DONANMA MECMUASI 110/61 7 TEŞRİNİEVVEL 1915

DONANMA MECMUASI 110 / 61   7 TEŞRİNİEVVEL 1915

0486_0061-110_0000

0486_0061-110_0961

Pencişenbe 28 Zilka’de 1333 / 24 Eylül 1331 / 7 Teşrinievvel 1915
Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir. Numarası 110 / 61

Alman süvarisinin hücumu.

ooooooo

   Bu resim bir Alman ressamının, Alman süvarilerinin hücumunu musavver tablosundan kopya edilmiştir. Alman ordusunun, sunûf sairesi Kövess süvarisi de cidden pek mükemmel bir surette talim ve terbiye edilmiş olduğundan bütün muharebelerde Belçika, Rus, İngiliz, Fransız süvarilerine her cihetçe takdim ve tevaffuk etmişler ve şimdiki harplerde süvarinin en büyük vazifesi olan keşif hususunda büyük bir maharet gösterdikleri gibi fırsat buldukça icra ettikleri hücumlarda bî-misâl bir cüret ve şiddet ibraz eylemişlerdir.

<o> <o> <o> <o> <o>

     Mecmua, devre-i mesaisini ikmal etmek üzere küşad olunan meclis-i meb’ûsân umur ve müşagilinde muvaffak bîl-hayr olmasını temenni eder.

 

 

HARBDE TÜCCAR SEFAİNİ

     Kara harbleri içün kabil-i tatbik olan kavaid-i devliyeden ayrı bir takım esâsat-ı hukukıyyenin mevki’ i fiile konması harb-i bahriyenin icâbatı-ı mahsusasındandır hukuk beyn-ed-düvele nazaran harbde emvâl-i şahsiye taarruzdan masûn olduğu halde muhârib devletlere mensûb tüccâr gemilerinin zabt u müsâderesi mecazdır. Burada kara harbinin teâmülâtından gayrı bir zarar hareket-i ta’kib idilmesinin sebebi tüccâr gemilerinin her ân içûn müsaid bir vasıta-i harbiyye şekline ifrağ idilebilecek ve münakalât –ı bahriyyenin idâme ve muhafazasıyla mekasıd-ı harbiyyeye hizmet eyleyebilecek bir vaziyetde bulunmasından ibâretdir.

     Bir devletin ticâret-i bahriye donanması, yalnız servet milliyesinin mühim bir kısmını teşkil itmekle kalmaz aynı zamanda hem ticari hem de siyasi ve ba’zı ahval tahtında dahi askeri bir vasıta-i harbiye suretine temessül eyler.  Tüccâr sefâininin mürettebâtı tabi’atıyla bahriye-i harbiye içûn kıymetdâr bir kuvve-i ihtiyatıyye teşkil ider. Bütün düvel-i bahriyenin her zaman düşmana mensûb tüccâr gemilerini nerede bulunurlarsa bulunsunlar tevkif iderek ya mal-ı ganimet suretinde zabt ve müsadere ve yahud da tahrib itmeleri bundan neş’et ider.

       Ezmine-i sâbıkada bilâ tefrik milliyet-i müsellâh tüccâr gemilerine (korsan evrâkı) virilir, bununla mezkûr sefâin, kendi başarına düşmanın ticâret-i bahriyesini ihlâl ve tevkife hak kazanmış olurlardı. Hal i hâzırda mer’i olan hukuk-u bahriye, bu gibi evrâkın virilmesine mani’dir. Aynı vechle iğtinâm idilen bir mâlik bi taraf bir limanda satılması da memnu’dur. Bugün, düşman sefâin-i bahriyesinin zabt u müsaderesi ancak harb gemileri veyâ harb gemisi haline efrağ idilen tüccâr sefâini vasıtasıyla olabilir.

     Harbde, tüccâr gemilerinin zabt ve müsaderesi keyfiyetini zaman hazırın icâbat-ı hukukıyyesiyle kabil-i te’lif görmeyenler, hasmın ticâretini ihlâl itmekle harbin reviş-i cereyanı üzerine mühim bir te’sir icra idebileceği düşünmelidirler. Mekasıd- ı harbiyyenin istihsâline ziyadesiyle elverişli bulunan bütün vesâit ekseri devletlerin daima mazhar-ı tasvibi olur. Her hangi bir devletin ticâret-i bahriyesinin inkisârı dolayısıyla ma’ruz bulunacağı te’sir ve zararın mertebesi hayat-ı iktisâdiyesinin şekl ü tarzına mütevakkıftır. Farazâ Rusya ticâret-i bahriyesinin inkıta’ı dolayısıyla hâsıl olan zarar aynı hâlin İngiltere veyâ Japonyada göstereceği netâyice hiçbir zaman yaklaşamaz. Bu kabilden olmak üzere, İngilterenin ticâret bahriyesi birkaç ay kâmilen âtıl bir vaz’iyyetde kalacak olursa, mezkûr imparatorluğun mehm-e hâl akd-ı sulh’a mecbûr bulunacağı muhakkakdır; İngiltere, ahalisini mahsûlât-ı memleket ile kendi kendine besleyebilecek bir mevki’de değildir. Harbin safha-i hâzırasında bile, deniz ticâretine karşı vaki’ olan Alman taht ül bahir hücûmları dolayısıyla İngilterede büyük büyük endişeler baş göstermişdir. Bilhassa ticâret bahriyesi ile iştigal iden bir memleket, ticâretinin inkıtaıyla pek ziyâde müteessir olur. Ve çar çabuk akd-ı sulha mecbûriyyet his ider. Mehâsımlarca denizler üzerinde emvâl-i şahsiyyenin zabt ve müsaderesi hakkının istinâd ittiği esâs ma’nevi dahi böyle ma’nevi bir fikr ü nazarda mündericdir.

     Bitaraf bandıra altındaki gemiler dahi, hukuk-u harbiye-i bahriyeye tabi’ bulunmakla beraber ba’zı ahvâl ve şerâit tahtında tevkif ve müsadereye bile ma’ruzdur. Bu hâl, bir geminin, bitaraf bandıra altında mehâsımlardan birinin her hangi bir limanına hususât-ı harbiyyede isti’mâle elverişli eşya (kontra bandı) götürmesi ve yâhud her hangi cinsinden eşyayı abluka tahtında bulunduğu i’lan idilen bir şehre idhâle ve yâ buradan ihrâca teşebbüs itmesiyle tahakkuk ider. Bu takdirde mevzu’ bahs olan gemi âdeta düşmana mensûb bir tüccâr sefinesi imiş gibi tevkif ve tahrib olunabilir.

     Mehâsım devletlere mensûb gemiler zabt u tevkif hususâtında günâ yanlışlığa meydan virmemek üzere her hangi bir millete mensûb olursa olsun şübheli tüccâr gemilerini tevkif ve teftiş hakkına mâlikdirler. Netice-i tahkikada zabt ve müsadereye bais olabilecek bir sebeb bulunmadığı takdirde tevkif idilen gemi, serbest bırakılır; Mevzu’ bahs olan geminin mensûb bulunduğu devlet, gemisinin tevkif idilmesi yüzünden mal sahibinin dûçar olduğu zarar ve ziyânı talebe hak kazanır.

     Ma’mafih ticâret gemileri, doğrudan doğruya harb hususâtında dahi kullanılabilirler. Bu suretde, teşebbüsât-ı harbiyyede bulunabilmeğe hak kazanmağla beraber emval-i şahsiye olmak sıfatından tecerrüd iderek aid olduğu devletin bahriye-i harbiyyesi yekûnuna dâhil olurlar. Bunlar, suret-i zâhirede harb bandırasını taşımakla tanınırlar. Bu kabil sefâin mürettebâtı ile süvarilerinin mühârib sıfatını iktisâb itmeleri lâzım gelir. Son zamanlarda, bilhassa seri’ul seyr posta vapurları harb gemisi sûretine kalıb olunmuş ve top ile teçhiz idilmişdir; Muavin kruvazör sûretinde ale-l- ekser korsan harbi icra iden gemiler, bunlardan ibâretdir. Bunlar, bir harb gemisine tealluk iden her dürlü hukukdan müstefid olurlar.

     Her devlet, tüccâr sefâini hastahâne gemisi suretinde isti’mâl hakkına da mâlikdir. Yalnız bu vechle tahsis idilen gemilerin, Cenova mukavelenâmesine göre alâim-i mahsusa taşıması ve mehâsın devletlerin hiç biri tarafından zabt ve müsadere idilmemesi meşrutdur. Ancak hangi gemilerin hastahane gemisi olarak kullanılacağı evvel emirde bütün devletlerle beraber mehâsım devlete dahi ihbar idilmek gerekdir. (HMS Ophelia (1915)) namındaki Alman vapurunun İngilizler tarafından zabt ve müsaderesi mezkûr sefinenin hastahane gemisi olmak üzere i’lan idilmesinden sonra vaki’ olduğu içûn hukuk-u düvele menâfi bir hareketdir.

     Ahmed

Mütercimi: Büşra Men

VAZİFEMİZ. . . .

     Hükümetler, milletler hayat tabiiyelerinde vartalar geçirir, tehlikeler atlatır, inkılâbat, terakkiyata uğrar, mazhar olur. Fakat onların o vartaları atlatması, terakkiyata mazhariyeti şahsiyet maneviyesinin tesiriyle değil mürekkeb olduğu efradın fedakârlığıyla husul bulur. Kimse şu hakikati, bu bediheyi ispata muhtaç görmez. Binaenaleyh efradın fedakârlığı heyeti ictimaiyenin nef’ini mucip olur. O halde ortada bir mesele hadis oluyor ki; O da kitleyi milliye namı altındaki manevi şahsa karşı efradın vezaifi olduğu gibi ondan beklediği vazifeler, haklar mevcut olmasıdır. Bir milletin tekâmülü işte bu mütekabil hukuk ve vezaifin alakadarları tarafından hissen ifa ve suhulet istifasıyla olur.

     Bugün hal-i harpteyiz. Sulh nasıl bir hal-i siyasi ise muharebe de onun aynıdır. Hukuk noktayı nazarından muharebemi, sulh mu asıldır? Bu hususta katiyetle hüküm vermek mümkün değildir. Çünkü sulh şeklinde gördüğümüz münasebatın mahiyeti, neticesi daima muharebeye varan bir ihtilaf daimi olduğu gibi muharebeden sonra devam eden müzakerat ve muâhedâtın esaslı bir devr-i sükûn ihzar ettiği görülür.

     Hangisi hangisinin neticesidir. Bu ciheti tayin etmek müşkül olduğu için hangisinin asıl olduğunu kestirmek de güçtür. Hal-i sulhta her devlet harb için malzeme, asker, mühimmat tedarikiyle uğraşır. Hal-i harpte de muharipler esaslı bir sulh tesisi için harp ettiklerini söylerler. Bu hayhuyun mübde-i müntehasını hiç kimse kestiremez. Hülasa el-yevm bir de hal-i harpteyiz. Bunun neticesinde kast-ı siyasimize ermek ateşiyle harp ediyoruz.  Bu husustaki ümidimiz, azmimizin şiddetiyle ölçülebilir. Hal-i harpte hükümetlerin geçirdiği buhranlı devrelerdendir. Bu devrelerin hissen neticeye iktirânı efradın fedakârlığına merbuttur. Her gün gördüğümüz, işittiğimiz muâkab kahramanane efrad-ı Osmaniye’nin bu uğurdaki fedakârlıklarını ve ekmek yediği toprağının müdafaası için ne derecede istihkar mevt ve mehalik eylediğini gösteriyor. Her gün memleket için ölenler yaralananlar var. Bizim ferdimiz olmak itibariyle bunlara acımamak elden gelmezse de söylediğimiz gibi hayat-ı cemiyet bazen efradın ziyaını icap ettirir. Ortada bir kısım halk gaib olsa da bu, heyet-i siyasiyenin nüfus ve mevkii için lüzumlu bir ameliyeyi cerrahiye müsabesindedir.

    Ancak böyle buhranlı devrelerin hissen neticesine erişenler ne kadar refaha nail ise o refahı istihsal için fedayı nüfus edenler de o kadar tebcil ve tevkire müstahaktır.   Bu istihkaktan maada onların bir de maddi hakları ve o hakka karşı, kalanların da vazifeleri vardır. Niyetimiz o vazifeyi izahtır. Aşiyana saadetini, âguşu ailesini, sıcak döşeğini bırakıp elinde silahı her türlü meşak ve mahrumiyetler karşısında ölümle pençeleşen, yanan yakan, yaralanan, can beraberlerimiz ölürken, öldükten sonra balayı kürsüyü şahadetten bize bakarken bize de onların yokluğunu, bıraktığı aileye, eytamına, erâmiline his ettirmemek onları, şehidin gaybubetinden kısmen olsun haberdar etmemek elzemdir.

     Ölenler, arkada bıraktıklarının istikbalinden halinden emin olarak cenk meydanına giderse onun karşısında kaleler bile duramaz. Çünkü yegâne düşüncesi memleketinin düşmanını tepelemek olur. Bunu bir fikr-i sabit olarak belleyen silah endaz önünde durulamaz, mukavemet edilemez. Bu noktayı nazardan şu vazife ne kadar mühim ise insanlık, sırf hissiyat-ı insaniye nokta-i nazarından o kadar mübremdir. Onun için bu eytam ve erâmilin terfihi, tahsili, mülkün, memleketin in’âmından istifade ihtimalinin azami dereceye çıkarılması bize bir vazifeyi ictimaiye olduğu kadar bir emr-i vicdanidir.   Hepimiz bu günkü rahat uykumuzu, sıcak yemeğimizi ve karşımızda cıvıldayan çocuklarımızın o hal-i emin ve rahatını hülasa hayatımızı onlara borçlu olduğumuz, onlarda memleketin ve dolayısıyla bizim rahatımızı temin ve düşmanın istilasını men için oldukları halde eğer şüheda evlâd ü ıyâline muavenet etmezsek o hûn şühedân boğar, tufanzede eder. Onun için gerek hükümetin, gerek efradın, hususi cemiyet-i hayriyenin bu uğurdaki mesaiyesine muavenet için elden ne kadar gelirse yardım edelim. Verelim. Seve seve, isteye isteye candan verelim. Ve o ianatı, teberruatı verirken hazz-ı his edelim. Hatta az verirsek kendi kendimize utanalım. Çünkü karşımızda bağrından kan akan şehidin şahsiyet-i muhteşemesi nurlu yüzüyle bize bir çehreyi istihfaf atıf eder, <<ben senin için öldüm. Sen benim için bu kadar mı yardım ediyorsun. Yazık akan kanıma, yazık senin damarlarında akan kana!>>

     Diye hitap eder. Onun için verelim.

     DONANMA.

İKTİSADİYATIMIZ NE İÇİN DÜZELEMİYOR?

Muharriri: Mehmet Zeki.

     İktisadiyatımızın düzelememesini ve arzuyu umumiye rağmen terakkiyatın pek batî olması sebebini anlamak için maziye ircâ-i nazar etmek, böylece kalması neden ileri geldiğini anlamak icap eder. Malumdur ki devri istilamız pek parlaktır. Bir avuç olan Osmanlılar az bir müddet zarfında aktâr âleme yayıldılar. O parlayış, bu yayılış eslafımıza pek çok mal ganaim temin etti. Çiftçiliğin, celepliğin meşak ve mezahimini mukabil bir hamlede, birkaç gün veya saat zarfında bir iki senelik iaşe bedelini temin ettiğini görünce berikini terk ötekini meslek ittihaz etti. Hele ticaret reayaya münhasır kalmış, ganaimin arkası kesilince müşkülat baş göstermiştir.

     Celal Nuri Bey <<tarih medeniyet-i Osmaniye>> unvanlı eserinde bu ciheti pek güzel tetkik ediyor. Diyor ki:

     Kavânîn iktisadiye ve idare bize ayânen gösteriyor ki bir devletin iktisap azamet-i servet etmesi, harice karşı muhafazayı bekası behemehâl sulh ve salah dairesinde yaşayıp teksir-i mesai etmesine vâ-bestedir. Harp ile istihsalat olmaz. Ganimet bir servet değildir. Gelir geçer, fakat tembelliğe, rehavete istidad peyda ettirir. Bu milletin anâsır-ı asliyesini uyuşturur. Vakıa askerine, zor bazusuna güvenen bir millet, hususiyle devreyi şebâbında bulunursa fütuhat hususunda harikalar gösterebilir. Etrafı yıldırır. Komşuları tahtı tacına alır. Fakat bu azamet, bu ihtişam, bu heybet sûrîdir, muvakkattir.

     Ganimet akıbet tükenir. Melel mütecavire bir devreyi intibaha girer. Eskiden ilk neşeyi galibiyetle ortalığa saldıran asker artık üşenir, yorulur, ihtiyarlar. Devlet de hafreyi inhitâta düşer.  

     Cenâb-ı mesih, Allaha ait olanı Allaha, Kaysere ait olan Kaysere verilmeli demiş askere ait olan vazifeyi askere, idareye ait olan vazifeyi de hükümet ricâline terk etmek gerektir ki bir devlet intizam ve asayiş tahtında kavâid iktisadiye ve istihsal-i servet nazariyatı mucibince terakki devam edebilsin.   Yoksa harp veganın, ganimet suretiyle istihsalatın akıbeti olamaz. Felaket mukarrere mukadderdir.

     Muharrir muhteremin bu mütalaayı musâbesi tarih-i Osmaninin mütalaasından çıkarılmış bir netice gibidir. Çünkü Osmanlı tarihine göz gezdirilecek olursa devlet bidayet teşkilinden zırveyi ikbale gelinceye kadar daima kendisi mütecaviz vaziyetini almış ve bu müddet zarfında tembelliğe, rehavete istidad, sa’y ve zor işe, askerlikten başka şeye karşı adeta bigânelik peyda olduğu için düşmanları tarafından onlardan sonra maruz kaldığı tecavüze karşı gelememeğe başlamıştır. Eğer bidayette istilayı istikrar-ı sulh ve sükûn takip etseydi şüphesiz bilahare mütecavizleri tard eder, kendi mevkii rasininde sâye-endâz olurdu. Hâlbuki maatteessüf böyle olması bir takım felaketleri celb etmiş ve en birincisi olan iktisadiyatın perişaniyesi elan devam ede gelmekte bulunmuştur. Buraya kadar verdiğimiz izahatla bu hatianın maziden müntakil olduğunu ve mazide ser-zedeyi zuhur olması yine yerine göre az çok zaruri şeylerden ileri gelmiş bulunduğunu anlamış olduk. Şu halde iktisadiyatımızın düzelmesi için istikbaldeki hareketimiz nasıl olmalıdır?   Bu sualin cevabı bittabi kolay olamaz. Ve az zaman zarfında şeh-râh-ı terakkîye ishal ede bilecek kati düsturlarda vaz olunamaz.   Şu kadar var ki en birinci çare o zihniyeti terk etmek, ticaret ve sanayinin, hirfet ve ziraatın yalnız milel tabaya değil millet metbûaya da lazım olduğunu kabul eylemektir. Bir müddetten beri meşhud olan intibah bu emniyenin tamamen husulüne hadim olamasa bile bu hakikatin az çok anlaşılmış olduğuna ve anlamak istemeyenler de er geç anlayacaklarına şüphe bırakmaz.

     Hiç yoktan mal karûna sahip olan bir Amerikalı milyarderin, Carnegie’nin atiye nakil edeceğimiz fikirleri de bu emniyenin keyfiyet husulünü tenvir eder.

     Milyarder Carnegie intibah ve terakkiyi iktisadi için en mühim amil olarak tasarrufu kabul ediyor; Vahşet ile medeniyetin başlıca farkı tasarruf olduğunu bil beyan ikisini mukayese eyliyor.

     Vahşi bir hayat ile medeni bir hayat arasındaki esaslı farklardan biri vahşilerde tasarruf madûm, medenilerde mevcut olmasıdır. Milyonlarca adamlar her günkü kazançlarından ufak bir şey tasarruf ederlerse bu ufak paralar birleşerek sermaye namıyla yâd edilen ve hakkında pek çok şeyler yazılan büyük bir yekûn vücuda gelir. Vahşilerin yaptığı gibi medeniler de her gün kazandıklarının hepsini sarf etmiş olsalardı sermayenin yani atiyen istimal edilmek üzere bir tarafa konmuş paranın mevcut olamayacağı bedihi olurdu.

     Tasarruf olmasa, ne timur yolları, ne kanallar, ne gemiler, ne telgraflar, ne kiliseler, ne dâr-l-fünunlar, ne mektepler, ne gazeteler hâsılı büyük ve masarifi ziyade hiçbir şey vücuda gelemez. İnsan haiz-i kıymet bir şey vücuda getirmezden evvel tasarrufa ve iktisada riayet etmelidir.

     İnsan tasarruf etmez bir vahşi kaldığı müddette hiçbir şey inşa edememiş, hiçbir büyük terakki ortaya koymamıştır. Gerek kendi ve gerek kendisine merbut olan kimselerin istikbali için erkenden tedarikatta bulunmak lüzumunu göz önünde tutmaktan daha vazıh bir vazife yoktur. Namuslu akıllı adamların ekserisinin takip ettiği <<Türkçe nasayih>> namındaki bir nazmında büyük şair Yunus: Melekeyi servet nigah-bâna tebessüm eder. Onu elde etmek için mucib ar olmayacak her vasıtaya müracaat eden. Maksadınız ne saklamak, ne de israf, kimseye muhtaç olmadan rahat yaşamak olsun.

     Mâilinde olarak idareyi makal eylemiştir ki her hususta iyi nasihattir.

     İzzet-i nefsi ve kendisine hürmeti olan bir şahıs ihtiyacat ibtidaiyesini tedarik hususunda diğerlerine arz-ı iftikar ettikçe, ne memnun, ne de mesut olabilir. Müstakil olmayan bir kimse derece-i kusvâ insaniyete vasıl olmamıştır.   Cumhuriyette kendisine ancak bir vatandaş namı verilebilir. Memleketimizin ümran ve terakkisi âlî derecede bir terbiye ve tahsil eden adamlarla, birkaç milyoner ile miktarı fazla olan fukara ile kabil olmayıp ne zengin, ne de pek fakir olan kanaatkâr, zeki maharetli, muktesit işçilerin heyeti mecmuasıyla mümkün olur.

     Buraya kadar kayıt edilen izahatla tasarruf ve ehemmiyetin lüzum ve ehemmiyeti anlaşıldı. O derecede tasarruf sayesinde hayatta âhirine ihtiyaç gösterenin müstakil olmadığı ve adem-i istiklal münasebetiyle de kendisinin derece-i kusvâ insaniyete vasıl olamadığı tahakkuk etti. Fakat tasarruf ale-l-ıtlak biriktirmek, eline geçenin bir habbesini bile sarf etmeden zelil ve hakir imrâr-ı hayat ederekten artırmak mı demektir? Şüphesiz bu da tasarruf değildir. Çünkü birincisinden ziyade ikincisinin istiklali olmaz. Zira bu gibiler ale-l-ekser zilleti irtikab ederler. Zillet ise istiklal ile hiçbir vakit içtima edemez. Binaenaleyh bunun de bir hududu olmak ve hudud daima muhafaza olunmak icab eder. Milyarder bu hususta izahat veriyor. Kendi mütalaatımıza tercih ederek nakil edelim;

     Kaide-i umumiye olarak muktesid adam itidal-perver, iyi zevç ve iyi peder, kavanine muti sakin bir vatandaş olduğu müşahede edilir. İktisadın büyük olması icab etmez. Hayatın levazımını ifa etmenin pek kolay olması insanı mütehayyir eder. Küçük bir ev, birkaç yüz lira insanın işini görür. Eshab-ı kanaat me’mûlün hilafında olarak pek az zamanda buna malik olabilir. Büyük bir servet tamamıyla başka bir şeydir. Daha az arzu olunur. Ne tasarrufun gayesi, ne de insanın vazifesi milyonlar kazanmak değildir. Böyle bir maksad takip etmek hiçbir suretle fazilet ad olunmaz. Vazifeyi tasarruf, bize mensub olanların ihtiyacatına tekabül etmeğe kâfi miktarda para biriktirdiği andan itibaren sakıt olur, milyonlar cem etmek tasarruf değil tembelliktir.

     Tabii sanayinin şerait haziresi icabatından olarak miktarı mahdut olan bazı kimselerin lüzumundan fazla para çekmesi gayri kabil-i mendir. Milyonların birikmesi, fikr-i teşebbüs, muhakeme, teşkilat ve idare hususunda fevkalade müstesna bir maharetin neticesidir.

     Kelimenin umumiyetle kabul edilen manasıyla tasarruftan ileri gelmez. İhtiyarlıklarında esasen büyük olan hazinelerini bir kat daha büyütmek endişesiyle hareket edenler gençliklerinde para biriktirmek hususunda edinmiş oldukları âdetin esiridirler. Bunlar evvela kazanıp biriktirdikleri paraya sahip edilir. Bilahare para onlara sahip olmuştur. Buna mani iktidarları haricindedir. Zira gerek iyilik, gerek fenalık için i’tiyâdın kuvveti pek büyüktür. Medenilere münhasır olan tasarruf fikrinin hilaf-ı âdet bir surette mübalağası bu sınıf halkı teşkil eder.

     Eğer herkes kendisine gelen fazla servetin mukaddes bir vedia olduğunu, ebnâ-yı cinsinin iyiliği için idare etmekle muvazzaf bulunduğunu zihninde tutacak olursa itiyadın sui istimalinin kurbanı olmaktan kimse korkmaz. İnsan daima hakim olmalıdır. Parayı faideli bir hizmetkâr menzilesinde tutmalıdır. Paranın insana hakim olmasına ve insanı pinti etmesine katiyen müsaade etmemelidir.

     İnsanın birinci mecburiyeti kavaid tasarrufa riayetle bir mal edinmesi ve müstakil olmasıdır. Lâkin vazifesi orada hitam bulmaz. Kendisinden daha dûn mevkide bulunanlara bir şey yapmak cümle-i vezaifindendir. Demek oluyor ki servet ve saman sahibi olabilmek ve şimdiki fikrimizin husule getirdiği hakiki mezelletden kurtulabilmek için birinci derecede tasarruf lazımdır. Analarımız da bize bu hakikati daha evvel iblağa çalışmışlar <<işten artmaz dişten artar>> demekle tasarrufun lüzum ve ehemmiyetini anlatmışlardır. Fakat bizler bunun manasını katiyen anlamadan elimize geçen paralarla ağustos böceğinin bir aylık zevki gibi har vurup harman savurduk. Bilahare arız olan bazı sebeplerle işlerimiz bozulunca ellerimiz böğrümüzde kaldı.  Arpacı kumrusu gibi biz adamlarımızın hayatına bakmak, onların neler yaptıklarını, ellerine geçen paraları nerelere sarf eyledikleri görmek kâfidir.

     Hatırımda kaldığına göre muharrir muhterem Ahmet Rasim Bey resimli Osmanlı tarihinin bir yerinde sadrâzamımızdan birinin metrukatınını kayıt ediyor. Bin köle, bin cariye, beş yüz murassa’ kılıç, yüz dane alma kürk, elli tane altın, yüz tane gümüş eğer takımı ve daha neler neler. İşte bizler o harik manasını böyle anlıyoruz. Hâlbuki hal-i hayatımızda sıkılınca hayatın bir para etmediğini hesaplayamıyoruz.

     İktisadiyatımızın ıslahı sebeplerinden bir ikincisi de gençlikte işe başlamak, istidat ve kabiliyeti nispetinde bir iş yapmaktır. Yapılan işlerde tabii bir sırr-ı muvaffakıyet olmak lazım gelir değil mi? Onu da Carnegie gösteriyor bakınız ne diyor;

     Bu yalnız sadakat, maharet ve dikkatten ibarettir. Başka bir şey değildir. Her hangi meslekte olursa olsun kabiliyet fevkaladeye malik insanlar için birinci derecede bir mevki olup olmadığını sormağa hacet yoktur. Bu gibileri idare için emre dahi ihtiyaç mevcut değildir. mucib-i merak olarak mesele ne suretle bir kenarda kalmaktan men edilecekleridir.

     Memalik muhtelifede olduğu gibi şayet muhtelifeyi umurda da birinci derecede pek çok mevânî vardır.   Bilmek arzu ettiğiniz vusul çareleridir. Bunun cevabı sade ve kolaydır. Rakiplerinizin vasat derecesinde bulunanlarından daha iyi işlerinizi idare ediniz. Vasat fevkinde olduktan sonra muvaffakıyetinizden emin olabilirsiniz. Ve bu ne kadar fazla dikkat ve fazla maharetiniz varsa muvaffakıyetiniz onunla mütenasib olacaktır. Birinci sıranın yakınında galebelik daima evvelkinin kat kat fevkindedir. Eğer muvaffak olamazsanız, kabahati necm ikbalinize değil kendinize bulunuz.   Muvaffak olamayanlar falan ve filanın esbabı tefevvuka haiz olduklarını ve talihin onlara yardım ettiğini iddia edebilirler. Bunda doğru olan cihet pek azdır.   İşte bir derenin tam ortasına düşer, akıntı kendisini götürür. Öteki ise sıçrayıp diğer cihete geçer.   Bu iki adamı tetkik ediniz. Muvaffak olamayanı muhakemesi mefkud ve maksada vusul için icab eden vesaiti hesab etmemiş, beceriksiz, idmansız, anlamasını bilmez, kendini ağuşu tesadüfe atar, bu adamı keman çalmasını bilip bilmediği soruldukta <<bilmiyorum, şimdiye kadar tecrübe etmedim>> diyen kadına müşabe buluyorsunuz.   Irmağı geçen diğeri ise ihtimama mahsus ile idman etmiş, hiç olmazsa yüzerek çıkabileceği derecede sahilin yakınına atlayacağından emin, tekrar teşebbüsü gözüne kestirir, muhakeme ile hareket ediyor görürsünüz.

     İtimat mühim bir şeydir her teşebbüs ettiğine muvaffak olduğu şayi olan bir genç her sene sahayı ameliyatının tevsi ettiğini müşahede eder. Diğer cihetten bir dem muvaffakıyeti itirafa ve yeniden işe başlamak için dostlarının muavenetine talibe mecbur olan hakikaten pek fena bir haldedir.

     Tafsilat anife yukarıda kayıt ettiğim veçhile esbabı muvaffakıyet için mevcud olan ve olabilen bütün ihtimalatı cem olamasa bile her halde birçok hakikatleri camidir. Hele Amerikalı milyarderin nakil ettiğim fikirleri pek kıymetlidir. Bunun böyle olduğunu anlamak için memleketimizde yetişenlere bir bakmak kifayet eder. Az vakit içerisinde epeyce bir servet idhar, büyük bir şöhret iktisab edenler eksik, değildir. Merhum Cemaleddin Efendi bu babda iyi bir misal teşkil edebilir. Kendisi ancak itimad-ı nüfus ve dirayet ve zekaveti sayesinde az vakit zarfında parladı. Hatta memleketimizde ticaretin inkişafına hizmet eyledi. Merhum kadar kendisine itimadı olanlar teşebbüs edecekleri işlerde muvaffak olacaklarına şüphe etmemelidirler. Yalnız milyarderin dediği gibi sadakat, maharet ve dikkat bunlar için kafidir.

Hamiş: Amerikalı milyarder Cornegie’nin balade menkul fikirlerini n cem’i olan kitap <<iş imparatorluğu, gençlerde tarik-i muvaffakıyet>> unvanıyla kütüphaneyi İslam ve askeri tarafından neşir edilmiştir.

M. Z.0486_0061-110_0964

Cezîret-ül-Aap sahilinin muhafazası safahatından.

0486_0061-110_0964.jpg - 22

Ceziret-ül-Arap sahilinde Serme mevkiinde Huytat kabilesi şüc’ânıyle mahalli kumandanı.

0486_0061-110_0965

İtalyan ordularına mezar olan (Tirol) dağlarında italya’nın bir Salieri kıtaatı.

KAVÂNİN TAB’İYYE, KAVÂNİN ADLİYYE

     İnsanlar doğdukları günden şimdiye kadar hayatta birçok kuyûdât ile bağlanmışlardır. Bunların bir kısmı tabi’atın kendilerine bahş itdiği hukuk ve diğeri de cem’iyyetin her ferdden beklediği vazîfedir.

     İnsanları hukuk-ı umumiyyede takyîd iden esas, şimdiye kadar hep kavânin içtimaiye ve adliyye olub bunların ne gibi şerâit tahtında ve nasıl bir düşünüş ve luzûm neticesinde tezâhür itdiğini anlamak icâb ider.

     Gerek kavânin-i ictimaiyye ve gerek kavânin-i adliyede ictihâdât-ı muhtelife bir araya toplanmasına muvaffakıyet hâsıl olamaması bunları kavânin-i tab’iyyeden ayrı ayrı görmek ve ondan başka bir sûretde tatbîka çalışmak neticesidir.

     Kesbî olan ahlak-ı beşer, esaslı kavânin-i ictima’iyye ve adiyyede her bir harekât ittihâz idilmiş olması netâyicindendir ki, hayat-ı hukukiyyenin safahât muhtelifesinde oldukça yüksek mevki’a ortak iden milletler nazarında artık kavânin-i adliyyenin kavânin-i tabî’yyeden istinbât idilerek te’sisi luzûmu anlaşılmışdır.

     Fransa’da Beranje kanûnunun mehal-i tatbîk bulması; İngiltere’de hükkâmın hiçbir kayd-ı kanuniyye hemân tabi’ olmayacak sûretde yalnız ahkâm-ı vicdaniyye üzerine kararlar ittihâz itmesi hep ihtiyâcât-ı tab’iyyenin tedkiki luzûmunu îzah iden hakâyıkdan olduğu gibi hükkâm adliyyenin tatbîkat-ı kanuniyyede yine her yerde vicdânın emr u sedâsına ittiba’ itmeleri de bunu müeyyid olan delâilden ad olunur.

     Tek başına bu âlemde farz idilen bir insan içûn yapılacak ilk hareket ihtiyâcât-ı tab’iyyenin istifâsı olacağı cihetle insanların küme teşkîl itdikleri hallerinde de bu kaideden hârice çıkamadıkları ve terbiye-i fikriyye ile ihtisâsât-ı beşeriyyenin ihtiyâcât-ı hayvaniyye ad idilen luzûm-u tab’iyeye ser-fürûdan (baş eğmek) insanları kurtaramadığı vâzi’ ve ayandır.

     Kavânin adliye insanlar üzerinde bir hükm ve kuvvet te’sis ider ki buna ser füru itmek şimdiki halde hey’et ictima’iyye-i beşeriyenin hal-u hâzırda nokta-i nazariyla lâ bed görülse bile ihtiyâcât-ı tab’iyyeye istinâd itdirilmedikçe pâyidâr olamayacağına kanâat güç değilir.

     Cem’iyetin açlığa hükm itdiği bir şahıs iki şıkdan birini tercih ider. Ya ihtiyâcât-ı tabi’iyyenin adem-i istifâ ile ölmek ve yahud her ne olursa olsun karnını doyumaktadır. Terbiye-i fikriye, yüksek bir seviyenin çok zaman karın doyurmadığı insanlarda henüz fark ve temyîz hassâsını, kesbî olan birçok ihtirâsât tamamiyle inkişâf itdiremediği cihetle doğrudan doğruya hayatın sui maddiyesine arz iftikâr idilse müsâra-i hayatın yerlerinde tali’ denilen bu fark ve temyîz noksanından ilerû gelen mahrumiyetlere hedef olmağa intâc ideceği de şübhesizdir.

     Beşeriyete muzırât ika’ itdikleri hasebiyle düçâr mecâzât olan her şahs-ı kader-i beşeriyetin   terakki ve teâlisine masruf emelleri, hisleri takdîr ve ta’yîn iderek zeka-yı beşerin mahvına sebeb olanlarında cezadide olmaları hiçbir kanunda yokdur.

     Bir canî, bir hırsız, bir katil, bir dolandırıcı fiilinden dolayı cezadide olur. Bunu biz bir hak, hak adlî diye kabul idiyoruz. Fakat cem’iyyet beşeriye içinde ne gizli mücrimler hırsızlar, ne müdhiş dolandırıcılar vardır ki bunlar her dürlü hukuk-ı şahsiye ve ictima’iyyeye malikdir. Kavânin-i adliyyetin adem-i tesâvîyesi, kavânin tabi’iyye ile mütevâziyen gitmemesindedir. Bunları tevhîd iderek cem’iyyet-i beşeriyeye doğru bir mecrâ ta’yini içûn ortada bilmek,     mütefennin olmak gibi iki hakikat vardır. İlm-i beşerin sırf canilere mahsus aksâmıyla iştigal iden meşâhirâtıba, kavânin-i adliyede ehemmiyetli tahvîlâta sebebiyet vermekdedirler. Tedkikat-ı fenniye bize gösteriyorki bir şahs-ı mücrîm, tabi’atın bir icbâr ve ihtiyâcı dolayısıyla mücrîmdir. İhtiyâcât-ı tab’iyyenin hepsini nasıl istifa iderse bunu da öyle yapar. Cürm hastalıkları hakkındaki tedkikât-ı amika, canîlerin teşkilât-ı uzviyesi ile ika’ cürmü arasında bir münâsebet hakıyye ve tab’iyye bulunduğunu meydana koymaktadır.

     Şu halde kavânin-i adliyenin, kavânin-i tab’iyyeden istinbâd idilmesi içûn idiyor. İnsanlar sağ kaldıkça içinden çıkılamayacak derecede mühim ve mübhem olan şu meselede yalnız bir nokta-i istinâd vardır ki; o da insanlara bedâvete doğru recat emrini virebilecek bir kuvvetin inkişâfıdır. Bedâvete doğru avdetle, medeniyetin hey’et ictimâiyye-i beşeriyeye kârından fazla gösterdiği zararları telâfî icâb ider. Bu ric’atta ilk kademeyi kavânin-i adliye atmalıdır. Kavânin-i adliye felâket, ihtiyaç, sui emsâl dolayısıyla tekevvün iden münazaat-ı şahsiyyeye hayat-ı tabi’iyye nokta-i nazarından tedkik ile hükm virmeğe başladığı daha doğrusu insanları, insan olmak sıfatından başka bir suretle tanımadığı dakikada bir daha dönemek üzere bedavete doğru ve avdet idilmiş olacakdır ki yalnız o zaman beşeriyet hezimet-i ma’neviyesinden kurtulacak ve insanlar ne ve ne içûn insan olduklarını anlayacaklardır.  

     M S.

     Mütercim: Büşra Men.

KAL’A-İ SULTANİYYE

Engîn ve derîn ak denizin her köşesinden

sahillere her gün dökülenler ebediyen….

Böyle ayak altında kalır; işte görürsen

Gör bâtılı hak etdiği yerde tepelerken:

seyr it bunu yalçın tepeden ibret eyle sen!

<o>

Durgun dereden geç, şu yamaçdan bize yüksel

dört aç gözünü, toprağa yat, alçalarak gel!

İşte bu kıyı dalgalara olmada engel:

Elbet kırılır hak evine her uzanan el:

Yat secdeye hak bâtılı böyle tepelerken,

<o>

Yüksekde tevâzu’la durur kal’a-i sultan;

Toprakdan iken geldi ona asker ile cân.

Hep askere cân üstüne cân vermede imân.

Ateş, su, hava toprağı titretmede her ân;

Gör askeri de secde it Allahı seversen.

<o>

Hasmı denizin dalgaları olsa çekinmez;

Yağmur gibi hep yıldırım inse yine sinmez;

Sağ kalsa yaşı, olsa şehâdet kanı dinmez.

Âl bayrağı hep gökde uçar, yerlere inmez.

Hakkın yoluna cân viren ölmez ebediyen….

<d>

Gaziyi, şehîdi analım hayr ile dâim;

Evlâdına hizmet idelim şükre müdâvim.

Allaha şükr, kullarına şükr ile kâim.

Dinin bu mücâhidleridir küfre mükâvim.

Mülkü gözedirler denizin bir köşesinden.

7 Eylül sen 331

     Mütercim: Büşra Men.

ALMANYA’NIN TERAKKİYÂT ÂHİRESİ

4

Vesâit-i nakliyye

     Şimendiferler:

     Hutut-ı hadîdiyyenin bir memleketin kan damarları müşabehesinde bulunduğu hakikati hiç şüphesiz her yerden ziyade Almanya’da takdir edilmiştir. Şebeke-i hadîdiyyesi noksan veyahut mefkud olan havalide hayat, terakki ve ümran namına göze çarpacak hiçbir şeye tesadüf edilemez.

     Şimendiferler bir hittaya medeniyet, huzur ve servet isal eden vesaitin en büyüğü, en esaslısıdır. Bundan başka muharebeyi hazırede dereceyi sübuta vasıl olduğu veçhile bir devletin müdafaa ve muhafazasına hadim olan esbabı ve müessesatın en değerlilerinden biri yine şimendiferlerdir. Almanlar keşif, müteaddit bir şebeke hadîdiyeye malik bulundukları içindir ki koca moskof kitlesini tevkif ve nihayet elâmer hurde-hâş ederek hak-ı mağlubiyete serebilmişlerdir. İşte bütün bu Almanya’yı serapa kat eden şimendiferleri tetkik etmek, yarım asır zarfında medeniyet ve sututun üç belasına suûd eden Alman milletinin israrı feyz ve teâlisini anlamak için lâbüddür.

     Almanya vesait-i nakliyesinin intizam, mükemmeliyet ve ehveniyetinden bahis etmeden evvel şimendiferlere dair bazı ihsâî malumat ita eylemeyi kaideden hali ad etmiyoruz. Alman hükümet müttehidesine ait olup 1912 senesinde 57,000 kilometre tûlu havi bulunan hudut hadidiyeye her sene takriben 1000 kilometre inzimam eylemekte idi. Şimendiferlerin işletmesinden hükümet müttahide senevi 600 ila 700 milyon marklık bir temettü temin ediyorlardı ki bunun şayan-ı hayret bir yekûn olduğunu itiraf eylemek lazımdır. Böyle mühim bir menba-ı temettü ve varidata malik olan Alman divan-ı umumiyesinin eshamı bittabi gayet muteber ve mergub bulunuyor idi. Bu şimendiferlerin heyet-i idareleri hutûtun tahdidine hasr edilen mübalağadan maada tamirat, ıslahat, edevat-ı müteharrike mubayaası ve tahsis yeni istasyonlar inşası uğurunda pek büyük yekünlara baliğ olan paralar sarf eylemektedirler. Almanların her şeyi büyük görmek, büyük inşa etmek hususundaki merakları bu şimendifer istasyonlarında daha ziyade nazar-ı dikkati celb eylemektedir. Bu son seneler zarfında büyük şehirlerdeki istasyonların hemen umumu müceddeten inşa olunmuş, yeniden azim, heybetli binalar tesis edilmiştir.  Lübeck, München, Braunschweig, Stuttgrt şehirlerinin son zamanlarda inşa edilen azametli istasyonları Alman üslup mimarisinin muazzam birer enmûzecini teşkil ediyor. Berlin şehrindeki istasyonun da hedm edilerek yerine ihtiyacat ile mütenasib muhib bir bina inşa edileceği muhakkaktır. Tasavvur ediniz ki ahvali adiyede Berlin’den dakikada bir tren hareket eder. Bu trenlerin nakil ettikleri sivil beşeri istiab edecek vasi salonlar, bu mütemadi âmed-ü-şûdun mütevakkıf olduğu muamelat-ı kırtasiyenin hissi temeşşiyetini temin eyleyecek lâ-yuadd devair lazım değil mi? Alman şimendifer istasyonlarının azametini kari’in muhtereme nazarında bir derece olsun tecessüm ettirebilmek için bu babda enmûzec ıtlakına şayan olan Leipzig şehrinin merkez istasyonunu mücmelen tasvir edeceğiz. Merkez istasyonunun 300 metrelik cephesinin vehle-i ûlâda insana ilka ettiği hiss-i sekalet, bu binanın emsaliyle gayri kabil-i kıyas olan azimet ve heybetinden mütehassıl hayret ve takdir hisleriyle derhal mündefi ve zail olur. İstasyonun intizar salonlarından birine dahil olduğunuz zaman dairenin öteki ucunda dolaşan insanlar size cüceler gibi sagîr-l-kame görünür. Karşıki duvarda asılı olan ilanlar, oradaki gişeler, mağazalar, hep tefrik edilemeyecek kadar küçük zan edilir. Salonun uçunda vasi bir merdiven yolcuları vagonlara ishal eden 360 metre tûlunda bir daireye sevk eder. Yolcu eşyaları taht-l-zemin 13 yoldan eşya vagonlarına sevk edilerek asansörler vasıtasıyla vagonlara tahmil olunur.   Bu yollar gayet muntazam olup yolcu ve eşya nakli o derece makul usuller dairesinde cereyan eder ki izdiham, karışıklık gibi ahvalin vukuu katiyen mümkün değildir. şurası da şayan-ı kayıt ve işarettir ki Almanya’da posta ve koli postal için şimendiferlerde büsbütün ayrı bir daire tesis ve tefrik edilmiştir. Posta ve koli postal muamelatı yolcu ve eşya muamelatıyla katiyen alakadar olmadığı cihetle memalik saire de bu yüzden tahassül eden tehirler, karşılıklar Almanya’da vaki olmaz.

     Almanya’da şimendiferler de meşhud olan ve dünyanın bütün mütehassıslarının nazar-ı dikkatini celb eden bir teceddüd ise bazı hatût-i hadidiyede elektrik kuvvetinin istimali tecrübeleridir. Şehirler dahilinde seyr-ü-sefer eden elektrikli tramvaylar o derece sürate maliktirler ki bunların bazen ekspres katarlarıyla rekabet edebildikleri vakidir. Bu cümleden olarak Kolonya ile Bonn arasındaki elektrikli tramvaylar yolcuları seyr seri ile nakil etmektedirler. Elektrik kuvvetiyle müteharrik asıl hat Leipzig ile Bitterfeld arasında tesis edilmekte idi. Hattın bugün reşide-i had hitam olduğu şüphesizdir.   Bu şimendifer bizim elektrikli tramvayımıza müşabihtir. Bitterfeld şehrinde müesses büyük bir elektrik fabrikasından husule gelen elektrik cereyanı yüksek teller vasıtasıyla bütün demir yoluna seyyâle-i elektrikiyi isal edecek ve sureti mahsusa da inşa edilmiş olan vagonlar bu yolun üzerinde vasati olarak saatte 200 kilometre kat edeceklerdir. Mezkûr elektrikli demir yolu 28 kilometre tûlundadır. Tecrübeler matluba muvafık neticeler verdiği takdirde bu usul yavaş yavaş bütün Almanya’ya teşmil edilecektir.

     Almanya şimendiferleri bazen çift, üç hatta dört hattı havidir. Bu hattın teksiri evvel-be-evvel sevk-ül-ceyş hususundaki muhassenât ve fevaidi itibariyle şayan-ı ehemmiyetdir. Bu kadar vasi, müteaddit hatûta malik bulunan Almanya’nın muharebeyi hazırede milyonlara baliğ olan kol orduları şarktan garba, garptan şarka ne kadar kısa bir müddet zarfında nakil ve sevke muvaffak olduğu parlak, tarih-i beşerde nâ-mesbûk misallerle teyid eylemiştir.

     1912 senesinde Almanya’yı ziyaret ederek müşahedat ve intibaını neşir etmiş olan Fransız mühendislerinden mösyö Victor Kanbon, Alman şebeke-i hadidiyyenin faikıyetinden bahis ettiği sırada diyor ki;

     <<Ben, fünun-u harbiye ye vukuf iddiasında değilim. Fakat mühendis olmak itibariyle beyan ve temin ederim ki Almanya şebekeyi hadidiyesi Fransız şimendifer teşkilatına her hususta, kat kat faiktır. Almanlar muharebeyi de, vasi bir teşebbüsü sanayi gibi ihzar ederler. Her türlü ihtimali sırf bir müteşebbis sanatkar ruh ve fikriyle piş-ihtimale alırlar. Onların nazarında, buğz ve adâvet emaresi göreceğimizi zan etmeyelim. Alman ordu ve donanması, Hamburg şehrinin büyük kanalları gibi bir elektrik düğmesini tazyik edince derhal harekete gelecek kuvveti haizdir.   Bu hal vukuunda, hudutlarımıza, şimendiferler vasıtasıyla, na-kabil tevkif bir seyl-i hurûşân gibi insanlar, toplar, süngüler akıp duracaktır. Eğer böyle bir ihtimale karşı tamamen hazır değil isek vay halimize!>>

     İşte alman şimendiferlerinin mükemmeliyeti, intizamı, faikıyeti hususunda kabil-l-harp bir Fransız mühendisi tarafından yazılmış olan bu satırlardan daha beliğ bir şahit olamaz.

     Nehirler;

     Memleketin her tarafına huzur ve servet isal eden vesaitten biri de kabil-i seyr-ü-sefer enhârdır. Bunlar adeta şimendiferlerle bir nevi rekabet ve muhâsede halindedirler. Fakat ne meşkûr, ne feyzdar bir rekabet ve muhâsede! Câ-be-câ demir yollarıyla mefruş olan Almanya başka tarikler, başka usul ve vasıtalarla hayata getiren enhârı burada ayrı ayrı yazıp tafsil edecek değiliz. Yalnız, hemen baştan başa kabil-i seyr-ü-sefer bir hale ifrağ edilmiş, bu uğurda emvaç ve sahiline milyarlarla frank servet defin edilmiş olan Ren nehrinden bir nebze bahis etmek istiyoruz. Uzun, a’vecaclı, her türlü avarız tabiiye arasından akıp giden bir nehir mecrasının tasfiyesi, ne büyük fedakarlıklara, ne yorulmak bilmez bir azim ve faaliyete mütevakkıftır!

     Almanlar, yalnız nehrin tasfiyesi ve kabil-i seyr-ü-sefer hale ifrağı ile iktifa etmediler. Nehir boyunca ne kadar mühim şehir, kasaba ve kariye varsa hemen umumunda iskeleler, limanlar tesis ettiler. Yalnız insanların ve hafif eşyanın değil, en ağır mevadın, “kömür, demir ve saire” bile naklini temin edecek surette mecrâyı tasfiye ve tevsi ettiler. Büyük vapurlar, römorkörler vasıtasıyla Ren nehrini vasi bir şeh-râh ticaret haline ifrağ eylediler.

     Ren nehri üzerinde kâin büyük şehirlerle calib-i nazar-ı dikkat olan azametli limanları, iskeleleri ayrı ayrı kayıt etmeyeceğiz. Ren nehri bugün mecrası karibindeki büyük şehirlerin, madenlerin, fabrikaların en sehl ve ehven vasıtayı ihraciyesi makamındadır. Bu nehirden vuku bulan ihracatın mecmuu 1903 senesinde 19.053.000 tonilato iken 1912 senesinde 33.968.000 tonilatoya baliğ olmuş idi. Bunun ne müthiş bir yekûn olduğunu izaha hacet yoktur zan ederiz.

     Kabil-i seyr-ü-sefer nehirlerin, dahili kanalların, büyük limanların, şimendiferlerin kesret ve mebzuliyeti sayesindedir ki yetmiş milyona baliğ olan bir millet bugün haricin hiçbir muavenetine mazhar olmadığı halde her türlü ihtiyacatını tehvin ve temin ediyor. Bir taraftan koca bir cihan husumet ve adavete harben ve iktisaden ihraz-ı galebe ederken, diğer cihetten dahilen sükun ve huzur içinde tarlalarda ve fabrikalarda esbab-ı zafer ve tefevvuk ihzar eyliyor.

     Yusuf Osman

0486_0061-110_0972

Fransız neferi (kara torpili) denilen nev-îcâd bombayı atarken.

0486_0061-110_0972.jpg -2

Bomba endahtına mahsus küçük Avusturya toplarından biri.

GÖK TEPENİN ZABTI

Ve

Moskof vahşeti

     Asya kıtasının cenup garbisindeki Arabistan çöllerinin aksâ-yı şarkında Govi veyahut Şamu yaylalarına kadar geniş bir mıntıkayı sahra uzanıp gider.

     Bu sahralar mıntıkası ötede beride senenin bir kısmı için çayırla mestur bataklıklar ile münkatidir. Pek nadir olarak da bereketli bir iklimin saye-i en’amında teşkil etmiş mümbit ve mahsuldar vahalara rast gelinir ki buralarda, civardaki sıra dağlardan süzüle süzüle inen nehirler, çaylar, ırmaklar ileride çıplak sahranın kızgın kumları arasında kayıp olmazdan evvel tarla ve meraları sular. Bu ıssız havalinin, Aral gölüyle Bahr-i Hazer’in şark kıyıları arasına rast gelen geniş kısmı tuzlu bir çöldür.

     Sathında kumlarla karışık bir halde görülen istiridye ve sair hayvânât-ı kışriyye kabukları buranın pek uzak olmayan bir mazide gayet büyük bir iç denizin dibini teşkil ettiği hakkında pek güzel şahadet ederler ki garbi Asya’nın bu günkü kapalı suları o denizden arta kalmış sulardan başka bir şey değildir.

     Bahr-ı Hazer bunca çorak çöl, su hizasına kadar alçalır. Bu denizin kıyıları o kadar sığdır ki büyük tarama yapılan yerlerle uzun iskeleler kurulan yerlerden başka mahaller de gemiler yüklerini kıyıdan iki veya üç mil uzakta mavnalara boşaltmaya mecbur kalırlar. Bu çöl mıntıkası senelerce Rusya imparatorluğunun orda Asya’daki cenubi hududunu teşkil etmiştir. Avrupa ordularının yolunda kısır topraklardan ibaret olan boş, ıssız arazi, denizlerden daha büyük bir engel teşkil eder.

     Vahalarda yaşayan Türkmen kabileleri, Rusya imparatorluğunun nüfusunu tanımadıktan başka ilkbaharlarda hudut boyu kalelerinin ta kapılarına kadar akın yapmaktan çekinmezlerdi.

     Bu çöllerde Rusların ilk muvaffakiyetli seferi, Kaufman tarafından orta Asya dağlarından çıkarak Aral gölüne dökülen Amu Derya nehri havalisindeki mümbit arazi sahasında icra edilmiştir. 1878 de Ruslar muvaffakıyetle neticelenen birçok seferlere başladılar ki bunların başlangıç noktasını ilk sefer gibi Amu Derya üzerindeki kaleler yerine Bahr-i Hazerın garp kıyısındaki tedarik eyledikleri yeni limanlar teşkil ediyordu.

     Bu cihetlerdeki Türkmen kabilelerinin en kuvvetlisi Ahal vahasında oturan Teke’liler idi. Bunların kasabaları Bahr-i Hazer arasında, evvela yüz elli mil eninde bir çöl; Sonra Kopet dağı “Pamir-Alay Sıradağları” sıra dağları vardır. Atrek nehrinin şimal kıyısından doğru uzanan çöl, kısmen kumluk bir beyabandan, kısmen kıraç, balçubuk araziden ibarettir ki; bu balçubuk; Hararet-i şemsin tesiriyle gayet sert surette kavrulmuş ve kurak mevsimlerin tesiriyle peyda ettiği yarıklar ve çatlaklar sebebiyle de adeta parçalanmış bir haldedir. Yağmur yağdığı zamanlarda, adeta yarı yarıya su basmış bir tuğla harmanını andırır.

     Nehrin suyu hem az hem de içilemez bir halde olup gayet dik ve yalçın kayalar arasındaki derin bir kanaldan akar. Sumber ırmağının Etrek nehrine karıştığı yerde Rusların bir ileri karakolu vardır. Sekiz topluk bir bataryaya malik bir toprak istihkâmdan ibaret olan bu mahale Çad adı verilir.

     Sumber’den sonra Koban dağ sıra dağlarının kurak ve kıraç vadilerine girilir.

     Dağın bu yandaki etekleri tedrici surette yükselir; öbür yanda ise gayet keskin ve dik bir uçurum halini alır. Hatta bazı yerlerde bu dağlar, birçok mil uzunluğunda yalçın kayalardan ibaret bir duvar şeklini alır. Teke Türkmenlerinin kasabaları işte bu tabii istihkâmların eteğindedir.

     Çünkü buralarda; Koban dağlarından birçok ırmaklar iner ve poyraza doğru akar. Lakin birkaç mil sonra Karakum çölünün kızgın kumları arasında kayıp olup gider.

     Dağ ile ova arasında bu yolda sulanan arazi, uzun ve dar bir vaha teşkil eder. İşte Ahal arazisi budur.

     Tahminen üç yüz mil uzunluğundaki bu sulak arazinin güzelliği ve bereketliliği hakkında söylenen sözler, edilen metihler şüphesiz buranın göz ve gönül alıcı yeşilliğiyle poyraz cihetinden ufka doğru uzanıp giden nihayetsiz çölün vahşiliği ve ıssızlığı arasındaki tezada matuf olsa gerektir. Ahalisinin başlıca servetini hububat, mısır, pamuk ve yün teşkil eder. Bunlar Türkistan’ın en güzel ve en makbul beygirlerine, en kesir koyun, keçi ve deve sürülerine maliktir.

     Ahal arazisine akan ırmaklar birçok değirmenler çevirir ve tarlalar, bahçeler içinde ağ halinde bulunan tüneller ve kanallar vasıtasıyla öteye beriye sevk ve tevzi olunurlar.

     Kasabalar, çamurdan yapılmış dört duvar ile çevrili olup davarlar için de dâhili bir avluya maliktir.

     Kipetka adı verilen çadırlar, iç ve dış duvarlar arasındaki boşluğu doldurur. Sur haricindeki çadırlar ise harp zamanları çarçabuk içeri alınır.

     Ahal’ın ahalisi gayet çevik ve kuvvetli olmak üzere yüz bin ihtimal ki yüz elli bin kişiden ibaret olup gayet gevşek bir bağ ile Merv hanlarına tabi idiler.

     Evvelleri Tekeliler, Rusya hududuna muvaffakiyetli akınlar yaparlarmış. Daha asude ve sakin işlerle meşgul olmadıkları zamanlar ise senenin büyük bir kısmını akıncılık ile geçirirlermiş.

0486_0061-110_0973

İngilizler Alman tahtelbahirlerine nasıl hücum ediyorlar?

Sefain-i harbiyye ile Alman tahtelbahirlerine karşı hiçbir iş göremeyen İngilizler nihayet adetleri veçhile, hile ve desâise müracaat etmişler ve kısmı azamını topla teçhiz ettikleri ve ale-l-ekser bi-taraf bayrak çektikleri sefain-i ticariye vasıtasıyla tahtelbahirlere hücuma başlamışlardır. Fakat İngilizlerin hilekârlığı pek çabuk anlaşılmakla Alman tahtelbahirleri pek müteyakkızane hareket eylediklerinden şimdiye kadar ancak birkaç tahtelbahir batırabilmişlerdir.

 

     Gayet mümbit ve mahsuldar olan Ahal arazisi bunca Aşkabat’dan geçerek Merv’den Kızıl Arvat ve Bahr-i Hazer’a kadar bir kervan yolu uzanır gider.

     Tekeliler, hal-i harpte bulunmadıkları zaman fazla mahsulat ve mamulatını bu tarikle ihraç ederler.

     İhracat arasında Türkmen kadınlarının hünerli ellerinden çıkma pek güzel ve sanatlı halılar da bulunur. Harp zamanında Tekelilerden bütün komşuları tiril tiril titrerler.

     1855 de Ahal Türkmenleri Merv cengâverleriyle müttefiken gayet kuvvetli Narhayve ordusunu mahv ve 1801 de ise dehşetli bir yeküne baliğ olan İran mutearrızlarını perişan etmişlerdir.

     Birçok zamanlardan beri Rusların başlıca emellerinden biri de Ahal’ın zaptı teşkil ediyordu. Bu emel, yalnız Türkmen akınlarına bir nihayet vermek fikrinden doğmuyordu. Ruslar, buraların zaptını; Asya’daki kuvvetlerinin yerleşmesi ve kökleşmesi için atılması lazım gelen en mühim bir adım sayıyorlardı. Bunun için de orduyu, Kafkas şimendiferlerinin nihayet noktası olan Bakü’den Hazer Denizi yoluyla karşı yakaya geçirmek istiyorlardı. Rusların asıl düşünceleri, Hazer’ın şark kıyısındaki limanların her hangi birisinden başlayarak yukarı Amu Derya havalisindeki eyaletlerine ulaşacak emin bir yol tedarikinden ibaret idi ki oraların ahvalini az çok bilenlerce bu yolun mutlaka Merv ve Ahal vahalarından geçmesi lazım geleceği gün gibi meydandadır.

     Rusya’nın bizimle icra ettiği 93 harbinden sonra Ahal’ın zaptı Rusya’da birçok mütalaat ve münakaşata zemin teşkil ediyordu. Bizimle sulh bağlanır bağlanmaz General Nikolai Pavlovich Lomakin’in kumandasında bir fırka-i seferiyye tertip olundu. İngilizler biçare Afganlarla boğuştukları bir sıralarda Ruslar Hindistan’a doğru tedarik etmek istedikleri zafer yolunun ilk basamağını inşa ile meşgul oluyorlardı.

     Etrek nehrinin Bahr-i Hazera karıştığı noktanın birkaç mil şimalindeki Çeys Kışlar mevkii, 1878 Rus seferinin başlangıç noktasını teşkil ediyordu.

     Fırka-i seferiyye, 2500 piyade 800 Kazak, bir Kazak süvari bataryası, bir roket takımı ve bir bölük lağımcıdan mürekkeb idi. Eşya ve levazım nakil eden develer, Kazak, Kırgız ve dost Türkmenlerin muhafazası altında idi. Fırka-i seferiyye, Ağustosun üçüncü günü Çeys Kışlar’dan uzun bir kafile halinde harekete başladı. Civardaki kurak ve çoraklık üstünde hararetin, susuzluğun ve müz’iç sineklerin verdiği sıkıntı ile bunalmış bir halde ağır ağır ilerlemeye çabalıyordu.

     Bayat Hacı mevkiinde Etrek nehrine vasıl olunarak ordugâh kuruldu ve ilk yürüyüşün yorgunluğunu gidermek için de bir hafta kadar dinlenildi. Ağustosun on beşinde gayet yoruyucu bir ikinci yürüyüşle Çad kalesine varılarak 23 ‘e kadar orada kalındı. Sonra, Samber vadisi ve Kuban dağ geçitleri tarikiyle yola devam olundu.

     Lomakin, vahanın kenarına birkaç mil kalıncaya kadar geçitlerde hiçbir mukavemet görmedi. Orada duvarları çamurdan yapılmış viran bir kalede çadır kurdurdu. Bu esnada Tekelilerin piyade ve süvari olarak çok miktarda toplanmakta olduklarını ve hemen kendi üstüne atılmak üzere bulunduklarını haber aldı.

     Fakat o sefere hiçbir veçhile devam edemeyecek bir halde idi. Sıcak, yorgunluk, susuzluk ve hastalık saflarını ziyadesiyle inceltmişti. Geri kalanlar ise seferden ziyade hasta haneye layık bir halde idiler. Yiyecek ve içecekleri bitmek üzere olduğu gibi Türkmen süvarilerinin yaklaşması, hayvanlar için yem tedarikini de imkânsız kılıyordu. Develerinin yüzlercesi birden ölüyor, o halde ki erzakı olsa bile çok geçmeden onları nakil edebilecek vasıtası kalmayacaktı.

     Teke akıncıları yaklaştığı zaman bunlara karşı bir oyun oynamak, adi bir blöf yapmak istedi. Onlara haber gönderdi ve eğer Hoca Kaleye Rus bayrağının çekilmesine ve onun muhafazası için de biraz asker bırakılmasına razı olacak olurlarsa hemen Çad’a çekileceğini bildirdi.

     Fakat Türkmenler onun ne gibi bir sıkıntılı ve ümitsiz hal içinde olduğunu biliyorlardı. Bu gülünç teklifi ret ettiler ve kaleye hücuma başladıkları zaman Lomakin hemen dağ geçitleri arasından çekilmeye başladı.

     Türkmenler tarafından kovalanmak ve her dem hırpalanmak suretiyle evvela Çad’a sonra da Bahr-i Hazera kadar çekildi. Türkmenler Lomakin’in Çad kalesinde bırakmış olduğu muhafızları sarıp kuşattılar ve Çuvaldan geçerken develerinin birçoğunu alıp gittiler. Bu sefer, Ruslar için böyle pek kazalı zararlı bir muvaffakiyetsizlikle nihayetlendi.

     Ertesi sene General İvan Davidoviç Lazarev’in kumandası altında olarak tekrar bu işe kıyam edildi. General Lazarev orta Asya’da yapmış olduğu birçok muharebelerde kazandığı tecrübe ve derslerden başka geçen Rus – Osmanlı muharebesinde Kars’a hücum ve zapt eden ordunun sağ cenah kumandanı bulunmak sıfatıyla da epeyce bir nam almıştı.

     1879 Nisanı ibtidasında Lazarev Bahr-i Hazer yoluyla Çeys Kışlar’a geçti ve kumandayı ele aldı. Oraya vardığı gün karşısına 18 Türkmen getirildi. Bunlar, vatandaşlarının eline esir düşmüş olan dört Rus’un selameti için rehin olmak üzere alıkonulmuştu. Bunların salıverilmesini söyledi. Ve onlara karşı şimdi şimdi serbestsiniz. Gidin; hemşehriniz Tekelilere söyleyiniz ki çok geçmeden onlara bir ziyaret vereceğim. Benim için ne dört Rus askerinin ve ne de on sekiz Türkmen’in hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü ben oraya vardığım zaman on sekiz bininizi birden esir aldıktan başka bütün memleketinizde yakıp yıkmadık bir tanecik kasaba bile bırakmayacağım. Haydi, gidin, dostlarınıza böylece hikâye edin dedi. Tekeliler, bu müthiş haberi, meydan okumayı, hemşehrilerine ulaştırmak için sahraya doğru çekilip gittiler.

     Ertesi gün Lazarev bir Kazak müfrezesiyle beraber ta Çad kalesine kadar sahrayı gezip dolaştı.

     Çeys Kışlar’a döndüğü zaman deniz yoluyla Kaspiysk’e gitti. Burası o zamanlar Rusların maverayı Hazer vilayeti merkezi idi. Orada General Lomakin ile seferde kullanılacak plana dair uzun uzadıya görüştü. Sonra Lomakin’i orada bırakarak kendisi karşıya Bakü’ye geçti. Oradan da Tiflis’e gitti. Tiflis’te talep etmiş olduğu askerin karşı yakaya geçirilmesi için lazım gelen hazırlıkları yaptı.

     Bu adam, bıkmak, usanmak bilmez bir tabiatta, yılmaz bir merama maliktir. Türkmenlere karşı asker hazırlamakla geçen bu günlerde adeta hiç uyumuyor, hatta yemek yemeye bile vakit bulamıyordu.

     Lazarev’in Tiflis’te hazırlıkla meşgul olduğu sıralarda idi ki Tekeliler Lazarev’in meydan okumasına bir cevap olmak üzere Kaspiysk’e üç mil kalıncaya kadar sokulmuşlar ve Lomakin’in sefer için hazırlamış olduğu develerin iki yüz kadarını alıp gitmişlerdi.

     Sefer için askerin ve levazımın Çeys Kışlar’da toplanması, yıkılması pek ağır surette devam ediyordu

A.S.

Mabadı var.

HATT-I HARB GEMİLERİ

Mabad

     İngilizlerin son gemileri 15 pusluk (38 santimetrelik) konmuş ve beher tarette çift top olarak merkez hattı üzerinde iki taret başta iki taret kıçta kademe usulüyle tabiye edilmiştir. Almanların usul tabiyesi de İngilizlerinkine benzer. Diğerleri tahallüf etmektedir. Mesela Avusturyalılar, Amerikalılar ve Ruslar merkez hattı üzerine üçer toplu dört taret, Fransızlar dörder toplu üç taret koyarlar. İtalyanların ise birinci, üçüncü ve beşinci taretleri üçer toplu, ikinci ve dördüncü taretleri ikişer topludur.

     Muharebe gemilerinin ana silahları da üç muhtelif tarzda tertip edilmiştir. “on win yield” sınıfında üç çift top kasara üzerine ve bir çift de kıçda üst güverte üzerine olmak üzere şekildeki tarzda tabiye edilmiştir. Vasat toplar “on öşalon” fakat bir birine yakın olarak tertip olunmuştur. Bu sebepten her ne kadar lüzumu halinde sancak topları iskeleye ve iskele topları sancağa ateş edebilirse de verecekleri ateş tesirinden dolayı her iki tareti aynı cihetle aynı zamanda ateş etmek münasib görülmez.   HMS Indefatigable’da bu vasat taretler daha açık olarak konmuştur. HMS Lion sınıfında 13 ½ pusluk (35 santimetrelik) toplar kabul olunmuş ve sekiz top dört taret dâhilinde olarak şekilde ki tarzda tertip olunmuştur. Baştaki iki taret bir birine yakın ve kademe usulündedir. Binaenaleyh gerideki taretteki toplar öndeki taretin üzerinden ateş edebilirler. Taretler pek büyük zaviyelerde dirise edebilirler.   Ve başa dört, kıça iki ve tekmil sekiziyle her iki bordaya ateş edebilirler. Resimdeki iki geminin hususat-ı esasiyesi aşağıdaki gibidir.

     Almanlar muharebe kruvazörlerinin tabiyelerinde İngilizlerden ayrılıyorlar. Mesela; SMS Seydlitz’de beş taret dâhilinde on top vardır. Taretlerden biri başta merkez hattı üzerinde, ikisi kıçta merkez hattı üzerinde ve kademe usulünde, ikisi alabandalarda ve ön öşalon usulünde. Yavuz’un ana silahı da bu yolda tabiye edilmiştir.

     Aşağıdaki cetvelde 12 pusluk (30,5 santimetre) den 15 pusluk (38 santimetre) kadar olan büyük topların mukayeseleri gösterilmiştir.

İCMÂL

     Garp cephesinde: Lehistan’daki Alman taarruzu başladığı zamandan beri hemen hemen hal-i sükûnda bulunan garp dâr-ül-harbinde geçen hafta cidden müthiş ve kanlı muharebeler vukua geldi. Aylardan beri mütemadiyen askerce ve mühimmatça ihzaratta bulunan İngilizlerle Fransızlar garp cephesinin her tarafında cehennemi bir topçu ateşi açtıktan ve bazı mevkilerde 70 saat bilâ fasıla muhnik gazlar neşir eden bombalar istimal ettikten sonra taze ve faik kuvvetlerle Alman hatt-ı harbine hücum ettiler.

     Hücum hakiki cephesi olmak üzere İngilizler Lille – Arras mıntıkasını Fransızlar ise Lens – Avion havalisini intihab etmişlerdi. Müttefikler, bu mevkilerdeki siperlere ve civar kasabalara geceleri nakliyat ve sevkiyat icra etmek suretiyle cem eyledikleri asker ve mühimmatı Alman tayyareleriyle tarassutgahlarının nazar-ı keşf ve tetkikinden gizlemeye muvaffak olmuşlar ve 830 kilometre tûlünda bulunan garp cephesinin her tarafını aynı suretle şedid topçu ateşlerine maruz bırakarak hangi noktalara hücum edeceklerini Almanların keşf etmesine meydan vermemişlerdi. Bu kadar istihzarat ile ve bu derece şiddetli yapılan bir hücumun en ufak bir netice bile elde etmemesi tabiidir ki müstebid idi.

     İlk savlet iki Alman fırkasının altı kilometrelik birer cephe üzerinde iki – üç kilometre geri çekilmelerini intaç etti. Bu fırkalar muannidane müdafaalarıyla düşmanı pek çok telefat ve zayiata uğratarak ikinci hattaki siperlere çekilirken Alman erkân-ı Harbiye’si de düşmanlarının maksat ve hedefini anlamış, gerilerdeki kuvveyi ihtiyatiyyeyi hemen en ziyade hücuma maruz kalan nikata sevk ederek mukabil taarruzlar icra ettirmişti. Alman takviye kıtaatının bu mukabil hücumları İngiliz ve Fransız muhacematını tamamen tevkife muvaffak olduktan maada düşmanın zapt eylediği araziden bir kısmını da istirdad eylemiştir. Bu suretle aylardan beri o kadar gayretlerle ihzar ve azim zayiat ile icra edilen ve pek çok ümitler bağlanılan Fransız – İngiliz taarruzu bir defa daha suya düşmüştür.

     Alman ve Avusturyalılar tarafından 2 Mayısta Gorlice–Tarnów’da moskof cephesinin bir gün zarfında ve 40 kilometrelik bir sahada yarılmasıyla İngiliz ve Fransızların elde ettikleri ehemmiyetsiz netâyiç mukayese olunursa müttefikinin beceriksizliği tamamen tezahür eder.

     Balkan devletlerini kendi taraflarına celb için icra edilen bu kanlı hücumlardan istihsal olunan netice, Alman cephesinin yarılmaz ve yıkılmaz bir sed sedid olduğunun bir defa daha tahkikinden ibaret kalmıştır. Bir haftadan beri devam eden bu muharebat esnasında Almanlar İngilizlerden 106 zabit 8642 nefer esir ve 26 mitralyöz iğtinam etmişler, Fransızlardan da 211 zabit 10721 nefer ve 35 mitralyöz almışlardır ki bu rakamlar Alman müdafaasının dereceyi şiddetine en büyük bir delil teşkil eder.

     Şark dâr-ül-harbinde: Garp cephesinde Fransız – İngiliz orduları bütün kuvvetleriyle Alman hatt-ı harbini yarmağa uğraşıyorlarken şark dâr-ül-harbinde müttefikin kıtaatı biraz batı fakat her halde emin bir surette ileri yürüyüşlerine devam ediyorlar.   Ruslar, von Hindenburg ve Prens Leopold guruplarına mensup orduları durdurmak maksadıyla birçok taarruzat icra etmişlerse de bütün bu hücumlar Alman kıtaatının mukavemet diliranesi karşısında münkesir ve perişan olmuş, moskoflar bazı yerlerde yine ricat tarikini tutmuşlardır.

     Rus ordularının şarki Galiçya ve aşağı Volinya’daki şiddetli taarruzatını durdurmak maksadıyla, ahiren teşkil edilen General von Linsingen gurubu tarafından yapılan çevirme hareketi tamamen müntic muvaffakıyet olmuş ve moskoflar beliren ihata tehlikesinden kurtulmak için taarruzdan vaz geçerek süratle ricata mecbur olmuşlar ve bu suretle Rusların, takriben bir aydan beri döktükleri kan ve uğradıkları zayiat hiçbir fayda temin edemeden heba olup gitmiştir.

     Alman erkân-ı Harbiye’si, düşman taarruza geçtiği vakit ale-l-ekser o noktalarda müdafaada kalarak, hasım mütevali ve bi-netice hücumlarla bitap bir hale geldikten sonra mukabil taarruzlar veya ihata hareketleri icra etmek mutadında olduğundan şark cephesindeki Alman kuvvetlerinin bu günlerde kemali şiddetle ilerlemeğe başlamaları memuldür.

     Şark cephesinde Ruslardan alınan bir aylık esira ve ganaim miktarı ber-vech-i âtidir:

     421 zabit 95464 nefer 37 top 298 mitralyöz.

     Sırbistan seferi: Sırp hududunda tahaşşüd eden Avusturya – Alman orduları ara sıra Sırp mevzilerini topa tutmakla iktifa etmekte ve hiç şüphesiz ki hazırlıklarını ikmal ile meşgul bulunmaktadırlar. Müttefikin ordularının, seferberliğini itmâm ve tecemmunu icra etmek üzere olan Bulgar ordusuyla müttehiden hareket-ı taarruziyeye kıyam etmeleri varid-i hatırdır. Sırp ordusu geçen sonbahardaki muharebat neticesinde en iyi ve güzide askerlerini gaip etmiş olduğundan i’tilaf merba devletlerinin muavenetlerine rağmen bugün mükemmel bir halde bulunmamaktadır. Binaenaleyh böyle iki taraflı bir taarruza duçar olunca izmihlâl tama uğrayacağı şüphesizdir.

     Denizlerde: Son hafta zarfında denizlerde hemen hemen hiçbir hadise-i mühimme vukua gelmemiştir. Garp cephesinde İngiliz – Fransız taarruzunun hin vukuunda İngiliz gemileri Belçika sahillerine hücum etmişlerse de Alman sahil bataryalarının ateşleri karşısında bir sefineyi harbiye kayıp etmek ve diğer bazıları hasara uğramaktan başka bir netice elde edememişlerdir.

     Çanakkale’de: Çanakkale’de düşmanlarımız artık hücuma tasaddi etmiyorlar ve bazı küçük müfrezeler mütevali hücumlarıyla İngiliz –Fransız kuvve-i seferiyesini izaç etmekte ve her gün düşmandan ganaim muhtelife alarak avdet eylemektedirler.

     16 Eylül tarihli tebliğ-i resmide bildirildiği veçhile topçularımız bir düşman torpidosunu da batırmağa muvaffak olmuşlardır.

     Pazar ertesi 21 Eylül

     Abidin Daver

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.