DONANMA MECMUASI 89 / 41 15,Nisan,1915

 

DONANMA MECMUASI 89 / 41 15,Nisan,1915

0486_0041-89_Page_01

0486_0041-89_Page_02Perşembe – 30,Cemaziyülevveli,1333 2,Nisan,1331 15,Nisan,1915

MECİDİYE

     Şahâmeti milletin nişaneyi iftiharı: Gaybubetinde bugün teessüften ziyade bir hissi fedakârı duyduğumuz bu sevimli gemi ka’r nisyana değil, sahifeyi şana geçmiştir.

* * * * * * * * * *

  Her millet, vukuatı azimesini abidelerle, takı zaferlerle ruhuna, hatırasına ile-l-ebed nakş etmek ister.   Cihanı medeniyetin bütün müzeleri harb, zafer, inkılâbât, meşâhîri âsâr ve metrukatıyla doludur. Bunlarsız, eslâfı hakkıyla takdir ve ihata efradı ümmet için müstehildir. Düşman tarafından atılıp toplanabilen mermilerle ele geçirilen demire ait düşman levazımından, âlemi İslam’da vukua gelecek pek büyük inkılâb ve intibaha bir mebdei hayra olan cihadı ekber için pûlâd bir abidei şan ve zafer inşasını mecmua hararetle temenni eder.

İNGİLTERE’NİN AHLÂK CİHETİYLE İFLASI

     Geçen gün elime geçen bir İngiliz gazetesinde “meraklı bir muhakeme” serlevhalı bir fıkra görmüştüm. Bu fikre, Osmanlı seyr-i sefâin idaresinin malı olan “Binbaşı Rıza Bey” adlı bir geminin İngiliz ganâimi bahriye muhakemesindeki muhakemesine ait bir ilanı ihtiva ediyordu.      İngilizlerin bu gemiyi, her türlü hukuk ve kavaidi beynelmilel, hatta en basit kavaidi nezaketi bile ayakaltına alarak tevkif ettikleri zaman İngiltere’de bulunduğum cihetle işin geçirdiği garip safhaları az çok biliyorum.      İlanı harpten bir hayli zaman evvel seyr-i sefâin idaresi hesabına mubayaa edilmiş olan bu gemi; Tekne ve makinasında icra edilen bazı tadilat ve tamirat sebebiyle, harbi umumi ilan edildiği zaman İngiltere’de bulunuyordu. O aralık geminin tamiratı hitam bulduğu cihetle sevkine memur olanlar, bir iki gün zarfında geminin levazımını ikmal ederek harekete müheyya bir hale getirmişler idi. Fakat bu anda, İngiltere hariciye nazırı (Edward Grey, 1st Viscount Grey of Fallodon) nın o siyaset baykuşunun meşum bir emri, geminin hareketine mani olmuştu. Keyfiyet sefareti seniyye delaletiyle hariciye nezaretinden resmen istifsar edildi. Ve [geminin ilanı harpten evvel mi, yoksa sonra mı mubayaa edildiğine dair tahkikat icra edileceği] cevabı alındı.      Sefaretin bundan sonraki müracaatları tekmil “bir, iki güne kadar cevap vereceğiz!” İle geçiştirildi. Bu geminin hareketinde ben de alakadar idim. Çünkü cemiyeti muhteremeye ait pulları, hiç olmazsa kısmen bu vasıta ile sevk etmek istiyordum.      Her ne ise, son bir çare olmak üzere sefaret seniyye, harp dolayısıyla Belçika’dan İngiltere’ye gelmiş olan birçok fakir tebaayı bu gemi ile İstanbul’a sevk edeceğinden bahisle tekrar müracaat etti. Yine aynı cevap!      Bütün bu muameleler, Türkiye ile İngiltere arasında münasebatı dostane cari bulunduğu bir sırada oluyordu.      O zaman düşünüyordum. Elan da düşünüyorum; Acaba adil ve zayıfların hamisi olduğunu iddia eden İngiltere! Hangi hakka, hangi kanuna istinaden dost bir devlete mensup bir tüccar sefinesini tevkif ediyordu?      Buna cevap vermek hem kolay, hem de güç. Ben yalnız diyeceğim ki İngiltere bu ve atide izah edeceğim buna benzer daha birçok ef’âl ve harekâtıyla cihanı medeniyet nazarında “ahlak noktayı nazarından tamamıyla iflas” etmişti!      Bu güne kadar karada cereyan eden bütün harplerde etba’ edile gelen bir kaide-i külliye vardı ki bu da; Harbin ordular arasında icra edilmesi ve ilanı harb esnasında düşman memleketinde bulunan ecnebilerin can ve malının her türlü taarruzdan masun bulunması düsturudur.      Âlemce kabul edilmiş olan bu düstur medeni ve insaniyi bu gün, hiçbir hükümet İngilizler kadar çiğnememiştir.      Hatta İngilizlerin dessâs politikasının sevk ve icbarıyla bugün düşmanlarımız arasında bulunan şarklı “Cayunya [Çhandigarh]” bidayeti harpte neşir ettiği bir beyanname ile İngiliz vahşilerine büyük bir ders vermek istediği halde, maalesef dünyada kendilerinden başkasına insanlığı bile çok gören o mağrur İngiliz heyulasını utandırmaya muvaffak olamamıştır.      Japonlar evvelce Rusya ile harp ederken ilan ettikleri gibi bu beyannamelerinde de şarklılığa has bir açık yürekle; harbin, işi, gücüyle meşgul olan sivil düşman tebaasıyla bir alakası olmadığını Japonya’da sakin Alman ve Avusturyalılara karşı hiçbir hissi husumet beslemediğini, Japonya yeniden gelmek isteyen düşman tebaasına karşı hiçbir tahdidat icra edilmeyeceğini ve bu gibi eşhasın mal, can ve haysiyetleri Japon kuvanının tahtı kefaletinde olduğunu ve her dakika Japon kanunlarının himayesini, muavenetini talepte serbest bulunduklarını ilan etmişlerdi.      İngilizlerin tabirince şarklı ve nim medeni sarı insanların bu hareketiyle medeni İngilizlerin atide izah edeceğimiz icraatı mukayese edilecek olursa bu makaleyi serlevha ittihaz ettiğim iddiada her halde haklı olduğum tezahür edecektir sanırım.      1 – Harp ilan edilir edilmez, İngiltere’de ve Avusturya, Kanada, New Zelanda’dan başka diğer bütün müstemlekatta bulunan 17 ila 55 yaşındaki bütün erkek Alman ve Avusturyalılar esiri harp sıfatıyla tevkif edildiler.      2 – Hiçbir Alman ve Avusturya kumpanyasına, ticarethanesine ticaretlerine devama müsaade edilmedi.      3 – Kânunuevvelde İngiliz müstemlekatında icrayı ticaret eden bütün Alman ticarethanelerine hükümet tarafından vaz’iyet ve bu ticarethanelerin sahipleri tevkif edildi ve bilhassa Hong Kong’da bu biçareler Çin hapishanelerine tıkıldı. Bunların malları, emlaki rakiplerine müzayede suretiyle satıldı.      4 – Almanya’nın Afrika’yı Garbi müstemlekatında İngiliz ve Fransız askeri tarafından zapt edilen mahallerin sakini, tamamıyla tevkif edildi. Malları yok bahasına satılarak kendileri yük gemilerine dolduruldu ve İngiltere’ye sevk olundu.      5 – Son zamanlarda İngiltere’nin Alman tahtelbahirleriyle abluka edilmesine mukabil olmak üzere tevessül ettiği tedbir, hukuku düvel kavaidinin havi bulunduğu sarahati katiyyeye rağmen bitaraf limanların nev-ummâ ablukası halini almıştır. Bu hususa dair elyevm cemahiri müttefikeyi Amerika ile İngiltere arasında teati edilmekte olan notalar ümit edilir ki hakkın, yani Amerika noktayı nazarının galebesiyle neticelenir.      Bu günün İngiliz hükümeti – ki sarih bir <ikiyüzlülük> ile güya hukuku mağsubeyi müdafaaten harbe iştirak ettiğini ilan etmiştir – kanun ve kavaidi mevcudeyi arzu ve keyfine göre evirip çevirmekten hiçbir veçhile çekinmiyor. Zaten bu hal zannı umuminin hilafına olarak öteden beri İngilizlerce bilhassa müstemlekat umurunda takip edilegelen bir meslektir.      İngiltere’ye Hindistan’ı kazandırmış olan <<Şarki Hindiye kumpanyasının>> reisi Warren Hastings on sekizinci asrın nihayetine doğru kumpanyanın tezyid varidatı zımnında Hindiye’de tabiri mahsusuyla haraç kestiği, binaenaleyh Hind prenslerini inanılamayacak ve işitilmemiş bir tarzda biçare ahaliyi soymaya sevk ettiği zaman, meşhur << Edmund Burke>> lordlar kamarasında ayağa kalkarak (*) Warren Hastings’i kanunu adalet namına itham etmişti.      1795 senesi Nisanının 23 cü günü lordlar kararlarını vermezden evvel Edmund Burke son nutkunu şöylece nihayetlendirmiştir;      <<Muhterem lordlar, eğer siz bu alçaklığa göz yumacak olursanız biz İngilizleri yalancılar ve dolandırıcılardan mürekkep bir millet olmak üzere damgalatmış olacaksınız. İngiltere’nin seciyesi ki – bu seciye bizi büyük bir millet yapmak için silahlarımızdan ve ticaretimizden fazla hizmet etmiştir – tamamıyla maf olacak ve ebediyen sönecektir.>> bütün bu ateşin muhacemata rağmen Warren Hastings berâet etmişti. Çünkü İngiltere’nin Hindistan’dan gelen varidatını üç milyon İngiliz lirasından beş milyona çıkarmıştı.      İşte İngiltere’nin sükûtu ahlakiyesi bununla başlar. İngiltere’nin eczayı asliyesinden olan biçare İrlanda bile aynı muamelenin zebunu olmuş ve milyonlarca İrlandalı İrlanda’dan kaçarak Amerika’ya iltica etmiştir. Bugün Amerika’da İngilizlerin mahiyetini cihana anlatmak hususunda en ziyade ileri gidenler bu İrlandalılardır.      Bugün İngiltere’de, Hindistan’da ve diğer müstemlekelerde İngiltere’nin yaptıkları işlere, <haydutluk>tan başka bir isim verilemez. Bu gibi işler medeni bir memleket işi değil, ancak haydutların irtikab edebileceği fazâyihtir. İngiltere bu harekâtıyla artık kendi mezarını kazmış bulunuyor.      Harbi hazır ne veçhile nihayetlenirse nihayetlensin, İngiltere maf ve mahkûmdur. İngiltere’nin harekât ve icraatı haziresi sukutunu aynen gösteriyor. İngiliz kablolarının dünyanın her tarafına yetiştirdiği yalanlar, İngiltere’nin zaafını gösteriyor.      Yalancılığı irtikab etmeyen, yalnız kuvvetlilerdir. Zayıflardır ki, ellerine gecen bir saman çöpüne bile sarılır ve yalanların cenahı zilletine sığınırlar. ___________________      (*) – 1780 Seneyi miladiye si.

          A.  Ş.

İSTİKLALİ OSMANİ HAKKINDA TETKİKAT

     Kadim târih nüvislerimizin (tarih yazarlarlarımızın) ekseri Sultan Osman namına 688 senesinde ilk hutbenin Karacahisar’da ve bayram hutbesinin dahi Eskişehir’de kıraat olunduğunu beyan etmişlerdir. Lakin bu güne kadar musadif (rastlayan) nazarımız olan bunlardan hiç biri ilk hutbenin mezkûr senenin hangi ayın kaçıncı gününe musadif olduğunu ve bayram hutbesinin îd‘inden (bayram) hangisine aid bulunduğunu tasrîh (açıkça belirtme) etmemişlerdir.      Yalnız Hayrullah Efendi merhum, birincisinin 688 senesi recebinin ikinci Cumasında kıraat ve îd hutbesinin dahi onu takib eden ramazan bayramında olduğunu yazmıştır.[1] Ondan sonra Osmanlılara dair Türkçe ve Fransızca yazılan bazı eser-i tarihiyede bu günler iktibâs (alıntı) olunmuşdur.      Bazı zevât (kişiler) Hayrullah efendinin şayan-ı ihticâc (kanıt göstermek) bir târihnüvis olmadığı fikrindedirler. Husus-u mezkûr, bu zevat tarafından bu merhumun yazdığı tarih hakkıyla tedkik olunub bir takım tarihi sehviyyât (yanlışlıklar, yanılgılar) tağlîtat (yanıltma) bulunarak bâlâdle (kanıt) işbat edilerek hasıl olmuş ve tayin etmiş bir fikir değildir; Bu fikirde olan zevatın ezhânında (zihinler) hüküm-ferma olan bu cereyanın sebebi hissiyata tabiyattan mâadâ suretle te’vîl (başka bir yorum getirme) olunamaz ve hiç bir delile müstenid (dayanan) değildir. Mâmafih (bununla birlikte) zevat-ı mezkura ihticâca salih olmadığı beyanıyla eser-i mezjurun kıymetini idrak ve bundan ahz-ı (alma) kuvvetle mezkûr aylık hutbenin merhumun gösterdiği 688 senesi Receb’in ikinci Cumasının hayalhanesinde vûcud bulmuş bir tarih-i mevhum olduğunu beyan ve iddia ediyorlar. Hayrullah Efendinin tarihi şayan tedkik bir eserdir. Merhum bu eserde tarih-i nokta-i nazarınca mühim bir çığır açmışdır. Evvel bâvel her padişahın devrinde şark ve garbde cereyan eden vukuat-ı siyasiye bir tafsil (ayrıntılı açıklama) beyan ve bunlarla o padişahın zamanı vukûâtı (olaylar) mukayese olunarak her kitabın nihayetinde siyasi ve ictimai bir fezleke yapmış ve muhakeme yürütmüşdür. Muhakematının bazısında musîb (isabetli, doğru) değilsede şâyân (layık, yaraşır) müsâmaha (hoşgörü). Lakin kendisinden sonra yazılan Osmanlı tarihlerinde bu meslek takib olunamamış ve bu sûretle nev’i şahsına münhasır (eşi bulunmaz, başka benzeri olmayan) kalmışdır. Merhum tarihine hammer’in [Osmanlı Devleti Tarihi, Joseph Von Hammer-Purgsta] tarih-i devlet Osmaniyesini esas ittihâz etmişdir (almak, kullanmak). Mâmafih bu eserin hülâsatan (özetle, kısaca) tercümesiyle iktifâ (yetinme) etmeyib Osmanlılara dair garbi ve Farsi ve Türkçe pek çok eser-i tarihiyeye müracaat ederek onlarda bulduğu mühim malumatı dahi ilave ederek eserini vücuda getirmişdir. Merhumun münasebat dolayısıyla ismini beyan ettiği meâhizlerden (kaynaklar) bazısı bugün mevcud ve malum ise de görülemeyeni dahi vardır. Bazen kendisince dahi müellif (yazar) ve ismi mechul kalan el-sünne’ jase’miz göre de muharrer (yazılı)”Tarih el-Osman” namı namı altında “tarih-i Tavaif-ül Mülk (kavimler) revm (maksad, taleb, istek)”unvanında bildirdiği birçok meâhizleri (kaynakları) dahi malum değildir ve görülememişdir.      Hayrullah efendinin bu eserinde pek mühim malumat tarihiyeye tesadüf olunduğunu işbat için bir kaç misal-i îrâd (getirme, söyleme) lüzumdur. Ezcümle (1) Karamanoğlu Muhammed bey “cimri” denilen kimseyi taht-ı Selçukiye iclas (tahta çıkarmak) için Konya şehrini zabt ettikde: Ba’dehu ( daha sonra, ondan sonra)divan tertib olunub tahrirât (yazı, resmi mektup) ve evâmir (emirler, buyruklar) cümlesi lisa-ı Farsi üzere yazıldığından lisan-ı Türki mahv olmak derecesine gelmiş idi. Binaenaleyh divanda kıraat olunacak evrakın mecmuai lisan-ı Türki üzere olub elsine-i (diller, lisanlar) saire ile tekellüm (konu؛ma) olunması muhkem (sıkı sıkıya, kuvvetli, sağlam, ihtimalli olmayan söz) yasak oldu.(2) diye Türk lisanı tarihince gayet mühim bir kayd da bulunur. Bunun meâhizi yakın zamana kadar mechul idi. Bu da merhumun beyan ettiği aylık hat tarihi gibi yalnız kitab-ı mezkurun rivayet ve beyanına münhasır kalıyor idi.      Bu rivayeti tevsîk (belgeleme, sağlamlaştırma) etmek üzere Anadolu Selçuki Devletinin vukûâtını (olaylar) en mifsal (dil,lisan) beyan eden ” İbn Bîbî”nin tarihi ile “tezekküre-I (ele alınma) Aksarayı”ya müracaat edilmiş isede mezkur eserlerde bu malumat görülememiş idi. Ahiren “yazıcı Ali”nin Türkçe Selçuknamesinde bu kaydın daha tafsilli (ayrıntılı açıklama) suretde muharrer bulunduğu anlaşıldığından malumat-ı mezkurenin ***mezkurdan iktibas olunduğu anlaşılmışdır.      (2)Selçuki sultan Gıyaseddin sâlis (üçüncü) Konya’yı istirdâd (geri isteme, geri alma) ve mezkur cimriyi izâle (yok etme) etdikten sonra: memleketi dolaşmaya çıkıb….sükud ve sultan oki hududuna takarrüb (yaklaşma) eyledikde…Ertğrul Gazi Sultan Alâeddin sâlis (üçüncü) ..i istikbale çıkıb bir kaç sürü koyun ve kaliçe (kilim) seccade (halı) musellu (vardırılmış, ulaştırılmış) hediyesini takdim eylediği sırada kendi evladından bir oğlunu dahi…sultan Gıyaseddin’in hizmetinde bulunmak üzere niyaz eylediğinden mes’ulü karin (yakın,eş dost) kabul olmuş idi…Sultan Alâeddin dahi ona Kahta nevahiyesinde bugünün ilini tîmâr (bakım) olarak sonraları tevcîhe (yöneltme) eylemişdir ki onun neslinden Halil bey ve Bayat bey ve Ahmed bey nam bahadırlar zuhura gelip Yıldırım Beyazid Han zamanında Malatya’da dergâh-ı hümayuna gelib kavim ve kabilelerini arz etmişlerdir.[3] Tafsili (ayrıntılı açıklama) Yıldırım Beyazid Hanın ahvalini beyan eden beşinci kitabda yazılmışdır[4]. Kezalik tarihi Osmanice mühim olan bu kayd zikir olunan ibn bini ve tezkirei Aksaray da mevcud olduğu halde yazıcı Ali’nin Selçuk namesinde aynen muharrerdir. Mamafih müneccim başı Ahmed efendi “câmi’el düvel”inde (toplayan)rum Selçukileri bahsinde bu hadiseyi beyan eyliyor ise de mukayeselerinde müneccim başıda Hayrullah efendinin tımar olarak verildiğini beyan etdiği bağının ili isminin olmadığı ve bu hususun Kahta nevahiyesinden birinin i’tâ olunduğu diye mühim bırakıldığı gibi sair cihetlerince dahi mühim farklar bulunduğu görülür.      (3) İran kıtasında hükümran olan devlet-i İlhaniyeden Gazan Han’ın islamiyeti kabulünden evvel Tatarların gerek İran’da ve gerek Anadolu’da icra ettikleri mezâlime (zulümlere) dair verdikleri tafsilat [4] dahi zikir olunan yazıcı zadenin Selçuknamesiyle Lütfi Paşa tarihinden iktibas olunuşdur. Mamafih mezkur tarihin ismi, dolayısıyla beyan etdiği meâhizler meyanında mezkur değildir. [5] Cenab-ı Osman Gazi’ye isnad olunub gayet manidar bulunan manzumei meşhure ilk evvel Hayrullah efendinin eserinde görülmüşdür.[6]. Yakın zamanlara kadar erbabı indinde bu manzumenin o zamanda aid olduğu şübheli idi. On üçüncü asır hicri evasıtında yaşamış olan vâkıât nüvis sahaflar şeyhi zade esad efendinin kendi yazısı ile muharrer bir mecmuasında görülmekten ibaret bir kademe malik bulunuyor idi. Ahiren bu manzume hicretin on üçüncü asrının nısf -ı ahîr (son yarısı) On birinci karnın (yüzyılın) rebi-i evvelini (ilkbaharını) idrak etmiş Şahnamecilerden “ta’lîk Zade Muhammed “in Sultan Murad Han Salise takdim ettiği “Şahname-i Hümayun” da mestûr (yazılı) olduğu görülmüş ve Hayrullah efendinin eser-i mezkurdan ahz eylediği anlaşılmış ve kademi bir derece daha tahakkuk (gerçekleşme) ve tebeyyün (ortaya çıkma, anlaşılma) etmişdir. [4] vehleten (ansızın) hatıra gelib bila da bast (yayma) ve beyan olunan emsal ile eser mezkurun derecei ehemniyetini temin ve isbat edilmişdir. Mamafij eser-i mezkur üzerinde kemal-i ciddiyetle icra olunacak tedkikat tarihiye mezkur misallerin mikdarını pek ziyade teksir edecek bu gibi mühim ve nâşiride (yayıncı) kuyûdatın (kayıtların) meâhizlere (kaynaklara) müstenid (dayanan) olduğunu tayin eyleyecek ve bazı zevatın Fikri gibi eser-i mezkurun ciddiyyetinden ârî (uzak) bulunduğunu isbat ve şâyân-ı ihticac olduğunu tayin ettirecekdir. Sultan Osman namına ilk hutbenin Karacahisar’da 688 senesi recebinin ikinci cumasında kıraat olunduğu hakkındaki ifadesinin dahi vesikaya ve meâhize müstenid (dayanan) olduğu tahakkuk edecekdir. (1)cild 1 sahife 40 (2)sa,0110 [3] C 1 S 112-113 [4]C 5,S 59 [5] C 2, S 10 mütercim:  Remziye Aylin Serinpınar

ALMAN DONANMASININ BİR ZİYAI

     Geçen hafta zaafında Alman donanması (SM U-29 ) numaralı tahtelbahrini kayıp etti. Alman erkanı harbiyeyi bahriyesi reis sanisi Amiral Paul Behncke’nin imzasıyla neşir edilen resmi bir harp raporu, üss-ül-harekesi olan limana çoktan beri avdet etmemiş olan U-29 numaralı tahtelbahirim batmış olması muhtemel olduğunu bildiriyordu. U-29 Alman donanmasının en iyi ve en büyük tahtelbahrinden biri olmakla beraber yalnız sefinenin ziyaı öyle mühim ve büyük ehemmiyeti haiz değildir. Çünkü Alman inşaatı bahriye tezgahları hatta İngilizleri bile kıskandıran bi misal mükemmeliyet ve süratleri sayesinde en çok dört beş ay zarfında bir değil birkaç tane tahtelbahre vücuda getirebilirler. Asıl mühim ve şayanı teessür ziyaı bu tahtelbahre kumanda eden kaptan Otto Weddigen ile maiyetindeki mürettebatın dahi sefine ile beraber gark olmalarıdır.      Weddigen yalnız Alman donanmasında değil bütün dünya bahriyelerinde emsali bulunmayan cesur, mahir bir tahtelbahir kaptanı idi. Harbi umuminin ilk ayında düveli muharebe tahtelbahirleri henüz pek şayanı dikkat icraatta bulunmadıkları bir zamanda, o vakte kadar yalnız Almanya’nın küçük SMS Hela kruvazörü bir İngiliz tahtelbahri, HMS Pathfinder namındaki İngiliz kruvazörü de Almanya’nın U-29 numaralı tahtelbahri tarafından gark olunmuştu. Kaptan Weddigen rakip olduğu U-9 sefinesiyle Heligoland sahillerinde tesadüf eylediği HMS Hogue, HMS Cressy, HMS Aboukir namındaki üç büyük İngiliz zırhlı kruvazörlerini eylül efrancinin 22 nci günü sabahleyin biri birini takiben kair-i bahre indirmeğe muvaffak olmuş, bu suretle tahtelbahirlerin o vakte ve şimdiye kadar yapabildikleri en mühim, en şanlı ve en büyük teşebbüsü vücuda getirebilmek şerefini ihraz eylemişti.      Genç Alman zabitanın müstesna bir muzafferiyet mahiyetinde olan bu muvaffakiyet azimesi ile beraber Alman tahtelbahirlerinin devreyi şan ve şerefi küşad edilmiş, aynı zamanda bütün denizlere hâkim olduğunu iddia eyleyen İngiltere, o yüzlerce sefaini harbiyeden mürekkep olan kuvvetli donanmasını, denizlerden çekerek harp limanlarına saklamağa mecbur olmuştu. Kaptan Weddigen:      Kaptan Weddigen’den en son neferine varıncaya kadar demiri salip nişanlarıyla taltif edilen ve Almanya ile dostlarının hürmet ve muhabbetini ve bütün âlemin hayret ve takdirini celb eyleyen U-9 bir müddet sonra, 13 Teşrini efranci tarihinde HMS Hawke ismindeki İngiliz kruvazörünü de torpilleyerek batırmağa muvaffak olmuştu.      Mezkur tahtelbahir sekiz on gün sonra yine şimal denizinde dolaşır ve batıracak bir İngiliz sefineyi harbiyesini ararken 21 Teşrinievvel efrancide Galieter ismindeki İngiliz sefineyi ticariyesine tesadüf etmiş, onu da batırmıştı.      Tahtelbahirler vasıtasıyla İngiltere’yi abluka altına almak ve İngiliz sefineyi ticariyesinin garkı suretiyle Büyük Britanya’yı açlığa maruz bırakmak fikri kaptan Weddigen’in bu İngiliz vapurunu batırması üzerine doğmuştur.      Kaptan Weddigen günden güne tezayüd eden bir maharet ve şecaatle, en müşkül ve tehlikeli teşebbüsata girişmeğe başlamış, 12 – 13 Kanunusani tarihinde İngiltere’nin Dover limanını zorlamağa çalışmıştır. Tahtelbahir, o sahillere serpilmiş olan yüzlerce torpiller arasından geçerek biri gece diğeri gündüz olmak üzere iki defa mezkûr limana sokulmağa uğraşmış, fakat her iki defasında da sahil bataryaları tarafından görülerek şiddetli bir ateşe maruz kalmıştır. Mamafih ikinci defasında Dover limanının seri ateşli toplar tabya edilmiş olan dalgakırana kadar yaklaşa bilmiş ve limanın methalinden içeriye, orada demirli bulunan sefaini harbiye üzerine torpil atmağa muvaffak olmuştur. Bu torpiller bir hasar ifa edememekle beraber bu vakada tahtelbahirler kumandanıyla mürettebatının ibraz ettikleri şecaat ve itidali dem hakikaten her türlü takdire seza idi.      Kaptan Weddigen’in tevâli eden bu muvaffakıyeti üzerine kendisine inşaatı henüz hitam bulmuş olan U-29 numaralı büyük ve mükemmel tahtelbahrin kumandanlığı tevcih edildi. U-29 son günlerde İngiltere’nin ablukasına iştirak eden Alman tahtelbahirleri arasında bir mevkii mümtazı işgal eylemiş ve İngiliz tüccar sefinelerinden birçoğunu batırmıştır. Weddigen bir ay mukaddem bir İngiliz vapurunu batırmadan evvel, mürettebatına son derece hissi muamele ve ihtimam göstermek suretiyle hissiyatı insaniyet karana ile de müellif bulunduğunu isbat eylemişti.      U – 29 un nasıl ve nerede gark olduğu hakkında henüz malumatı sahiha mevcut değilse de kahraman süvarisinin şimdiye kadar gösterdiği müessir besalet ve fedakârı ya bakılırsa icra ve ifası müşkül ve tehlikeli bir teşebbüsü mevkii tatbike vaz etmeğe çalışırken batmış olması muhtemeldir.      Muktedir ve şeci gemiciler yetiştirmekte hiç de mümsik ve bahhâl olmayan alman bahriyesinde cesur ve kahraman Weddigen’in yerine kaim olacak pek çok fedakar ve mahir zabitler bulunduğu için onun bıraktığı mevkiin boş kalmayacağı şüpheden varestedir.

Abidin Daver

0486_0041-89_Page_06İngiliz tayyarelerinin Alman kano otomobilleri tarafından defi ve tardı.

 

0486_0041-89_Page_08İki aslan yavrusu: Bitlis donanma şubesi hesap memuru Şevki Beyin pek genç olan mahdumları; Gönüllü olarak harbe iştirak ettiler.

0486_0041-89_Page_09Vazife fedaiyesi: şehid mağfur Gönen jandarma kumandanı Necati Beye ihtifalat.
Karasi dâhilinde Kazım namında bir şakinin epeyce müddetten beri dolaşıp durduğu birçok katlere cüret ettiği işitiliyordu. Şehri carinin on beşinci günü merasim ihtifaliyesini derç ettiğimiz Gönen jandarma kumandanı Necati Bey, melunu Manyasın Akdoğan çiftliğinde kıstırır. Cesur maiyetiyle beraber habis merkumun canını cehenneme göndermeğe muvaffak olur. Fakat sağ memesi üzerinden aldığı ceriha sebeb-i şehadeti olmuştur.

SEFAİN-İ HAVAİYEYE AİT. . . .

[sabık bir gemicinin düşüncesi]

     Sefain-i havaiyenin – her hangi nevi olursa olsun – şu son senelerde gösterdiği havârik-i terakki cidden kendi berk – âsâ sürat seyirlerinden bile kat kat efzun değil midir?      Fransa ile Almanya arasında başlayan tayyareler, zeplinler bombardımanı daha birkaç vakit evvel nazarı hayreti isticlâb eyler iken Alman havai sefaininin İngiltere üzerinde de arzı lika’ havl-nâk eyleyerek Büyük Britanya ahaliyi mağruresini <<korku dağları bekler.>> mısdakınca zulmetlerde mahzenlerde bekletmeğe mecbur etmesi, <<acep mümkün mü?>> denilirken nihayet muharebatı havaiyenin vukuatı rûz-merre yerine kaim olması henüz kaç aylık mesele? Ve nihayet, birkaç defadır okuyoruz ki: Alman kartalları denizlerin mâ-fevk-l-hayal birer canavarı demek seza olan Bahri Muhit postaları ve sefain muhibeyi harbiye üzerine de kanat germeğe başladı. Korkunç harp balonları nafakasını denizden tedarik eden bazı kuşlar gibi gemiler üzerine de hücum ediyor. Ve bu hücumlardan ziyansız kurtulanlar macerayı şükür ve minnetle hikaye ediyorlar.      Muharrir makale sefaini havaiye mütehassısı olmadığı cihetle şu kısa makalecikte bu zevata pek de müfid olacak fikirler dermiyanı cüretinden mehcur ise de denizde bir tekneyi kullanmağa az çok vakıf bulunduğundan kendi noktayı nazarından birkaç satır yazmak istiyor;      Sefaini havaiyenin terakkiyât meşhûdei maruzesi gösteriyor ki; Bu aletler pak az müddet sonra – ihtimali harbi hâili umumiyi takip öylecik birkaç aylık devreyi mesaiden sonra – sürati azamiye ile mesafatı baideye posta ve yolcu nakil eylemek hizmetinde kullanılabilecektir. Halbuki: Mesafatı baide seferleri icra eyleyen sefaini havaiye mutlaka tıpkı sefaini saire gibi hesap yani seyri sefine memurlarına arzı ihtiyaç edeceklerdir. Bu hizmet için ise en elverişli ve muktedir zevat ancak sefaini bahriye kaptan veya seyri sefine memurları olabilir.      Filhakika, seyri sefaini havaiyi ilmi ve havai kılavuzluk birçok cihetlerce sefaini adiye noksanından tahlif etmek lazım gelir. Dediğimiz safhayı terakkinin tecellisinde sefineyi havaiyeyi sevke memur zat vazifeyi mülahiyeyi deruhte etmiş olacağı gibi, süvariyi havainin uğraşacağı yalnız bir unsur – yani hava – mevcut olmasına rağmen mehaliki melhuza – gayri meriyet yüzünden – daha müteaddit bulunacaktır. Mevsim ve mevki ve ahvali gayri mutadiye nazaran muhtemel ve hüküm-ferma olan rüzgarlar ile ahvali havaiyenin bütün avarizesine ait malümatı mükemmeleyi sahibiyeti havaiye erbabı için lüzumu kati dahilindedir.      Gemici için akıntılar ve medd ü cezr ne ise tayyareci veya baloncu için de rüzgârlar odur. Yalnız şurasını düşünmeliyiz ki; rüzgarlar süratlerinin nispeten çok fazlalığı ve tahvilata fazla istidatlarına nazaran bunları dahili hesap etmekte daha ziyade dikkat, basiret ve sürate ihtiyaç vardır.      Kuvvetli rüzgarların sefaini havaiye üzerine icra edecekleri tesir bu sefainin sistemleri ile süratlerine mütebeddildir. Tabii umumun dahi malumu bulunduğu üzere balon sistemindekiler hacimlerinin büyüklüğü ve süratlerinin azlığı yüzünden muhalif cereyanlara karşı fazla müteessir bulundukları halde tayyare sisteminde olanlar daha seri ve rüzgara daha az sathı temas arz etmekte bulunduklarından diğerlerinden çok az müteessir olurlar.      Ancak meselenin en mühim kısmı sürat cihetidir diyebiliriz. Mesela, balon sisteminde sefinei havaiyeye tayyare kadar sürat verilebilmiş olsa ikisinden balon sisteminde olanı denizler üzerinde icra edilecek uzun bir seferi daha emniyet, daha büyük ümid-i muvaffakiyetle kabul edebilir. Tayyarelerin gird-bâdlara, sağanaklara karşı zafiyeti daha ziyadedir. Ve <<hava uçurumları>> veya <<kuyuları>> denilen mevkilerde büyük hacimde ve <<havadan hafif>> sefain için tehlike az olduğu halde tayyarelerle bu mevkilere tesadüfen birçok emsali görüldüğü veçhile netayiç facia hasıl etmesi daima muhtemeldir.      <<havadan hafif>> usulünde bir sefinei havaiye ile kuvvetli rüzgarlara tesadüf olundukta vukua gelecek netice, tıpkı bir yelken veya bahar sefinesiyle akıntıya tesadüfte olduğu gibi, <<havadan hafif>> sefinenin seyrinden inhiraf ettirilmesi olacaktır. Ve bu taktirde, nasıl bir gemici, mevkii tayin etmek ameliyesini icra etmedikçe akıntının sefinesini ne cihete sürüklemiş olduğunu anlamağa muktedir değilse, balonun sevk ve idaresinden mesul zat da aynı suretle ale-d-devam rasadat-ı felekiyye ile tayini mevki eylemedikçe müsâdif olduğu rüzgarın cihet ve zannını ve süratini takdire muktedir olamayacaktır. Rüzgarlar vakit vakit deniz akıntılarından ve medd-ü-cezr cereyanlardan daha süratle hareket eylediklerinden balon kaptanları için deniz kaptanlarından daha çok ve sık defalar tayin-i mevki ihtiyaç görülür.      Her ne kadar berrak havada arazi üzerinde tiran olunurken baloncu için rüzgârın sürati ve cihetini tayin edebilmek kolay olursa da, lakın bir kere deniz üzerine ve sahilin görülemeyeceği mesafata çıkılır, sis veya bir bulut tabakası üzerinde bulunulur veyahut her hangi bir sebepten dolayı mevad-ı sabite rü’yet olunamazsa rasadat-ı felekiyye ye arz-ı ihtiyaç olunmadan rüzgârın cihet ve süratini tayin edebilmek mümkün olmaz.      Çünkü şurası der-hatır olunmalıdır ki, rüzgâr ne kadar şedit olursa olsun balondakilerce kuvveti asla his edilemeyeceği gibi, tayyarelerde na-gehâni ve muhalif vaziyette bir sağanak suretinde tehacüm eylemedikçe – tiran halinde – bir tesir yapamaz.      Diğer cihetten, seyr-i sefâin havai memurları bi-n-nisbe çok sık mevkii sefine tayini mecburiyetinde bulunmalarına rağmen, bahriyeli meslektaşlarına karşı diğer bir suhulete mazhardırlar. Baloncular bu hususta icrayı rasad edebilmek üzere daima açık bir sema bulabilir ki; bunun için de sis veya bulut tabakasının üzerine yükselmek kifayet eder. Bundan başka Doktor Berling Maier gibi bazı zevatın ihtira veya ıslâha uğraştıkları pusulalar muvaffakıyetle mevki tatbike konulabildiği halde havai bir sefine memurunun vazifesi pek ziyade suhulet kesb eyleyecektir. [1]      Ma’rûzât-ı sâlifeden başka: Sefâin-i bahriye ye rüçhan nokta-i nazarından, balon ve tayyarelerin muhalif hava cereyanları fevkine suud edebilmeleri de kabil olur. Çünkü Herkesel nam zat tetkikat-ı ilmiyesine göre diyor ki; Sath-ı arzın fevkinde ahval-i mihânikiyye ve derece-i hararetçe mütebeddil üç tabaka-i hava vardır. Diğer bir kısım müdekkik-ane göre dahi sath-ı arza nazaran muayyen bir irtifada hararet-i havaiye bir aksdir. Yani hatt-ı istivâ üzerinde soğuk ve kutuplarda sıcak bulunurmuş. Eğer bu beyanat sahih ise o tabakat havaiyedeki cereyanların sath-ı arza yakın olanların ma’küs bulunması da akvayı ihtimalattan değil midir?      Bahriye gemicileri asla evvelce fark ve müşahedesi mümkün olmayan kayalar ve sığlıklar üzerine düşüp mahv olmamak üzere akıntıların sürat ve cihetlerini bilmek mecburiyeti katiyesindedirler. Havai gemiciler için ise böyle bir mecburiyet yoktur. Havai gemici, kendisini tutan unsurun umkunu daima tezyid ederek bir arıza-i arziye ile tesadüm tehlikesinden kurtulmağa her an şüphede mukadderdirler.      İskandil altı gemici “bahriyeli” için ne ise baloncu için de <barometre> o demektir. Yek nazarda barometre altındaki umk havaiyi baloncuya gösterir. Hususiyle elde bir “barograf” yani yazıcı barometre olduğu halde bütün seferde kazanılan irtifaatı görmek mümkündür. Bununla beraber yalnız barometre irtifaattaki tebdilatı tamamıyla kabili itimat derecede sürat kafiye ile irâe edemediğinden suud veya sukutun daha evvel haberini vermek üzere birkaç alet daha ihtira ve tertip olunmuştur.      Bu cümleden olarak mizanül-harârenin dahi seyr-i sefain havaiye cihetince alat-ı müfideden olduğunu zikr edelim. Hususiyle <<havadan hafif>>lerde mizanül-harâre barometre ile teşrik-i faide eyleyerek sefinenin kuvveyi sebhiyesini dahi iş’ar eder.      Sefainin süratini, yani kat ettiği mesafeyi irâe eden paraketelerin daha mükemmelleri her halde bundan sonraki sefaini havaiye ye tatbik olunacaktır.      Zan olunur ki; esfâr-ı baîde icra eyleyecek sefaini havaiye kaptanlarına deniz kaptanlarının kullandıkları fazla adette haritalar lüzumdur. Hava haritalarının ise deniz haritalarından hüviyetçe dahi tahlif edeceklerine şüphe yoktur. Hatta seyr-i havai haritaları seyr-i bahri haritalarının ma’kûsu bulunacaktır. Seyr-i bahri haritalarında yalnız sahil-i bahr ile baharın bütün ahval-i hususiyeti irâe olunduğu ve arazi kısmı boş bırakıldığı halde seyr-i havai haritalarında bil-akis deniz kısmı büs bütün boş kalacak (tabii ka’r bahrin müşahede olunabileceği kısımlar müstesna), ahval ve âlâmet arazi tersim kılınacaktır.      Bu ahval ve alamet ise arazinin teşkilatı tabiiyesi ile arz eylediği renk mutadı demek olup arazinin arz ettiği renk hususiyle menâtık mu’tadla da mevâsime nazaran tahlif ettiğinde tabii aynı kıtayı arazinin her mevsime göre haritaları da yapılacaktır.      Bahriye haritalarındaki medd ü cezir ve akıntı cereyanları yerine hava haritalarında hükm-ferma olan rüzgârlar, cereyanlar kaim olacağı gibi nâ-gehâni sağanakların, girdapların, yukarı veya aşağı cereyanların, hava kuyularının mevcut olması icab eyleyen veya malum olan mevâkide işaret olunacaktır. Tabii vazii mevâdd-ı muhtelifenin irtifaları ve her kıtayı arazi üzerinden esnayı mürûrda salimen takip edilecek irtifaları da bu meyanda bulunacağı gibi seyr-ü sefain havai kesbi umumiyet edince şüphesiz sefain için mevzuu fener kuleleri, şamandıralar vesaire nev’inden alameti seyriye dahi nazarı itinaya alınacaktır.      Sis hususu dahi mütalaatı amikiyi icab ettiren manidendir. Hususiyle tayyareler hakkında sis daha muhaliftir. Tayyareler balonlar gibi icabında makinalarını durdurarak kendilerini havaya terk edemezler. Ya sürati mutadları ile yollarına devama veyahut her hangi bir tehlike ihtimaline rağmen mutlaka sukut eylemeğe mecburdurlar. İşte bir gemicinin deniz gemiciliği ile hava kaptanlığı arasında düşünebildiği farklar veya münasebetler bundan ibarettir.      Mamafih: Adeta bir hüviyet-i müthişe alatı terakkiyat-ı medeniye nazarımızı şiddetle istikbali karibe celb ediyorlar.   [1] – Kiel şehri rasathane-i İmparator iyesi muallimlerinden bulunan mûmâ-ileyh iddia eyliyordu ki; İhtiraına uğraştığı bir pusulanın – lakin ancak rasat leyliye ameliyatına tatbiki – iki dakikalık bir hesap ile mevkii sefineyi birkaç mil dâhilinde tayin ettirecektir. Ali Rıza Seyfi

0486_0041-89_Page_10Mülâzım-ı evvel Mustafa Necib Efendi; beş on neferiyle Süveyş’i ilk geçen kahraman. Düşmanla süngü süngüye gelerek şehid olmuştur.

Bahriye mesailerinden:

MUHAREBEDEN SONRA ZIRHLILAR

     Son harp, bahriye âleminde ne gibi inkılâba bâdî (sebep) olacaktır? Hadiseler tamamen tetebbu (araştırma) edilmeden kanunların keşfi mümkün olamayacağı için bu suale şimdiden sarih (açık) ve bütün şümûlüne (içine alma) haiz bir cevap verilemez.      Mamafih şunu ıtmi’nân (emin olma) ve katiyetle söyleye biliriz ki Battle of Tsushima “1905” harbinde tahaddüs (sezgi) edenler kadar bu harbin de mühim neticeleri vardır. Hatta bunların izlerini şimdiden fark edebiliyoruz. Daha ileri giderek yine haber verebiliriz ki izlerini şimdiden keşif ettiğimiz neticelerin 1905 den itibaren hudûse (sonradan meydana gelme) gelen bahri inkılâbla tamamen münasebeti vardır. O halde biz şu eski inkılâbın esaslı hatırlarını çiziverelim.   Battle of Tsushima harbinden mütehassıl (meydana gelen) neticeler üç noktadan kendisini gösterdi:      1 – toplar      2 – sürat      3 – sefineler      Şimdi bunları izah edelim;      1 – Toplar: deniz meydan muharebelerinde en büyük işin o zaman için en büyük nev’inden olan 3,5 likler tarafından görüldüğü ve 152 milimetrelik batarya toplarının zırh levhalarına karşı tesir icra etmediği anlaşıldı.      O zamana kadar zırhlılara başta ve kıçta ikişer olmak üzere dört 3,5 likle yanda da on iki – on altı 152 lik ve torpido muhriplerine karşı kullanılmak üzere 37 – 76 milimetrelik küçük toplar tabya ediliyordu.        Battle of Tsushima harbinden alınan derslere tebaten ilk inşa edilen dretnot adlı zırhlının silahları şöyle oldu; yalnız on adet 3,5 lik ve torpido hücumlarına karşı da yirmi yedi adet 76 lık küçük top. . .      2 – sürat; Tsushima harbinde Rus filosunun Japon donanmasından daha az sürate malik oluşu kendisi için zarardan başka bir şey vermemiş ve Amiral Kamimura’nın kumandasında olan zırhlı kruvazörler filosu – toplarının nihayet 2,3 milimetrelik oluşuna mukabil – sürati sayesinde çok iş görmüştü. Binaenaleyh o zamana kadar 17 – 18 mil süratle hareket edebilen zırhlılara 20 milden aşağı olmamak üzere sürat temini düşünüldü.      İşte ilk dretnot bu noktadan da, evvelce inşa edilen zırhlılardan ayrıldı. Buna dört adet türbin makina vaz edildi. Bunlar 23,000 beygir kuvvetinde idi. Sefineye hiç zorlamadan 21 mil sürat verebiliyordu.      3 – sefine; Bu üçüncü netice birinci ve ikinci neticelerin mahsulüdür. Dört adet 3,5 luk yerine on adet taşımak ve azim bir sürate malik olmak mecburiyeti tabiatıyla sefinenin daha büyük cesamette olmasını iktiza ettirirdi.      O zamana kadarki zırhlılar nihayet 15,000 – 16,000 tonilatoluk idi. Dretnot 18,200 tonilato cesametinde idi.      İşte Tsushima harbinden tahaddüs eden inkılâbı şu satırlarla hülasa ettik. Şimdi 1915 harbinden doğacak neticelerin keşf edebildiğimiz izlerini gösterebiliriz.      Bundan epeyce evvel yazmış olduğum bir makalede [*] bahriye toplarının çap noktasından nasıl büyüdüğünü ve bugün 3,5 lukların yerine 343 – 356 hatta 380 milimetrelik toplar tabya edilmeğe başlanıldığını göstermiştim. Bunlar henüz harp başlamadan evvel vücuda gelen tekâmül mahsulleridir ve yeni çeliklerin gittikçe mukavemeti artmasından tahassül etmiştir. Bundan yirmi gün kadar evvel varit olan bir telgraf Amerika hükümetinin Pennsylvania namındaki zırhlısının denize indirildiğinden bahis ediyordu. 31,900 tonilatoluk cesametinde olan bu sefinede on iki adet 356 lık top vardır ki üçer üçer dört kuleye mevzuadırlar (konulmuş). Altısı başa altısı kıça ve on ikisi birden iki tarafa ateş edebilir. Bir topun namlusu 63,3 tonilatodur. Beher mermi de 563 kilogramdır. Bir buçuk dakikada bir defa ateş edebilir. Merminin sürati ibtidaiyesi 793 metredir. Dokuz kilometrelik mesafeden kırk santimlik çeliği delebilir. Borda ateşi 7,870 kilogram tutuyor. Bu öyle bir san’ât Bedia’sıdır ki 1905 te inşa edilen dretnot nev’inden iki üç zırhlıyı mahv etmek kudretine her zaman haizdir.      İkinci san’ât bediyesi de pek yakında denize indiriliyor. Bu da Almanya’nın SMS Ersatz Yorck zırhlısıdır. Güvertesinde 380 milimetrelik sekiz adet top taşıyacaktır. Beher top 83,7 ton ağırlığındadır. Her birinin sürati ibtidaiyesi 890 metre, sıkleti 760 kilogramdır. Dakikada bir defa endaht eder. Barut hakkı 277 kilodur. Dördü başa, dördü kıça, sekizi birden her iki tarafa endaht edebilir. 20 hatta 25 kilometrelik mesafeye kadar mermi fırlatabilir ki kendisini düşman ateşinden masun bulundurduğu halde hemen hemen bir filoyu tahrip etmek kudretine her zaman haizdir.      İşte iki misal ki harpten evvel yürüyen bir fikri, bir tekâmülü izaha kâfidir. Acaba harpten nasıl neticeler doğacaktır? Şimdiye kadar büyük bir deniz muharebesi olmadı. Bahr-i Muhit-i Kebir’de (Pasifik Okyanusu) iki güzel Alman zırhlı kruvazörünün garkı ile nihayetlenen meşum bir çarpışmadan bahis etmek istemem. Çünkü iki taraf kuvvetlerinde en az bir nispet bile yoktu. Alman kruvazörlerinin en büyük topları 21 santimetrelik, İngiliz kruvazörlerinin 305 lik ve kim bilir belki birçoğu da 343 milimetrelik idi.      Battle of Heligoland Bight (1914) Helgoland açıklarındaki muharebeyi de hatırlayabiliriz. HMS Aboukir’ın ziyaı 343 milimetrelik topların mermileri karşısında 15 – 18 santimlik çelik levhaların bir kâğıt kadar ancak hükmü olduğunu gösterdiği gibi süratin de ehemmiyetini izhar etti. İngiliz kruvazörleri yek-nesak (tek düzen) olarak 30 mille koşuyorlardı. Alman kruvazörleri, küçük HMS Aboukir’ın 25 mil süratine iktifa mecburiyetinde idiler.      Demek oluyor ki bu harpten sonra;      1 – Toplar daha büyük imal edilecek.      2 – Sürat daha ziyade tezyid edilecek.      Daima harb Bediaları vücuda getiren Krupp fabrikası müstakil zırhlılar için daha şimdiden top hazırlıyor. 406 milimetrelik olan bu topların bugün elli çapında bulunanları isağa (kalıba dökme) edilmektedir ki namlusunun tûlu yirmi metreyi tecavüz etmektedir. 383 kilogram barutla endaht edilen beher merminin sıkleti 920 kilogram ağırlığında bir çelik kitlenin bir saniye zarfında bir kilometreye yakın mesafeyi kat etmesi!. . .   Bu ne harikadır. Aynı zamanda bu gülleler sürat ibtidaiyesi dâhilinde bir bir buçuk metreye yakın çelik levhaları da delebiliyor! . . .      Şimdiye kadarki tekâmül nazarı dikkatten uzak tutulmamak şartıyla hüküm edebiliriz ki mütekabil (kabul eden) zırhlıların topları muhakkak surette bunlardan olacaktır. Düşününüz on adet 406 milimetrelik top taşıyan bir zırhlının borda ateşi dokuz on bin kilogram tutuyor. Beher merminin yirmi kilometrelik mesafeden aşağı kat etmeyeceği de teemmül (düşünce) edilsin. 1905 harbinden sonra nasıl adi zırhlıların hükmü sakıt olduysa, 1915 harbinden sonra şimdiye kadar inşa edilen zırhlılar düşecektir. Şimdiye kadar zırhlılara 21 – 22 mil yol verilebilir. Buna mukabil daha az top taşımak şartıyla kuvvetli zırhlı kruvazörler inşa edilmektedir ki bunların bir saatte kat edebildikleri yol 28 – 30 mil kadar tutmaktadır. Bu harpten sonra zırhlılarla zırhlı kruvazörlerin birleşeceği anlaşılıyor. 38 liklerle mücehhez HMS Queen Elizabeth zırhlısı 25 mil yapmaktadır. Hiç şüphe yok harpten sonra bu 28 – 30 mile kadar çıkacaktır. O zaman her biri mesela 28 mil ile koşan ve beherinin üzerinde 8 – 10 adet 406 milimetrelik top bulunan dört beş zırhlı bu günkü Fransız donanmasına bile meydan okuyacak derecede dehşetli bir kuvvet teşkil edecektir.      Zırhlılar bu hali alacak! Pek âlâ! Ya tahtelbahirler, onlar ne olacak?      Evvela şunu haber verelim ki tahtelbahirler – bazılarının zannı gibi – henüz zırhlı inşasına nihayet verdirecek bir mahiyet alamamışlardır. Şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da zırhlılar en büyük rolü oynayacak ve “yegâne harp adamı” vasfını muhafaza edeceklerdir. Tahtelbahirlerin en büyük noksanı körlüğü falan değildir. Doğrudan doğruya süratleridir. Bugün deniz altında 10 – 12 mil sürati tecavüz edemeyen bu harp aletlerine ne zaman 20 – 30 mil sürat verilmek mümkün olursa zırhlılar karşılarında rakip bulmuş olacaklardır. Ve hiç şüphe yok harpten sonra en ziyade buna çalışılacaktır. [*] – donanma mecmuası, numara: 65/12 <<denizin 28 likleri>> makalesi. Yekta Bakır

0486_0041-89_Page_15Alay 73 tabur 2 bölük 1 kumandan Yüzbaşı Rıfat Efendi askeri tombazlara irkâb ederken düşman hedefi olmuş aslan bir şehid.

 

ŞİİRLER

“Türk edebiyatının tarihi” derslerinden

Fetret hengâmesi

Ve

MUALLİM NACİ

     Naci Sultani (lise) talebesine “şairlerimize dair dahi sureti münasebede ma’lûmât” verdiğini söylüyor; Ve eski şairlerimizin eserlerinden aldığı numuneler için şu satırları yazıyor:      İntihabatım (seçme) yalnız mânâya nazarla değildir. Lafz (söz) ve mânâsı muntazam söz bulmağa çalıştım. Sade mânâsı hoşça olan bir sözü böyle bir mecmuaya niçin derç etmeli. Maksad aslı şimdiki tarz-ı edebiyatı te’yiddir. Mesela imâleli (vezne uyma) nehâfelı (zayıf) bir takım beyitler irâdi bu maksada nasıl tevâfuk edebilir.      “vakiâ (gerçi) eslâfın (yerine geçilen) nakayis (makineler) lafziye yi müştemel (içine alan) bulunan iş’arında da bizim için görülmesi lazım bir hayli maâni-i (lügat ilmi) latife bulunabilir. Fakat onları göstermek bu mecmuanın vazifesi değildir.”[***]      Bu satırlarda Naci’nin edebiyat için hangi noktadan çalıştığı – teşrih (açma) edilmeden – meydana çıkar. Naci, Hamdi anlayabilmiş miydi?      <<güzel ve nev-zuhûr (moda) >> saffetlerini verdiği bu ebediler için onun uzun uzadıya fikir serd ettiğine tesadüf etmedim. Naci’de biraz fazlaca his edilen <hod-pesendlik (kendini beğenmişlik)> buna mani idi. Etrafındaki cahil adamlar onu çok şımartmışlar ve:                    Bu şive üzere kimin haddidir bilen maânî? Diyecek derecede küstah yapmışlardı.      Bütün bunlara rağmen onun birçok manzumelerinde Hamid’in üslubundan izler görürüz. “Telâtum” (dalgalanma, çarpışma) ünvanlı eserinden şu satırları okuyunuz:          Ey bâd kesilme imtidâd et          Az geldi bu kuvvet iştidâd et          Sun şiddeti durma, eyle ibraz          Karşında var işte bir ser-endâz          Derya eyle beni bir temaşa          Senden edecek miyim tehâşâ          Bir damla gözümde en büyük mevc          Vermez bana korku böyle bin fevç          Gönlüm büyüyor ta’ziminden          Pür cûş oluyor Telâtum’dan          Şiddetle atıl ki kasd-ı can et          Keştiyi batır da imtihan et          Rahat durulur mu böyle canla          Çarpışmalıyım bütün cihanla! . . . .      Başka bir manzumesinin şu beytine de bakınız;                Etmiş seni de karîn hayret                Hayret içinde bir esaret! . .      Uzun uzadıya misal getirmeğe ne hacet? “Hamiyyet” manzumesi Hamid’in tarihi temaşalarını meşk (yazı örneği, alışmak) ittihazıyla yazılmamış mıdır?      Demek Naci, Hamid’in üslubunu taklid etmiştir. Hiç takdir edilmeyen şey taklit olunur mu? Binaenaleyh iddia ederim ki Naci, Hamid’in kudret ve azametini idrak etmiştir. Maksadım bunu göstermektir. Yoksa taklide uzandığı büyük adamın kâ’bına (küp, topuk, birinin üstünlüğüne erişememek) erişememesi başka bir şeydir. Zaten Naci şöyle dursun doğrudan doğruya Hamid’in tam mukallidi olmak istiyenlerin hangisi muvaffak olabilmiştir?      Bir şey daha öğrenelim; Naci şair değil midir?      Tanzir (benzetme) edildiklerini gördükçe içine düştüğü lafzi oyuncaklarını, meyhane ve ırkatur gazellerini yâd edecek değilim. “Şerare”yi “Firuzan”ı dolduran lafların edebiyatla hiçbir münasebeti yoktur. Sünbülzade’nin herzelerinden (saçma laf) şikâyet eden Naci de bizzat bunu takdir ediyordu. Ne çare ki ona şöhret kazandıran bunlardı ve o bir şöhret budalası idi.      Fakat. Naci elbette bir şairdir. Hele Nabi’ye ve emsaline şair ünvanı verildikten sonra. . .      <<Ateş pare>>sinde zararsız şiirleri vardır:          Gül kadar bahtiyar olaydım ah         Ben dahi sinene bulurdum rah.          Gül değil, kailim denen olayım,          Tek o pestane dest-zen olayım…          Bana gösterme göğsünün gülünü,          Bitirir gönlümün tahammülünü,          Dilde bir vird sine zib olsa,          Sana güller gibi karib olsa          Gül takılsın da göğsüne böyle,          Ne için dil takılmasın? Söyle!          Veririm ben de bir güzel gül nev,          Ne olursun biraz da gül beni sev!          Kaçma ey Nev-bahar bağ dilim,          Örselenimiz kalk, hazan değilim!      Satırları Nedimane şu halikleri haiz değil midir? Şu beyti tekrar ediyorum;      Kaçma ey nev-bahar bağ dilim      Örselenimiz kalk, hazan değilim!      Hamid’in Bedialarından sonra – sevgili cenabımızın nefis hayali şiirleri müstesna – edebiyatımızda yalnız <<passable zararsız>> manzumeler görünmeğe başlamıştı. Naci’nin bu ve bu gibi eserleri niçin onlardan sayılmasın? Bahusus doğmatistliği bıraktıktan sonra. . .      Ot sinirlerin hâkim olmadığı takdir elhân ve demdeme gürültüleri henüz vukua gelmediği zamanlarda üstadı Ekrem bile Naci’ye şair demekte tereddüt etmiyor, manzumelerini <<talim-i edebiyat>>a almak, gazellerini tahmis etmek gibi teveccühler ibraz ediyor. Hatta daha ileri giderek ateş pare sahibinin kalemine <<ney hüseyni nevâ>> diyordu.      <<Dicle>> için yazdığı manzumeden birkaç parça okuyalım;          Yadın ol suya uğradıkça rahi          Kesilir sathı Dicle mahşer mevc          Sedrah olmak istedikçe kahya          Cenk eder sineklerle leşker mevc. . .          Cûşe başlar görünce sel dilm          Laubali revişli enhârı          Akar enhâra mai meyl-i dilm          Severim ser-hôşâne reftârı          Nedir ey cevvi hoş revişi, bu şitab?          Acaba Basra Körfezinde ne var?          Durma, git git ki etti halik ab          Bahri nehir revana cây-i karâr. .          Bende bir başka cevvi coşanım          Nice vadiden eyledim cereyan          Firkat-i bahr ile hurûşânım,          Bende senden ziyadedir feyzan!          Feyzanın tezâyüd ettikçe          Tuna cûş eyliyor hayalimde;          Tunalaştın gözümde gittikçe

  • * * * * * * *     [*]

Acaba hangi asrın âsârı?          Ne bu viraneler sahilde?          Oldu nakşi hayalime sâri          Kaldı yer yer harabeler dilde. . .          Olsa kâşâneler kenarında          Tazelense ümîd-i istikbâl          Olsa mamureler civarında          Ne güzel arzu, ne tatlı hayâl! . .      Malûm Naci’nin bu zararsız manzumelerinde gördüğümüz en büyük kusur sonlarında <<Sagesse hikmet>> yapmasıdır: Şam garibanda, feryadda, kuzuda, hülasa hemen ekserisinde bunu görüyoruz; Aynı şeyi Fikret Beyin ___________________________________      [***[ – Osmanlı şairleri, sahife 5    [*] – Ateş pare’de böyle seferden ibaret satırlar var; sansürün çıkarmış olduğunu zan ederim.

0486_0041-89_Page_15.jpg-2

Yetmiş üçüncü alay müftüsü Ali Rıza Efendi: hengâmeyi harpte alayını teşci ederken mitralyöz ateşine maruz kalan şehid mağfur.

HARBİ UMUMİDE RUSYA’YA BİR NAZAR

Muharriri: Ebu El Fuad Refik

Rusya memaliğinde bulunan hutut-l harekât ve muhtelif dar-ül-harekât

     Rusya devleti menafinin hem hudut olduğu diğer Avrupa devletlerinin menafisiyle kabili telfik olmadığı nazarı mütalaaya alınırsa devlet müşârün-ileyhâ daima müttefik devletlere karşı harp etmek mecburiyetinde bulunduğu anlaşılmış olur.      Rusya’nın Avrupa devletleri hücumuna maruz olan hududu garbiyesi Tuna’dan Neman’a ve buradan Prut nehrine kadar imtidad edip takriben 3960 kilometre tûlundadır. İşbu hududun hemen iki sülüsi deniz, nehir, bataklık, cesim ormanlar ve tahkimatı sun’iye ile setr edilmiş olduğundan hududu mezkûrun açık kalan kısmı mütebakisini Rusya’nın iki milyona karib bulunan ordusuyla sureti matlubede işgal ve müdafaa etmek mümkün olabilir.      Rusya’nın Tulça’dan Tuna’ya kadar mümdet olup 3960 kilometre tûlunda olduğu beyan olunan hudud garbiye si atideki on adet başlıca hatt-l harekât vasıtasıyla kat olunmuştur ki bunların:

          Birincisi: 900 kilometre tûlunda bulunan tarik olup Gombina – Dunaburg – Vilkomir – Kaunev – Pskov’dan mürur ederek St. Petersburg’a gider.    

       İkincisi: Gombina – Kaunev – Vilna – Minsk – Smolensk’den mürur ederek Moskova’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 1087 kilometre tûlundadır.     

     Üçüncüsü: Wrocław “Breslau” yahut Jozin – Lodz – Varşova – Brest – Litvosk – Minsk – Borisof – Smolensk – Vyazma’dan mürur ederek Moskova’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 2004 kilometre tûlundadır. Bâlâda zikr olunan üç hatt-l harekât Prusya veyahut Almanya’dan Rusya’ya isal ederler.     

      Dördüncüsü: Krakow – Katowice – Radom – Varşova – Brest – Litvosk ve ba’de Moskova’dan mürur eden hatt-l harekâttır ki 2004 kilometre tûlundadır.     

     Beşinci: Przemysl – Tomaszow – Zamosc – Lublin – Tukow – Siedlce – Varşova yahut Brest – Litvosk – Minsk – Smolensk’den mürur ederek Moskova’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 2004 kilometre tûlundadır.     

     Altıncı: Brodi – Dubno ve Ostorg – Volyns’kyy – Novohrad – Jitomir – Kiev – Konotop – Kursk Oryol – Tula’dan mürur ederek Moskova’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 1500 kilometre imdi dadındadır.     

     Yedinci: Ternopil – Khmelnytsky – Balta’dan mürur ederek Odesa’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 600 kilometre tûlundadır.      Bâlâde zikr olunup dördüncüden yedinciye kadar olan hatt-l harekât Avusturya memaliği dâhilinden Rusya’ya isal ederler.           Sekizinci: Romanya memaliği dâhilinden gelip Yaş [Yassı], Kişinev ve Bender’den mürurla Odesa’ya isal eden hatt-l harekâttır ki 350 kilometre imtidadındadır.     

      Dokuzuncu: İsveç ve Norveç memaliğinden gelip Stockholm – Port-Ravel yahut Helsingfors – Vyborg’dan mürurla St. Petersburg’a isal eden hatt-l harekâttır ki 1500 kilometre tûlundadır.     

     Onuncu: devlet-i âliyye-i Osmaniye memaliğinden gelip İstanbul’dan Odesa’ya yahut Sivastopol’a isal eden hatt-l harekâttır ki 650 kilometre imtidadındadır.     

     Bâlâde zikrleri sebkat eden on adet hatt-l harekâtın ilk sekizi da-ül-harb 4 adet dar-ül-harekât taksim eder. Dar-ül-harekâtların: Birincisi – Finland, İceland, Livland ile Bahr-i Baltık’tır.      İkincisi: Lehistan’dır.      – Mabadı var–

0486_0041-89_Page_16Mülazım-ı evvel Maraşlı Mehmet Emin Efendi:

Süveyşi geçerek atıldığı süngü cenğinde azim karar-ı cenan olmuş bir şehid.

0486_0041-89_Page_17Yüzbaşı Ali Haydar Efendi

Kanalı esnayı mürurda düşman ateşine tutulan şehid magruk

0486_0041-89_Page_17.jpg2Mülazım sânî Talat Efendi:

Kanıtra keşif taaruziyesinde şehid olan bir kahraman

İDMAN SÜTUNLARI

Perde mevsim

     Bütün ihtiyacatı hayatiye ye olduğu gibi, mevsimin sporlar üzerine de tesiri vardır. Yaza, kışa mahsus sporlar başka başkadır. Spor, terbiye görmüş vücutların harekete olan ihtiyacını temin ederek onları daha mukavemetli, daha kavi kılacak; Hayatta muvaffakıyet için icab eden cesareti hatta cüreti, itidal demi verecek vasıta olduğuna nazaran muhit ile o muhitin mevsimiyle münasebettar olması zaruridir. Yazın serbest ve aguş-ı tabiatta imrâr edilen açık saçık hayatı kışın karlı, fırtınalı eyyamında hatıra bile gelmez. Kışın sırtımızda pek hafif duran fanilalar, paltolar, sıcak mevsimlerde bir kâbus sıkletiyle bizi ezer.      Sporlarda tıpkı böyledir. Memleketimizde hiçbir spor “ayak topu” kadar mazhar-ı rağbet ve itina olmamıştır. O derece ki bugün yegâne sporumuz ayak topudur denebilir. Hâlbuki futbol tamamıyla bir kış sporudur. Baharın tarâvetli günlerinde de oynanabilirse de yazın asla caiz değildir. Biz bu kış sporunu Temmuzun, Haziranın en hararetli günlerinde, boğucu sıcaklarında da oynuyoruz. Bittabi bu halden en kavi oyuncular bile sıhhatçe müteessir oluyorlar.    Beş on sene mukaddem bizde yüzücülük, kürekçilik gibi yaz sporlarına oldukça bir merak vardı. Boğaziçi halkının vasat derecede bulunanları bile ekseriyetle bir sandala bir kayığa malik idiler. Gerçi heveskârlar için ayrıca yarışlar tertip edilmez, edilse de tabiatıyla aralarında hususi müsabakalar olurdu. Sanatkârlardan Laz Osman’ı, Yeniköylü Foti’yi Boğaziçi’nde tanımayan hemen yok gibidir.      Bu hakikate karşı Fener’de, Moda’da iki amatörü ortaya sürmemelidir. Çünkü bunlar o zamanda mevcut idiler. Geçen sene yarışlara iştirak eden bahriyelilerimiz o zaman da iştirak ediyorlardı. Pek vazıh bir surette ayandır ki Boğaziçi, Haliç, Marmara sahillerinde eski sandalcılık ve kürekçilik hevesi sönmüştür.      Henüz görmediğimiz, bilmediğimiz deniz sporları da vardır ki hem gayet eğlenceli hem de çok faydalıdır.      Bu cümleden <<Joute>> tabir olunan, sandallar içinde mübâreze, yan yana fakat aksi istikametlerde duran iki hususi sandalın kıç üstlerinde karşılıklı durmakta olan iki mübariz birbirini ellerindeki uzun sırıklarla itmesinden ibarettir ki mağlup olan denize yuvarlanır. Bittabi yüzerek tekrar sandalına gelir. Bunda kuvvet ve maharet yalnız yekdiğerini iten mübarizlerde değil, sandalı idare eden kürekçilerle birlikte cümlesi tarafından tatbik edilen saiyin heyeti umumiyesindedir. Fena bir kürekçi, mübarizin derhal mağluben suya düşmesine sebebiyet verir.      <<Deniz topu>> oyunu da daha görülmüyor. Gecen sene bir iki defa ismi geçmiş ise de bu kadarı kâfi addedilemez. Mutlaka top oyunlarından vaz geçmek istemeyenler yazın <<Deniz topu>> oynaya bilirler. Bu suretle gençlerimizi biraz da deniz hayatına sevk etmiş olurlar ki geniş sahillere malik olan bir memleket için bunun ehemmiyeti vardır.      Her hangi neviden olursa olsun güleş de, kış ve bahar sporlarındandır. Ziyade sıcak zamanlarda icap ettiği şiddetli harekât pek büyük yorgunlukları davet eder. İnsanı bimecal bırakır. Her nevi koşu müsabaka ve idmanları da yazın pek sıcak günlerinde icra edilmemek, esasen sıcaklar yaklaştıkça şedid, zorlu sporlarda tedricen tadilat yapılmak lazımdır.      Şiddetleri az çok tahfif edilmek üzere her mevsimde icra edilebilecek boks, eskrim, binicilik gibi sporlar da vardır.      Gençleri bu hususatta salim bir tarike sevk edebilmek onlarda muhtelif sporlar için zevk uyandırmak; Bu suretle her sporu mevsiminde yapmak için bir âdet, bir itiyad halk etmek icab ediyor.      Mesela; Yüzmek; Vasi ustaların da acemilerin de yüzmelerine, öğrenmelerine müsait kumluk güzel sahillerimiz olduğu halde halkımızın yüzde üçü bile yüzmek bilmez ve öğrenmeğe de heves etmez. Açık yerlerde polisten, jandarmadan kaçamak suretiyle denize giren bir kısım kalil istisna edilirse, ale-l-ekser suyu kirli hatta bazen mecralar ittisalinde inşa edilmiş bir iki deniz hamamından yüzde bir nispetinde bile istifade edilemiyor. Esasen buralara girenlerin ekserisi yüzmek için değil, deniz suyuyla banyo etmek için giderler.      Selahiyettar zevat ve mahafil, müsait sahillerde hususi mahafiller tefrikiyle herkesin serbestçe yüzebilmelerini temine çalışırlarsa pek büyük bir ecr kazanmış olacaklar.      Açık yerlerde denize girmek bin türlü evham dolayısıyla bizde daima duçarı itiraz olmaktadır. Fakat yüzmek en iyi spordur. Sıhhat üzerine pek büyük tesiri vardır. Yüzücüler mütenasip çevik ve cesur olurlar. Aynı zamanda yüzmek bir ihtiyaçtır da emin olmalıdır ki yolunda yapılan her faideli şey tehlikesizdir. Halk muayyen mahallerde yüzmek için serbest bırakılırsa görülecektir ki bütün sahillerde senede bir vukuat bile olmayacaktır.      Soyunmak için sahilde inşası iktiza eden yerlerde asla büyük masraflara vabeste değildir. Çok masraflı şeylere spor âlemimizin istitâat-ı maliyesi kâfi gelemez. Bu herkesçe itiraf edilmekte olan bir hakikattir. Erbabı kudret hiç olmazsa böyle az para ile büyük faideler temin edebilecek işlere himmet etseler.      Burada, ağniyamızın, kübramızın spor hayatına bigâne kalmalarından mahk surette şikâyet edeceğiz. Her memlekette zenginlerin bu hususta pek büyük muavenetleri görülüyor. Gençlik asla çalışmaz değil. Fakat zemin ister, teşvik ister.

 0486_0041-89_Page_1827 Mart 1331 Ergenekon günü <<er meydanında>> İstanbul jimnastik kulübünden Şevki Bey gülle atarken. Yanındaki aynı kulüpten Zeki Bey.

TERBİYE-İ BEDENİYYEDE GAYE-İ BEDÎA

VE

Kontrolü

     Terbiye-i bedeniyyede, maksadın tekâmülat-ı bedeniyyeden ibaret olduğu izah ihtiyacından varestedir. Bedende tekâmül birkaç cihetle olur. 1 – sıhhatçe kemâl, 2 – hayatta iktiza eden harekâtın icrasında maharetçe kemâl, 3 – güzellik yani bedâyi cihetiyle olan kemâldir. O halde tadat ettiğim bu üç cihet-i tekâmül geçen makalede söylediğim gibi terbiye-i bedeniyyenin gayelerini teşkil ederler. Şimdi, harekâttaki maharet cihetine ait olan tetkiki bir tarafa bırakalım; sıhhat ve güzellik, zuhuren yekdiğerinden çok katkılı gibi görünen, aralarında bir münasebet tasavvur edilemeyen bir iki şeyin hakikatte irtibatları pek kavidir.

     Güzellik, terbiye-i bedeniyyede, bizim yalnız çehreye atıf ettiğimiz vasıf değildir. Burada <güzellik> kelimesinden muradımız, aksamı bedeniyyenin aralarındaki tenasübü ahenktir. Tenasüb endam dediğimiz şeydir. Bu da, azanın nam cihetiyle tekâmülüdür ki idmanla iktisab edilen çeviklik ve kuvvetle beraber bulunur. <<güzel ve kuvvetli adam>> sözü bedenin kıymetini anlayan yerlerin darb-ı meselidir.

     Vücutlarımızdaki bütün azanın, ahşanın muayyen birer vazifeleri, kendilerine mahsus mevki ve şekilleri, vazâif-l-azaca nemalarının bir hadd-i gayesi vardır. Bunların yerli yerinde işlemeleri, şekil ve hacim tabiiyelerini iktisab ve muhafaza etmeleri sıhhat dediğimiz şeyi vücuda getirdiği gibi tenasübü, yani güzelliği de tevlid eder.

     Bundan, <<sıhhatte olmayan bir adam mütenasib değildir>>, bilakis <<mütenasib olmayan sıhhatte olamaz>> neticesi çıkar.

     Hacim batını dereceyi tabiiyeden ziyade nemalanan kimseler, tevsi muâddeye mübtelâ olanlar veya karınlarında bi-lüzum hatta muzır birçok yağlar taşıyanlardır ki inbûbe-i hazmiyyeleri mukavemetsiz, adelât batınıyeleri gayet gevşek ve zayıf olup mahallin hastalıklara müsait bulunur.

     Sadrı daracık, bacakları pek ziyade kalın kimselerde kâlp hastalıklarına maruzdurlar. Çünkü o göğüsün sakladığı ufacık kâlp ve ciğer o bacağı besleyemez. Aynı zamanda böyle vücutlar güzel de değildirler. Bir kısım bedenleri sıhhati ihlâl edecek derecede fazla büyümüştür. Şu halde, harekâtı bedeniyyenin sıhhat üzerine icra ettiği tesirden maada, şekli beden üzerine de tesiri vardır. Terbiye-i bedeniyyede harekâtın nevi ve miktarı sıhhat üzerindeki tesirlerine göre vaz ve takdir edilir. Fakat harekâtın tabiatı azanın eşkâline, bedenin tenasübüne müessirdir. Her hareketin kendine mahsus mihanikiyeti vardır. Her harekât muayyen mefâsıl ve adalatı işletir.  Aza harekâtın nev’inin icabatına, o harekâtı icra için sarf edilen kuvvete münkad olur. Hülasa beden, icra ettiği saiyin icab ettirdiği şekli ahz eder.

     Güzellik fikri – velev nakıs olsun – bizlere jimnastikle birlikte dâhil olmuş, vücut ölçüleri ondan sonra ahz edilmeğe başlanmıştır. Kurûn-u evveliden beri pek mergub olan tenasüb-ü endam, kurûn vasatide metruk ve mensi kalmış, çünkü beden terbiyesi ihmal edilmişti.

     O zamanlar skolastik devrinin kâbusu, çökmüş göğüsleri, yeleri kaçmış omuzları, çarpık ve düşük boyunları <<güsey>> göstermişti. <<beden ne kadar zayıf, çürük çarık olursa ruh o kadar metin olur>> fikri batılı ezhanı kaplamıştı. Yakın zamanlara kadar memleketimizde de bunun şemmesi his ediliyordu.

     Rönesans devri zayi edilmiş olan güzelliği ilmi zanaata bütün şaşaasıyla ithal etti. Tenasüb bedenden numune olan heykeller, sanatkârlar için en cazib birer model sırasına geçti.

     Bununla beraber, kurûn vasatı efkâr batılasından yakasını kurtaran insanlar bu defa da moda belasına tutuldular. Hissen endamı terzilerin makaslarında, kunduracıların kalplerinde aradılar ve arıyorlar.

     Ses çıkarmadan şarkı söylemek mümkün olmadığı gibi bedeni terbiye etmeden de sıhhat ve güzellik elde edilemez.

     Medeni insanlarda eb’ad-ı bedeniyyece pek çok farklar görülüyor. İçimizde iki metre boyunda olanlar bulunduğu gibi 1,30 metre boyundakiler de var. Bu tahallüf, tarzı hayattan neş’et ediyor. İbtidai bir hayat yaşayanlar da bu kadar azim fark yoktur.

     Mehaza – insanların izcilik ve daha sair tarzlarla hayat-ı tabiiye ye atılmak hususundaki arzularına rağmen – bugün edvârı iptidaiye ye rücu mümkün değildir. Bugün insanlar çıplak gezemiyor. Fabrikalarda çalışmağa mecburdurlar.

     Yalnız <<terbiye-i bedeniyye>> gayri tabii olan bu tarz hayat içinde bize istediğimiz menafii temin edecektir. Her millet bunun için var kuvvetle çalışıyor.

     Güzelliğin <<Beaute des formes beaute plastique>> şeraiti umumiyesi: güzellikte, irilik ikinci derecede kalır. Gayet cesim bir adam pek çirkin, ufak tefek bir diğeri mütenasip olabilir. Büyüklük, küçüklük, kalınlık, incelik uzuvların yekdiğeriyle mukayesesinde nazarı itibara alınır. Herkesin güzelliği, kendi azası arasında yapılacak kıyas ile tebeyyün eder. Hariçte umum için bir vahid kıyas yoktur. Yalnız tenasübi tayin için kâfi gelen şeraiti umumiye vardır ki burada onları zikr edeceğim.

     Erkekler için;

1 – Boyun ortası, azayı tenasüliyenin bulunduğu mahalden takriben üç santim kadar yukarı da bulunmalı.

2 – Kolların ufkıyyen açılmasından hâsıl olan <<kulaç>> dediğimiz boyu ile müsavi veya boydan cüzi uzun olmalıdır.

3 – Etrâf-ı ulviyye, serbestçe aşağıya sarkıtıldığı surette parmak uçları oylukların vasatına gelmelidir.

4 – Koltuk altından kalça başına kadar olan mesafe, iki koltuk arasındaki genişliğe müsavi olmalıdır.

5 – Gövdenin omuzlar arasındaki arzî, iki kalça başı arasındaki genişlikten fazla olmalıdır.

6 – Kolun sâid kısmı uzun, ele karib bilek mahalli asabi, eller kuvvetli bulunmalı. Etrâf-ı süfliyye de, oyluklar uzun ve ayaklar keza kuvvetli olmalıdır.

7 – Sadrın kutr-i canibisi, kutr kadd emisinden fazla olmalıdır. Gerek koltuklar arasının genişliği, gerek omuzların ve kalçaların genişliği <terbiyeyi bedeniyyede kontrol> makalesinde izah edilen pergâr vasıtasıyla hatasız olarak ahz olunabilir.

     Aynı zamanda iyi terbiye edilmiş bir vücudun;

1 – teşkilatı azimiyesi mukavemetli, mütenazır ve gayri tabii inhirafâttân ari olmalı.

2 – Adelâtı kâfi derecede nemalanmış bulunmalı ve cildin iyice altından seçilmelidir.

3 – Bazu, boyun, baldır muhitleri arasındaki fark cüzi yahut müsavi olmalıdır.

4 – Sadr açık ve geniş olarak müsennem adelât ile mestur olmalı.

5 – Amûd-i fekarî, adelâtı zuhuriye arasında çukur bir hatt teşkil etmeli.

6 – Kamât zarif olup duruşta kabalık bulunmamalı.

7 – Omuzlar, sadrın inkişafına hadim olacak surette sabit ve geriye itilmiş olmalı. Adelâtı zuhuriye azim ketifi tamamıyla setr ederek göstermemelidir.

8 – Batın küçük, kesif ve adali bir cidar ile mahfuz bulunmalı, hiçbir zaman sadrın seviyesiyle beraber olacak kadar dışarı çıkık olmamalı, hafifçe içeri çekik olmalıdır.

9 – Kasık çukurlukları ve kaba etler arasındaki çukurluk geniş olmalıdır.

     Baldır, hali tabiide ayakta dururken; Bazu, kolun saat kısmını bazu kısmı üzerine yatırıp adelâtı takas ettirerek ölçülür.

     Bazuların takallüs etmiş haldeki muhitinin baldırla müsavi olması şartı, etrâf-ı ulviyye ve süfliyyenin ve zaifi arasındaki nispete göre vaz edilmiştir. Bacaklar vücudun sıkletini daima taşıyacağı cihetle kollardan çok kalın ve kuvvetli olmaları icab eder.

     Bacaktaki oyluk kemiği kolda bazu kemiğine, bacaktaki azim kasaba ve şaziyyede kolun saat kısmını teşkil eden azim kabre ve zinde mukabildir. Bacakların vazifesi itibariyle koldan kuvvetli ve kalın olmaları iktiza ettiğinden oyluk kısmı bazu kısmından, baldır da saatden ziyade kalın olacaktır.

     Bazusunun muhitini oyluğuna müsavi gelecek derecede nemalandıran fizyoloji haricine çıkmak ve tenasübini kaçırmış demektir.

     Kadınlarda tenasüb:

     İki kalça arasındaki genişlik koltuklar arasındaki genişliğe değil, omuzlar arasındaki genişliğe müsavi olacaktır.

         Terbiye-i bedeniyye muallimi

                   Ali Seyfi.

0486_0041-89_Page_19Ergenekon günü intibaatından: er meydanında eski ve yeni idmancılar.

ERGENEKON GÜNÜ

Spor bayramı

     27,Mart,1331

     Cuma günü hava güzel idi. İki gün evvel her tarafı kamçılayan yağmur, üşüten rüzgâr idmancıların şerefine kesb-i sükûnet etmişti. Anadoluhisarı İdman Yurdu tarafından içeri Göksu’da tertibi kararlaştırılan Ergenekon ziyafeti Göksu çayırının oyunlara gayri müsait bir halde bulunmasından dolayı, bilzarure yurtta verilmiş, oyunlarda yurdun karşısında idmana tahsis edilen <er meydanında> icra edilmişti. Şehrimizin muhtelif idman kulüplerine mensup zat hazır idiler.

     Senede birkaç defa icra edilen müsabakalarda tabiatıyla inkişaf edemeyen samimiyet böyle günlerde bütün hararetiyle tezahür eder. Çünkü böyle içtimalarda maksat, rekabet değil tanışmak ve sevişmektir. İdmancılık âlemine az çok aşina olanlar takdir ederler ki ondaki samimiyet ve uhuvvet pek derin ve pek saftır. Çünkü maksat, ahlaki ve merdanedir.

     Gençliğin, bütün şetaretiyle koşup oynadığını, cedel hayata hazırlanmak için iktisabı kudrete kemâli hâhişle çabaladığını görmek kadar bais server bir şey olur mu?

   27,Mart,1331 idmancı gençler için hakikaten bir yevm-i meserret idi. Herkes idman elbiselerini lâbis olduğu halde o koca meydanda intisab ettiği sporlara pür neşe çalışıyordu. Yurd, bugün için bir hissi iftihar beslese sezadır. Yalnız, her sırası geldikçe muhtacı tekrar olan bir meseleyi yine zikr edeceğiz. O koca meydanda, atlamak, sıklet atmak, koşu gibi şahsi sporlara heves edenler pek az görülüyor idi.

     İnsanlar ferd-â-ferd, ayrı ayrı hayat sahibidirler. Herkes hissesine isabet eden hizmeti, sayii kendi başına ifaya mecburdur. İşte bunun için şahsi sporların ehemmiyeti pek ziyadedir. Gençler, bu kısma futbol ve sair müttehid sporlardan ziyade ehemmiyet atıf etmelidirler.

     Hiç şüphesiz Boğaziçi’nin idman merkezi olacak olan Er Meydanı’na sahip bulunan İdman Yurdundan bu hususta pek büyük terakki, kemâli muntazırdır.

     İdmancılığın, idmancıların tealisine mühim vesileler teşkil eden böyle günlerin tevalisi temenni olunur.

NASIL GİTMİŞLER

Sidi bin Nur – 29,Mayıs,1911                                   yirminci makale

nezaketle sıkarak ve üst dudağından dişlerini göstererek onu çekti. Hayret! Dişleri düşmüştü; Polisin dişleri takma idi. Bize baktı. Mağrur; <<görüyorsunuz ki, ben dahi medeniyim>> demek istiyor gibi ciddi idi. Onu alkışlamak lazımdı. Dedik ki:

Çok güzel! Bravo! Onu nerede yaptırdınız? İstanbul’da mı?

Hayır. Trablus’ta, Tripoli ’de.

Çok âlâ! Kaç kuruşa yaptırdınız?

Dört Napolyon’a.

Bahalı değil. Pekiyi yaptınız.

      Polis, cevap vermedi.

      5,Haziran,1911 – sabahleyin Tarhûne’ye yakın

     Tarhûne, gitmek mecburiyetinde olduğumuz yerin en uzak noktası idi. Ve oraya hemen hemen vasıl olmuştuk. Şimdi dağlar arasındaki ve biraz daha uzakça olan <Garyan> tarikiyle avdet teşebbüsü mecburiyetinde olacağız. Fakat polis yolumuza dağlar arasından devam için müsaade etmeğe mezun değil. Bu halde telgraf çekmeğe ve Hams’dan Trablus’tan emir beklemeğe lüzum var. Beklemeğe benim vaktim yok. Yalnız olarak Cefare tarikiyle Trablus’a avdet edebilir miyim? Diye sordum. Polis cevap verdi ki: Bir jandarma ile gidebilirim. Memnuiyet, dağın içinden gitmek hakkındadır. Dağın içinden avdet etmek hakkında değildir. Bir jandarma, bir tercüman aldım. Vaziyeti anlamak için, vakitleri olan arkadaşlarımdan ayrıldım. Jandarmanın atı vardı. Üç günde Trablus’a vasıl olabiliriz.

     Dağların tepelerindeki kaleler, zeytinlikler, ekinleri biçilmiş tarlalar, yamaçlardaki baştanbaşa iyi topraklar. Vakit vakit, bahçeler arasında köyler ve kuyular. Daima aynı temaşa ve zemininde aynı arz-ı mevâdd oluşu, aynı bir kitlilik ki; Kendisini uyandıracak hiç farkında olmayarak dağdan indik. Derelerin çapar izlerinden çıkarak Cefare’nin yüksek otlarla örtülü, güzel vasi yaylası, bizi tekrar cezb etti. Yolda birçok kuyular var. Derinlikleri yeni ölçtüm, beş yahut altı metre. Tercüman dedi ki; Bu taraflarda pek güzel pamuk zer’ edilebilir. Bir çıft metre derinliğinde toprak ratip olmalıydı. Şimdi tasavvur ediniz, bir kıta arazi ki Lombardiya’dan daha büyük, pamuk zer’ edilmiş ve bu deniz kenarında. Ve o deniz kenarı, Mediterrane denizinin kenarı. Oradan bir vapur ile Siraküza yirmi dört saattir.

     Gece vakti, funduktan, harcı âlem üç kadın geldi. Hams’dan Trablus’a gidiyorlar. Jandarma, tatlı bir gece vaad etti. Çok çay, çok harub, kavrulmuş fındık, karın dansları ve kim bilir daha neler.

     Çay, kantolar, karın dansları, kavrulmuş fındıklar, daha neler ne varsa hepsi, jandarmanın arzusuna muvafıktır. Bütün gecenin hâkimi olarak, funduğun kapısını, hariçten gelmek isteyenlere kilitledi. Böylece içeriye biz iki Rumi ile kadınlar, onların devecileri ve jandarma kaldık. Kadınlar açık idiler. Bir tanesi güzeldi. Fatma çağırılıyordu. Pek genç, hemen hemen bir kız çocuk. Siyah derin iki göz ki; kendisine bakanları hadkalarından zabt eder. Etli bir dudak ki; konuştuğu vakit, beyaz ve yekpare dişleri ifşa eder. Beyzi saf bir sima. Gurup zamanının siması gibi. <Zehebi bir cild. Dudaktan gerdana kadar mavi dökme “veşm”ler üçü de büyük madamın dikkat tezyiniyesiyle süslenmiş idiler. O asla uyumamıştır. Belki yüz bardak çay içti. Şarkı söyledi. Oynadı. Sonra, bir noktada, jandarmanın gayri iradi, anif bir hareketiyle aydınlık sönmüştür.

BÜYÜK ALEV

ve tekvîn (yaratma, var etme)ettiğimiz hayat, bütün bir sebatla ızdırab çekmemize müsaade etmez.      Ferrante: ­­     – Doğrudur .Dedi.      Georgia,devam etti:      Bununla beraber ,o zavallı, benim nazarımda büyükdür; firaridir, zayidir,iyi ve saf bir gaye-i hayaldir ki : onu yaşamak için hepimiz muhtacız.   O gaye,ister bir mechul ;ister bir mevcud olsun; ister bir kadın ,ister bir fikir olsun .Venediğe niçin,şayan-ı merhamet bir hiç ,dediğimin sebebini şimdi anladınız mı?     Çünki:Venedik bana öyle bir mezar görünür ki :orada hayatımın bütün şairleri gömülüdür.Ve çünki :ne vakit ,kendime de şürûr-u(kötülükler) beyhudeye,ve beyhudemengerliğe temayül-ü his edersem,yalnız aşk için yaşamış,ve aşk için ölmüş o tatlı mahluku hatırlamak için buraya geliyorum.Lido’dan Venediğe kadar artık hiç birisi,tebdîl-i (değiştirme, dönüştürme, değişiklik) tarîk (yol,yöntem) etmedi.      Güneş,kırmızı yuvarlak bir bakır parçası halinde,afakın üzerinden inerek gurûb ediyordu.Üçü de ,pruvanın terasası üzerinde, sakin, oturuyorlardı. Bir anda ,Grasia kımıldanarak dedi ki:      – Zavallı kadın, yaşayabilseydi, severek mesud olsaydı….      – Kimbilir!. – Georgia mütefekkir (düşünceli) ona cevab verdi.-eğer, o ölmeseydi,belki aşık olabilirdi.      Ferrante:-doğrudur…      Grasia:Doğrudur…      Artık geceye kadar,bu meseleden bahs etmediler.Georgia ile refakatleri, oraya kadar oldu ki: Georgia oradan gece on buçukta, Roma’ya hareket edecekti . O vakte kadar müsterihiyetle, ve serinkanlılıkla mübahase(tartışma) ederek: Sanayi-i nefiseden, şiirden, seyahatden, Roma ve Napoli’nin kendi mensub oldukları alemlerinden bahs etdiler. Gecenin bu gayri mu’tâd (alışılmış) zamanında ,evlerine avdet (geri dönüş) için, tekrar gondola binmeğe bedel ,bir ittifak-ı sâkit (suskun) içinde,dar yolda,Patriçi saraylarının yüksek duvarlarının gölgelerine yaklaşarak, yürümeğe karar vermiş bulundular. Ufak köprücükleri oyunlarla çıkarak, şurada burada (durdurma) ederek,ve kanalın siyah sularını, hakikatde değilsede, hayalen görerek, yürüdüler.      Kolunu vermeyerek,el ele tutmayarak ,ve konuşmayarak, başları eğilmiş ve biribirine bakmayarak, hatta: birbirinin refakatine bigane bir dalgınlık içinde, öyle yürüdüler. İstasyon,evlerinden epeyce uzak; ve yol, bozuk, böyle yürüyüşle, hayli daha uzun, bir saatten daha ziyade uzun göründü.Yukatan’ın kapısı önüne vasıl oldular. Ferrante, bir anahtarla kapıyı açdı. Fakat giremediler. müncemid (donuk), ve bî hareket-i nazarlarla birbirleriyle bakışdılar.      -addiyo Ferrante.. Grasia, buzlu bir edâ ile söyledi.      Ve aynı edâ ile Ferrante cevab verdi:      -Adiyyö sevgilim…      Ve gecenin içinde uzaklaşdılar.Ufak kapı,derakab (hemen ardından) tekrar kapandı. İkisinde dahi, büyük alev sönmüşdü. Mütercim: Remziye Aylin Serinpınar

 

 

0486_0041-89_Page_09

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.