yegâne düşüncesini teşkil eder.

     Son asırda iktisadi avamil hayat düvelde adeta amili kati olunca hükümet için bundan istiğna hâsıl olamaz. Yani bu tarzdaki mesaiyenin memlekette ne şekilde olduğunu anlaması ve bunu kendi hayatına elverişli bir şekle koyması lazımdır.

     Hükümetin bu hususta düşüneceği ilk mesele memlekette müstahsillerin tezayüdüdür.

     Şu mütalaat mutekaddemeden sonra hepimizce nazarı itibara alınacak nokta işte memlekette hükümet için ferd nafi olmak meselesidir. Bunun için de semereyi sa’yimiz olarak teşebbüs zatımızla yirmi para kazanmağı hazineden maaş almak suretiyle hükümete yar olmağa tercih etmemiz lazımdır. İlm-i iktisat, memurini müstehlik olarak kabul eder ve bunlar her ne kadar bilvasıta hayat-ı hükümetin idamesine çalışırlarsa da fiilen istihlak servetten başka bir şey yapmazlar.

     Evvelce kapitülasyonlardan dolayı şerait gayri mütesaviye dâhilinde rekabet edilemediği için ecnebiler elinde kalan ticaret bugün yine onların elindedir. Bizde müstahsil, müteşebbis adamlar hâlâ duruyorlar. Şu sırada ilm-i ticarette Türk sermayedarları, Türk müteşebbisleri görünmezse bade-l-sulh rekabeti ticariye meydan alınca o hây ve huyda dostta tutunmak güç olur. Binaenaleyh halkımız için en iyi ve en mükemmel bir hizmet varsa az çok elindeki yahut başkasının elindeki olup da kendi kullanabileceği sermayeyi ortaya atmak ve memlekette bir müstahsil olmaktır.   O sermayeler ne kadar dönerse hükümete, millete, sahibine hülasa geçtiği her yere altın saçar. Fakat durursa ne o adamlar istifade eder, ne de o para artar. Ahalide hem ırkından, hem şehrinden alış veriş etmek ve bütün ticareti arkadaşı elinde görmek hususunda büyük bir arzu var. Şu tarz himayeden istifade etmemek doğrusu hata olur. Temenni, hatta ümid ederiz ki; Yakında müstahsillerimiz artar, ticaret ve sanat âleminde Türkler galibiyeti teşkil ederler. Çünkü milleti hâkime demek millet kesire demek değildir. Hakikatte milleti hâkime, millet amile ve saiyedir.

     Donanma

MUSÂHÂBAT-I İCTİMÂİYYE

* * * *

[Avâmil ictimâiyye]

– avâmil uzviyye –

Veraset

Muharriri: Cenab Şahabeddin.

 

     Her insanın nekais ve kemâlâtı vehbî ve kisbi namlarıyla iki membadan sadr eder: <<O saf mevhube>> denilenler kable-l-velâde malik olduğumuz meziyet ve muayyebdir ki âbâ ve ecdaddan, ekarib ve ebâidden patrik olur ise intikal etmişlerdir; <<O saf meksûbe>> dediklerimiz ise ya icabat iklimiye gibi müessirat maddiyenin veya taklid ve terbiye gibi avamil muaşeriyenin efrad üzerindeki nüfuz medidi neticesi olarak husule gelenlerdir.

     İstiknah mesaile edince teceffüf ediyor ki <<Vehbi>> telakki eylediğimiz ahval efradda eslafımızın a’sâr-ı sabıkada <kesb> ettikleri şeylerdir. Yani hakikatte Memduh ve mezmûm hiçbir sıfat min-el-ezel mevhub olmayıp bütün fezâil ve rezâil nevi beşerin karun medideyi tekâmülü esnasında mütekaddeminin kesbi ile müteahhirine miras bıraktıkları hallerdir. Eğer böyle bir neslin meksûbetinden bir kısmı ensâl müteakibeye intikal ile onların sermayeyi hissen ve kubhunu tadil etmemiş olsaydı silsileyi beşeriyette ne silah, ne fesad, ne terakki, ne tedenni, hiçbir eser temevvüç görülmez, efrad iptidaiye ile efrad intihaiye aynı halde bulunur. Ecdad kadimemizin maddi ve manevi eşkâli aynen bizde tekrar etmek lazım gelirdi. Hâlbuki âbâ ile evlad arasında his olunacak derecede gayriyet görüyoruz. Bu gün fennen sabit olmuştur ki şimdiki hasais beşeriye butûn salifenin semereyi ıslah veya neticeyi efsad olarak kazandıkları o saftan nesil hazıre miras kalanlardır.

     Veraset uzviyeye müteallik nazariyat fenniye ilm-l-hayata ait olduğundan burada onlardan bahis edecek değiliz. Ancak veraset ictimaiyenin tavzihi için tahatturu lazım gelen malumatı zikre lüzum görüyoruz.

   Âsar-ı veraset azayı zahire ve batnanın gerek eşkalinde ve gerek ef’âlinde görülebilir. O boynun gözleri ve kulakları ile evladınkiler arasında müşabehet olabileceği gibi sem’ ve rüyetleri arasında da olabilir. Ağız ve burun benzediği gibi muadd ve dimağ da benzeyebilir. Muadd ve dimağ benzediği gibi tarz-ı hazım ve tarz-ı tefekkür de arzı müşahebet edebilir.

     Mamafih evsafı meksubenin kaffesi evlada intikal edemez. Bir hal batın atiyeye miras kalabilmek için iki şart lazımdır.  Birincisi pek çok tekrar etmiş ve bu tekrar sayesinde anasır zürriyete kadar sevk ve tesir eylemiş olmalıdır. İkincisi iki cinsten yalnız birine münhasır olmayıp kadınlara ve erkeklere şamil olabilmelidir.

     Mesela müsevilerde hitanelli o kadar asırdan beri icra edile gelmekte olduğu halde henüz mahtun doğan evlad yahud görülmüyor tahmin olunuyor ki ilelebet görülmeyecek. Zira hitan evvela hayatta tekrar eden bir ameliye değildir.   Saniyen bir cinse ait olup cinsi nisaye tatbik edilemez.

     Halbuki bir cemiyet yeni bir muhit ile istinası için azayı muhtelifeye arız olan tağyirat – hem bir tekrarı daimi neticesi olduklarına ve hem de zükûr ve nisada görülebildiklerine binaen – miras ecdat olabilirler. Biraz izah edelim: bir kabile ihtiyar hicretle yeni bir mahale gelir, bu mahalin icabatına göre yeni bir tarz hayatı kabulüne mecbur olur. Bu mecburiyet bir müddet sonra vücudun insicai muhtelifesi arasındaki nispeti değiştirir, bu yeni nispet patrik-l-verase evlada intikal eder.

     Cemiyetlerde ırsen intikal eden ahval de bazı efradın uzag istisnaiyesi değil ancak efradın ekseriyet azimesine münteşir olanlardır. Zira hassayı devam ve tekrar ancak ahvali umumiyede görülür. Evsafı şahsıye muvakkat ve seri-l-zevaldir.

     Tekrar edelim ki mevani tevaristen biri de cinsiyettir. Kadın ve erkekte müşterek olmayan ahval bir yadigarı ırk olarak insal müstakbele ye geçmez. Bir cinse ait ahvalin intikaline cins diğer mani olur. İki cinsin emir verasette mücadelesi aynı zamanda hem tenevvü efradını hem de muhafazayı şekil ecdadı intaç eder. Yani biri diğerine muarız görünen iki netice verir.

     Bir de şuna dikkat olunmuş ki emri tevarüste cinsiyetle zihniyet arasında nev-ummâ zıddıyet var. Ebeveynden biri çocuğa hem kendi cinsiyetini, hem de kendi zihniyetini veremiyor. Çocuk birinden cinsiyetini alırsa diğerinden zihniyeti alıyor. Bu cihetle ale-l-ekser manen oğlanlar anaya, kızlar babaya çekiyor.

     Şayet bazı esbabın haylûletinden naşi hasais ebeveyn evlada aynen intikal edemezse o hasais uruk silsilede rev-ummâ mektum kalır. Esbabı haylûlet bir taraf olur olmaz – ki bunun için bazen birkaç batınlık bir devir intizar geçirmek lazım gelir – ahfadda tekrar zuhur eder. <<atavizim>> dedikleri veraset vicdaniye budur.

     Birader zadelerin biri birine benzemesi, birkaç göbek evvelki ecdadında zenci bulunanların nagünah siyah bir çocuk vücuda getirmeleri veraset ciddaniyenin en bariz misalleridir.

     Garaib irsiyeden biri de <telegoni> dedikleri hadisedir. Bir kadının ikinci veya üçüncü kocasından olan çocukları bazen ilk zevcine benziyor. Güya hamil evvel meşimeye bir şekl-i muayyen veriyor ve bu şekilden etfal muteakıbe müteessir oluyor.

     Verasetin ehemmiyet ictimaiyesi insaniyet içinde secâyâ kavmiye ve akvam içinde secâyâ hizbiye teşkilini intaç etmesinden ileri gelir. Filhakika müddet medide aynı müesserat hariciyeye maruz olanlar arasında bir müşakele ve mücâneset tesisi tıbbi olmakla bazı akvamın bütün efradında müşterek bazı haller görülür ve bu havalin mecmuu <seciyeyi kavmiye> yi teşkil eder; Diğer cihetten bir kavim içinde tabakat-ı muhtelife evladına verilen terbiyenin devam hususiyeti de secâyâ hizbiye teşkiline sebep olur. Mesela ecdadımızın asırlarca aynı avamilin tahtı tesirinde kalmaları neticesi olarak bütün Türk anasırında münteşir ve müşterek bazı ahval hususiye vardır ki bunlar <<seciyeyi kavmiye>> mizin eczayı müşkilesidir. Diğer cihetden çiftçi, ulema, esnaf, memurin sınıflarından her biri çocuklarını ale-l-takrib aynı terbiyeye maruz tuttuklarından duygu ve düşünce itibariyle her sınıfın etfali arasında da bir karabet hâsıl olmuştur ki buna da <seciye yi hizbiye> diyebiliriz.

     Seciyeyi kavmiye bir meseleyi ırkıye olmak hesabiyle tafsilini musahebeyi atiyemize terk ederek burada ancak secâyâ hisbiyeden bahis edeceğiz.

     “pan”a nazaran secâyâ itibariyle akvam-ı mütemeddine efradı dört hizbe münkasım olur.

     ( 1 ) efrad haziriye. Bunlar doğdukları toprağa merbut, âdât ecdada sadık, sefer ve hicretten mütenafirdirler. Cemiyetin efradı muhafazakârını teşkil ederler. Ananeler onların sayesinde yaşar, onların sayesinde tabakatı ictimaiye muhafazayı seviyet eder. Beyn-el-ferad hami ve mahmi münasebeti onların muhafazakârlığından dolayı münkatı olmaz.

     ( 2 ) efrad hissiye. Bunlar müskit reislerinde imrar hayat edemeyecek kadar çerî’ ve muhteristir. Ekmek ve biçmek için münbit yer, para kazanmak için ticaretgah ararlar. Her devletin müstemlekatını efrad hissiyesi ihya eder. Efradı hissiyesi mahdud olan milletler siyaset isti’mariyede muvaffak olamazlar.

     ( 3 ) efrad ceddiye. Bunlar gayet hassas ve pek ziyade metin-el-ruhdurlar. Hakikat ve hürriyet gibi mefhumat mücerredeye şiddet irtibatları vardır. Cüret ve metanete mütevakkıf teşebbüsleri tercih ederler. Takip ettikleri maksada göre ruseâyı din ve ahlaktan yahut esmayı felsefe ve siyasetten olmak isterler. Bir fikir ve akide uğrunda fedayı huzur ve naîm edenler bunlardır. Âbâ mücahide bunlar arasında zuhur eder.

   ( 4 ) efradı intikadiye. Bunlar bilhassa şiddet zekalarıyla mümtazdırlar. Avamın itikadatını muayene, teşrih, tahlil, tetkik ve teftiş ederler. Merdud aklıselim

0486_0060-109_0948

Şark cephesindeki Alman merkez orduları gurubunu idare eden Varşova fatihi feld mareşal prens levapol de bavyer

Olan şeyleri kabul etmezler. Ancak makülata mu’tekiddirler. Ananet ve mefkuratı sevmezler. Muhabbetleri hudut siyasiye veya coğrafiye dâhilinde mahbus yaşayamaz, âlem-şümûl bir vüs’atla beşeriyetin bütün fırkayı zekiyesine münkasımdır. Her şayan muhabbet olanı sever ve her şayanı merhamet olana acırlar. Cins, mezhep, ırk ve saire gibi ihtilafat onların cereyan hissiyatını tahrif edemez.

     Bir milletin efradı hazireye ve hissiye kitleyi galizesini ve efrad cehdiye ve intikadiye ruh ve zekasını irâe eder. Ötekilere avam, berikilere, havass diyebiliriz. Biri diğerine en az benzeyen iki kavmin avamı arasında ancak pek şayanı ihmal bir fark görülür. Beyn-el-akvam vaz mesafat eden havasstır. Urûk ve melel yekdiğerinden tabakat süfliyesi ile değil şevâhiki ile ayrılır. Avam her yerde o saf atiyeyi irâe eder.

     Evvela mukalliddirler; uzağında, akvâlında, muamelatında efradı avam ya yekdiğerini veya efradı havassdan bazılarını taklid ederler.

     Saniyen daima ekseriyet nâs ile müttefiktirler. Ekseriyetin fikir ve hissini beyenmeseler, hiçbir mesele hakkında fikir zati beslemezler.

0486_0060-109_0949

Argonne ormanında muzaffer Alman alaylarının bayrakları geçerken

Bu resim bir müddet mukaddem Alman veliahdı prens Wilhelm’in kumandasındaki ordu tarafından Argonne ormanında ihraz edilen muvaffakıyetlerden sonra icra edilen resmi geçid esnasında alınmıştır. Veliahd, erkanı harbiyesinin önünde Alman satvet ve muzafferiyetinin timsali olan alay sancaklarını selamlamaktadır. Bir seneden beri devam eden bir meşakkat muharebata rağmen askerin ayak atışındaki batış ve şiddet, zinde bir kıtanın Potsdam resmigeçit meydanlarındaki talim yürüyüşlerinden farksız bulunmakta ve Alman askerinin metanet ve tahammülüne, zabt ve rabtına beliğ bir delil teşkil etmektedir. Bu münasebetle şurasını kayıt edelim ki Argonne’de Fransız toprağını titreten bu sert ve azametli Alman talim yürüyüşü yahut resmigeçit adımı Fransızların fena halde sinirlerine dokunur.
 

     Salisen mail tabiyettirler, kendilerine daima bir bişva ararlar. Efkârı müstakile ve harekat müstakileden hoşlanmazlar. İnzivadan müctenib ve izdihama mütemayildirler.

     Rabıten mahkümu ananedirler; âbâ ve ecdadın itikadatına muhalif olan düsturları kabul edemezler. Her tebdili bir nevi bedeat gibi telakki ederler.

     Hâmisen müteharrik bilhistirler. İlk tesir üzerine bilâ muhakeme hareket ederler. Netayiç ahvali düşünmeksizin vakayı hazıra ve ahval aniyeye tebean icraata girişirler. Ne sözlerini, işlerini ölçmezler. Ef’alde savruk, akvalde mütevekkil ale-l-tesadüfdürler. Dilleri ve kolları müddeti medide bir planı takip edemez.

     Mamafih cemiyetler avam sayesinde simayı hususiyetini muhafaza eder. Yalnız havassdan ibaret bir cemiyet için manzarayı hüviyeti muhafaza mümkün değildir. Avam haris anane ve adettir.

     Bundan başka her cemiyetin havassı ile avamı arasında bir münasebet vardır. Bu cemiyette avamın âmâl ve hayalatına muvaffak bir surette i’tilâ ve temiz edenler havassı teşkil ederler. Avam ve havass ayrı ayrı hamirlerden halik olunmaz. Havass ancak avamın hülyasını hiz fiile getirenlerdir.  Meyl hülyayı avama göre fırkayı havass bir yerde zenginler, bir yerde ulemayı fen, ötede rüesayı ruhaniye, bir yerde erbabı adab veya eshabı siyaset vücuda getirir. Meselâ zamanı saadette avam İslâm’ın iki büyük emeli vardı; Neşir din ve fetih belâd! Bu cihetle fırkayı havass teşkil edenler de mücahiddin ile ulemayı din idi. Erbabı servet ve sanat sınıf havassa dâhil olamazdı.

     Avam ancak kendi emel ve arzusuna muvaffak surette vücuda gelen havassa hürmet eder. Gayeyi hayâlâtı servete maâtıf olan bir fırkayı avam nazarında meselâ ulemayı fen şayanı ihtiram bir heyet değildir. Havass nev-ummâ avamın cihan akliyesidir. Havass ve avam beyninde adeta azayı bedenle dimağ arasındaki rabıtaya benzer bir münasebet vardır. Eğerçe dimağ hâkimdir, fakat ahvali azadan müteessir olan bir hâkimdir. Havassın avama nazaran mevkii de bunu andırır.

     Henüz havassa nail olmayan muaşer iptidaiye, denebilir ki, saikat fıtriye ile hareket eden hayvanat besitaya benzerler. Müteharrik bilhistir. Kabl-l-mülahaza hareket ederler. Münhasıran hal için yaşarlar. Ne mazi ile âlâkayı kuvvi duyarlar, ne ati için bir hayal beslerler. Esbabı hazırenin tahtı nüfusunda hareket eden birer canlı makinadırlar.

0486_0060-109_0949.jpg - 2

SMS Emden kahramanları Elala’da “Djeddah” eşraf mahalliye ile teyidimuhabbet ederken.
Önde kısveyi mahalliye ile oturanlar.

     Ancak mazi ve istikbale müteallik bazı efkar ve hissiyat pürverde edebilecek bir akliyet vücuda gelince cemiyet hali ibtidaiyeden kurtulmuş olur. Bu tarikte ilk eser terakki ananeye hürmet şeklinde kendisini gösterir. Hayat havass evvela maziye izharı irtibat ile başlar. Sonra atiye ihaleyi nazarla devam ve teâlâ eder.   Evvela tahattur, bade tahayyül: işte dimağ muaşeriyenin mesleği budur.

     Atiye müteallik tahayyülat bilhassa akvamı müterakkiye ile münasebetten, o akvam mertebesine yetişmek arzusundan tevellüd eder. Ve bu arzu bazen o kadar kesbi şiddet eder ki uğruna ananeler feda olunur. İşte ananeye hürmet fevkaladesiyle meşhur olan Japonya bu hadiseyi gösterdi. Avrupa’ya benzemek, Avrupa’daki terakkiyatı nefsine temsil etmek için mazisini ve ananatını feda etti.

     Anane ile terakki arasında bir nevi zıddıyet vardır. Ananelerini muhafaza etmek ve binaenaleyh mazisine merbut kalmak isteyen millet, meslek avamına tevessül etmiş, ve terakkiden vaz geçmiş demektir. Her ferdin kendi devir sabaveti ile alakası ne ise cemiyetlerin de ananeleri ile irtibatı o nispette kalmalıdır. Hiçbir anane daireyi hissiyatı tecavüzle mantıki efkarı teâdî edememelidir. Ağaç semaya doğru yükseldiği gibi efkar da münhasıran istikamet istikbalde neşv-ü-nemâ bulmalı ve anane ancak gönüller için bir gıda hissiyat teşkil etmelidir. Müstakbelin iki büyük caddesi terakkiyat fenniye ve terakkiyat iktisadiyedir. Hayat medeniyenin menbaını bunlar teşkil ediyor. Ba-de-zîn bir cemiyete dul hayatı an

SİYASET VE HARP

Geçen nüshadan mâ-ba’d

muharriri Şevket

     1904 de Çar’ın General Mikhail Alekseyev’e verdiği emir, tam bir siyasetin nasıl ifade edileceğini ber vechi âtî iyice izah eder.

     <<Bu mücadele Bahri Muhit Kebir sahilinde Rusya’nın tefevvukunu temin etmelidir. Bu neticeye varmak için Japonya tamamen mağlup edilmeli ve bilâ kayd-ı şart tahtı inkıyada alınmalıdır. Ve Japonlar birçok seneler devam edecek tehlikeli bir teşebbüs askeriyeye başlamadan men edilmelidir. Harp hazırın hülasası şudur; Bahri Muhitin Asya kıyısında kim olacaktır? Rusya veya Japonya. Paylaşmak ve uzlaşmak imkansızdır.>>

     Şüphesiz kati olarak ifade edilmiş muhteşem bir siyaset; Fakat iki sebepten dolayı akamete uğradı. ( 1 ) Rusya, bu siyaseti cebren kabul ettirecek veçhe üzerinde, hazırlanmamıştı. ( 2 ) Japonya, mezkûr siyaseti mağlup etmek için on seneden beri hemen her gün hazırlanmıştı.

     Askerlik siyasetin muavin ve zahiri olduğundan askerin kendi aleyhinde birçok nevâkısı bulunduğu halde harbe girişmesini temin etmek siyasilerin vazifesidir.

     Her siyasetin muvaffakiyet ve adem-i muvaffakıyeti arkasındaki kuvveyi askeriyeye tabidir. Kuvveyi müslihası küçük olan millet komşuları tarafından birçok bahanelerle harbe sürüklenir; bilakis büyük bir kuvvete istinat eden siyaset muarızını daha ziyade düşünceli olmaya uzlaşmaya, daha ziyade mütemayil bulunmaya sevk eder. Kuvvet ziyade oldukça müzakerat diplomasiyenin sulhen tesviyesi daha çok memul ve binaenaleyh sulh ve sükûndan istifade dahi o nispette ziyadedir.

     Sanat-ı harp muazzam bir esas ile idare edilir: Başlangıçta zaman, mekan, silah, adet, maneviyat cihetiyle en büyük istifade taht-ı temine alınmalıdır. Muharebat hazırede pek çok şeyler, muhâsamâttan evvel ne yapılmış ise ona tabidir. Yoksa ilk silah patladıktan sonra yapılanlara değil. İşte bu tarzda hazırlanma rüesayı askeriyenin değil rical-i siyasiyenin vazifesidir. Böyle zamanlarda istihzaratında mağlup olan milletler, bizzat harbte yarı yarıya mağlup olmuş demektir.

     <<Orduların esas tecemmularında yapılan hata seferin sonralarında tazmin edilemez.>> Helmuth Karl Bernhard von Moltke. Bu misli hatalar, tam zamanında orduların tecemmunu emir etmeyi bilmekten aciz hükümetlere hastır. Tarih gösteriyor ki, nail-i muvaffakıyet olan milletler; rüesası vasıtayı icraiyesi bulunmayan siyasete kapılmayanlardır.

     Ricali siyasiyenin akdem ve zaifi kabul edilen politikayı meydana getirecek vesaiti ihzar etmektir. Mes’ûl rical siyasiye ve askeriye daima müştereken çalışarak siyasetle sevk-ül-ceyş arasında ahenkdar bir tekâfül tesis etmelidir. Bu hususun temini için Kaluzaviç <<Harbin sefahatı siyasiye ile yek ahenk olması ve siyasetin mevcut vesait harbiyeye uydurulması için, siyaset ve askerlik aynı elde cem edilmemişse, yegane çare başkumandanı kabineye dahil etmektir.>> der.

     Siyaset ile istihzarat askeriye arasında şedid telakki Amerika ricali sabıkasından birisi şu veçhe ile ifade etmiştir. <<Monroe kaidesi, ancak filomuz kadar kuvvetlidir, daha fazla değildir.>>

     Sulhta harp için hazırlanmak elzemdir. Yoksa sulhta oturup da zaman-ı harpte istihzarata başlamak, zaman, para, hayat cihetiyle on misli fazla zayiata badi olur, belki de zillet-i milliyeyi mucip olur.

     Hazırlık ne kadar mükemmel olursa, harp de o kadar kısa, zaman ve masraf da o nispette az olur. İstihzarat fakir oldukça harp hem uzar, hem pahalıya mâl olur.

     Harp: Kan ile fasıl edilir bir ihtilaf menafiidir, yani siyasetin devamı, fakat sulh elde vasıta olduğu halde devamıdır. Bir millet diplomasi tarikiyle elde edemediği arzusunu bu vasıta ile düşmanına kabul ettirir ve maksad-ı siyasete nail olur. Her bir diplomasi müzakere hakikatte bir elde kalem, diğerinde sulh olduğu halde icra ediliyor demektir. Bunlar – kalem ve sulh – hükümetin; aynı gayeye hadım iki vasıtasıdır. Hiçbir siyasinin hissiyat insaniyesi, maksadını başka türlü elde etmek çaresi varken, kan dökmeye müsait değildir. Keza hiçbir siyasi de muvakkakıyet ihtimali görmedikçe milletini tehlikeye atmaz.

     Düşmanla cenkleşebilmek için, kuvveyi maddiyeyi insaniyye ihtirâât fenniye ve sanayi ile teslih edilir. Bu sebepten harpte, kuvveyi bedeniye vasıta, düşmanın arzumuza inkıyâdı neticedir. Bu neticeye vasıl için de düşmanın elinden silahını almak, kırmak lazımdır ki, muhâsemâttan da maksad-ı hakiki budur.

     Harp başlı başına bir ilim değildir. Belki muvaffakıyetle başa çıkarılmak için birçok ulûma muhtaç bir sanattır, iştir. Efkarı umumiye harbi, talih ve cesaretin tahtı hükmünde telakki eder ve askerin cesaretini, kumandanın dirayetini şerait esasiye zann eyler. Halbuki meselenin heyeti umumiyesini ihtiva eden şamil ve yüksek bir nazar indinde cesaret ve iyi kumanda heyeti esbabı olmaktan ziyade neticedir. Bir milletin bütün umur maddiye ve maneviyesinin hüsnü suretle ve sevk ve idare ve talim ve terbiye edilmesinin neticesidir.

     Harp için umumiyetle kabul edilmiş bir hakikattir ki, ilan-ı muhâsemâttan sonra harbin bilfiil idaresi başkumandanın zeka ve dirayetine bırakılmalıdır. Müşârün-ileyh kumandanın arkasında hükümet vardır. Hükümet ne yapacağını bilmez, bilemezse, yani etraflıca düşünülmüş, tertip edilmiş bir meslek siyasiye malik değilse en büyük kumandanlar bile gerek isthzarat devresinde gerek sefer esnasında müşkülata düşer, şaşırır.

     Siyaset harbin birbirleriyle olan münasebetlerinin bâlâdaki tetkikinden istihraç edilen netayiç hakikiye şunlardır; evvelâ; İyi ve kati düşünülmüş bir siyaset. Saniyen kabul edilen siyaseti meydana getirmek için takip edilecek bir plan. Salisen; Planı tatbik ve icra edecek vesait. Râbîan; siyaset, vesait ve planı iştirak ettirerek gayeyi siyaseti doğru yürütecek teşkilat hükümeti.

     Bu netayice göre en iyi teşkilata malik hükümet muazzam müttefikimiz Almanya’dır. Orada tekmil bu işler sulh zamanında Kaiser Wilhelm II hazretleri tarafından idare edilir. Ve müşârün-ileyh başkumandandır. Teşkilat mezkûrenin netayiçi ise bugün her göze ayandır.

     Şevket.  

Musâhabât-ı fenniyeden:

 

MEVÂDD-I İNFİLÂKİYYE

Muharriri: Muallim M. Lütfi

     Bir topun namlusunda, bir obüsün cevf mesdûdunda, bir kayanın oyuğunda tahallül eden bir parça barut, saniyenin binde birkaçı kadar cüzi bir zaman zarfında, ekseriya iki bin dereceden fazla hararet, binlerce tazyik nesimiye muadil tazyik ve bir kilometreye yakın sürat tevlid ediyor. İnfilak bu kadar ani ve şedid âsârı karşısında kimya, hikmet tabii, mihanik olan bir müddet mevkite için şaşırdılar. Mehaza aciz değillerdi. Ve şayanı ehemmiyettir ki infilak hadisesi zahiren fennin sahayı taharrisi haricinde görünmekle beraber yine fen sayesinde en ince noktasına kadar tetkik ve tavzih olundu. Bu tetkikatın neticesinde sırf fünûn esasiyenin tatbikatından ibaret olan sanat nâriyye ve fen endaht müstakil birer fen halinde meydana geldi. Bu şuabât fünûn, erbabı sanatın, mühendislerin mesai mütemadiyeleriyle günden güne kendi müstakiliyeti altında terakki ve dolayısıyla hikmet ve kimyanın daireyi şümulü de tevsi etmektedir.

     İnfilak hadisesi kovanın tabiiye haricinde tesadüf olarak cereyan eden bir vaka olmayıp malum olan diğerleri gibi ale-l-ade bir fiil kimyeviden ibarettir. Yalnız yüksek derecede bir takım havassa maliktir. Tutya veya demirin hamız-ı kibritten müteessir olmasıyla “nitro gliserin” cisminin patlaması arasında kimya nokta-i nazarından; Bu sonraki fiilin sürat ve vuku’, neşir ettiği hararetin pek şedid ve gazatın kuvveyi ittisâiyesinin azami olması gibi: Derece farkları vardır. İşte infilak fiili, sair efail kimyeviye ile arasındaki bu fark azamından dolayı havass esasiyesi büsbütün başka olduğu zan edilerek, diğer kuvayı tabiiyeden tefriken “kuvve-i muharrib” namıyla maruf oldu. Halbuki bir kilo petrolün dahi tamamıyla ihtirak ederek aynı miktar dinamit kadar ve hatta daha fazla enerji meydana getireceği nazarı dikkate alınmadı. Son zamanlarda tayyareciler motorlarını tahrik için mevadd-ı infilakiyye istimal ve bu suretle hafif vesaitle büyük kudret-i meyhanike hasıl etmeği tasavvur ediyorlarsa da ağır bir hataya duçar oluyorlar. Çünkü bu tasavvur mevkii fiile konulduğu taktirde kimyagerlerin tayin etmiş oldukları şu neticeden başka bir şey tahakkuk etmeyecektir. Petrol ruhunda kendi veznine müsavi her hangi bir infilakı maddeden ziyade kabili istifade enerji mevcuttur. Yalnız şu kadar var ki her ne vasıta ile olursa olsun petrol ruhundaki enerjinin tamamıyla tezahürü için az çok bir zaman sarf olunur. Halbuki bir madde-i nariyye bir sademe ile patlayarak kendisindeki enerjinin kaffesini bir anda terk eder. Bu hal bir çocuğun elindeki çekici birden bire vurmasıyla yüz beygir kuvvetinde bir makinanın yapamadığı tesiri yapmasına benzer.

     Velhasıl müddet-i vukuunun azlığı şiddet infilakın taktiri hususunda neticeye başlıca tesir eden bir madrûb esası hükmündedir. Müddet devamı saniyenin binde biri ile messâh olunan bir infilaktan intişar eden gazların sürat ve kuvve-i ittisâiyyesine, ne kadar sert ve metin olursa olsun, hiçbir cidar mukavemet edemez. En sert çelik bile gazın sademesiyle kalemle kesilmiş gibi yarılır, bazen parça parça olur ve hatta toz haline gelir. Mevâdd-ı infilakiyyenin

0486_0060-109_0952-953

Çanakkale’de topçu ateşlerimizle gark edilen İngilizlerin U – 15 numaralı tahtelbahir, Karanlık liman karibinde karaya oturduktan sonra berri ve bahri askerlerimiz tarafından tetkik olunduğu sırada.

bu nevi parçalayıcıdır. Bunun temasında bulunan cisimler mukavemet için, ne elastikiyetleri icabı şekillerini tağyir ve ne de bir yere istinad edebilmeğe vakit bulamayarak ani bir surette harap olurlar.  Müddet infilaki saniyenin takriben yüzde biri kadar olan barutlar vaki tesirat husule getirdiklerinden endahtta kullanılır. Bu nevi barutlarla idare olunan eslihayı nariyye tedricen tezaid edici bir kuvveyi ittisâiyenin tahtı tesirinde bulunacaklarından tazyik dahiliye mukavemet edebilirler. Böyle bir barutla atılan bir top yarılmaz. Bir tarafdan infilakın tevlid ettiği diğer tarafdan topun aksi tesirinden mütehassıl enerji tamamıyla mermiye intikal eder. Ve sonra ameli mihanikiye mübeddil olur. Bu itibar ile eslihayı nariyye bilâ-iştiâl motorlara müşabihtir. Bir topun patlamasıyla bir gaz motorunun işlemesi, aynı nevi esbabdan ileri gelen bu iki hadise arasında yalnız sürat tahaddüs cihetinden bir fark mevcud olup havass sairece müşabihet tamme vardır. Bir topun müstahsilesi petrol ruhuyla idare olunan bir motorun müstahsilesine pek yakındır. Her ikisinde de intişar eden hararetin takriben rûb’ amel mehanikiye tahvil eder.

0486_0060-109_0952-953.jpg - 3.jpg -4

Alman tahtelbahirleri sahayı faaliyetlerini her gün daha ziyade artırıyorlar. Şimal Denizinde icraata başlayan bu küçük gemiler şimdi Şimal Denizinde, Manş kanalında, Bahri Muhit Atlaside, Bahri Sefidde, Adalar Denizinde, Karadeniz’de mütemadi savletleriyle tesadüf ettikleri düşman sefain harbiye ve nakliyesini batırmaktadırlar. Ebhar cihana hakim olmağa başlayan Alman tahtelbahirleri Cebelitarık önünden geçerken.

 

ALMANYA’NIN TERAKKİYAT AHİRESİ

3

şehirler

         Almanya şehirleri Avrupa’nın diğer aksamında emsaline nadir tesadüf olunan fevkaladelikleri haizdirler. Şehremanetleri, belediye devairi için akdem vezaif, fiiliyat milliyeyi bir takım köhne ve muz’ic nizamat ile takyid ve ta’vik değil; bilakis teşvikat ve tergibat ile onun inkişaf ve tevessüüne medar olmaktır.

     Şehirlerde meşhud olan terakkiyat, Alman belediyenin mütemadi bir surette tevsiini, köylerden büyük kasabalara gittikçe mütezâyid bir hicretin vukuunu intaç eylemektedir. Şehirlerin nüfus umumiyesi her sene tezayid eylemekte, teraküm nüfus mucib-i endişe olacak raddelere varmaktadır. Almanya’da iki şehir bir milyondan fazla nüfusa camidir: Berlin ve mülhakatı üç milyon, Hamburg ve mülhakatı bir milyon iki yüz bin nüfusu havidirler. Beş şehir de yarım yarım milyondan fazla nüfusu vardır. Münih, Leipzig, Dresden, Kolonya, Breslau yüz bin nüfusu cem’ kırktan fazla belde vardır. Yirmi binden yüz bine kadar nüfusu havi olan şehirler ise yüzlere baliğ olmaktadır. Bu şehirlerde en ziyade calib-i hayret olan cihet nüfusun sureti teksiridir. Gerçi Almanya’nın nüfus umumiyesi elli sene zarfında 32 milyondan 66 milyona baliğ olmak suretiyle tezaüf eylemiştir. Fakat şehirlerin nüfusu bu müddet zarfında bazen üç dört defa artmıştır. Ezcümle 110000 nüfusa havi olan Leipzig şehri bugün 625000 kişiye camiadır. 40000 kişiye havi olan Essen kasabası elyevm 320000 nüfusa malik azim bir beldedir.

     Alman şehirleri arasında mevcud ve meri olan rekabet müstahsene bu tezâyüdü tesri eylemekten hali kalmıyor. İfrata varan bir teraküm nüfusun muhâzîr muhtelifesi memurin aidesinin nazarı dikkatini celb eylemiştir. Hükümet mahsulatı sanayinin teksir ve taaddüdüne mani olmak veyahut ırkın tağyir ve hezalına müsaade eylemek gibi iki mühim şak karşısında bulunuyor. Teraküm-ü nüfus men edilecek olursa terakkiyat ve füyûzât sanayi duçarı sukut olacak. Buna mani olunmadığı taktirde kasreti nüfus neslin yavaş yavaş maddeten sukutunu intaç edecek idi. Hükümet, bu tehlikeleri bertaraf etmek üzere belad hazırede mevcut olup ahalinin sıhhatini ihlal eyleyen bilumum anasırı muzıreyi saburane ve metinane bir surette ref’ ve kal’ eylemek vazifesini deruhte eyledi. Acanibin Almanya’dan bu hususta öğrenecekleri mevadın en mühimi işte şehirlerin muzır sıhhat anasırını ref’ ve izale hususunda hükümetçe ittihaz edilen tedâbîr-i daimedir.

     Şehirleri idare ve tezyine memur olan ve bizdeki belediye reislerine muadil bulunan zat “Burgermeister” dir. Bu zat müntahib olmayıp belediye dairesi tarafından erbabı iktidardan tefrik ve inhâ’ ve canib-i hükümetten tayin olunur. Almanya dâr-ül-fünûnları muktedir muallimleri celb etmek için yekdiğerleriyle müsabakatkârane mücadele ettiği gibi şehirlerde ehliyetli “Burgermeister” leri elde etmek için biri biriyle mücadelatta bulunurlar. Beldeye reislerinin nasb ve tayininde hiçbir fikir siyasi icrayı tesir edemez. Bunların vazifeyi asliyesi şehri hissen idare ve tezyin, imar ve tevsii belde hususunda levâyih lazımeyi tertip ve tanzim eylemektir. Bu lâyihalar belde meclisinde tetkik ve onların müzakeratı neticesinde mevkii fiil ve icraya vaz’ olunur.

     Birkaç sene mukaddem tertip olunan Leipzig meşherinde umum büyük Alman şehirlerinde planları, âsâr ümranı, istatistikleri enzâr-ı umumiyeye arz olunmuş idi. Mezkûr meşheri tertip eden heyet-i mahsusa reisinin nutku şu suretle başlıyordu:

     Bir şehir maksad-ı atiyenin teminini istihdaf ederek idare ve teşkil olunur;

     1 – Hıfz-üs-sihhanın temini,

     2 – Sanayi ve ticaretin teshîli,

     Fiiliyat mütebakiye hep fer’iyyedir.

     İşte bu esasa mebnidir ki Almanya’nın bilumum büyük şehirleri mebani-i cesimeyi resmiye, vasi sokaklar, müferrih meydanlar, sayedar parklar, her türlü eğlenceleri temin eden küçük bağçeler, müzeyyen belediye hamamları, jimnastik salonları, mektepler tesis ve küşad eylemişlerdir.

     Bu babda tatvil-i kelamdan sarf-ı nazarla Berlin’e nakil-i kelam edelim. Berlin şehri müdhiş bir surette tevsi eylemekte, nüfus mevcudesi her türlü hesab ve tahminin fevkinde yevmen-fe-yevmen artmaktadır.

     Almanya payitahtında nüfus mevaudeye beher sene 60 bin kişi inzimam eylemektedir. Berlin, i’caz-kârane bir surette tebdil-i müşekkel ve kıyafet ediyor. Hizmet-i umumiyyeyi idare, yanılmaz bir katiyyet ve intizam ile ceryan eylemektedir. Mukaddemâ Berlin’i ziyaret etmiş olan pek çok zevat bu günkü payitahtı gezmemiş olduklarına emin olsunlar. Şehrin bilhassa cenub ve garb cihetlerinde 50 metre genişliğinde şâh-râhlar küşad ve bu şâh-râhlar namütenahi işcâr ve nebatat ile tezyin edilmiştir. Şâh-râhın merkezinde araba yolu mevcuttur. Her iki tarafında kemâl-i ihtimam ile idare edilen çemen-zârlar vardır. Bunların arasından geçen tramvaylar bile hazâret latifeyi ihlâl etmiyorlar. Tramvaylar ağaç dallarından masunevi taklar altından geçmekte ve yumuşak bir tabakayı nebat üzerinden sıyrılıp gider gibi görünmektedirler. Şâh-râh ara sıra kesb-i vesait eder. Ötede beride erbab-ı tenezzüh için dil-rubâ küçük parklar nazar-ı hayreti celb eylemekten hâlî kalmaz. Malum olduğu veçhile yeşillik, memleketin iklim ve havasını tasfiye hassasını haizdir.

     Hıfz-ı sıhha mütehassısları nebatatın, mikropların en mühim nakillerinden biri olan tozları tevkif etmekte olduklarını beyan ediyorlar. Esasen Berlin’de nakil-i emrâz olan tozlara karşı tedabir müteaddide ittihaz edilmiştir. Bu cümleden olarak otomobilleri ve makinalı süpürgeler sokakları lâ-yenkati’ süpürmekte ve sulamaktadırlar.

     Berlin’de mevcut mebaniyi azime ve cesimeyi ayrı ayrı tadad ve tafsil eylemek mümkün değildir.

     Avrupa’nın en maruf bir beldesi olan Berlin’in hemen herkesçe malum sokaklarını, müzelerini, saraylarını tasvir ederek mucib-i seda olacak surette tatvil-i kelâmdan ictinab edeceğiz. Maksadımız Alman feyz ve taalisinin esbab-ı hakikiyesini âsâr-i mevcudesinden istidlâl eylemek olduğu cihetle makalât atiyemizde vasait muhtelifeyi nakliyeden bahis eyleyeceğiz.

     Yusuf Osman.

PANAMA KANALI

Havârık-ı âdâttan

     Himmet ricalin kal’ cibâline en büyük bir misal teşkil eden Panama kanalının seyr-i sefâine küşadı artık bir emr-i vâki’ oldu.

     İhtiraat mütenevvianın hayat beşerde ifa eylediği tesirat nasıl büyükse kanalların, bilhassa Süveyş gibi, Panama gibi kanalların iktisat ve siyaset babındaki tesiratı da o kadar azimdir. Süveyş’in küşadı, Hindistan, Asya, Aksâ-yı şark meselelerini nasıl tevlid etti ve Avrupa’nın oralardaki alakasını oraların da Avrupa ile olan münasebatını tevsi etti ise, Panama kanalı da Japonya – Amerika, Amerika – Avrupa arasındaki münasebatı tadil ve yeni bir tarzda tanzim edecektir.   Mamafih biz Panama kanalını bir noktayı nazardan tetkik edecek değiliz. Onu mütehassıslarına terk ederiz. Maksadımız Panama kanalının şekli ve bu azim yarma ameliyesinin vüs’atını arz eylemektir. O derece mühim bir el işinin mahiyeti hakkında velev ki muhtasar olsa da malumat elde etmek kaideden hali değildir.

     Panamadan geçmek isteyen bir gemiyi takip edelim: Evvela kanalın Bahr-i Muhit Atlasiyedeki medhali olan Limon köyüne girer. Bu köy iki büyük mendirekle mahfuzdur. Colón şehri önünden geçtikten sonra doğru Gatun ismindeki yerde havuza dahil olur. Bu havuz ale-l-âde bir havuz değildir. Tedrici surette suyu dolar ve içerisine giren gemiyi yüksek seviyeye çıkarır. Yüksekten geleni de aşağı seviyeye indirir. Gemi bu havuzlarda 26 metrelik bir irtifaya çıkar. Methalden buraya kadar 13 kilometredir. O irtifadan sonra havuzdan 48 kilometre mütemadiyen ale-l-âde bir hat takip eder. Bade büyük ameliyat ve milyonla masarifle ortadan kaldırılan Las Cumbres silsileyi cibalinin geçidine girer. Methalden 67 kilometre sonra yine üç derecede gemiyi indiren havuzlara dahil olur ve bu havuzlar vasıtasıyla Bahr-i Muhit Kebir seviyesine iner. Panama koyundan dışarı çıkar. Bu koyun önünde de cesim bir dalgakıran vardır.

     Panama kanalının, bir Muhît-i Atlâsîde 12 metre derinlikten Bahr-i Muhit Kebirde aynı derinliğe gelinceye kadar tulû 80 kilometredir ki, Süveyş kanalının takriben nısfı demektir.

     Kanalın 32 kilometrelik kısmı satıhen 152 metre genişliğinde ve merkezinde bulunup yarma ameliyatında istifade edilen gölde 19 kilometre kadar kısmı 213 ile 305 metre arasında tehâlüf eder. Las Cumbres geçidinde 14 kilometre kadar bir mahal 91 metre genişliğindedir.

     Havuzlara gelince bunların beheri 33,5 metre arzında ve 305 metre tulûndadır. Havuzların medhalindeki umkî 12,60 metredir. Bu ebad, Süveyş’e kıyas edilirse, azameti meydana çıkar. Çünkü Süveyş kanalının büyük bir kısmı 10 metre umkî ve 45 metre arzı geçmiyor.

     Bu azim ameliyeyi bahriyenin sathı tefsilatı bile insana hayret verecek derecededir. Bu işi başa çıkarmak için usanmak, yılmak bilmez bir azim aynı zamanda tükenmek bilmez bir sermaye ister. Yalnız Gaton bendinin inşası için 18,5 milyon metre mikab imlâ ameliyatı yapılmıştır.

     Ameliyatın en zor kısmı Las Cumbres geçidini yarmak meselesi oldu. Bu arazinin altından sağlam kaya çıkacağı tahmin olunurken çürük bir tabaka çıkmış ve birkaç defalar üzerindeki aksamı da beraber götürmek suretiyle kayarak açılan geçidi kapatmış ise de Amerika ihtiralarından buharlı kürek makinalarıyla yine geçit açılmıştır.

0486_0060-109_0956

Açık liman olan Trabzon’da bidayet harbde Rusların batırdığı Amerika bandralı Washington vapuru ile mahalli Amerika konsolosu [ortadaki zat]

Bu toprak kaymasından dolayı yapılan hafr 14,5 milyon metre mikaba vasıl olmuştur.

     Bütün fenalık hafr neden dolayı kaldırılan toprağın mecmuu ale-l-tahmin 170 milyon metre mikabdır.

     İnsanların yaptığı işlerin en büyüklerinden olan bu kanalın ameliyat hafriyesini idareye memur olan Amerikalı General William C. Gorgas cidden şayan-ı takdir bir adamdır. Fenalık umum masarif inşaiyesini Amerika hükümeti tasviye etmiştir. Bu masarif 375 milyon dolardır. Ancak Amerika hükümeti 25 milyon dolar sarf ederek kanalı bir kale gibi tahkim ve teslih etmek istediğinden masarif inşaiye 400 milyon dolara yani 2 milyar franga baliğdir. Filvaki şu meblağ göze büyük görünürse de yapılan ameliyatın azameti muvacehesinde bunun hiç de istikşar edilecek yeri yoktur.

     Bu kanalın ilm-i ticarette ika edeceği tesirat hakkında birçok mütehassıslar hesabat ve tahminata girişmişlerdir. Bunların muhammenatı geçecek gemilerin adedi itibariyle yekdiğere tevafuk etmiyorsa da hacim istiabı nokta-i nazarından bir birine yaklaşmaktadır.

     Avrupa’nın ale-l-husus Liverpool gibi mahreç limanlarının üzerindeki Panamanın tesiri inkar edilemez. Çünkü Avustralya ve Japonya’nın şarki bu suretle o limanlara yaklaşmış olur.

     Johnson isminde Amerikalı bir alim servet aleminin 1910 senesinde ortaya koyduğu bir mütalaaya nazaran Avrupa’ya ait 5371000 ve şimali Amerika’ya ait 2539000 ve kanal civarına ait 418000 ki ceman 8328000 ton hacim istiabında emtea Panama kanalı tarikiyle geçmek muhtemel

0486_0060-109_0956.jpg - 4

Trabzon’da bidayet-i harpte bombardımandan müteessir olan İtalya konsoloshanesi.

ve o emtea alakadaranınca o tariki ihtiyar etmek menfaate daha muvafıktır.

     Gün geçtikçe daha beşer ne şekiller arz ediyor? Makine ve vesait-i nakliye, fünun vadilerindeki ihtiraattan sarf-ı nazar arzın, tabiatın faaliyet-i beşeriyeyi sedd eden manilerini bile azim sahibi insanlar yıkıp öteye geçiyor.

     Fakat şurası da muhakkak ki; Bu azim, bu faaliyet kimin tarafından sarf ediliyorsa beklediği mükafat da faaliyeti nispetinde büyük oluyor. Dikkate şayandır ki; Bütün o mükafatlar, ı sa’yilerin neticesidir. Tesadüfe, kısmete, kadere merbut değildir. Sa’y ile olur. Çalışanlara, yılmayanlara refah saadet, terakki ve ümran. Çalışmayanlara. . . . . ne diyelim? Bu asrın kaideyi katisi bu.

Bidayet-i harbde Trabzon’da Zeytinlik mahallesinde bombardımandan müteessir olan bir hane

 

TEVFİK FİKRET RESSAM

Mabad

Merhum Fikret’in hatıratından:

 

     Bunu ressamlar dinlerken, nazarlarında samimi bir takdirin nişanesi okunuyordu. Fikret Feyhaman’a teveccüh ederek Avrupa’da seyir ettiği tablolara, oralarda resmin ne gibi seri merhalelerle tekâmüle koştuğunu sordu. Esasen Avrupa’da sanatının pek değerli yönleriyle dönen genç ressam Paris ve Münih akademileri, müzeleri hakkında malumat verdi. Jean-Paul Laurens, bu gün resmin noktayı ucuna irtika etmiş o dâhiyane şair ressamın maiyetinde ders gördüğünü ve atölyesini ziyaret etmek imkânını bulamadığını, son tablolarını anlattı. Bittabi genç ressamımız <<yeni ekol>> taraftarıydı. Fikret’e de hangi ressamları çok beğendiğini sordu.

     Fikret resmin her şubesini seviyor, klasiklerde hoşuna gidiyor. Fakat tercih ettikleri, <<pre raphaelit’lerle>> Alman ressamlarından Max Beckmann, İngilizlerden hemen hepsi.

     Bahis hep bu tatlı cereyana tabi olarak uzadı. Şimdi heykeltıraşlara geçilmişti. Zamanımızın en muvakkar heykeltıraşı olan Auguste Rodin, ruh sanatını Fikret pek müdekkik-âne şerh etti.

     Feyhaman muhatabını hayran bir hürmetle dinliyor ve Avrupa’yı hiç görmemiş hiçbir üstadın muavenetinden müstefid olmamış bu kendi kendini doğuran ressamı ta’ziz ediyordu.

     Resmin her şubesi sıra ile mevzuu bahis oldu. Zemin bizde bu sanatın tarihi zuhuruna intikal etti. Şevket Bey: bizde ilk karikatür fikrini ortaya saçan şu karagözcüler, hani deve derisi üzerine resimler yapanlardır. Efendim ne hoş renklerdir onlar. Mesela feyz tasviri: Gayet zarif bir lâ’l ferace yaparlar. Öyle ince bir yaşmak korlar ki altından kızın çenesini, yanaklarındaki hafif pembeliğe varıncaya kadar yüzünün bütün bütün hududunu rakik noktalarla belli ederler, dedi. Fikret bu düşünceyi tastik etti. Orta oyunu ve meddah zuhur ettiği sıralarda onların ikisini birden daha ufak mikyasta bir araya toplamak istemişler ve işte hayal ismini vererek – onların bir nevi karikatürü olmak üzere – bunu icat etmişler. O deve derileri orta oyunundaki eşhasın taslakları, onları oynatan da meddahın bir türlüsüdür. Evet o karagözcüler – deve derilerini yapanlar – memleketin unsurlarını teşkil eden şahsiyetleri adam akıllı tetkik etmişler; Her ferde kendi şahsiyetini iade etmişler. Meselâ: Bekri Mustafa perdeden göründüğü vakit hakikaten küp devirmekten bozulmuş bir yüz; O muvazenesiz, rabıtasız haller, sözler hep tecessüm eder. Diğer bütün çehreler de öyledir. Evet esvabda. Her kanda, hudutta her milletin o saf esasiyesi, garabetleri bariz kılınacak surette resim edilmiştir, dedi.

     O deve derisi üzerine yapılmış karagözlerden en ustalıklıları, en bahalıları da fasl-ı müşterekleri çok delikleri olanlarmış. Öylelerine “tırnaklı” derlermiş. Çünkü deliklerin adedi, karagözü nispeten daha çok ve daha az tecessüm ettirirmiş.

     Rağbetsizlik yüzünden o eski sanatın artık sönmüş olduğunu Şevket Bey telehhüfle söyledi. Bu deve derisi numunelerinden biriktiriyormuş. Fikret bundan müteselli göründü; ya eski hayaliler kaldı mı zan edersiniz dedi. O eski sanatkârlar neslinin son yetişmişlerinden bir cerrah Salih Efendi tanırdım. Doğrusu o, sanatının ehli idi. Kendisini hususi konaklardan istetirlerdi. Bu zat gider gitmez konak efendisinin ahvalini – bu günkü tabirle – psikolojisini maiyetinden anlar dinler; Onun zihnini filan hakkında bir fikir peyda edebildikten sonra perdesini kurar ve o karagözlerle, taklitler, tuhaflıklar arasından hazara şöyle bir ahlak dersi – hem hiç farkına vardırmadan, hiç incitmeden – bir ahlak dersi bırakarak toplanır çıkardı. Evet; Karagözün gayesi fena haillerle eğlenerek onları düzeltmek, hâsılı şuunun, eşhasın daima tuhaf cihetlerini yakalayarak onları yere vurmaktı. Yazık! Zamanla kadri bilinmedi. Yenileştirilmedi, maksatta kayıp olarak koca sanat eriyip bitti.

0486_0060-109_0957

Bidayet-i harbde Trabzon’da Rusların bombardıman ettikleri Rus konsoloshanesi [konsolos mecruh ve tercüman telef olmuştu]

     Onlar, bu istifadeli musahabeyi hep yeni yeni kısımlar üzerinde döndürürken, ben ressam Fikret’in şair Fikret üzerine ne kadar tesir icra etmiş olduğunu düşünüyorum. Biz de, hiç şüphe yok – şairin en yeni, en füsunkâr şekillerini ilk defa yaratmış, asır dide kelimeleri çürüdükleri sahifelerinden çekerek tazelendirmiş ve sırf kendine has bir üslupla yeni bir şiir mektebinin başlı başına pişvâsı olmuş Fikret’in eseri karıştırılacak olsaydı bu şairin kuvvetli bir ressam olduğu kolaylıkla meydana çıkardı. <<Rebabın>> yapraklarını zihnen acele acele çeviriyordum. Mesela ruh iş’arım, ufuk ve hilâl, karlar, La Dans Serpantine, ne isterim, şehitlikte, âvenk tesâvir, âvenk şühûr, sis ilh. . . Hep, hep kalemle, vezin ve kafiye ile terkib edilmiş zengin, bedii, lâ-yemût birer tablo değil miydi? Ve Fikret’in resme sarf ettiği kuvvet şiirdeki kudreti azaltmamış, bilakis çoğaltmıştı.

0486_0060-109_0957.jpg - 2

Bidayet-i harbde Trabzon’da Rusların bombardıman ettikleri Rus konsoloshanesi [konsolos mecruh ve tercüman telef olmuştu]

     Yazılacak bütün bir ruh ve sanat galerisi vücuda getiren Fikret, ağaçları, denizleri, çiçekleri, çehreleri resm eden Fikret’ti. Hislerine, hayyamlarına, fikirlerine de o tabloların şekillerini veren Fikret’ti. Mesela ufuk ve hilâl, karlar, şehitlikte birer tablo, âvenk tasâvir birer portre, avenk şühûr pastel birer peyzaj, timsal cehalette şairin çubuğu Cenab’ın mektubuna cevap birer karikatürüm.

     Ressam Fikret, şair Fikret’e tabiat iş’baya, elvan daha derin bir nüfus, daha vasi bir kabiliyet-i tasvir ihda etmişti.

     Sanayi-i nefise’nin müzeyyen bir mabedi olan Âşiyanı hüzne yakın bir tesirle terk eder ve o mabedin en sadık, en layık bir kulu olan büyük Fikret’in huzurundan her ziyarette daha artan bir muhabbetle ayrılırken Feyhaman kulağıma yavaşça; Ah! Fikret yalnız bir sene Avrupa’da bulunup resim tahsil edeydi, temin ederim Türklerin en hassas, en muktedir ressamlarından biri olurdu. Yarabbi, ne harukulade bir Fikret, ne meyil-i sanat! Diye fısıldıyordu.

     Ruşen Eşref

HATT-I HARB GEMİLERİ

Mabad

     Tareti olan şekil ile evvelce bir miktar bildirildiği veçhile duvar tablanın ta hambereliğe kadar ve bir cesim boru gibi inen bir gövdesi vardır ki, bu duvar tabla taret ile beraber devir eder. Her iki topun mermi ve cephane asansörleri bu gövdenin yukarı nihayetine kadar çıkar ve buradan itibaren mermi ve cephaneyi diğer bir kafes alarak topun gerisine kadar getirir. Bu kademe yani iki takım asansör usulü seri ateşi temin içindir. Çünkü yukarıki kafes yukarıya topa giderken aşağıki kafesler yeniden mermi ve cephane almak üzere aşağı gitmekte bulunurlar. Beher top için ayrı olan her iki taraftaki asansörler müstakilen işlerler. Mermiler mahallerinden büyük kıskaçlar vasıtasıyla kaldırılır. Hambereliğin içinde kürelere rabt olunarak tertib olunmuş bir tek yol vardır. Mezkûr kıskaçlar bu yollara asılıdır. Ve mermiyi kaldırdığı zaman hidrolik vasıtasıyla yolu takiben mermiyi gövde etrafında devir eden bir bacaya nakil ederler. Mermi buradan bade kafese yuvarlanır ve kafes mermiyi gövdenin tepesine çıkartır. Buraya gelince mermi orada hazır bulunan bir kepçeye tumba edilir. Aynı veçhile dört adet reb’ barut hakkı da cephanelikte asansöre konur ve gövdenin yukarısına çıkartılır ve orada bir kepçeye tumba edilir. Hem mermi ve hem de barut asansörleri terfii tel halatının kopması ihtimaline karşı zat-l-hareke olarak emniyet sustalarıyla mücehhezdir. Mermi ve barutlar hidrolik iskânca vasıtasıyla üst kafese nakil olunur. Bade bu kafes topun gerisine kaldırılır. O veçhile tertib olunmuştur ki topun irtifaı ve inhitat zaviyesi ne olursa olsun top doldurulabilir. Hidrolik ile işleyen bir zincir iskânca vasıtasıyla ve mermi evvela olmak üzere mermi ile barutlar topa nakil olunur. Bu iskânca, adeta makinist mikyası gibi bir tarafa kıvrılabilir. Fakat diğer tarafa kıvrılamaz veçhile merbut bir takım çubuklardan müteşekkildir. Üstkânca cephaneyi topa sürdükten sonra geri gelir ve toplanıp topun âmel kolu altına konur. Yukarıdan beri tarif olunan ameliyatı icra eden vesait o yolda tertib olunmuştur ki hizmeti sırası gelmeyen hiçbir kısım vaktinden evvel hareket edemez.  

     Mesela: cephaneyi üst kafese süren üstkanca, üst kafes aşağı nihayet mevkiinde dolmak için hazır bulunmadıkça, icrayı fiil edemez. Kezalik zincir üstkanca, kafes topun kuyruğuyla aynı seviyede bulunmadıkça hareket etmediği gibi bu kafes de üstkanca tamamıyla geri gelmedikçe aşağı inemez. İşte görülüyor ki toplar herhangi bir derise ve herhangi bir irtifaı zaviyesinde iken doldurulabilir. Cephane tertibatı da 12 pusluk (30 ½ santimetrelik) bir çift topun dakikada üç ilâ dört ateş etmesini mümkün kılar.

     Duvar tablo, gövde, taret ve toplar nişancı mevkilerinden idare olunan hidrolik motorlar vasıtasıyla devir ederler. Bunlar çifttir ve gemi on derece meyil ettiği vakit tareti devir ettirebilecek kadar iktidarlıdır. Taret zan olunduğu gibi bir merkezi meyil üzerinde devir etmez. Duvar tablo, toplar, taret ve gövdenin tekmil yükünü yüklenerek madevver yataklar ile bir hususi yol üzerinde devir eder.

     Topun sekrdimi topun gerisindeki meyilli satıh üzerine mevzu ve ona merbut olan iki silindir yani üstüvane tarafından bel’ olunur. Bundaki esas silindirin içinde bulunan mayi pistonun üzerinde bulunan bir delikten pistonun bir tarafından diğer tarafına geçmeğe icbardır, ve bu veçhile sekrdim kadarını bel’ olunur. Topun hidrolik silindirleriyle ileri geri alınır ve aynı vasıtalarla irtifa ve inhitat verilir.

     Topun mekanizma ve makinalarının ve vasait tarassudiyenin tekmil ve efradın melekesi sayesinde isabet mermi 1908 senesinde müteharrik 12 pusluk (30 ½ santimlik) toplarla müteharrik hedeflere edilen ateşlerde 56 yı buldu.

     Mabadı var.

İCMÂL

     Garb dâr-ül-harbinde: Fransız başkumandanlığı, iki üç ay müddetle istihzarat unvanı altında bir devri atalet geçirdikten, diğer dâr-ül-harplerdeki müttefik orduların Alman ve Avusturya kuvvetleri tarafından tepelenip mağlup edildiğini seyir ettikten sonra nihayet yeni bir taarruza başlamıştır. Bütün garp cephesini 70 saat mütemadiyen inleten müthiş topçu ateşleriyle ihzaratta bulunduktan sonra, Fransız ve İngiliz piyadeleri hep birden hücuma kalkmışlardır. Pek büyük bir şiddetle icra edilen bu muhacemat bazı mahallerde temin-i muvaffakıyet eylemiş ise de umumiyet üzere, Alman cephesi bütün salabetiyle mevkiini muhafaza etmekte bulunmuştur.

     Alman cephesinin gerilerini bombardıman etmek üzere havalanan müttefikin tayyareleri ise, her zaman yeni Alman tayyare topları veyahut harp tayyareleri tarafından ıskat edilmektedir ki bu Almanların sair hususatta olduğu gibi tayyarecilikte de hasımlarını tevaffuk ettiklerini ve maharebat havaiyede de nail-i zafer olduklarını ispat etmesi itibariyle mühim bir hadise ad olunabilir.

     Şark cebhesinde:  geçen haftanın en mühim vakayı yine bir dâr-ül-harbde cereyan etmiştir. Harekât-ı harbiye bilhassa şimalde ve cenubda pek ziyade kesb-i şiddet ederek merkezde bir ricat ve takip hareketi şeklinde devam eylemiştir.

     Şark cephesinde şimdiye kadar olduğu gibi el-yevm de en mühim harekâtı Masurian bataklıkları kahramanı Paul Von Hindenburg’un dehası sevk ve idare eylemindedir. Alman erkânı Harbiye’yi umumiyesi Rus ordularına karşı tertip edilen sevk-ül-ceyş planının en müşkül icra ve haiz-i ehemmiyet kısmını bu bi-misal kumandanın uhdeyi dirayetine havale etmiştir. Malum olduğu üzere Ruslar, Lehistan Ruside, Mareşal Hindenburg ve August von Mackensen ordularının iki cenahtan icra eyledikleri ihata harekâtından, garp hududunda kâin kalelere istinaden, şayan-ı hayret bir süratle icra ettikleri ricat sayesinde kurtulabilmişlerdi.

     Alman Erkân-ı Harbiye’si moskof sürülerinin yakasını bırakmadı. Büyük bir sebat ve metanetle yeni bir çevirme harekâtı icrasına girişti.

     Alman, Rusları tuzağa düşürmek için, Krakow ile Gorlice arasında, fazla kuvvetler istihdam etmeyerek orada Rusların cüret-i mukavemetini artırdılar. Bunun üzerine, her tarafta bilhassa merkezde Prens Leopold ve General August von Mackensen orduları önünde süratle firar eden Ruslar Krakow – Gorlice havalisinde mukavemet etmişler ve bu suretle Rus cephesi orada garba doğru muhaddeb bir şekil almıştı. Son günlerde von Hindenburg ordularından General Ayhorn’un kumandasındaki kıtaat Dunaburg ile Vilina arasından Vilijpa nehri vadisini takiben cenup şarkiye ve Minsk’e doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetler, Vilna – Minsk demir yolunu tam ortasından Moledeçov karibinde kat ettikleri gibi Vilina’yı da zabt eylemişler ve bu suretle Vilina – Lida şimendiferinin henüz garbında bulunan Rusların yan ve gerilerini tehdit ile onlardan evvel Minsk’e yetişecek bir vaziyet almışlardı. Aynı zamanda Rontinev bataklıklarını çiğneye çiğneye Peripet nehri mecrasını takiben şarka doğru yükselen Maçkensen orduları da mümkün olduğu kadar süratle ilerleyerek Rus ordularının sahayı ricaatını daraltmaya çalışıyorlardı. Bu iki ordunun, moskofların iki cenahından vaki olan tazyikleri, bilhassa General Ayhorn kıtaatının gerilerine doğru sarkması üzerine, Ruslar kıskacın kapanması korkusuyla, ellerine geçen bütün kıtaatı cenahlarına sevk etmişler ve icra ettikleri nevmid-âne şedid mukabil taarruzla gerek Ayhorn ordusuna, gerek Mackensen gurubunun sol cenahına karşı bazı muvaffakıyetler elde ederek çevirme harekâtının husulüne mani olmuşlardır. General Ayhorn ordusu el-yevm Vilika mevkiinde bir müddet hal-i müdafaada bulunduktan sonra tekrar taarruza geçmiştir. Bu ordu Minsk’den ancak 60 – 65 kilometre uzaktadır. Prens Leopold de Bavaria’nın orduları ise mütemadiyen şarka doğru ilerlemektedirler.

     Ruslar son günlerde şark cephesinin aksam-ı cenubiyesinde Voliniya kaleleri ile şarki Galiçya’nın ellerinde kalan son parçasında faik kuvvetler cem ederek, Butmer, Flançer – Baltın, Boem – Ormalli ordularına karşı mütemadi hücumlarda bulunuyorlar. Maksatları, Besarabya yolunu müttefiklere kapamak. Besarabya’nın ziyaıyla Romanya’nın Alman ve Avusturyalılara iltihakına imkân bırakmamaktır. Esbabı sevk-ül-ceyşiyeden ziyade efkâr siyasiye ye tabiaten icra edilerek kanlı zayiatı mucip olmaktan ve Avusturya kıtaatını bazen 5 – 10 kilometre ricat ettirmekten başka bir netice vermeyen bu hücumlar, Rus ordusu için – Karpat muhacemat hunini gibi – pek fena bir akıbet ihzar eylemektedir. Aylardan beri pek çok zayiata uğramış ve her tarafta mütemadiyen ricat etmekte bulunmuş olan bir ordunun makasıd siyasiye için beyhude yere kuvvetlerini israf etmesi pek hata alud bir harekettir.

     Hele bilhassa bu muhacemat, ale-l-ekser akim kalırsa. . . Binaenaleyh yakında buradaki Rus inat ve savletinin de çözülüp kırılacağı ve Besarabya yollarının müttefikin ordularına küşada kalacağı ümid olunabilir.

     12 Eylül efranciden 26 Eylül’e kadar geçen 14 gün zarfında müttefikin Ruslardan 149 zabit, 43816 nefer esir etmişler 2 top 17 top arabası 97 mitralyöz almışlardır.

     Cenub Garbi dâr-l-harekâtında: Isonzo, İsonzo! . . .   İşte İtalya’nın perişan ve şeref tarihi muzafferiyatında ilel ebet bir hatırayı bir mefharet teşkil edecek olan bir isim. Kahraman İtalyan ordusu dört ay evvel İsonzo nehrini geçmeğe çalışıyordu. Bugün dört ay sonra yine aynı mevkide, aynı İsonzo nehrini geçmeğe çalışmaktadır. Artık anlaşıldı ki harp umumi biterken bile İtalyanlarına İsonzo’da çırpınıp duracaklardır.

     Sırbistan seferi: Çoktan beri beklenilen Sırbistan seferi nihayet başladı. Alman ve Avusturya orduları müteaddit noktalarda harekâta ibtidar emareleri gösterdiler. Balkanlar ahvalinin düzelmesine İstanbul – Viyana – Berlin tarikinin açılmasına hizmet edecek olan bu yeni hareketin de diğerleri gibi sürat ve şiddetle başa çıkacağına Alman kıtaatının vücudu bir zaman kavi teşkil eder.

     Denizlerde: Son haftaların en mühim hadisesi Alman tahtelbahirlerinin Bahri Sefid’in muhtelif sularında icrayı harekâta başlamış olmalıdırlar. Bugün düşman gemileri için tahtelbahir tehlikesi, Şimal Deniziyle Akdeniz’de hemen hemen aynı derecede gibidir. Alman ve Avusturya tahtelbahirleri geçen hafta zarfında Fransa’nın sahil garbiyesinde Gaskonya körfezinde, Girit sularında Cezayir sahillerinde, Rodos limanlarında Adriyatik kıyılarında, Karadeniz’de icrayı faaliyet etmişler ve epey düşman gemisi batırarak birçok seyir-ü-seferleri tatil ettirmişlerdir. Binaenaleyh bu harekât bahriye bihakkın, ittifak-ı müselles hesabına kayıt edilecek yeni bir muvaffakıyet ad olunabilir.

     Alman kabil-i sevk balonları Londra’ya bir hücum icra ettikleri gibi Baltık Denizinde bazı mevaki bombardıman etmişler, deniz tayyareleri ise Riga körfezinde Rus sefain Harbiye’siyle tersanelerine bombalar atmışlardır. Donanmamızın bir kısmı Kırım’ın cenup sahilini topa tutmuş, yüklü dört Rus yelken gemisiyle bir İngiliz vapurunu batırmıştır.

     Çanakkale’de: Anafartalar’da uğradığı mağlubiyetten beri düşman umumi hücumlar yapmıyorsa da cephenin her üç kısmında da top, tüfek ateşleri, bomba ve lağım muharebeleri devam etmekte, mevaki hakimeyi kahramanane bir suretle müdafaa ve muhafaza eden kıtaatımız düşmanı daima pek çok telefata uğratmaktadırlar. Yalnız İngilizlerin resmen itiraf ettikleri, zayiat yekûnunun 87630 kişiye baliğ olduğu düşünülünse İngiliz –Fransız kuvveyi seferiyesinin nasıl bir felakete uğradığı anlaşılıyor.

     Abidin Daver.

İDMAN SÜTUNLARI

Kulüpler arasındaki münasebat

0486_0060-109_0960_EK104

İdman Yurdu müsabakalarında med’uvveten bulunan donanma ve müdafaayı milliye cemiyetleri azayı keramı.

0486_0060-109_0960_EK104.jpg - 2

İdman Yurdunda terbiyevi jimnastik harekâtı.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.