DONANMA MECMUASI – 90 22,Nisan,1915

DONANMA MECMUASI – 90         22,Nisan,1915

0486_0042-90_Page_01

 0486_0042-90_Page_02.jpg-2Perşembe: 30,Cemazeyilevvel,1333 – 9,Nisan,1331 – 22,Nisan,1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Çanakkale muzafferiyetinden bir levha: Osmanlı bataryaları düşman donanmasına ateş ve ölüm saçarken

***************

TİMUR HİSAR’IN KAHRAMANLIĞI

     Geçenlerde Çanakkale’den çıkarak Adalar Denizinde düşman donanmasından üç sefineyi torpillemeğe muvaffak olan küçük “Timur Hisar” torpido botu son defa yine bir düşman nakliye sefinesini torpilledikten sonra ne düşmana nede bitaraf bir hükümete teslim olmamak için mürettebatı tarafından berhava eylemiştir.

<*> <*> <*> <*> <*>

Münderecat 

İstiklâlî iktisadiyemiz – Donanma, Meskûkât-ı atîka – Osman Ferid, Aşkın sazı (manzum) Ali Rıza Seyfi, hatt-ı harb sefineleri – hıfzı. Fetret hengâmesi: Naci – Ali Canib, Âlem-i islâmın istikbâli zirâîyesi – Cevad, Bahriye makinacılığı – Ali Rıza Seyfi.

İdman sütunları

İdman nasıl taam eder! Donanma, Futbol müsabakaları – Abidin Daver, Gaye-i ameliye – Ali Seyfi, İdman havadisi.

İSTİKBALİ İKTİSADİYEMİZ

     Hayatta mevkiini tayin edebilenler, ati beyn olanlar mevcudiyetlerini tahtı emniyete almışlar, huzur ve rahat kazanmışlardır demektir. Fert için bedihi olan bu hakikat milletler için de aynıdır. Hali zihniyet ve amel-i maziyenin neticesi, istikbal halin icabatı zaruriyesidir.

     Hayatın mütevâlî mücadeleden ibaret olduğunu kabul eden milletler, selamet fikre de sahip iseler, pek müstesna, fevkalade ahval ve hadisat içinde dahi atiyi tenvire çalışırlar.

     Rasin bir itimad ile neticeyi zafere intizar ettiğimiz şu cihad mukaddes âlemi İslamiyet’in mebde-i ittihad ve intibahıdır. Devre-i saadet ve selametin ebvab-ı necatını azimkâr, yorulmaz sa’y-imiz açacaktır.

     Müdebbir hükümetimiz, hiç şüphesiz ihtiyacatı müstakbelimizi de düşünüyor. Ve hiç şüphesiz hissesine isabet eden icraattan bir an bile geri durmayacaktır. Bununla beraber umur-u iktisadiye de hükümet ancak bir nâzımdır. Teshil ve teşvik eder, fakat mesaide milletin, ferdin hassasıdır.

     Refah ve saadetin tatmin ihtiyaçtan başka manası olamamasına ve hayatın devamlı bir ihtiyaçtan ibaret bulunmasına nazaran <çalışmak ve kazanmak> yaşamak için la-yetegayyer bir kaide teşkil eder. Sarf edilen sa’yin semeredar olması, kazanç getirmesi için de kayd-ü şerâiti tahtında icra edilmesi lâ-buddur. Kazançsız sa’yi zarardır.

     İklimin, muhitin istidat ve kabiliyetini gözetmek sa’yi iktisadide en mühim esastır. Mülkümüzün vasiyyeti ve kuvve-i inbâtiyyesi, tarihi, kesafeti nüfusunun nisbeten azlığı gösteriyor ki o bir imalat fabrikası olmaktan ziyade mevadd-ı iptidaiye tarlasıdır. Bugün dünyaları beslemeğe kâfi bakir ve mümbit topraklarımız var. Fakat arzu, onları işlemeğe kâfi gelmiyor. Bizim en ziyade bir ziraat memleketine sahib olduğumuz itiraz götürmez bir hakikattir. Şu halde bile aylarca uzayan harp, ihtiyacatı zaruriyece bize hiçbir tazyik yapamadığı gibi – farz-ı mahal olarak – bir bu kadar daha imtidad etse de yine ciddi bir müşkülat-ı hayatiyye tevlid edemeyecektir. Bununla beraber bize bu kadarı kâfi add edilemez. Biz her hacetimizi fazlasıyla eda edebilecek bir vesait-i ziraiyye istemeliyiz.

     Dereceyi saniyede müstemid ve muhtaç olduğumuz sanayi, o inkişaf-ı ziraiyenin tahtı zaman ve emniyetinde tecelli ve terakki eder. Ziraat bize onları da kazandırır.

     Bütün cihanın muamelatı iktisadiyece bir devreyi batâetini teşkil eden şu zamanda her fert maddi ve manevi sermayesine bir zemin-i münasib hazırlamalı, bilhassa zirai teşebbüsler tertip etmelidir. O suretle ki, kanımız ve şanımızla kazanacağımız zaferin ferdasında harekete mahya bir makina hal ve vaziyetinde bulunalım.

     Biz, şanlı donanmamızı, heybetli ordumuzu ziraatımızla besleyeceğiz. Biz, ziraatımızla mesut olacağız.

MESKUKÂT-I ATİKANIN TARİHE HİZMETİ

       <<eski zaman adamlarından kalmış olan şehir, kal’a ve ebniye-i sâ’ire, resim, heykel ve dikili taşlar, meskûkât, esliha, melbusât, eşyâ’yı beytiyye ve edevât-ı sâ’ire gibi âsâr’a (âsâr-ı atika) ta’bîr olunur. Âsâr-ı atika tarihin en sahih me’hazlarıdır.>> Tarih-i umumi . eser-i Muhammed Murad. Cild: 1 sahife: 8

     Meskûkât tarihin en mevsuk ve mu’temed me’hazlarından bulunan âsâr-ı atika i’dâdinden olup bir iki asırdan beri Avrupa’da ve elli altmış seneden beri bizde bununla mütevaggil bir takım zevat yetişmiştir. Düvel-i İslâmiyede vakayı cesimeyi muhtır abideler rekzi pek de adet olmadığından meskûkâtın tarih-i düveli İslâmiyedeki ehemmiyeti mahsusası her halde Tevârih-i saireye nisbeten çok fazladır. Bahusus tarihi ya hiç zabt edilmemiş, ve yahut yazılanları taklib-i edvar ve şuûn ile bize kadar gelememiş olan bir takım Türk hükümetleri hakkında istihsal malümat için bugün en ziyade istifade eylediğimiz me’hazlardan biri ve belki en birincisi o hükümetler meskûkâtıdır. Mesela iki buçuk asır kadar icrayı hükümet eden ve bugün bize kalabilen âsâr-ı metruke nefisesinden bile pek büyük bir medeniyete sahip olduğu kabil-i inkâr olmayan Rum Selçukilerinin vakayı tarihiyesini yazan müverrihlerin akvâl ve rivâyâtı o kadar muhteliftir ki bunların vukuatı mülkiyye ve siyasiyelerinden kati nazar, takib ve teselsül hükümetleri ve tarih-i cülus ve vefatları.   Hangi şehir ve kıtalarda hükm-fermâ olabildikleri ekseriyetle mübhemât ve rivayât mütezâdde içinde gaıb olduğu görülmektedir. Meskûkât koleksiyonlarının tarihin sahaif-i mazlumesini ne suretle tenvire hizmet ettiğini göstermek için evvel-be-evvel tetkikata Rum Selçuki senelerinden girişeceğiz. Bu sikkelere dair en mühim eser, Galip Bey merhumun meskûkât-ı Selçuki’ye takvimi ile Osmanlı Müzesi meskûkât defteridir ki bunlara istinaden istihsal olunacak netayiç her halde sadık müddeâmızı ispat eyleyeceğinde şüphemiz yoktur.

     1 – Altıncı Selçuki hükümdarı Sultan Gıyaseddin ebu’l Feth Keyhüsrü evvel bin Kılıç Arslan’ın defa evveli hükümetinin Konya’da ancak 589 senesine kadar devam eylediği ve Tokat hâkimi bulunan biraderi Sultan Rüknettin Süleyman Şah’ın 589 da Konyayı zabt eylediği ve onun üzerine Gıyaseddin ebu’l Feth Keyhüsrü evvel bin Kılıç Arslan’ın Kostantiniye’ye çekilerek on bir sene kadar orada ikamet eylediği müverriheyn tarafından beyan edilmekte bulunduğu halde fenn meskûkât sayesinde 592 tarihine kadar Konya’da Gıyaseddin ebu’l Feth Keyhüsrev evvel bin Kılıç Arslan icrayı saltanat eylediğini ve o tarihten sonra ne biliyoruz: [ 1 ]

     2 – Erzurum hâkimi Sultan Mugiseddin Tuğrul bin Kılıç Arslan’ın 610 tarihinde birader zadesi Sultan İzzeddin Keykavus evvel ile beyinlerinde zuhur eden muharebat neticesinde mağlup olarak hükümetine nihayet verildiği ve hatta kendisinin de itlaf olunduğunu (Hammer) beyan ettiği halde Sultan Mugiseddin Tuğrul bin Kılıç Arslan’ın 613 senesine kadar berhayat ve Erzurum’da hukm-ferma olduğunu fenn meskûkât vasıtasıyla keşf ediyoruz. [ 2 ]

     3 – Dokuzuncu Selçuki hükümdarı Sultan İzzeddin Keykavus evvel bin Keyhüsrev’ in tarihi cülûsu 608 veya 609 senelerinde vaki olduğunu müverrihler yazdığı halde her iki hilafetin de 606 senesinde vuku bulduğunu fenn meskûkât irâe ve isbat eyliyor [ 3 ].

     4 – Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev evvelin şehadetinde Tokat’ta bulunan, küçük oğlu Alaeddin Keykubat büyük biraderi İzzeddin Keykavus’tan evvel zaman hükümeti eline almak istemiş ise de kardaşıyla Kayseri’ye önünde icra edildiği muharebede mağlup olarak Ankara’ya çekilmiş ve orada birkaç sene (Melik el Mensur Keykubat) namıyla tasalluttan eylemiştir. Bunu gösteren en güzel vesika meskûkât-ı Selçuki’ye koleksiyonlarıdır [ 4 ].

     5 – Rupniye tabakasından Ermeni hükümdarı hatve min Sultan Alaeddin Keykubad evvel bin Keyhüsrev’ in ribka-i metbûiyyetine geçtiğini gösteren en güzel bir vesika-i Sultan müşarüleyh namına kesilen sikkeler teşkil eder.[ 5 ]

     6 – Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev saninin üç oğlunun sureti saltanatlarına dair tarihlerin verdiği mütebâyin ihbarat ve malûmatı fenn meskûkâtın ianeti manzum olmaksızın tevsik eylemek ihtimal haricindedir. Bunlardan Rukneddin Kılıçaslan râbi’ bin Keyhüsrev’in defa-i ûlâ hükümet-i münferidesi 646 – 647 tarihlerinde Sivas ve civarında olduğu ve Keyhüsrev’in üç oğulları İzzeddin Keykavus sani, Rükneddin Kılıç Arslan rabi’, Alaeddin Keykubat saninin Saltanatı müştereklerinin 647 den 655 senesine kadar devam eylediği ve fakat Kayseriye’lilerin bu üç biraderin İzzettin Keykavus saninin hükümdarlığını tanımadıkları ve 655 tarihinden itibaren 658 senesine kadar İzzeddin Keykavus saninin Ankara, Konya havalisinde münferiden hükümran olduğu ve Rükneddin Kılıç Arslan rabi’in 655 den 663 senesine kadar Erzincan, Sivas, Malatya kıtalarına hükm-ferma olduğu ve Konya ve Sivas hangi senelerde yekdiğerinden zabt eyledikleri ve müverrihlerin bir hayli evvel vefatını kayd etmelerine rağmen Alaeddin Keykubad saninin ber-hayât olduğu ve hatta 663 de bir aralık icrayı tasallut bile ettiği yalnız fenn meskûkâtın irâe ve isbat eylediği hikayekdendir. [ 6 ]

     7 – Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev salis bin Kılıç Arslan’ın tarih-i cülusu müverrihlerimizce 664 veya 666 olmak üzere mazbut iken bunun sahihi her iki rivayet hilafetinde olarak 663 senesi olduğunu fenn meskûkât isbat eyliyor. [ 7 ]

     8 – Sultan Giyaseddin Keyhüsrev salisin tarihi vefatıyla halefi Sultan Gıyaseddin Mesud sani bin Keykavus’un cülusunda müverrihler arasında ihtilaf olduğu halde meskûkâtı Selçuki’ye koleksiyonlarını tetkik, bu hadisenin 681 de vukuunu isbat eyler. [ 8 ]

     9 – Sultan Gıyaseddin Mesud sani bin Keykavus ile Sultan Alaeddin Keykubat bin Feramurz’un zamanında kesilen sikkelerin tarihleriyle mahal darblarını görmek, yalnız Selçukilerin evâhir-i hükümetlerini değil, Osmanlıların bidayeti zuhuriyesini tedkik noktayı nazarında fevkalade mühim olmağla atiye nakil eyledik.

     Sultan Gıyaseddin Mesud sani bin Keykavus namına kesilmiş olup şimdiye kadar görülen sikkeler:

681     Sivas, Maden lü’lü’

682       Erzincan

683       Erzincan, Sivas, Gümüş Pazar

684       Erzincan, Sivas, Maden Lü’lü’

685       Sivas

686       Erzincan, Sivas

687       Erzincan, Maden şehir, maden lü’lü’, Sivas, Maden Bayburt

688       Sivas, Konya

689       Sivas

690       Erzincan, Sivas, Maden Bayburt, Erzin-l-rum, Milas

691       Erzincan

692       Erzincan

693       Erzincan

694       Erzincan, Sivas

695       Erzincan, Sivas

696       Samsun

702       . . . . [defa saniye Saltanatlarına aittir]

     Sultan Alaeddin Keykubad salis bin Feramurz namına kesilmiş olup şimdiye kadar görülen sikkeler:

697     Maden Lü’lü’, Erzincan (bu sene Gazan Mahmud ile müşterektir.)

699     Süleyman şehr

700     Süleyman şehr

700     Konya (İlhani hükümdarı Gazan Mahmud han ile müşterektir).

     İzahat vakıa Selçuki sikkelerinin tarihi ne derecelerde tenvire muvafık olduğunu isbata kâfi zan olunur. [ 9 ]

________________________________

     [ 1 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib. Sahife 9 sene numrosu 6

     [ 2 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey. Sahife 13 sene numrosu 10

     [ 3 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey. Sahife 22 sene numrosu 18

     [ 4 ] – Osmanlı müzesi meskûkât-ı İslamiye kataloğu kısım rabi’. Sahife 146 sene numrosu 211

     [ 5 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey sahife 37, seneler numrosu 58 ve Osmanlı müzesi meskûkâtı İslamiye kataloğu kısım rabi’ sahife 182 sene numrosu 305, 306.

     [ 6 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey sahife 60 ilâ 80 sene, numrosu 89 ilâ 113 ve Osmanlı müzesi meskûkât-ı İslamiye kataloğu sahife 224 ilâ 297, sene numrosu 468 ilâ 637

     [ 7 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey sahife 81 sene numrosu 114 ve 115 ve Osmanlı müzesi meskûkât Selçuki’ye kataloğu sahife 313 sene numrosu 675

     [ 8 ] – Takvim-i meskûkât Selçuki’ye. Eser-i İsmail Galib Bey sahife 90 sene numrosu 134

     [ 9 ] – Meskûkât-ı Selçuki’ye meyanında altına pek ender tesadüf edilmekte ve vesaikten olmak üzere gösterilen sikkeler meyanında bunlardan bulunmamaktadır. Bu cihetle [altın parçasına şekil makbul ve kıymet-i cariye verilmek üzere sikke kalıbının sonradan istimal olunması ihtimali] asla varid değildir. O. F.

     Osman Ferid

0486_0042-90_Page_05(Coronel Deniz Muharebesi) muharebe-i bahriyesi: Amerikayı cenubide Şili sahilinde HMS Monmouth ve HMS Good Hope isminde ismindeki iki İngiliz kruvazörünün Alman kruvazör filosu tarafından garkıyla hitam bulan bu muharebeyi bahriyeden bir müddet sonra gayet azim kuvvetlerle hücum eden İngilizler Alman kruvazörlerini şanlı bir müdafaasını müteakip batırmışlardır. Köşede resim (Falkland) muharebesinde iki oğlu ile beraber gemisinin kumanda köprüsünde terk-i hayat eden kruvazör filosu kumandanı Amiral Graf Maximilian von Spee’dir.

 

Zamanımız vesait-i muharebesinden:

TORPİLLER HAKKINDA

     Müdafaası icab eden mahallin haritası üzerine işaret edilir.

     Hemen bir kaideyi umumiye olarak temas ve ka’ariye torpilleri tek veya gurup veya hattı hudud halinde sığ sulara dökülürler. Mamafih ka’ariye torpilleri bilâ tercih akıntısı kuvvetli olan mevkilerde bulundurulur.

     Elektrik temas torpilleriyle rasadî torpiller ale-l-umûm derin sulara ve nokat hariciyeye dökülürler. Torpil gurupları ol suretle mezzuadır ki, bir hatta ait olan guruplar arasından geçebilen sefain mutlaka diğer bir gurup hattına tesadüf eder.

     Torpiller numaralı olup dökecek zabitanın yeddinde bir plan mevcuttur.

   Torpil sahası:

     Torpil sahası bütün torpiller tarafından işgal edilen saha olup, civarında, düşman tarafından toplanma ameliyatına karşı mezkûr sahayı müdafaa etmek ve kabloları düşman tecavüzüne karşı müdafaa etmek üzere küçük toplarla projektörler mevcuttur.

   Torpil Fasılaları:

     Eğer bir gurup veya hatta bulunan torpillerin hep bir anda infilakı düşünülmüyorsa, şüphesiz, aralarında birinin infilakının diğerine tesir edemeyeceği kadar fasıla bulunması, hatta rasadî torpillerin bir işaret vermesi nazarı dikkate alınmalıdır. Bu hususta kati bir kaide yoksa da bazı mahafil 100 libre pamuk barutunu havi torpiller arasındaki fasılanın 100 kadem olacağını dermeyan ediyorlar.

     Büyük torpiller birden ziyade infilak ettirilmez. Aralarındaki mesafenin fazla olması icab eder. 500 libre pamuk barutu havi olan torpiller birbirinden 320 kadem açık bulunur. Bu nevi torpillerin bir muhacim kuvvet tarafından ref’î pek güç olur. Çünkü vuku bulan bir taarruzun defi için birkaç torpilin istihlâkı, fasılalı olmalarından, tekmil torpil sahasına tesir edemez. Binaenaleyh düşman ikinci bir taarruzunda da muvaffak olamaz.

     Fakat düşman geçmek için mahdut bir sahayı tercih edip bir kılavuz sefinesi geridekilere emin bir yol açabilirse de ayrı ayrı infilak eden torpilleri havi geniş bir torpil sahasının geçilmesi için harikulade bir cesaretin vücudu elzemdir. Bilhassa müessir ve şiddetli bir top atışı karşısında bu iş aliyy-ül-mekân gibidir.

     Dost sefaininin seyir ve seferi için torpil sahasında bir yol terk edilir.   Bu yol, düşman tarafından istifade edilmemesi için ka’iriye veya devri manet torpilleriyle döşenir. Dost sefain bu gibi torpiller üzerinden selametle mürur edebilir. Torpil sahasının daima müessir bir halde bulunduğundan emin olmak için, iş’al merkezleri tarafından, devreler her gün muayene edilir.

     Torpil sahalarının tathiri

     Bir torpil sahasını gayri müessir kılmak için en seri usul torpil merkezlerine giden kabloyu kesmektir. Yalnız sahile merbut torpillere kabili tatbik olan bu hususun icrası için esnayı leylde veya müdafaa kuvvetlerinin mevcut olmadığı zamanlarda kabildir.

     Bir sahanın torpillerden tathiri için bir veçhe ati usuller mevcuttur.

     1 – Tarama usulü

     2 – Tırmık [*] ile taramak usulü

     3 – Torpil ile tahrip usulü

     Bütün bu usullerin gündüz icrası müşkül ve tehlikelidir. Çünkü bu iş ile meşgul olacaklar daima torpil sahasını müdafaa eden topların ateşi altında bulunur. Veyahut torpillerin muhafazasına memur karakol sefaini tarafından duçarı tecavüz olurlar. Binaenaleyh bu gibi ameliyatın esnayı leylde ve hafiyyen yapılması lazım gelir.

     Tarama usulü

     Ale-l-umum torpiller sathı bahriden takriben 12 kadem aşağıda sebh ederler. Binaenaleyh tarama ameliyatı nisbeten az su çeken sefain ile icra edilir. Almanlar, bu husus için eski torpido sefainini istimal ediyorlar. İngilizler ise, Lord Charles Beresford’un kanal donanması kumandanı bulunduğu sırada yaptığı tecrübeler üzerine, tarama ameliyatı için ale-l-âde vapurlarını kabul ettiler. Bu ameliyatın en müşkül şeyi torpil sahasını keşf etmektir. Ale-l-ekser bu yüzden bir felaket zuhur etmedikçe mezkûr sahalar malum olamaz.

     Bazen, torpil bir hasarın vukuuna meydan vermezden mukaddem görülebilir. Bazen ise dökülme esnasında yapılan bir dikkatsizlik neticesi serseri bir halde deniz sathında sebh ederler.

     Deniz tayyareleri, denizin sakin bulunduğu zamanlar sath bahriden epeyce aşağısını görmeğe muvaffak olduklarından torpil sahalarını keşf ederek ait oldukları filolara veya torpil tarayıcı sefaine rehberlik edebilirler. Torpillerin mevkii muayyen olunca torpil tarayıcı sefain atide izah edilen ameliyata ibtidar ederler.

     Mezkûr sefainden her hangi ikisi arasına kuvvetli bir tel halat uzatılır. Ve bu halata denizde düzgünce durmasını temin için iki adet sıklet bağlanır. Ba’de tarayıcı sefain torpil sahasını taramağa başlarlar. Ka’r-ı bahri istikametince çekilen tel halat torpillerin kendi halatına takılır ve torpilleri sürükler.

     Tarama esnasında halat vasıtasıyla sürüklenen torpillerin birçoğu bir biriyle. . . .

___________________________________

[*] – Tırmık, sefaini harbiye filikalarıyla balıkçı kayıklarında kullanılan çengel şeklinde bir demirdir.

     Mâ-ba’dı var

0486_0042-90_Page_06Şimâl Denizinde İngilizler tarafından icra edilen torpil tarama ameliyatı.

HATT-I HARB GEMİLERİ

Medhal

     Harp gemileri bizce muamma gibidir: Kimimiz bacasının adedine, kimimiz dalga yarmasına bakarak (yaman) deriz. Son senelerde ortaya bir de dretnot kelimesi çıktı. O da bir muamma oldu. Zan olunur ki hatt-ı harb gemileri serlevhalı silsileyi makâlâtımız bu muammayı hal ve harb gemileri hakkında bir fikri salim intişarına hizmet edecektir. Hatt-ı harb gemileri, harb gemilerinin en ehemmiyetlisi olduğundan bu sınıf sefain hakkında yazacağımız yazıları dikkatle takip edenler, bir filoyu teşkil eden tekmil harb gemilerini anlayacaklardır. Zaten bunu temin için, hatt-ı harb gemisinin tarifine girişmezden evvel, filoyu teşkil eden sefain arasındaki mevkii gösterilecektir. Gemiler ve harb gemileri serlevhaları altındaki izahat bunun içindir. Usul hatt-ı harb gemileri üçüncü serlevhadan yani “designe” dan başlar.

Hafızî

Gemiler

Umumiyetle gemiler üç büyük sınıf teşkil ederler ve her bir büyük sınıfta birçok sınıflardan ve tarzlardan mürekkebdir. Üç büyük sınıf şunlardır,

1 – Harb gemileri

2 – Ticaret yani yolcu ve yük gemileri

3 – Muhtelif gemiler

     (3) Numaralı sınıf, muhtelif maksatlar için yapılan birçok nevi gemileri ihtiva eder. Mesela: balıkçı gemileri, tarak dubaları, tahlisiye gemileri, yedek gemileri, gaz taşıyan gemiler, kablo gemileri, nehir gemileri ve saire hep üçüncüye dâhildir. Hizmetlerine göre muhtelif tarzlarda yapılırlar.

Harb gemileri

     Donanmayı teşkil eden gemilere harb gemileri denir. Donanmanın işi, düşman gemilerini zabt veya maf etmek, memleketin ticaretini himaye etmek, vatana düşman ayağı attırmamaktır. Hali hazırda harb gemileri aşağıdaki veçhile ayrılabilirler.

1 – hatt-ı harb gemileri

2 – kruvazörler ve gambotlar

3 – torpido botlar ve torpidobot muhripleri

4 – tahtelbahirler

     Harb zamanında bu gemilerin ayrı ayrı hizmetleri vardır.

     Hatt-ı harb gemileri: Saf harbi teşkil eden gemilerdir. Düşmanla karşı karşıya çarpışır. Her havada denizde gezebilir. Topları büyük, kuleleri hürmetli ve nafizdir. Düşman kulelerine karşı kendini himaye için kalın zırhları, torpidoya karşı himaye için de yanlarında ağları vardır. Dâhili birçok bölmelere taksim olunmuştur. Ufak tefek yaralardan giren su mahsur kalır. Geminin her tarafına yayılamaz. Yani öyle kolay kolay batmaz. Kömürü ve levazımı çoktur. Çok müddet denizde gezebilir. Bu sebepten bir filonun en büyük gemileridir. Yavuz gibi.

     Hali hazırda hatt-ı harb gemilerinin mai mahreci 30000 tona yaklaşmaktadır.

     Hatt-ı harb gemilerinin can noktaları yani makine, kazan, cephanelikler vesaire, çelikten bir muhafaza güvertesi altındadır. Muhafaza güvertesi, ortada su hattından 3 kadem (92 santim) yukarıdadır. Başta kıçta su hattından 5 ila 10 kadem ( 1 ½ ila 3 metre) kadar aşağı iner. Kezâlik alabandalarda ( * ) dahi 5 ilâ 6 kadem (1 ½ ilâ 1,85 metre) kadar su hattından aşağıdır. Muhafaza güvertesiyle üzerindeki güvertede bulunan ve açık durması mecburi olan futalara, zırh ızgara konur. Gemiyi asıl himaye eden zırh kuşaktır. Zırh kuşağın kalınlığı vasat kısımda 7 ilâ 12 pus (17,3 ilâ 30,5 santim) olup nihayetlere doğru ale-t-tedric incelir. Teknenin takriben üçte iki tûlu double bottom yani çift dip olarak yapılır. Tûlânî ve arzânî postalar ( * ) double bottom’ı birçok bölmelere ayırır. Double bottom haricinde kalan kısmı da perdelerle birçok su geçmez bölmelere ayrılır.

     Topları bataryalara ayrılmıştır. Ana bataryayı en büyük toplar teşkil eder. Son gemilerde ana batarya 15 pusluk (38 santimlik) toplardan mürekkeptir. Bu toplar zırh içindedir ve makine ile idare olunur. İkinci bataryayı 6 pusluk (15 santimlik) toplar teşkil eder.   Bunlar kazmetler içerisinde olduğu gibi iki top arası da zırh perdelerle ayrılmıştır. 15 liklerin kuleleri asansör ile yukarı çıkarılır ve topun içine hayderulık ile sürülür. 6 lıkların kuleleri de asansör ile çıkarılır fakat topa topçular tarafından sürülür.

     Kruvazörler: Kruvazörler (1) keşşaflık, (2) ticaret yollarını himaye için yapılır. Filo ile beraber bulunduğu zaman vazifesi keşşaflıktır. Yani düşmanın mevkiini bulup kumandana bildirmektir. Yahut mensup olduğu filonun mevkii ve kuvvetinden haberdar olmak için dolaşan düşman keşşafını ürkütmektir.

     Ticaret yollarını muhafaza eden bir kruvazör bir düşman gemisiyle muharebeye de mecbur kala bilir. Binaenaleyh, tekmil bunları yapabilmesi için kruvazörün yollu, denizci, büyücek toplu ve zırhlı olması lazım gelir. Midilli gibi. Midilli kruvazörü tarzı, yeni bir tarzdır. Yollarından ötürü bu gemilere (ayaklı gemi) deniyor.

     Zırhlı kruvazör: Bunlar şimdilerde yapılmamaktadır. Kısaca tarif için bunlara (çevik zırhlı) demek kâfidir. Hakikaten, zırhlıdan farkı ağır toplarının adedinin ve zırh kalınlığının az, yolunun çok olmasıdır. Yolları 21 ilâ 23 knot saatte (38,8 ilâ 42,5 kilometre) dir.

     Muhafazalı kruvazör: Masarif-i daimeleri nispeten az olduğu için nümayiş, hükümetini temsil, karakol ve saire gibi hizmetlerde kullanılır ve üç sınıfı vardır:

1 – birinci sınıf

2 – ikinci sınıf

3 – üçüncü sınıf

     Birinci sınıf muhafazalı kruvazör: Zırhlı kruvazörden farkı, hacim ve bahadır. Birinci sınıf muhafazalı kruvazörde zırh kuşak yoktur. Bunun için muhafazalı kruvazör hacmi küçük ve ucuza mal olur. Bu sınıf gemiler bir hayli zamandır yapılmamaktadır.

0486_0042-90_Page_09Kahraman Wedingen: U-9 ve U-29 numaralı Alman tahtelbahrlerini bi-misal bir şecaat ve maharetle idare ederek pek çok İngiliz gemilerini batırdıktan sonra tahtelbahriyle beraber gark olan fedakâr ve büyük bir bahriye zabiti.

     İkinci sınıf muhafazalı kruvazör: hacim ve bahaca birinci sınıftan aşağıdır. Kezalik eslihası da daha hafiftir. Buraya kadar zikr edilen harb gemileri gibi bu sınıftaki kruvazörlerin de double bottom’ları ve bölmeleri vardır. Tûlleri 300 ilâ 400 kadem (95 ilâ 122 metre) dir. Ve süratleri de 20 ilâ 25 knot (saatte 37 ilâ 46,3 kilometre) dir. Eslihası 6 pusluk (15 santimetrelik) ve 4,7 pusluk (12 santimetrelik) toplardan ibarettir. Ve bu toplar zırh siperlerle muhafaza altına alınmıştır. Tonaları 3000 ilâ 6000 arasındadır. Hamidiye gibi.

     Üçüncü sınıf kruvazörün: yolu, muhafazası, silahı, bahası ikinci sınıftan azdır ve ona müşabihtir. Bunlar takriben 2000 tonalık ve takriben 20 knot (saatte 37 kilometre) süratindedir.

     Gambotlar: bunlar sahilde ve nehirlerde karakol hizmetinde kullanılan gemilerdir. Bunların tarzı inşaları kullanılacakları yere göre tahlif eder. Durak Reis gibi. (bunların bil-fi’l muharebede vazifeleri yok gibidir.)

     Kruvazörler ile gambotların bazıları kaplı gemilerdir. Yani çelik teknenin üstü ahşap ve bakır ile kaplanır. Bu usul, uzak yerlerde karakol hizmeti ifa edecek, binaenaleyh sık sık havuza giremeyecek olan gemilere tatbik olunur. Çünkü bakır denizde tahmiz etmez. İsa Reis gibi.

     Torpidobotlar: Torpidobotlar sırf torpido taşımak ve atmak için yapılan gemilerdir. Bunlar için en elzem olan şey, fazla yol ve nâ-kabil-i rü’yet olmalarıdır. Yol: torpido menzile çabuk girip çabuk çıkması için lazımdır. Nâ-kabil-i rü’yet olmaları da küçük cesamette yapılarak temin edilir ki bu veçhile top atışına da az hedef gösterir. Demirhisar gibi. Torpidoların süratleri 25 ilâ 30 knot (saatte 46,3 ilâ 55,4 kilometre)dir.

     Torpidobotlar iki tarzda olur. Birine hiç nam verilmez, yalnız torpidobot denir. İkincisine ise torpidobot muhribi denir.

     Torpidobot muhribi: yapmaktan maksat, düşmanın torpido botlarını yakalamak, hiç olmazsa iş göremeyecek bir hale getirmektir. Aynı zamanda, atacak torpidoları da vardır. Bu sebepten bunlar için en ehemmiyetli nokta, sürattir. Binaenaleyh tekneleri gayet narin ve hafif yapılır. Bunlar liman ağızlarında karakol yapmak, keşşaflık etmek gibi kıymetli işlerde kullanılır. Takriben 34 knot (saatte 62,6 kilometre) yol yaparlar. Yâdigâr-ı Millet gibi. Son muhriblerin tonları 1000 dir.

     Tahtelbahirler: tahtelbahirler görünmez düşmandır. Keşfi de gayet güçtür. Tayyareye bile benzemez. Çünkü tayyare görükür. Tahtelbahirlerin sathı bahride seyirleri gaz makinalarıyla ve tahtelbahre bulunduğu zamanda elektrik kuvvetiyle icra olunur. Denek; Satıh bahride, sarnıçlara su doldurmakla, su altında da ufki durmalar ile temin edilir. Batması için sarnıçlarına su doldurulur. Su üstüne çıkacağı zaman da, sarnıçlardaki su, hava muzik vasıtasıyla dışarı atılır. Baş tarafında torpido kovanları vardır. Su üstüne çıkmadan düşman gemisini görebilir. Periskop denilen dürbünler vardır. Sudan dışarı sürer ve sanki suyun üzerinde imiş gibi her tarafı görür. Dâhilindeki havanın teneffüsle hâmız-ı karbon’a tahvil eden müvellid-ül-humûza’sı tekrar müvellid-ül-humûza haline kalb olunur.

     Yeni tahtelbahirler takriben 1500 tona cesametindedir ve su altında 3000 mil seyir edebilirler. Tahtelbahirlere küsufli toplar da (*) ta’biye ediliyor.

     Muavin gemiler: Filonun yanında lağım gemisi, lağım taharri gemisi torpido depo gemisi, tamirat gemisi, hastahane gemisi ve saire gibi bir takım gemiler daha gezerse de bunlar harb gemileri safına dâhil değildir. Bunlar ya eski küçük harb gemileri yahut o iş için yapılmış zayıf gemilerdir. Yahut ticaret gemilerinden maklubdur.

          [ * ] – Alabanda, gemi yanlarının iç kısmına denir.

     ( * ) – posta, gemi teknesinin kaburgalarıdır.

     (*) – Küsufli top, dolduktan sonra meydana çıkan ve ateş ettikten sonra içeri kaçan toplardır.

0486_0042-90_Page_10Hayat-ı askeriyeden bir safha: Sahra topçularımız manevra yaparken

AŞKIN SAZI. . .

Açılmıştım, tarlalara dalmıştım,

Bölüğümden hayli geri kalmıştım,

Deli gönlü düşünceye salmıştım;

Kulağıma geldi bir aşk sazı

Sanki nine, sanki vatan niyazi!

 

Koca meşe gölgesinde yalnız

İki çocuk, bir ihtiyar, birkaç kız,

Sanki; cihan dertlerinden kaygısız,

Oturmuşlar, ihtiyarı dinlerler,

Âşık çalar, sine üryan, alnı ter!

 

Ak saçları omuzuna dökülmüş,

Sazı teli altın olmuş saç gümüş

Uzun boyu dertler ile bükülmüş

İnliyordu şu koşmaya dinledim,

Mavzerime dayanarak inledim.

 

Gaziler açmış bayrağı

Şehid gösterir ırağı

Kalkmış şahadet parmağı

İnanmayan nemrud mu’la,

Türkü tutar hudud mu’la! [ 1 ]

 

Dedelerden dökmüş öğüd

Binler yaşar yıkılmaz yurd,

Arap, Çerkez, Laz ile Kürd

Tatlı canı vermez mu’la

Cennetlere girmez mu’la!

 

Yüksek, altın dağı aşan,

Nehirler üstünden coşan,

Şehid olup hakka uçan,

Acep bizim sağlar mu’la?

Nine sine dağlar mu’la?

 

Dağlar bizim olmamış mı?

Babamızdan kalmamış mı?

Kılıç ile almamış mı?

Cenksiz vatan veren mu’la,

Irzı yola seren mu’la?

 

Ne diyeyim be hey kardaş,

Yola düştü ana, yoldaş.

Kalanlara atarlar taş:

Yiğit cenge gitmez mu’la?

Canın feda etmez mu’la?

 

Düşman kanı olmuş ırmak,

Su bir nurdur, görünür hak,

Çanakkale vurdu çakmak;

Topçu bizim Mehmed mu’la

Yusuf gilin Ahmed mu’la? [ 2 ]

 

Gaziler günler bu gündür,

İslam kurtulur düğündür,

Hem övün, hem de övündür.

Dönen bizden, Türk den mu’la!

İtikadı şarktan mu’la!

 

Türk milleti esir değil,

Türk anası kısır değil,

İstek yalnız Mısır değil,

Kafkas yolu uzak mu’la!

Karşı durur Kazak mu’la!

 

     ( 1 ) – Nemrud mu ola, hudud mu ola,

     ( 2 ) – Malûm olduğu üzere asıl Türkçe “Yusuf gilin Ahmed” Yusufların Ahmed, Yusuf takımından Ahmed manasındadır.

         20,Mart,1331

         Ali Rıza Seyfi

“Türk edebiyatının tarihi” derslerinden

Fetret hengâmesi

Ve

MUALLİM NACİ

bir hayli şiirlerinde buluruz. Hatta daha ileri giderek diyebilirim ki Fikret Beyin manzumelerini hikmetleri teşhis ettirmektedir.

     Sadetten ayrılmayayım: Bence Naci bir şairdir. Sanatkârın vazifesi “eşyanın ale-l-âde görünüşünü geçmek ve bir hayalî âlî yaratmak” ise ateş pare sahibi bizim edebiyatımızda birçokları kadar bunu yapmıştır. Bana sorabilirler ki Naci’nin birkaç güzel manzumesine mukabil birçok münasebetsiz, boş lafları yok mudur? Evet vardır. Fakat onların şiirle bir münasebeti yoktur ki tetkik edeyim. Alfred Fouillée’nin dediği gibi “münekkidin vazifesi güzellikleri bulmak ve göstermektir.” Çirkinlikleri herkes görebilir. Nitekim şimdiye kadar pek âlâ herkes onları görmüş ve pek çok bahis etmiştir.

     Söylediklerim Naci hakkında ancak bir tetkik taslağı olabilir. Tekrar ediyorum; Pürüzsüz mısraları <<Albalâ>> yı memnun edebilir. Bu günkü genç şairlerin şekle ait gösterdikleri itina – ki edebiyatı cedide sahipleri içinde yalnız rübâb-ı şikeste şairi tarafından ehemmiyet verildiğini görüyoruz. Menşei itibariyle Naci’ye izafe edilmelidir.

     Nesri de Nazmi gibi pek berrak, pek pürüzsüzdür. Fransızcadan tercüme ettiği <<zavallı kız>> ünvanlı bir parçasından biraz okuyalım.

     <<içinde hiçbir güzel rüya görmek ihtimali olmayan şu menhus uykudan uyanır uyanmaz dağ başına çıkarak güneşin ilk şualarını karşıladım.

     <<henüz uykudan uyanmış bir yavru kuş cağız taze çiçek açmış bir ağacın üzerinde hazin hazin otururdu. O zaman benim gözlerim yaş ile dolmuştu.

     <<Ah! Niçin validem yok? Yuvası ağacın dalı ortasında aheste aheste sallanmakta olan şu kuş cağız gibi niçin bahtiyar olamıyorum?

    <<Yeryüzünde hiçbir şey benim değildir. Beşiğim bile yoktur. Biçare validesi tarafından köyümüzün mabadı önündeki taşın üzerine bırakılmış zavallı bir kızcağızım!

     <<Anamdan, babamdan ayrı düştüm. Okşayışlarındaki lezzeti bilmem. Köy çocukları bana hemşire demezler. Bunların oyunlarına da katılamam ilh.>>

     Bu menşure hep böyle kısa cümleler, sade kelimelerle yazılmıştır. Düşünmeliyiz ki Naci bunu ve emsalini aşağı yukarı otuz sene evvel meydana getirmiştir. O zamandan bu güne kadar ne garip, ne gayri tabii şeyler yazılmadı!

     Naci bir başka cihetten de tetkike şayandır. Türk muharrirleri içinde onun kadar imlâda “mazbutiyet” gösteren yoktur. Bu onun lisanımızı pekiyi bildiğini ispat eder.

     Naci’nin hayatı tuhaf bir telakki edişi vardır. O lakayt bir “nikbin”dir. Kullandığı bir mastarda bunu pekiyi ifade eder. Mesut harabatı!

     Aynı zamanda tuhaf bir felsefesini seziyoruz. O <<zevki hakikatte arar adam>> olduğunu söylüyor. Şu beyti okuyunuz:

         Ey hakikat görün ki insanlar

         Anlasınlar nedir sefayı hayat

     Merhumun <<hakikat>> dediği şey nedir? Çoklarının <<ba’de mücerred>>de var olduğunu zan ettiği şey, zihnin doğurduğu yer mevhuma. . . Zavallı Naci’nin malûmatı <<hakikat>>in yaşadığımız hallerden başka bir şey olmadığını ve mücerred ve mutlak bir hakikat tasavvur edilemeyeceğini idrak ettirecek kudrette değil.

     Eserleri aynı zamanda bir <ahlak>da telkin eder. Tahakküm birendaz, hodsürane bir ahlak.

     Fetret hengâmesine ve Naci’nin bu hengâmedeki rolüne bir kere daha bakmak istiyorum;

     Fetreti yapan Naci’nin şahsı değildir. Zaten hiçbir içtimaı hadise yoktur ki ferdin keyfiyle tahaddüs etmiş olsun. Ve bu, bir fetret olmaktan ziyade, henüz bitmemiş eski bir hareketin devamı idi. Naciye gelince; Devam eden bu eski hareket onu kendisi için herkesten daha kuvvetli bir müdür buldu. Garp edebiyatlarnının kıymet ve ehemmiyetini anlayan, nefis tercümeler yapan, hatta bu tarzda şiirler yazmağa başlayan ateş pare sahibi birden manasızlıklar içine yuvarlandı. Demek oluyor ki bir fetret varsa en zavallı bir kurbanı Naci’dir. Onu her halde etrafını alan nazm ül hükümler, hayret efendiler Şeyh ü Safi efendiler gibi bedii zevkten mahrum, edebiyatın ne demek olduğunu takdirden aciz adamlarla bir tutamayız.

         Ali Canib

 0486_0042-90_Page_13Almanya’da Rus esirleri: İngilizlerin tarik-i bahriyeyi kapamak Moskofların da her ay binlerce esir göndermek suretiyle aç bırakmak istedikleri Almanlar Rus esirlerini ziraat işlerinde kullanarak düşmanlarının tedbirini hükümsüz bırakıyorlar.

Zirai bahisler

ÂLEM-İ İSLÂM’IN İSTİKBÂL-İ ZİRAİYESİ

1

Hangi usul ziraiye dedir?

     Âlem-i İslâm’ın bu cihan harbinde en kavi düşmanlarını bile acz ve hüsrana düşürecek bir dereceyi azimede ibraz ve muhafazasına muvaffak olduğu ittihadı kebir siyasiyi nazarı şükran ile gören ve o âleme mensub bulunan hiçbir ziraat mütehassısı tasavvur olunamaz ki fikri tecessüs ve tetebbuunu o âlem-i vâsi kudsinin mazi ve istikbâl ziraiyesine imâle etmekten men’ nüfus edebilsin.

     Hakikaten bu gün bu âlemi mukaddeste görülen ittihadı ictimai ve siyasi ona “zafer” kadar büyük daha neler vaad etmiyor? Muhafazası için efradının kanını kendi cihadı uğrunda sevine sevine îsâr ettiği o müşfik topraklarda ne girân-bahâ hazineler görülmüyor?

     Tarihe bir nazar-ı seri ric’i atıf edecek olursak görürüz ki zaman kadimin bütün büyük milletleri kıtaat yabis ü nim yabisede devlet ve ikbale nail olmuşlar, yaşamışlardı. Az çok yağmurlardan mahrum olan el-cezire, Filistin, Mısır, Tunus, Çin gibi kıtalar vaktiyle en kavi, en adedi kesir muazzam milletlerin en mamur ve âbâdân memleketleri, beldeleri idiler.

     Tarihi muazzam medeniyetler arasında yalnız Avrupa medeniyeti ratib bir iklimde tekâmül etti. Tarih ayanen gösteriyor ki gayet yüksek büyük bir medeniyet tabiaten az sulanmış bir toprakla kabil-i imtizaçdır.

     Müverrih-i kadim şehir (Herodot) El-cezire de yapılan ziraatı kadimeyi Kaldaniye (Kalde) ve Babil ziraatinden bahis ederken <darı ile susamın yüksekliğini söylemiyeceğim. Zira Babil’i görmeyenler bu sözüme inanmayacaklardır.> sözleriyle o ziraatın senâ-hânı olmaktan kendini alamamıştı.

     Bugün asrı hazır tarihi bu günkü medeniyeti azimenin havaliyi yabese ve nim yabeseye doğru tevsî’ ettiğini irâe ediyor. Avrupa medeniyetinin Afrikalara ve Amerika medeniyetinde California’nın harareti şemsle tutuşan yabis topraklarına kadar sokulduğu müşahede olunur.

     Mukaddemâ Kaldaniler, Asuriler ve arz-ı Filistin’de yaşayan Benî İsrail malik oldukları o muhteşem medeniyete zamanımızda umumiyet itibariyle İslâmlık ve Türklüğe mukarr olan o yabis ve nim yabis topraklarda nail oldukları gibi İran kadim dahi şi’râyı salifenin tasvir ve tavsifinde izhâr-ı acz ettikleri (behişt)lere gülistanlara Faika’daki cesim hayvanat ve nebatat bağçelerine daha doğrusu muhteşem olduğu kadar müşâ’şâ ve müzeyyen olan o medeniyete yine az çok yabis olan bir arazide nail olmuştu.

     Şu müşahedatı tarihiye âlem-i İslâm için bu gün usul-ü ziraat yabisenin ne derecelerde ehemmiyete layık olduğunu meydanı aleniyete vaz eder.

     Nazarı tetkik ve ibretimiz önünde Tunus kadim dahi ziraatı yabise için tarihen misal olabilecek vasi bir memleket olarak arz didar ediyor. Fi-l-cümlede iki yüz elli kilometre murabba vasatındaki arazi üzerine bina edilmiş ve altmış bin kişiyi istiab edebilecek amfiteatr harabelerine tesadüf olunur. Yedinci asırda bu havalide on beş şehir, kırk beş köy ile beraber birçok ahali vardı. Rivayet kadimeyi tarihiyeye göre zeytin ağaçlarının miktarı bir milyon hektarlık bir kısım vasi araziyi işgal ediyordu. Bu ağaçların hasılatı azimesi tarihen şu suretle izah oluyor ki Sezar’ın himayesinde olarak Tunus senevi on üç bin hektolitre zeytinyağı vergisi veriyordu. Zeytinyağı miktarı o kadar büyük idi ki cesim borular vasıtasıyla en yakın limanlara kadar nakil olunurdu.

     Bu suretle vaktiyle El-cezirede, Tunus’ta, Filistin’de ve havaliyi saireyi yabesede yaşayan büyük milletlerin asırlarca devam eden bir müddet zarfında kendi ziraatları için esaslı bir usul keşif etmeksizin ıskasız bir ziraatla yaşayabilmeleri aklen, mantıken mümkün değildir. Hakikat halde fenn mihânik ziraatın biraz tekmilini müteakip o zamanda (ziraat yabis) nâ-mütenâhî bir sa’y ve sebatı istilzam ediyordu. Bu cihetle büyük milletler mahdut bir usul ziraiye ile mahsulatı temin eden ıskai usullerini gayri mükemmel, ibtidai, kaba alat ve edevatla fakat ıskasız bir surette hasılatı tahtı temine almaktan daha kolay buluyorlardı.

     Bu ahval tarihiyeyi ziraiye zamanı kadim müverrihlerinin (usulü ıska) nın kuvaidinden ve fevkaladeliklerinden bahis ettikleri halde ziraatın diğer umumi şekillerinden ihyanen bahis etmeleri ile de kesb teyid eder. Mamafih müverrihin kadimenin fevaid ve muhassenatından bahis ettikleri usulü ıskanın medeniyeti kadimenin haiz olduğu azimeti tesbitinde keşir ve vasi bir surette çay tatbik bulamadığı bu gün yapılan ıska ameliyelerinin mahdudiyetiyle de pek güzel anlaşılır.

     Zamanımızda Cezayir’de Fransızlar tarafından yapılan altı yüzü mütecaviz teşebbüsat ıskaiye iki yüz bin hektar kadar bir kısım araziyi ıska etmiş ise de mevcut bulunan suyun kifayetsizliği nispetinde kıymetinin yüksekliği yüzünden ziraata salih pek vasi bir arazi temin edilememiştir. Hâlbuki ıskasına muvaffak olunamayan bu arazi haddizatında hemen kâmilen mümbittir. Bizde de aynı hal vakidir. Arazi-i yabesemizin azimet ve vasatına nazaran ıskasına muvaffak olduğumuz arazi hiç demektir.

     Bugün Amerikalıların “dry farming” dedikleri usul ziraiye, arazi-i yabisede ıska ameliyesi külfetine hacet kalmaksızın iktitâf mahsulatı tahtı temine almış ve bu suretle kürreyi arzın sahra yahut nim sahra halinde şimdiye kadar gayri mümbit kır çöl farz olunan kıtaat-ı azimesine büyük bir kısmet ziraiye bahş etmiştir.

     Hiç şüphe edilemez ki medeniyet kadimeyi şarkiye de de böyle esaslı bir usul vardı. Çünkü yalnız usul-ü ıska ile o kadar vasi ve kesif bir ziraat temin edilemezdi. Eskiler meyanında kanallar inşası taahhüd etmesi ve yüksek tepeler üzerine su depoları inşası gibi teşebbüsat-ı nafiayı ziraiye bir medeniyet için lazım olan ziraatı umumiyenin layıkı veçhile tevsiini temin edemezdi. Bunun için hem kolay, hem külfetsiz binaenaleyh sehl-l ta’mim esaslı bir usul keşf edilmiş bulunmalı idi.

     Babil ziraatinin esasatına girişmeden evvel şüphesiz ki Finikeliler Bahri Sefid havzasına zeytin ziraatıyla beraber hububat ziraatinin en makul ve muvaffak usul ve kuvaidini serdiler. Bütün azimetiyle kademiyyet, hatta Kartaca’lılar iktisad ziraiyenin pederi addolunan Mago’u ta’zim ve tebecil ediyorlar ve bütün Yunan ziraiyunu Roma anllâme-i ziraiyesi Columal’ın tabirini takip ederek kendilerini Mago’nun talebesi addediyorlardı. Tarihi ziraat kadimîce malumdur ki bilahare Mago’un mühim bir eseri ziiraiyesi Latinceye tercüme edilmiş ve sonra da lisanı Yunaniye nakil olunarak hülasa edilmiştir.

     Usul-ü ibtidaiyeyi harâset ve (nats mahrûs = işlenmiş nadas) eskiler tarafından istimal edilmiş idi.

     (Virjil) birçok bahislerde bunu teyid ederek harâset erbaayı tavsiye ediyor ki bu da o zamanlarda ameliyeyi herasiyenin müteaddid olduğunu irâe eder.

     Latinler nezdinde bu (harâset erbaa) [*] (procinder, efiringer, interare, lirar) namlarıyla yâd olunur ki sonuncu ameliye harasiye ameliyeyi ziraiyeye takdim ederdi. Columal Afrika’da seraten toz haline tahvil edebilen ince toprakların diğerlerine takdim ettiğini ve müteaddit bahislerde toprağın kabil-i teczi ve tagbir olmasının müfid olmasında israr ediyor.

     Bu babda Endülüs medeniyeti üzerine hasr edilen asarın mevcudiyet ve mebzuliyetine rağmen birçok nukad ziraiye maatteessüf muzlim kalıyor.

     Araplar kurûn-ı vüstâ da hey’et, coğrafya, tababet, felsefe ile beraber nazariyat aliyeyi ziraiye gibi ilim ve funûnda esasatı kadimeyi muhafaza ile iktifa ediyorlardı. Arapların üç bahsi şamil (hazine-l-zirai = Tresor del’agriculture) tesmiye ettikleri mensur zamanında Kordo’da tercüme edilmiş büyük bir cildleri vardı. Kartacalı Mago’nun bahis ettiği kitabın esası bu olmalıdır. Bundan maada on ikinci asırda Kordo’ da Ebu Zekeriyyâ Yahya bin Muhammed ebu Ahmet tarafından yazılmış “kitab’ül Filaha” vardır ki bu ibni Avvam namıyla daha ziyade tanınmıştı. Bu kitab 1864 de Paris’te Fransızcaya tercüme olunmuştur.

     Mago’nun bir hülasacısı addolunan İbni Avvam haraset erbaa ibtidaiyeyi zikr ederek: [[“Le qalib” dört harasetten mürekkeptir. Birinciye “el kesr = Le bri semeute” kırma yahut “l şok = El cheq” denir idi ki Ceziranda yapılıyordu. İkinci haraset Martta üçüncüsü ise Mayıs ve Haziran evâilinde icra olunuyordu. Buna el fetih = L’ouverture tesmiye edilmiş idi. Bu dört haraset daima ameliyeyi ziraiyeden evvel yapılırdı. Vakta ki bu ameliyeler müteaddit defalar tekrar edilir. Toprağın salabetini gidererek tebahhurâtın suhuletini mucib olur. Tabakayı sathiye tabakayı saniye ve amik ile karışır, güneş tesirat harûriyyesini toprağın dâhiline kadar nüfuz ettirdikten sonra onu suların ahz ve massına ve sonra da muhafazasına kadar bir hale sokardı]] diyor.

     Zamanımızda Amerika zirayuunun (sistem kâmil) ve (dry farming) tesmiye ettikleri iskasız bir surette havaliyi yabise ve nim yabiseden iktitaf mahsulatı mükâfatla bir surette temin eden usul ilmi ve feniyyenin esasat mühimmesi İbni Avvam’ın meşruhat salifesinde hemen mündemicdir.

     Bugün gayri mümbit addettiğimiz ve bir nazar lakaydı ile gördüğümüz bunca havaliyi yabis ve nim yabisemizden ne suretle iktitaf mahsulat edebileceğimizi ve bu hususta ne gibi teşkilata muhtaç olduğumuzu in-şa-Allah-l-rahman tevali edecek olan makalatımızda alâ-kadr-it-istitâa tetkik ve izaha gayret edeceğiz. Çünkü biz umumiyet itibariyle ilmi İslam’ın istikbal ziraiyesini hiç de ehemmiyet vermediğimiz ziraat yabisede görüyoruz.

——————————————————–

[*] Burada haraset gelmesi Fransızca Labour mukabilinde istimal olunmuştur.

Beykoz 29,Mart,1331

Ziraat mühendisi

Cevad Rüşdi

0486_0042-90_Page_13.jpg -2General Damad: Çanakkale’ye muharebeye gelmiş iken mevsimin geçmiş olmasına rağmen Mısıra sayfiyeye giden Fransız Generali.

 

Mebâhis-i bahriye

BAHRİYE MAKİNACILIĞI

     Beşeriyet üç, dört kütüğü birbirine kuru otlarla bağlayarak bir derenin durgunca mahallinde kendini suya tevdi ve emanet ettiği zaman, bu garip sefinesini tahrik için insan bir uzun ağaç yahut yassı, tahtaya müşabih bir şey kullanmış idi. Bu ibtidai vasıta-i sevkiye ile şimdi bizi Bahri Muhitlerden aşıran, uçuran binlerce tonluk sefaini cesimenin yine on binlerce beygir kuvvetindeki mehib makinaları arasında yapılacak mukayese cidden hayret bahşa değil midir? Mamafih ibtidai basite göre bize böyle hayretler veren neticeyi şaşaa ancak bu güne mahsus bir netice addolunmalıdır.

     Islahat ve terakkiyat yekdiğerini öyle bir süratle takip etmektedir ki; Bu güne nazaran bir sene evvelki terakkiyat eskimiş bile addolunabilir ve bir sene revaçta bulunan bir takım usullerin şimdi büsbütün terk edilmiş olduğu görünür.

     İlk vapurun Bahr-i Muhit-i Atlâsî’yi adeta bir öküz arabası süratiyle geçtiğini temaşa etmek üzere seksen seneden fazla maziye ricat etmeğe ihtiyaç yoktur. Bahr-i Muhit-i Atlâsî de Amerika ile Avrupa arasında ilk defa muntazaman posta vapurlarının teşkili de altmış sene kadar mukaddem İngiliz “Cunard Line” kompaninin hisse-i himmetine düşmüş, bu esnada sürat de haleti ibtidaiyesine nazaran yüzde otuz nispetinde tezayüd eylemişti.

     Bahr-i Muhit-i Atlâsîyi ilk mürur eden vapur New-York ta inşa olunmuş SS Savannah nam teknedir. Bu tekne usulen bir yelken sefinesi olup buhar makinası sonradan vaz olunmuştur. SS Savannah 1819 Martında yirmi beşinci günü Savannah şehrinden hareket edip yirmi altı günde Liverpool limanına vasıl olmuştur.

     Mamafih; sefinenin makinası ve “Pedal” yani yandan olan çarkları bu seferin ancak altı gününde kullanılıp diğer günlerde yelkenle seyir olunmuştur. Yelkenle seyir olunmasının sebebi asliyesi ancak havanın pek müsait vezân olunmasından ibaret olup bu esnada pervaneler dahi sefine dâhiline alınmış idi.

     1838 senesinde Avrupa – Amerika seferleri tahminen on altı, on yedi günde icra edilmekte olup bu da bahriye makinalarında vukua gelen terakkiyatın neticesi idi. O zamandan beri vaki olan terakkiyatı mütetâbbi ve azime sebebi ile nihayet bu günkü hâlet ve lehfazâiye vasıl-ı müyesser oldu.

     İngiltere’de esfâr-ı baîde icrası için ilk inşa olunan vapur “Peninsular and Oriental Steam Navigation Company”nin (SS William – Fawcett) nam sefinesi olup 1829 senesinde denize indirilmiştir. Bu sefine ahşap, yandan çarklı, 74 kadem tûl ve 10 kadem arzında ve 206 gayri safi ton cesametinde idi. Sürati ise 2 ½ mile baliğ oluyordu. Makinası Side – Lever usulünde 60 lefti beygir kuvvetinde olup bahri pus murabbaına 6 libre tazyik ile müteharrik idi. İkinci sefine SS İberya vapuru idi. 1837 de inen bu tekne 134 kadem tûlunda, 24 kadem arzında, 500 ton mai mahrecinde 8 mil süratinde idi. Yine Side – Lever usulünde olan makinası 300 beygir kuvvetinde ve bahri pus murabbaına 7 libre bahri tazyik ile müteharrik idi. Kömür sarfiyatı ise günde 30 tona yani beher işarı beygir kuvvetine mukabil 5,6 libreye baliğ oluyordu.

     Üç sene sonra yani 1840 senesinde yine İngiltere’nin Cunard Line Company’si ilk vapuru olan SS Acadia’yı çalıştırmağa başladı. Bu vapurun tûlu 207 arzı 34, mai mahreç tonu 2050 idi. Pervaneleri pedal yani yandan, makinası Side – Lever usulünde ve çift kondansörlü, beher pus murabba üzerine 10 ½ libre tazyikli, 740 aşarı beygir kuvvetinde olup 4,7 libre kömür yakıyordu. Sürati ise 8 ½ mil idi. Kazanları Flue – boiler nev’inden idi. Bu usul kazanlar dâhilinde “Flue” denilen borular vardır ki; Ateş onun içinde yakılıp etrafları tebahhur edecek olan su ile muhât bulunur. Bunlara (ateş borulu kazan dahi denilir; Su borulu kazanlarda ise bilakis su boruların içinde ve ateş dışındadır.) On iki ocak mevcut idi. Saatte her kadem murabba ızgara sathına 16 libre kömür yakmakta idi. 1850 de “SS City of Glasgow” namındaki 1600 ton mai mahrecinde bir vapur inşa edildi ki; İki makinası 810 işarı beygir kuvvetinde, beher pus murabba üzerine 10 libre tazyikinde idi. Ancak bu makinalar evvelki makinalar gibi olmayıp daha müterakki bir tarzda, [Side Lever’li Beam Engine] usulünde idi. Bundan başka SS City of Glasgow sefinesinin yanında pervaneler olmayıp ilk defa uskur yani kıçtan pervaneli teçhiz olunan sefainden biri idi. Uskur (pervane) sinin kutru 14 kadem 3 pus, Picth’i on sekiz kadem olup makinaya dişli tertibatı ile merbut bulunuyordu. Üç üstüvane kazanı, dokuz ocağı vardı. Saatte beher kadem murabba ızgara sathına mukabil 12 libre kömür yakıyordu. Saatte beher işarı beygir kuvveti hâsıl etmek için de 3,03 libre kömür sarf etmekte idi.

     Burada tadadı uzun olacak inşaat ve teçhizat mütemadi yeden anlaşılır ki; Bahriye makinacılığı seri hatveler ile ilerliyordu. Sefainin cesameti artmış, pedal yani yandan pervaneler yerine uskur ve pervaneler kaim olmuş, buhar tazyiki yükselmiş, buhar beygir kuvvetine mukabil kömür sarfiyatı azalmış idi.

     1900 senesine doğru inşa olunan RMS Campania ve RMS Lucania nam çift sefineler birkaç zaman evvelki terakkiyat mekanikiye ve inşaiyenin hakikaten bir numuneyi bediası idiler. Bunların tûlu 600, arzları 65, umukları 43 kadem olup 12950 ton mai mahrecinde idiler. Tekneleri çelikten ve hem arzani, hem tûlani bölmelere münkasım olduğundan batmak muhatarasından mahfuz idiler.

     Çifte uskurları iki takım [12 double-ended Scotch boilers, 102 furnaces. Two five-cylinder triple expansion engines producing 31000shp direct to twin screws] triple expansion yani üç inbisatlı makine ile tedvir olunmakta ve her takım makine beş silindiri havi bulunmakta idi. Bu silindirlerin ikisi 37 pus tûlunda [high pressure] yani tazyik âlî, birisi 79 pus kutrunda, tazyik mutevasıt ve ikisi 98 pus kutrunda tazyik asfe veya âdi “le pression“ idiler. Tûl darbe (stroke) kadem 9 pus, kadem murabba üzerine buhar tazyiki 165 libre, makinanın kudreti 27000 beygir kuvvetinde (işarı), halbuki; Kömür sarfiyatı saatte beher işarı beygir kuvvetine karşı ancak 1,5 libre idi. Bu kadar büyük tasarruf ile beraber bu azim sefineler günde 450 ton kömür yakmakta idiler. Kazanlar on iki adet, çelik, çift nihayetli ve üstüvane usulünde olup her birinde sekiz ocak bulunuyordu. Bir de dört ocaklı tek nihayetli kazanı bulunduğundan ocakların adedi yüze baliğ oluyor. Bunlar ceryan tabii tahtında bir kadem murabba isfere sathına 17,5 libre kömür yakıyordu.

     Tabiratı mekanikiyeye o kadar aşina olmayan kârilerimize az müddette bahriye makinacılığında vaki olan terakkiyatı azimenin derecesini kolayca efham için diyeceğizki;

     1837 senesinde yapılan İberiya sefinesinde bir ton kömür bir günde 17 ton mai mahreci 221 mile sevk etmekte iken kampanya makinası aynı miktar kömür ile 28,8 ton mai mahreci 651 mile sevk etmektedir.

     Halbuki; daha sonraları inşa ve teçhiz edilen Oceanic ve Celitiç vapurlarının makinaları 29 bin beygir kuvvetindedir.

     Tertibatı pek sade, adeta “horoz değirmeni“ tabiri amiyanesine mâ-sadak olan Side Lever usulü makinalarla başlayan bahriye makinacılığı Beam – Engine, Direct – Acting yani düz hareketli, Steple – Engine, Trunh – Engine, Annular – Engine, Oscillating – Engine, Diagonal – Engine devrelerini geçirmiş, şekillerine istihale ve terakki eylemiştir. Uskurunun sefaine tatbiki dahi komponad usulüyle beraber birçok tadilat ve ıslahatın vücuda gelmesine sebep oldu. İbtidai “high pressure” tazyik âlâ ve “Le presser” tazyik esfil sistemleri “triple expension” üç enbisatlı, “quartet expension” dört enbisatlı makinalar takip eyledi. Bu terakkiyat sayesinde bir beygir kuvveti husule getirmek için makinanın ihtiyaç gösterdiği buhar hacminin pek ziyade tenkisine muvaffakiyet elvermiştir ki; Tebii bu da kömür sarfiyatınca – son zamanın muhteşem makinalarında gördüğümüz veçhile tasarruf azimi müntic olmuştur.

     Bahriye makinacılığında elde edilen muvaffakıyatı azimeden en azim ve bedii şüphesiz ki Steam – Turbine buhar türbinleridir. Buhar türbinleri buhar makinalarının müstenid olduğu sistemden büsbütün ayrılmış bir şube teşkil eder. Buhar türbin makinaları yalnız bir duvar bedene malik olup – sureti inşaca benzememekle beraber – hakikatte duvar makinaların fakat son derece dâhiyane bir islâhından ibarettir.

     Türbin motorları esasen dâhile doğru uzamış kanatları havi bir müceff üstüvaneden ibaret olup bu üstüvane dâhilinde harice doğru uzamış kanatları hâsıl ve üstüvane ile müşterek el merkez bir şaft vardır. Üstüvanenin cidar dahiliyesindeki kanatlar hemen şaftın sathına temas edecek kadar uzun olduğu gibi şaftın kanatları da hemen üstüvane cidarı dahiliyesine temas edecek derecede uzun ve üstüvane kanatlarının mabeyinlerine girmek üzere mürettep ve mevzidir. Üstüvane bir nihayetinden dâhil olan buhar evvela: bir sıra sabit kanatlar arasından geçip müteakiben mevzu olan müttehirin kanatlara sevk olunur ve onlara bir hareketi devriye verir. Ondan kurtulduktan sonra tekrar rehber (Guide) denilen sabit kanatlara tesadüfle istikameti devriyesini alarak ikinci müttehirin kanada (yani şaftın kanatlarına) icrayı tazyik eyler ve böylece üstüvanenin nihayetine kadar icrayı fiil eder. Böylece şaft bir hareket devriyeyi seriyi bahis eder. Tabiatı iktizası buhar türbinleri sürat azime makinalarıdır. Bunlar dakikada 2000 ilâ 5000 devir yaptıkları gibi dakikada 18000 devir yaptığı dahi meşhud olur.

     Türbin motorları pek çok kaide cemidir. Pek az saha işgal ettiği gibi, hususi, külfetli yataklara ihtiyaç göstermez, idaresi, yağlanması otomatik yani zat-ül-herekedir.  Silindir yağlamak zahmeti dahi yoktur.

     Türbinlerin seyir-i sefâine tatbikinde, hususiyle büyük sefâine vazıında hayli müşkülat çekilmiş ise de Weper gibi bazı torpido muhriplerine vaz olunarak 37,113 mil bahri sürat iktisab olununca tezyidi gayret ve himmet edilmiş, nihayet elyevm büyük sefâine de tatbike muvaffakiyet oluvermiştir. Türbinlerin kudreti âliyesini anlata bilmek için 37 mil bahrinin 43 mil berriye muadil olduğunu der-hâtır etmelidir.

     Vapurların ilk zuhurunda istimal olunan kazanlar vagon usulü kazanların şekil muadelinde idi. Bunlar esasen karada kullanılmak üzere yapılmış olup şeklen vagona benzedikleri cihetle vagon kazanları diye yâd olunmuşlardır. Bunları hizmeti bahriyeye elverişli etmek için takviye tertibatı, dâhili külhanlar ve retaren boruları ilave olunmuştur. Mürur-i zamânın tevlid ettiği terakkiyatı mütetabi ile bahriye kazanları şimdiki hal, tekamülü buldular. Bu kazanlar cesim ve dairevi bir zarf ile her biri birer Combastion Chamber ihtirak sandığına merbut dâhili borulardan mürekkebdir. Buradan dahi bir takım borular ihtirakdan mütevellid gazat ve dumanı (duman sandığı) na nakil eder. Suhuletle anlaşılacağı veçhile bugün kazanlardaki buhar tazyiki bundan altmış sene evvelki buhar tazyiklerine nazaran şayanı hayret derecede fazladır. Altmış sene evvel Amerika ile Avrupa beyninde ilk vapurlar işlemeğe başladığı zaman kazanlarda pus murabba üzerine olan tazyiki buhar ancak 8 libreye baliğ olabiliyordu. On sene sonra 14 libreye baliğ oldu, ikinci on sene zarfında 30 libreye çıktı. 1870 de buna 20 libre daha ilâve edilmişti. 1880 de bir 20 libre daha fazlalaştı. Nihayet pus murabba üzerine vaki olan tazyiki buhar 200 libreyi tecavüz etti. Bu veçhile tazyiki buhar tezayüd eder iken kömür sarfiyatı bilakis tenakuz eyliyordu. Makinacıların piri addolunan meşhur James Watt’ın zamanında beygir kuvveti istihsal etmek için saatte 8 ½ libre kömür istihlâk olunur idi. Altmış sene evvel bu miktar 5 ½ libreye tenzil olundu. Hali hazırda ise bu sarfiyat ancak 1 ½ libre raddesindedir. Demek oluyor ki; Bugün meselâ bir ton kömürden istihsâl ettiğimiz kuvvet (istifade) altmış sene evvel bir ton kömürden istihsâl ettiğimiz kuvvetin üç misline müsavi oluyor.

     Bahriye makinacılığında vukua gelen bu terakkiyata bir takım ihtiraat-ı müteferrinin dahi hizmet azimesi olmuştur ki; Bunlardan başlıcası Artificial Draught Plenum denilen tazyik ceri Sorced Pressure diğeri ise Vacum denilen hâlâ tevlidiyle ocak havasını çektirmektir. Birinci usule göre ihtirakın fazla mürekkebatı duman sandığının üzerinde ve Uptime’ın kaidesinde bulunan kısa ve amudi borulardan sevk olunur. Bu boruları havi olan saha kazanların önüne mevzu valflarla ocaklara, kül kuyusuna merbut bir tarafla münasebettardır. Kül kuyusu da dış hava ile ihtilât etmemek üzere mesduddur. Bir yelpaze vasıtası ile hava boru yataklarından cereyana icbar olunur ve burada vazıhen tarifi uzun sürecek bu tertibat sayesinde hararet faidesiz gazattan tefrik olunup tekrar ocaklara sevk edilir.

     Bahriye kazanlarında vücuda gelen tekâmülatın en mühim ve müfidi su borulu kazanların tertip ve kabulü olmuştur diyebiliriz. Su borulu kazanların envai muhtelifesi varsa da bunların şekil esasileri kazanı zarfı dâhiline küçük kuturda müteaddit borular vâsinden ibarettir. Bu borular amilinin münasip gördüğüne nazaran ya ufki, ya amudi olarak tertip edilir. Bu nevi kazanların başlıca tehlikesi fazla tazyiki buhar ile patlama vukuu olduğundan kazan sularını mümkün olduğu kadar çok adette ve asgari kuturda borulara taksim ederek bu tehlike tahdid edilmek istenilmiştir.  Su borulu kazanların başlıca fevaidi sıkletlerinin az olması, nispeten hacimlerinin küçüklüğü, tamirat ve tahtiratın icrasında suhulet ve hepsinden fazla stim kaldırmakta arz ettiği sürattir. Bu kazanlardan bir nevi iki alet kanat sandıkları ile, bir de üst üstüvanesinden ibaret olup iki aşağı sandıklar yukarı üstüvaneye sıra sıra ve zaviye teşkil edilen borular ile merbuttur ki; Bunlar kazanın satıh hararetini (ateş sathını) teşkil ederler. Bu kazan makta amudi arzanisinden müselles-l-şekl görünüp kaide dila esfara demirlerinden hâsıl olur. Ve kazanın bu heyeti mecmuası çelik bir zarf derununa alınıp zarfın üzerinde uptime ve baca bulunur. Bu nevi kazanların kaide azimesi aşikârdır. Borular düz olduklarından dâhilleri bir küçük elektrik lambası ile muayene ve tedhir olunabilir. Tertibatı pek basit olduğu gibi diğer kazanlar kadar da az sarfiyatı mucib olur. Bundan başka mühim hasarı mucib olmaksızın pek ziyade tazyikde maruz bulundurulabilir. Bu hassasından dolayı Avrupa zırhlıları ile kruvazörlerinin kısmı azamında bu usul kazanlar kullanılmaktadır. Torpidolar ve torpido muhripleri de hep bu kazanları kullanırlar.

     Yine bu esasa müstenid, lakin şeklen mütehallif bir takım kazanlar daha vardır ki; boruları mukavvesdir, ve alt kısımları iki değil üç sandıktan müteşekkil olup her üç sandığı dahi bu mukavves boru kümeleri yukarı ki üstüvaneye rabt ederler.

     Sefâinin esas makinalarından sonra, birçok ihtiyacatı tatmin için ihtiraı ve tertib edilmiş olan yardımcı makinalar dahi ehemmiyeti azimeyi haiz ise de dümen makinası, buharlı ırgatlar, vinçler, tulumbalar, elektrik tenviratı makinaları vesaire gibi birçok envâını burada sayıp itâi tafsilat eylemek mütehassıs olmayan kâriyenin canını sıkmaktan başka bir işe yaramayacağından sarfı nazar olunmuştur.

     Şimdiki âli tazyikli, seri hareketli üç inbisatlı ve dört inbisatlı makinaların istimaline mukabil eski “feed” tulumbalarının (kazana su veren ve kuvvei mahrukesini asıl makinadan alan tulumbalar) yerine büsbütün müstakil hareket eden tulumbalar istimali revaç bulmuştur. Çünkü feed suyu (kazana verilecek su) “force pump”lardan çıkar çıkmaz tekrar kazana iade olunmak içab ettiğinden feed tulumbalarının sürat hareketleri elde olan suyun miktarına göre tanzim olunmak lazım geliyor. Binaenaleyh: su borulu kazanlar için sureti mahsusada yapılmış tazyik âli (high – pressure) ile müteharrik feed tulumbaları meydana gelmiştir. Kazana verilecek suyu feed suyu evvelce bir parça teshin edebilmek üzere de bir takım tertibat mevcuttur ki; Başlıcası Componend makinaların (low – pressure) (receiver) alıcılarından buharın bir miktarını bu suya çevirmektir. Bu buhara diğer yardımcı makinaların ekzostu dahi ilave olunur.

     Irgat ve vinçlerin ise envaına nihayet olmayıp en az yirmi beş nevi tadat olunabilir.

         Ali Rıza Seyfi

 0486_0042-90_Page_17Kudüs Şerifi havalisinde ianat-ı külliye dercine delâletlerinden dolayı altın donanma madalyasıyla taltif buyurulan Kudüs Şerif-i mutasarrıf sabıkı Macid Bey Efendi.

 

– İDMAN SÜTUNLARI –

İDMAN NASIL TA’MİM EDER?

     Terbiyeyi bedeniyyenin, sporun terakkiyat ve ta’miminden (genelleşme) bedenen, ahlâken, ictimaen edilecek istifadeleri sayıp dökecek değiliz. Bunlar şimdiye kadar pek çok defa söylenmiş ve elyevm söylenmekte bulunmuştur. Yalnız birçok teşebbüsler ve teşkilat hep birden ortaya konmak istenilen şu zamanda ekseriyet için nafi olabilecek, daha doğrusu umuma şamil olacak teşkilatın ne tarzda icrası icab edeceğini göstermek istiyoruz.

     Terbiyeyi bedeniyye hususunda müstesna vücutlar yetiştirmekten ziyade, tabakayı mütevasıtayı yükseltmek, dünya birinciliğini kazanabilecek üç kişi yerine beşinci hatta onuncu gelebilecek üç milyon adam meydana çıkarmak elbette müreccahdır. Bu, millette müstahsil vücutların teksiri demektir. Acaba idmanın hali hazırı buna kefil midir?

     Kulüplerimizin bu günkü hali, ahvali malisi hiçbir zaman efradına fenni surette çalışmak için geniş idman mahalleri tedarik edebilecek derecede değildir. Bizde kulüpler sırf azalarının toplanabilmelerine, kulübü temsil etmelerine münhasırdır. İçlerinde ufak bir bahçeye malik olanlar bile enderdir.

     Mekteplerimizde yapılan şeyler ise yine jimnastiğe mahsus geniş salonların, müsait bahçelerin ve elbise değiştirmek, yıkanmak gibi levazım-ı sıhhiyenin fıkdânından naşi esasen sıhhi bir surette tatbik edilememekle beraber haftada bir, nihayet iki defaya inhisar etmektedir. Esasen böyle olmasa da bundan ancak talebe istifade edebilecektir.

     Ta’mimi hava hoşla arzu olunan izcilik de bu maksada kâfi gelemeyecektir. Çünkü tıpkı mekteplerde yapılan jimnastik gibi bundan da yine talebe istifade edecek. Ehli sanatın, erbabı kalemin, dava vekillerinin hülasa asıl müstahsil mevkiinde bulunan kimselerin böyle uzun vakitler sarfını müstelzim işlere iştirak edemeyecekleri bedihidir. İzcilik, haddizatında çok faideli bir şey olmağıla beraber ayrıca bir terbiyeyi bedeniyye usulü olarak kabul edilmemiştir. Gençlerin, serbest zamanlarında onları şehirlerin tozlu ve kirli havalarından, bünyeyi ve ahlâkı, hülasa meziyeti insaniyeyi ifsad edecek sefahatlerinden kurtarmak, saf ve asude bir hayatta yaşatmak onlara tabiatı ve tabiiliği sevdirmek, tabiattan edilecek istifadeleri öğretmek için vücuda getirilmiştir.

     İdmanın en şümullü, en istifade bahş bir surette ta’mimi için, Bila tefrik sinn ve meslek bütün halkımıza mucibi suhulet vesait tedarik etmek lazımdır. Bu hususta ihtiyar olunacak bir masraf da yoktur. İlk sarf edilecek cezai bir meblağ pek az müddet içinde maa-ziyâdetin elde edilir.

     Yapılacak şey şehrimizin muhtelif mahallerinde Kadıköy ittihad spor kulübü veya Anadolu Hisarı Er Meydanı gibi vasice idman meydanları tedarik edip bütün halka küşada bulundurmak ve yalnız, seyir için geleceklerinden gayet cüzi bir duhuliye almaktan, idman âleminde tanınmış sahibi ihtisas bir zatı da o meydanların idaresine memur etmekten ibarettir. Bu teşkilat kolay olduğu kadar temin edeceği menafi büyüktür. Vilayet, leva, hatta kaza merkezlerinde aynı suretle hareket edilerek bütün memlekete birden idmancılığı yaymak pek mümkündür. Yalnız taşralarda mütehassıs bulmak müstehîl olduğundan payi tahtımızda bile ender bulunan vukuflu zevatın oraları bir defa dolaşmaları, metin esaslar vaz etmeleri, daha ileri giderek buraca yetiştirilen idmancılardan müstaiddlerini lüzum olan yerlere dağıtmaları vacibdir.

     Yoksa, idman sırf bu günkü teşkilatıyla pek badi, pek mefluç yürüyebilecek ve umumi bir şekil alması pek çok gecikecektir.

0486_0042-90_Page_18Galatasaray üçüncü tim ile genç mekteplilerden teşkil etmiş olan Şark kulübü.

 

FUTBOL MÜSABAKALARI

330 – 331 sene birinciliği <<Galatasaray>> takımı kazandı.

     Galatasaray takımı: kaleci; Hamdi müdafaa; Adnan, Hüseyin muhacim; Fazıl, Muzaffer, Emil Oberle, Habinun ve Selami beyler.

     Anadolu takımı: kaleci; Şemseddin, müdafaa; Halil, Atıf muavin; Raif, Hasan, Hüsnü muhacim; Hüdai, Mazhar, Cemal, Halid, Kadri beyler

 

     330 – 331 senesi birlik müsabakayı umumiyesinin sonuncu müsabakası gecen Cuma günü Kadıköy ittihat kulübü çayırında Galatasaray ve Anadolu takımları arasında icra edilmiştir.

     Evvelce yazdığımız veçhile bu müsabakayı umumiyeye, Galatasaray, Anadolu, Altonordu, İdmanyurdu, Süleymaniye kulüpleri iştirak etmişlerdir. Müsabakanın birinci kısmının sonunda Altınordu, Anadolu ile icra eylediği bir müsabakada galebe ettiği halde ismi birlik heyetine verilmemiş bir oyuncu ile müsabakaya girdiği için mağlûp addedilmiş idi. Mezkûr kulüp birlik heyetinin bu kararını kabul etmeyerek birlikten çıkmış, Süleymaniye kulübü de Anadolu ile çamurlu bir havada icra ettiği müsabakada mağlup olmuş, fakat muahharen birlik nizamnamesine istinaden çayırın pek ziyade çamurlu olması münasebetiyle o müsabakanın hükümsüz addedilmesini talep eylemişti. Birlik heyeti Süleymaniye kulübünün bu talebini kabul etmediğinden mezkûr kulüp de istifa eylemiş ve yalnız Galatasaray, Anadolu, İdmanyurdu karşı karşıya kalmışlardır.

     Galatasaray ile Anadolu, İdmanyurduna karşı ihrazı galebe eyledikleri için bu iki kulüp müsavi derecede numara kazanmış oluyorlardı. Binaenaleyh birincilik için aralarında son bir müsabaka icra edildi. Bu son müsabaka iki sayıya karşı üç sayı ile ve Galatasaray’ın galebesiyle neticelendiği için bu sene de birincilik şerefi, şimdiye kadar üç defa İstanbul birinciliği unvanını kazanmış olan, Galatasaray kulübüne müyesser oldu.

     Müsabaka, hakikati söylemek lazım gelirse, o kadar güzel ve mükemmel olmadı. Evvela, çayırın her zamanki kadar değilse de yine az çok çamurlu olması, saniyen hali seferberi münasebetiyle iki taraftan da bazı oyuncuların kâfi derecede idmanlı bulunmaması oyunun matlub derecede muvaffakıyet ve mükemmeliyetle cereyanına mani oluyordu. Esasen bu sene hali harp münasebetiyle genç ve gayyur idmancılardan pek çoğunun vazifeyi mukaddeseyi askeriyelerini ifa ile meşgul bulunmaları bütün kulüpler arasındaki müsabakalara daima icrayı tesir eylemiş, bazen en kuvvetli bir kulüp en zayıf bir takımla meydana çıkmağa mecbur kalmış, takımların efradı arasında her hafta daimi bir tebdil müşahede edilmiştir.

     Müsabakanın sureti cereyanına gelince; Oyuna başlar başlamaz Galatasaray muhacimlerinin bir iki hücumu ile top evvela Anadolu kalesine doğru sevk edilmişti. Fakat Anadolu’nun müdafaası muhacimatı keser ve tevkife ve sayı yapmasına mani oluyordu. Bir müddet sonra Anadolu’nun sağ ve merkez muhacimleri evvela Galatasaray sol muavininin gevşek ve mütereddit müdafaasını sonra da müdafaaları geçerek topu Galatasaray kalesine havale ettiler. Kalecinin nakıs bir müdafaadan sonra düşmesi üzerine ikinci bir gayret ve himmetle ilk sayıyı yapmağa muvaffak oldular. Top güzel sevk edilmiş ve sayı pekiyi bir tarzda yapılmıştı. Oyun tekrar başladı ve Galatasaray’ın mütemadi hücumlarıyla devam etti. Anadolu’nun muavinleri ve bilhassa müdafaaları ile kalecisi gayet iyi müdafaa ediyorlardı. Fakat bir iki defa pek tehlikeli dakikalar geçirdiler. Emil Oberle’nin şiddetli darbeleri kale direklerini salladı. Fakat bu mahir oyuncu hizmeti askeriyesini ifa etmekte olması münasebetiyle idmansız bulunduğundan, her zamanki gibi, kati ve şedit darbeler yapıştıramıyordu. Müsabakanın hitamına doğru evvelce pek güzel birkaç fırsat kaçırmış olan Fazıl Bey Galatasaray hesabına birinci sayıyı yaptı. Anadolu takımı da ale-l-ekser sağdan ve bazen de soldan sevk edilmek suretiyle epey hücumlar yapmağa muvaffak olmuşlardı.

     (kesret münderecat hasebiyle makalenin mabadı gelecek nüshaya kalmıştır.)

0486_0042-90_Page_19İstanbul futbol birliği müsabakalarından.

GAYE-İ AMELİYE

     Terbiyeyi bedeniyyede aranılan üçüncü gaye, hayatta icrası iktiza eden işlerde kudret ve maharet kazanmak gayesi, gaye-i ameliyesidir. Takip edilen usul mükemmel olmak için sıhhi ve bedii bir gayeyi istihdaf ettiği gibi aynı zamanda hayat ameliyeye yarayacak şeyleri de ihtiva etmek icab eder.

     Kıymeti ameliye idman fikriyle beraber, hatta ondan daha evvel doğmuş bugün birlikte yaşıyor. Esasen pek eski zamanlardan beri idman namı tahtında mevcut her ne varsa ehemmiyet ameliyeleri nazarı itibara alınarak icra edilmiş, daha doğrusu insanlara onları bir mecburiyeti hayatiye öğretmiştir. Ezmine-i kadimeden son asra gelinceye kadar tatbik edilen usuller tetkik edilirse bu husus derhal tezahür eder.

     Buhar ve elektrik kuvvetleri malum olmayan asırlarda insanların yürümeğe, koşmağa – yalnız harp zamanlarında değil, eyyamı huzurda da – ne derece muhtaç olacakları bedihi bir şeydir. Barutun icadından evvel muharebat ise, mübareze ve musâraadan ibaret idi. Yegâne malzemeyi harbiye kudreti adaliye idi. Yunan kadim olimpiyat müsabakaları buna pek vazıh bir delildir.

     Olimpiyat müsabakalarında koşu, güreş, kurs atmak, mızrak atmak ve uzunluğuna atlamak yaparlardı. Şüphe edilemez ki koşu, kovaladığını tutmak, kaçtığından kurtulmak için, güreş hasmına galebe çalmak için yapılırdı. Mızrak ve kurs atmak talimlerinin eslihayı nariye henüz mevcut olmadığı zamanlardaki kıymeti ise müstağniyi beyandır. Alman usulü de, bütün ırkı gayet ameli bir hale koymak için vaz edilmiştir. Fakat asrının terakkiyatı fenniyesi iple telif edilmemişti. Bununla beraber şimendiferler, otomobiller, elektrikli tramvaylar ve havai ve bahri merakib, beden terbiyesinde matlub olan gayeyi ameliyeyi ıskat etmemiş, bilakis ehemmiyetini tez’if etmiştir. O halde bu günün terbiyeyi bedeniyye fenni evvelkilerden daha ameli, daha tatbiki bir gayeye matuf olmak icab eder. Tabii mâniaları aşmak, yüzmek, atlamak gibi şeylerde, güreş ve boks gibi müdafaa oyunlarında maharetsizlik, vukufsuzluk alınan terbiyenin noksaniyetine bir delil olarak telakki ediliyor. Müterakki memleketlerde bunca fedakârlıklarla tesis ve tatbik edilen usuller yalnız sıhhat ve tenasüp modelleri vücuda getirmek için değil, mücadelatı hayatıyede ihrazı galebe edebilecek kahramanlar yetiştirmek içindir.

     Bizde jimnastik ilk kabul edildiği zamanlar ciheti ameliyesi asla düşünülmemiş. Bazı alet ve edevat üzerinde kimsenin yapamayacağı hareketler icra edebilmekle her şey olup bitecek zan edilmişti. İdmancıların kıymeti yalnız bazusunun büyüklüğünde görülürdü.

     Fakat galebe için yalnız bunların kâfi gelemeyeceği artık anlaşılmak zamanıdır.

     Mümarese kazanmak için icrasına çalışacağımız hareketler, kimsenin yapamayacağı şeyler değil, herkesin yapması elzem olan şeyler olmalıdır.

     Bizde kıymeti ameliyesi olmayan sporların hüner ve marifet hareketlerinin tamiminden evvel hafif ve ağır taş atmak oyunları vardı. Gençler, çocuklar bunları her rast geldikleri meydanlarda, hatta sokak aralarında bile yaparlardı. Bunlar hem sıhhate iyi, hem de ameli şeyler idi. Barfikslerde, paralelde ve sair alât üzerinde marifetler yapılmağa başlandığı zamandan itibaren bunlar yavaş yavaş söndü. Hele futbol son şu’leyi de söndürdü. Mamafih itidal üzere oynanan top oyunlarının kıymeti ameliyeleri yoksa da sıhhat üzerinde nafi tesirleri vardır. Cambazlık hünerleri ise sıhhate muzırdır.

     Hülasa, terbiyeyi bedeniyede kıymeti ameliye demek hayatta mahall tatbiki bulunan harekâtta iktidar demektir. Binaenaleyh efradından ne kadar çoğu kıymeti ameliyeyi bedeniye sahibi olursa millet de o kadar kudretli olur.

     Terbiyeyi bedeniyye ile iktisab olunan kudreti takdir etmek için, tetkik edeceğimiz vücudu iş başında müşahede etmek yani kendisine bu noktayı nazardan bir takım işler yaptırmak lazımdır. Yoksa yalnız sıhhatin yerinde olması, tenasübün mevcudiyeti tatbikat cihetiyle bir fikir veremez. Nice sıhhati yerinde mütenasip adamlar vardır ki bir ipe tırmanamaz. Alelade bir sandalye üzerinden gerilmeden hatta gerilerek atlayamaz. Çünkü iş görebilmek hassası yalnız adalâtın hacmine vabeste değildir. Aynı zamanda o adalatta çeviklik, asab da kuvvet ister. Şu halde insanın kıymeti bedeniyyesi yapabileceği iş ile ölçülecektir. Bu

 0486_0042-90_Page_20

İstanbul futbol Birliği müsabakalarından.

 

babda yapılması lazım gelen mahdûd ve ma’duddur.

Evvela; çevik olmak

Saniyen; mukavemetli olmalı

Salisen; her hali muntazam olmalı

Râbi’; kuvvetli olmalı

Hâmisen; icab eden bir mevkii derhal tırmanabilmeli

Sâdisen; yüzmek bilmeli

Sâbian; silahsız müdafaayı nefis muktedir olmalı.

     Çeviklik derecesi muhtelif atlamalarla, mukavemet de koşularla, intizamı harekât kurs, mızrak ve sıklet atmakla, şedid kuvvet ise sıklet kaldırmak ve taşımak ile takdir edilir.

     Güreş ve bokstaki mahareti tetkik edilmek suretiyle müdafaa meselesindeki kudret anlaşılır. Bu tecrübelerin her birisine numara vaz olunur. Bu numaralar toplanarak hâsıl edeceği yekûna göre derece tayin edilir. Bir kıymeti ameliye müsabakası olan beynelmilel olimpiyatlarda böyle yapıldığı gibi ayrı ayrı her memlekette icra edilen müsabakalarda da böyledir.

     Yalnız numara takdiri her yerde bir değildir. Amerika’da ve olimpiyatta da numaranın azamisi 1000 itibar edilmiş ve birinci gelene bin numara verilir ve ondan aşağıları için de derecesine göre tenzilat yapılır.

     Numara ve suni hususunda <ibret> tarzını diğerlerine merci görüyorum. Yalnız ibretin bir hatası varsa o da iktidar yükseldikçe terakki hususundaki müşkülatı nazarı itibara almayarak ale-l-seviye vaz etmesidir. Mesela hızsız irtifayı atlamakta 115 santim için 5 numara veriyor; Ondan sonra her beş santimde 1 numara ilave ediyor. Fakat asıl müşkülat 115 santimden fazlaya terakki etmektedir.

     Harp münasebetiyle tatil edilmiş olan idman mecmuasının 33 numarasında bu babda izahatı kafiye verildiği cihetle tekrarından sarfı nazar ediyorum. Burada, mevcut bütün talim ve sporları ehemmiyeti tatbikiye ve ameliyeleri noktayı nazarından tasnif edeceğim:

1 – Yürümek

2 – Koşmak

3 – Atlamak

4 – Tırmanmak

5 – Sıklet kaldırmak

6 – Sıklet atmak

7 – Müdafaayı nefis

8 – Yüzmek

     Bu sekiz takım hareket faideyi ameliyeleri birinci derecede olanlardır ki bedenin tekmiline hizmet ettikleri gibi müşkül dakikalarda mucibi istifadedirler.

1 – Eskrim

2 – Binicilik

3 – Kürekçilik

4 – Nişancılık

5 – Baston ve saire gibi şeylerle müdafaayı nefis

6 – Bisiklet ve sair sanayi vasıtalar;

     Bunlarda faideleri ikinci derecede olanlar. Alet ile veya aletsiz olarak yapılan hüner ve marifetler, her nevi cambazlık ile futbol, tenis, hokey, kriket, golf gibi hareketler ve sporlar da hiçbir kıymeti ameliyesi olmayan üçüncü kısmı teşkil ederler.

     Bununla beraber tatbikat cihetiyle müsavi tuttuğumuz cambazlık harekâtıyla tenisin veya golfun faideyi sıhhiyeleri kıyas kabul etmez.

     Terbiyeyi bedeniyye muallimi

         Ali Seyfi

     İdman havadisi; Birkaç haftadan beri şehrimizde teşkiline çalışılmakta olduğu mesmûâmiz olan hokey birliği bu kere Galatasaray, İdmanyurdu, Beşiktaş, Altınordu ve Gürbüzler ocağının iştirakiyle hız fiile konmuş ve oyun mahalleri olarak Anadolu Hisarında Er Meydanı Makri Köyünde Gürbüzler meydanı Kadı köyünde İttihat spor kulübü meydanı takrir etmiştir.

     İlk oyun, İdman yurdu ile Galatasaray arasında 9.Nisan.1331 perşembe günü hürriyeti ebediyye tepesinde icra edilecektir. Birinci gelene verilmek üzere bir heyetin birliğe bir mükâfat itasını vaat eylediği de müstehabbdır.

 

NASIL GİTMİŞLER

     Sidi bin Nur – 29,Mayıs,1911             yirminci birinci makale

     7,Haziran,1911 – Trablus’a doğru –

     Sabahleyin saat ikide [bu, alafranga saat ikidir: nısf-ül-leylden sonra iki ki alaturka sabahleyin 9 yahut dokuz buçuk raddeleridir.] hareket ettik. Kadınlar, bizimle beraber geldiler. Semada azim kara bulutlar koşarak, kameri örtüyorlardı. Nadir ve biraz ılık büyük damlalar, karanlığın içine düşüyordu. Yolu keşf etmek, güç oluyordu. İleri bir deve yolladık ki, o eşyayı ticariye ile çok defa Trablus’a gitmiş, yol izlerini bellemiş idi. Kılavuzumuz iyidir. Fakat yavaş. Sidi bin Nur’a vasıl olduğumuz vakit güneş, iki saatten beri ufuk üzerinde idi.

     Giderken ki olduğumuz yolun üzerindeyiz. Kadınları, birkaç büyük gümüşle beraber arkada bıraktık. Tacureden lekbi (1) satın alacaklar.

     Dört saattir ki; sahil ve Menşiyeden beri devam eden bahçeler, bitmeyecek gibi görünüyorlar. Nar dahi asla bitmeyecektir.

     Bir deve sürüsü ve Pazar yerinden kurtulmuş bir Arap kalabalığı arasından, Trablus’a girdik. Bunlar, yüksek kum sağanaklarına, güneşin denize kadar inen, yakıcı, altın renkli hutût hulûl müslihana – Banco di Roma – Trablus Arap idarehanesini 15 Nisan 1907 de açtı. Ve bu, Trablus Garb’a İtalyan hulûl-ü müslihanesinin mebdei oldu. O vakit, Tommaso Tittoni, hariciye nazırı idi ki, bankanın bu teşebbüsünde muvaffak olacağı da şüphesiz. Ve onu tergib ve teşvik etmiş idi. Bundan başka dahi, o İngiltere ve Fransa ile o suretle itilaf etmişti ki; onlar, bazı menafi mukabil İtalya’ya, Trablus Arap üzerinde serbesti harekete bir müsaadeyi beynelmilel temin edecekler. Hulûl-ü muslihane, onu isteyen yahut kabul eden hükümet adamlarının hareket ve teşebbüslerine göre, vilayetin sagir ve sâkit esrarengizliği içinde bil tedriç, her tarafı yekdiğerine rabt ederek, asla yaralayıcı bir darbe olmaksızın, hafif bir ateşle, vuku bulacak idi.

     Türkiye, Hamidilerin son, Mahmudilerin ilk zamanlarında, kapısı açık bir baruthane oldu. Kemali dikkat ve nezaketle olmadıkça, ona parmağını dokundurmak caiz değildi. Sultan Hamid’in son seneleri, Trablus’ta mahpus bulunan hürriyet kurbanlarının, Trablus dâhilinde serbestilerinin en faal zamanları idi. Orada bu bir avuç erbab-ı gayret, mektuplar, kitap haneler açtılar. Zeytin ve zeytinyağı mahsulüne ve sabunculuğa ve ziraata dair mühim teşebbüslerde bulundular. Yorulmaz ve müdam propagandalarla Türklüğü, Osmanlılığı, bütün muhitte, hatta Yahudiler mahafilinde bile, âlâ ve tavsiyeye çalıştılar. Bütün bu mesai, ilân-ı hürriyeti müteakip, daha ziyade i’tilâ ve ittisa etti. Trablus’un hayat ve saadet atiyesini, otuz seneden beri

  • – lekbi – bir nevi hurma içkisidir. Hurma mahsulü azalacak kadar ihtiyarlayan hurma ağaçlarının hurma veren dallarını keserler, oraya testi bağlarlar. Ağaçtan meyveye gelecek su, o testiye akar. Bu su, lekbidir. Lekbi; birinci, ikinci, üçüncü günü tatlı, hazım, güzel bir şıradır. Eskiyince sert bir hurma rakısı olur.

 

     – Mabadı var –

 

 

0486_0042-90_Page_02

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.