DONANMA MECMUASI 91 – 29,NİSAN,1915

DONANMA MECMUASI – 91              29,Nisan,1915

0486_0043-91_Page_01

0486_0043-91_Page_02Pencişenbe: 30,Cemazeyılevvel,1333 – 16,Nisan,1331- 29,Nisan,1915

Donanma Cemiyetinin haftalık gazetesidir.

Mısır’ı tahlise memur Osmanlı ordusuna ait intibaattan: ordu kumandanı Cemal Paşa hazretleri Şam şerifte Osmanlı ordusuna fevz ve nüsret ihsan buyurulmasını cenab-ı haktan tazarru’ ve niyaz ederken.

<*><*><*><*><*><*><*><*><*>

İkinci Çanakkale muzafferiyeti

* * * *

Çıkardığı kuvvetler fedakâr ve gazanfer askerlerimizin parlak ve keskin süngüleriyle denize dökülmüş ve Allah’ın inayetiyle şanlı bir ikinci Çanakkale muzafferiyeti daha kazanılmıştır.

*****************

münderecat

 

Bilgi – donanma, İngiltere – Rusya – Ali Rıza Seyfi, bu sene, harb sefineleri – Yek’tâ bâhir – hatt-ı harb gemileri – hıfz-ı, âlem-i İslâmın istikbali ziraiyesi – Cevad Rüşdi, 1914 şimal denizi muharebesi – A. Ş., torpiller hakkında, icmal – Abidin Daver.

İdman sütunları

Sakamet-i bedeniyye – Ali Seyfi, Galatasaray, Anadolu müsabakası – Abidin Daver, Galatasaray, Yavuz müsabakası – Abidin Daver, Hokey müsabakası – A. D.

 

BİLGİ MESELESİ

Ve

Hatt-ı harp gemileri

     Dünyada herkes – iyi veya fena – her halde bir iş yapmak, bir şeyi becermek ister. Fakat çoğununki maatteessüf istek derecesinde kalır. Bu hududu geçip de isteklerine nail olanlar bu nailiyeti, mutlaka bir bilgiye borçludurlar. Bu hususu biraz daha – fakat misal iraiyesiyle – tavzih edelim.

     Meselâ, bir kere ilân-ı meşrûtiyyeti takip eden günlere irca-i nazar edelim. Ne göreceğiz, evvelâ, medid bir devreyi istibdattan henüz kurtulmuş olan bir halkta husulü tabii bir şaşkınlık, durgunluk. Bir müddet sonra da, o uzun devreyi istibdatta yapılamamış, tabiatıyla yüz üstüne kalmış bir hayli işleri yekten yapmak hevesiyle uyanan hummalı bir faaliyet devresi!

     Bu devrede acaba neler istenilmedi, nelere başlanılmadı! Fakat bütün bu istekler, bu teşebbüsler ne oldu? Hepimiz biliyoruz ki istek ve teşebbüs derecesinden ileriye geçemedi.

     İşte bütün bu güzel istekleri mahrumiyete kalıp, teşebbüsleri akamete mahkûm eden, hiç şüphe edilmesin ki, bilgisizlikten başka bir şey değildir.

     Her hangi bir işi becermek için yalnız hissen niyet ve gayret sahibi olmak kifayet etmez; Hissen niyet ve gayretle beraber o işe dair mutlaka az çok bir bilgi de ister.

     Bizim bu makalede asıl bahis etmek istediğimiz bilgi, bahriye ve mesail-i Bahriye’ye dair umumi bir bilgidir.

     Bugün memleketimizde tereddütsüz diyebiliriz ki herkes – bilhassa bu son felaketlerden sonra – bahriyenin lüzumunu, dereceyi ehemmiyetini anlamış, hülasa az çok – bir bahriye muhibbi olmuştur.

     Yine aynı pervasızlıkla iddia edebiliriz ki bütün bu bahriye muhibbleri içinde – başta gazetecilerimiz olmak üzere – bahriye ve mesâil-i bahriye hakkında az, çok bir fikir sahibi olan hiçbir fert yoktur.

     Şimdi, insaf ile söyleyelim. Bir kimse bilmediği zatı ve mahiyeti hakkında en ednâ bir malumatı olmadığı bir şeyi nasıl seviyorum diyebilir?

     Hâlbuki – yine tekrar ediyoruz – müntesibin bahriye haricinde bahriye, gemi gemicilik, hülasa deniz ve denizcilik hakkında hiç kimsenin zerre kadar malumatı yoktur.

     İşin garibi, bu gibi malumata meslek ve vazife itibariyle ihtiyaçları olanların da – . . . . . . . . gazeteciler gibi – bu ihtiyacı hakkıyla takdir ettiklerine delalet eder ortada hiçbir şey göremiyoruz. İşte mecmuamız, bu noksanı kısmen telafi maksadıyla geçen haftaki nüshasından itibaren ve <<hattı harb gemileri>> adlı bir silsileyi makalât neşrine başlamıştır.

     Mütehassıs bir kalemden çıkan bu makaleleri her bir bahriye muhibbinin – fakat bilhassa hutebâ ve muharririn – kemâli dikkatle takip etmelerini ehemmiyetle tavsiye etmek isteriz.

     Makaleler, meslekten olmayan . . . muharririn ve bahriye muhibbi hutebânın anlayacağı bir tarzda tertip ve tahrir edilmiştir.

     Binaenaleyh yine tekrar ederiz, bahriye hakkında söz söylemek isteyen . . . . . . yazı yazan bir muharrir, teşvikatta bulunan bir hatib; Söylediği, yazdığı mevzua dair be-heme-hâl bir fikir sahibi olmalıdır. Çünkü bilinerek söylenen sözler ruhlu ve tesirli olur.  

donanma

İNGİLTERE – RUSYA

<> <> <>

Afganistan – cihad-ı ekber

     Rusya’nın şimâli Afganistan hududundan aşağı doğru sarkmağa çalıştığı henüz unutulmamış zamanlarda İngiliz vükelâyı hükümetinden meşhur Lord Arthur Balfour’un irad ettiği bir nutukta;

     – bu kadarı her ne ise, lâkin artık yok! Diye bağırmıştı.

     O zaman yalnız İngilizlerin değil, çok kişilerin fikrine göre Afganistan’ın Asyâ-yı vusta ve Hindistan mukadderatı müstakbelesini tayin edecek bir mücadelenin sahneyi hûn-âlûdi olması ihtimâlât-ı kaviyeden idi. Buna delil olmak üzere “Pamir Dağları”da Rus ve İngiliz devâir-i nüfusu kemâl-i ehemmiyet ve asabiyyetle tahdid edilmiş olduğu halde bile müteakip bir tarihte “İngiltere mahfil-i bahri ve berri askerisini” içtimailerinden birinde fuzuli bir işgali, hayır, gasbı mazur, hatta sevap göstermek üzere şu sözleri söylemiştir:

     <<evet, biz İngilizler Çitral kıtasını zabt etmeli ve işgal askeri tahtında bulundurmalıyız. Çünkü bu kıta “dünyanın damı” denilen Pamir yaylasının tam kaidesinde bulunuyor. Zannıma göre Pamir İngiltere ile Rusya arasında taksim olunurken Hindistan’ın şimal garbi hududuna Rusya’nın münasebat almaz surette sokulmasına müsaade edilmiştir. Şayet İngiltere ile Rusya arasında bir harbi hadis olursa İngiltere Pamir’in bu karlarla mestur hududunda vesait tarassudiye bulunduramadığından Rus keşif kolları Pamir’in bize ait arazisini çiğneyip bu yaylanın nevahi-i mürtefisinden aşağıda sened vadisinde – ne olup bittiğini suhuletle müşahedeye muktedir olacaklardır. Hâlbuki bu halin Keşmir hatası üzerindeki tesiratı maneviyesi dahi vehim olabilir.>>

     Belki bazılarınca fazla görülecek, mamafih beş on sene evvel yaşadığımız devri siyaseti izaha vesika teşkil eyleyecek olan şu sözlerin telaffuzundan pek az sonra yine İngilizlerin siyaset hıyanetkâranesiyle – çünkü ahvali ahirenin tezahüratına nazaran devri binâne diyemeyeceğim – Rusların kamet-i bülend istilâkârisi Japonların pençeyi haysiyetiyle kırıldıktan sonra (yani Rus – Japon harbinden beri) İngilizler Asya ovalarında ve dağlarında “Şimâl Ayısı”nın artık hayli seneler kımıldanamayacağına kanaat ettikleri gibi, Rus tecavüzüne veya Hindistan isyanına karşı Japon askerini Hindistan’a atabilmek kol siyasetini bile derkenar hatıra eylemek fikrine düştüler.

     Mamafih Rusya’nın sağ cenahının böyle bir hezimet ve inkisara duçar olması İngilizleri tatmin etmiş olduğundan şark politikasının cidden sureti esasiyede tebdiline sebep olmakla beraber (yani Rus tehlikesi kalkıp ittihad-ı İslâm tehlikesi kaim ve daim olmuş bulunmağla) her ihtimale karşı Japonya’nın muzahereti askeriyesinden istignâ edilemiyordu. Bilhassa Japonya’nın kuvveyi bahriyesi Amerika ve Almanya terakkiyat-ı bahriyesine karşı da bir ihtiyat zımnî teşkil etmekte idi.

     Harb-i umuminin zuhuru (İngiliz cihangirliği politikası noktayı nazarından pek hesaplı ihzar edilmiş ise de Almanya ve Avusturya’nın mukavemet-i müthişesinden, Türkiye’nin harbe müdahalesinden, cihad-ı ekberin ilânından, Bahri Siyahta Rus hâkimiyetinin – vücut bulamamasından, Kalayı Sultaniye de mü’telif donanmasının hezimeti katiyesinden – her biri ayrı birer inkisar-ı amel olmak ve meseleyi mühimme bulunmak münasebeti ile – sarfı nazar, Japonya’nın son aylar zarfında <<Aksâ-yı Şark, Aksâ-yı Şark’lılarındır.>> mesleğini temsil eyleyen harekâtı ile İran, Belücistan ve Afganistan hükümet-i İslâmiyelerinde görülen galeyan İngilizlerin senelerden beri yoluna koyduklarını zan ettikleri bu hesapları hayliden hayliye alt üst etti.

     Çünkü Japonya – son rivayetteki teminata rağmen – Amerika’nın tahdidatı zımniyeyi siyasiye ve bahriyesi ve aynı zamanda ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun Çin hükümetinin mukavemet şedidesi ihtimali karşısında Kuvayı berriye ve bahriyesini hesap ile kullanmağa mecbur olduğu gibi, Japonya’nın – muzmer olsa da malûm bulunan – ihtirasat siyasiyesine karşı İngiltere’nin bir Hindistan kıyamı, Afganistan ve Belüciler hücumu muvacehesinde Japonya ya ne derece güvenebilecekleri cayi sual değil midir?

     İstitrad kabilinden, dermeyan eyleyelim; Geçenlerde bir şayia zuhur eylemiş idi. Meali:

     <<Japonya Asya kıtasında kendisine rakip yegâne devlet olarak Türkiye’yi tanıyor imiş.>>

     Bu söz yalan olsa da – tabiri mahsusuyla – her halde yanlış değildir. İki takdirde dahi bir membaı suduru vardır. Düşünelim. Japonya ile Türkiye arasındaki kıtaat-ı vasi ve hükümet-i müteaddideyi coğrafyaya yeni intisab eden bir mektep çocuğu bile bize izah edebilecek ve hükümetin beyninde mübaidet münasebet dolayısıyla henüz sefaretler bile şekli hukukisiyle teşkil etmediği halde ve hususiyle Türkiye bu cengi cihangirde hayat ve şerefini muhafaza ile uğraşırken Asya kıtasında Japonya ya nasıl rakip farz olunabilir? Bundan yalnız bir mana anlaşılır ki; Japonya “Asya Asyalılarındır” siyaseti bi-amanını, misali görüldüğü gibi, takip edecek, Asya’daki bütün hükümeti Hristiyan iye ortadan çıkacak ve lakin bu cihetle Japonya’ca elde edilen hükümet ve nüfuslarının kısmı münevver ve küllüsü İslâm olmakla <<ittihadı İslâm>> namına Japonya, seyri istila karisinde Türkiye ile karşı karşıya gelecektir.  

     Yine düşünelim: Japonların – hayalete dahi müstenid olsalar – bu haleti ruhiyeleri neyi efham eder? İtilaf müselles hükümetinin mağlubiyetine vicdanen kani olduklarını! Çünkü aksi takdirde Türkiye beka bulamaz ki; müstakbelde Japonya’ya Asya istilasında rakip olabilsin.

     Esas meseleye ricat edelim; Japonya’nın amali ve efkârının tevlid eylediği mecburiyetler tabii Avrupa’daki – tabir caiz ise – müttefikleri namına asker göndermeği mani etmez mi idi ve etmedi mi?

     İtilaf müselles erkânı için Japonya’nın şu hali (hususuyla bu hali ihtiyaçta) kim bilir ne kadar rengin ve zengin emellerin kefen-be-dûş ihtizar olmasını icab etmiştir!

     İngilizler Afganistan’ın, daha doğrusu, Hindistan’ın adüvv-i ebedisini eskiden beri Moskof orduları şeklinde gördüklerinden Afganistan’a karşı nihayet iflasa çıkan istila politikasından sonra müstesna bir siyaset tutmuşlar, Afganistan’la yaptıkları muahedelerde (maksad aslı Rusya olmak üzere) her hangi bir devletin Afganistan’a taarruzunda zikr eylemişlerdi. Bugün muhitin müşkülatına ve zamanın tebdiline nazaran, a’zam-ı İslâmdan yâd edilmek lazım gelen merhum Abdurrahman Han’ın mesâî-i vatan-perverane ve müdafaatı siyasiyesi’ne karşı kendilerinin öyle kolayca ve böyle dolaplarla Afganistan’a giremeyeceklerini

0486_0043-91_Page_05Hayatı askeriyemizden: bu sene jandarma zabit mektebinden neş’et eden zabitan.

sene be sene anlamış olan İngilizler, Han merhumun rahmet-i rahmana irtihali üzerine cülûs serir olan Habibullah Han hazretlerinin tabi halim ve faziletmeabından istifade etmek fikriyle müteselli oldular. Hakikatte ise emir cedid hazretleri mukadderat hükümeti yed-i idaresine alınca nezaket ve hilmiyyetleri nisbetinde bir metanet ve basiret-i siyasiye ile mütehallik olduklarını gösterdiler. Kemali emniyet ve iftiharla denilebilir ki; Afganistan’ın can oyuna müteveccih olan İngiliz müdahale-i fiiliye ve siyasiyesi bir adım ileri gitmedi. Emir Habibullah Han imzaladığı İngiliz – Afgan i’tilafnamesi eskisinin aynı idi. Bu hal İngiltere rical-i siyasiyesinden ve müfrit matbuatından bazılarını o derece azab etmiş idi ki; Emir cedidin tecrübesizliğinden ve Afgan kabâilinin ancak merhum Emir Abdurrahman Han’ın demir pençesi altında rahat durmuş olup yeni emire karşı hemen kıyam ile Afganistan’ı kana boyayacaklarından adeta ketm olunamaz bir bedhahi ile bahis eylediler.

     Meselâ Times bile diyor idi ki:

     <<filhakika Afganistan’a bir taarruz vukuunda İngiltere hükümeti Afganistan’ı müdafaa etmeği deruhde ediyor. Lakin bu müdafaa nasıl icra olunacak?>>

     Hindistan’dan Afganistan dâhiline mümted bir demir yolu bile yoktur ki; Hin-i hâcette Hindistan’daki İngiliz kuvveyi askeriyesinin sürat ve suhuletle Afganistan’a sevk olunmasına muvaffakiyet hâsıl olsun. Diğer cihetten Afganlılar vatanlarını acanibden o kadar kıskanırlar ki; Böyle bir demir yolunun inşasına müsaade etmek değil ya, hatta İngiliz askerini her ne sıfatla olursa olsun Afganistan’a kabul eylemektense bir Rus istilasına – herçi-bâd-âbâd kendi başlarına mukavemet etmeği gözlerine aldıracaklardır. İngiltere bu ciheti düşünmelidir ve el-yevm Hindistan hudud-u garbiye ve şimaliyesini bir Rus istilasına karşı müdafaa heyetine vaz etmek üzere o hududlarda dolaşan Lord Horatio Herbert Kitchener’inde bu dakikayı bütün ehemmiyetiyle nazarı mütalaaya aldığında şüphe yoktur.

     İşte beş on sene evvellerine doğru İngilizlerin düşünceleri.

     Filhakika sâlif-üz-zikr bendin intişarı esnasında Lord Kitchener Hindistan ahval-i askeriyesini tanzim ve hududların teftişatı askeriyesini icra için el-yevm Hindistan’da bulunmakta ve Rusya tehlikesi kuvveyi esasiyesini henüz gaib etmemiş bir halde idi.

     Şimdi ise yukarıda arz ettiğimiz gibi bir müstevli-i muhtemel ile İngiltere gibi bir müdafii menafi-perver arasında değil, cihet-i câmi’ İslâmiyesi hasebiyle, iki adûvv bi-aman ortasında bulunuyor. Hususuyla İngiltere cihad-ı ekberin ilânından beri Afganistan ve Belücistana Arap âlem-i İslâm’ından her an daha derin bir tesir ile yapılan harekât-ı fedakâraneden ve mücahidaneden mütevellid korkunç bir asabiyetiyle titrediklerini, hemen hareket etmiyorlarsa da an-ı hareketlerinin tanîn-endâz olmak üzere bulunduğunu görüyor, his ediyor. İşte İngiltere’nin önünde hadis olan büyük mesele.

     Nihayet hiç şüphesiz vaki olacağı üzere, şayet Afganistan bu ceng-i cihangire, cihad-ı ekbere iştirak ettiği takdirde İngiltere Rusya ile müşterek olarak mı hareketi harbiye ye ibtidar edecektir? İngilizler Afganistan’ın cenup kapılarında bir daha Kandehar, kâbil boylarını tutabilmek üzere mezbuhane ve ihtimâlât-ı azime ile makhûren dönüşür iken Rusya sürülerinin şimalden Afganistan’a girmelerine St. James’s kabinesi acaba tahammül edebilecek midir?

0486_0043-91_Page_06Mısır’ı tahlise meMmur Osmanlı ordusuna ait intibaattan: bir hilali ahmer kervanı çölü geçerken.

     İngiltere’nin, Avrupa sahneyi harbinde Rusları düştükleri mezbeleyi makhuriyyetinden kaldırabilmek için bütün kuvvetleri ile uğraştığı, Avrupa, Mısır, hatta Transvaal dar-ül-harbi bile bütün İngiliz kuvvasını bel’ etmekte olduğu bir zamanda İngiliz ricali Afganistan toprağına değil, hatta İran şimaliye bile Rusların tek bir nefer göndermelerini Asya’daki her sınıf menabi maddiye ve siyasiyesine zuhur katil gibi muzır add eylemek lazım gelir.

     Ruslar Afganistan’a şimalden – harekât mütekabileyi harbiye ye nazaran – dâhil oldukları farz edilirse acaba onları buradan hangi İngiliz kuvveti çıkarabilecektir? Yoksa nihayet anı tehlikede Hindistan’ı muhafaza edeceği söylenilen Japon orduları mı Asyâ-yi vustâ’ya doğru Ruslar üzerine yürümeğe çağırılacaktır? Böyle bir garabet tabii baîd-ül-ihtimâl ise de, Japonyalıların vaz galebe dolayısıyla İngilizler Hindistan imparatorluğunu bunların nüfusuyla muhafaza ümidinden başka vesait ve terakkiyata malik değil iseler acınacak değil, lakin cidden layık-ı istihza olacak bir mevkide kalmış oluyorlar.

     Mamafih, bütün mütalaatı salife Asya kıtasında İngiltere, Rusya ve Japonya’nın yekdiğerine karşı nasıl mütezadd vaziyette bulunduklarını ve Hindistan’ın mevkiini göstermek maksadına matuf olup yoksa ilâ-nihâye İslâmın hürriyet ve i’tilâsıyla taçlanacağına zerre kadar şüphe olmayan cihad-ı ekber esnasında Afganistan’ın hiçbir zaman gerek Rus çizmesi ve gerek İngiliz potini ile telvis edilmeyeceğine itimad kâmilemiz vardır. Bahr-i Muhit-i Hindi sahilinde ve Himalaya silsileyi cibali vadilerinde yaşayan azim ve cesur İslâm kitlelerinin şimdiye kadar cihad-ı fi-sebil-illâh da harekât-ı mertebe izhar edememeleri ise o kitlelerin atalet ve ademi hassasiyetlerinden değil, harekâtı muazzama ve muhibbeyi ihdas eden seyri tabiinin henüz merâhil-i lazımeyi bulmamasındandır.

Ali Rıza Seyfi.

BU SENEKİ HARP SEFİNELERİ

     1915 senesine mahsus olarak vürûd eden bahriye salnameleri tezgâhlarda yeniden inşasına başlanılan harp sefinelerine dair malûmât veriyor. Bunlardan en mühimlerini donanma mecmuasının muhterem kârîlerine haber vermek arzusundayım.

     Zırhlılar:

     1 – Brezilya; Hükümeti Riyashlu namında 30000 tonilato cesâmetinde bir zırhlı inşasına karar vermiş ve bunu Armstrong tezgâhlarına sipariş etmiştir. Tûlu, arzı, çektiği su hakkında henüz izahat verilmeyen bu sefinede sekiz adet kırk beş çapında 381 adet yine elli çapında 101 milimetrelik toplar bulunacaktır.

     Malûm olduğu üzere Brezilya hükümeti bundan evvel Rio de Janeiro adlı bir zırhlı inşa etmiş ve hükümetimizce satın alınarak Sultan Osman namı verilmişti. Mezkûr zırhlı İngilizler tarafından pek alçakçasına zabt ve gasb edilerek Agincourt namıyla kendi donanmaları meyanına idhal olunmuştur. Riyashlu, Sultan Osman’a nispeten pek çok kuvvetli olacaktır. On dört adet 30 luk top taşıyan Sultan Osman’ın borda ateşi 5852 kilogramlık iken Riyashlu’nun 7400 kilogramı tecavüz etmektedir. Çünkü 305 lik bir mermi 385 kilodur. Hâlbuki 381 lik bir mermi 885 kilo tutar.

     Amerika’nın, küçük hükümetleri zırhlı yaptırmak ve sonra satmak ile şöhret bulmuşlardır. Riyashlu’yu da satacakları der-kârdır. Bizim için şerefli bir sulh takrir ederek İngilizlerle hesap gördükten sonra bu kuvvetli zırhlının bizim olmasını temenni eylerim.

     2 – İngilizler; Mahud HMS Queen Elizabeth “Revenge-class battleship” sisteminde ve fakat her halde ondan daha kuvvetli olmak üzere yeniden üç zırhlıyı tezgâha vaz etmiştir. Renown, Repulse, Resistance adlarını taşıyacak olan bu zırhlılar hakkında fazla olarak hiçbir malûmat verilmemektedir. Mamafih şu kadar söyleyebiliriz ki bunlarla birlikte HMS Quenn Elizabeth sistemindeki zırhlıların adedi on dördü buluyor. Beherinde kırk beş çapında 381 milimetrelik sekizer top bulunan bu sefineler filhakika emsalsiz harb gemileridir. Fakat İngilizler gibi fedakârlığın manasını idrâklerinİn kapısına sokmayan bir millet bugün olduğu gibi yarın da bunlarla ne kadar iş görebileceklerdir?

     3 – Fransızlar; Her biri 29500 tonilato hacminde dört zırhlı inşa etmek tasavvurundadırlar. Tourville, Lille, Lyon, Duquesne unvanlarını taşıyacak olan bu zırhlılardan her biri 190 metre tûlunda ve 29 metre arzındadır. 44000 beygir kuvvetindeki makinalar beher sefineye 23 mil sürat temin edebilecektir.

     Her zırhlıda on altı adet 343 milimetrelik ve yirmi adet 138 milimetrelik top bulunacaktır. Şimdiye kadar hiçbir zırhlıya on altı adet ağır top tabya edilmemiştir. Fransızlar ruhlarındaki boş ve manasız azamet hissini bu suretle bir kere daha ibraz etmiş oluyorlar. Bütün dünya bugün beher mermisi 750 – 885 kilogram tutan 381 milimetrelik toplardan 8 adet tabya ile iktifa ederken onlar hâlâ 343 milimetrelik topları vaz ile meşgul oluyorlar. Nitekim daha evvel de bütün devletlerce zırhlılara yalnız 305 lik toplardan on adet tabya edilmek takrir ettiği zamanlarda onlar Danton class sisteminde inşasına başladıkları zırhlılara dört 305 lik on iki adet 240 lık toplar vazıyla meşgul olmuşlardı. Neticede bu sistem tamamen modadan düştü ve Fransızlar zarar etmiş bulundu. Filhakika on altı adet 343 milimetrelik topla mücehhez olan bu zırhlılardan her birinin borda ateşini 9230 kilogramı tutuyorsa da 343 milimetrelik topların menzili 381 milimetreliklerden çok kısadır.

     4 – İtalyanlar; Cristoforo Colombo, Marcantonio Colonna, Francesco Caracciolo, Francesco Morosini unvanını taşıyacak dört zırhlıyı tezgâha vaz etmiştir. Her biri 26000 – 31400 tonilato cesametinde olacak olan bu zırhlılarda sekizer adet kırk beş çapında 381 on altı adet 152, yirmi dört adet 76 milimetrelik top vardır. 50000 beygir kuvvetindeki makinalar beher zırhlıya 25 mil sürat temin edecektir. Her sefinenin tûlu 211 metredir.

     5 – Japonya; Yamashiro ve Fusō zırhlıları ile iki eşleri yani dört zırhlıyı bu sene tezgâha vaz etmiş ve bunlardan daha evvelce inşaya başlanılan Fusō zırhlısı ahiren deryaya tenzil edilmiştir. Beheri 31100 tonilato cesamette olan zırhlılar 23 mil süratinde bulunuyor. Tûlleri 205, arzları 28,7, çektikleri su 8,7 metredir. Her birinde on iki adet 356 lık, on altı adet 152 lik, on iki adet 120 lik, topla altı adet 530 milimetrelik kovan vardır. Borda ateşleri 8708 kilogram tutmaktadır. Japonlarda Fransızlar gibi henüz 381 milimetrelik toplardan kabul etmemişlerdir.

     Evvelce de böyle yapıyorlar, herkes 305 lik on adet top vaz ederken onlar inşa ettikleri Aki sistemindeki zırhlılara dört adet 305 lik on iki adet 254 lük top tabya etmişlerdi.

     6 – İspanya; 1915 – 1917 arasında inşa edilmek üzere iki zırhlının planları tertip edilmiştir. Henüz hiçbir tafsilat verilmiyor.

     7 – Ruslar; Kara Denizde inşa edilmekte olan üç zırhlısına zamime olarak İvan Grozni (İvan Vasiliyeviç) unvanını taşıyacak bir zırhlı inşasını karar altına almıştır. Bu zırhlı 1917 senesi zarfında ikmal edilecektir.

     8 – Amerika; California, Mississippi, Idaho namında üç zırhlı inşa edecektir. Beheri 39220 tonilato cesametinde olacak olan bu sefinelerden her birinin tûlu 228,6 arzı 30,5 çektiği su 8,5 metredir. Süratler 21 mildir.

     Beherinde on iki adet 356, yirmi bir adet 152 milimetrelik top vardır. Borda ateşleri sekiz bin kilogramı tecavüz etmektedir.

     Almanlar; İnşa etmek tasavvurunda bulundukları zırhlılar hakkında hiçbir malumat vermiyorlar. Mamafih bu çalışkan millet, hiç şüphe yok, istikbal için pek mühim ve kıymettar bir bahri program hazırlamıştır.

     Avusturyalılar; Henüz isimleri hakkında malumat verilmeyen dört zırhlının inşasına başlanılmak üzeredir.

     Beheri 24500 tonilato cesametindedir. Tûlleri 175, arzları 29 metredir. Süratleri 21 mildir. Her birine on adet 355 milimetrelik top tabya edilecektir.

     İşte 1915 senesine mahsus bahriye salnamelerinde yeni zırhlılar hakkında bu izahat veriliyor.

     Zırhlı kruvazörler, muhafazalı kruvazörler ve muhripler hakkındaki malumatı gelecek makalemize bırakıyorum.

Yekta Bâhir

0486_0043-91_Page_09Hatt-ı harb gemileri makalesine: Son sistem bir hatt-ı harb sefinesi modeli.

HATTI HARB GEMİLERİ

Resim inşai yahud design

     Büyük kıtadaki son harp gemilerinin iki tarzı vardır. Biri hattı harb zırhlısı yahut muharebe gemisi diğeri hattı harb kruvazörü yahud muharebe kruvazörü. Kruvazöre nispeten zırhlının zırhı daha kalın, topu daha çok, yolu daha azdır. Gerek zırhlıdaki ve gerek kruvazördeki topların çapları birdir ve kruvazörün çok yolu, zırh muhafazasını ve top adedini azaltmakla elde edilir. Bu fark, kuvveyi umumiyye cedvellerinde layıkıyla görülebilir. Fakat mukayeseyi aynı senenin gemilerinde yapmalıdır. Bu farkı burada göstermek için aşağıdaki cedvelde İngiliz’in HMS Hercules ile HMS Indefatigable ve HMS Orion ile HMS Lion namlarındaki gemileri beyninde bir mukayese yapılmıştır. Mai mahreç [ * ] bir sermaye gibidir.

  HMS Hercules Muharebe gemisi HMS IndefatigableMuharebe gemisi HMS OrionMuharebe gemisi HMS LionMuharebe gemisi
Tarih-i tenzil 1910 1909 1910 1910
Tûlu 510 kadem (155,45 metre) 505 kadem153,92 metre 545 kadem166,2 metre 660 kadem184,7 metre
Arzı 85 kadem25,09 metre 80 kadem24,4 metre 88, ½ kadem27 metre 88, ½ kadem22,90 metre
Çektiği su 27 kadem8,02 metre 26, ½ kadem8,1 metre 27, ½ kadem8,37 metre 28 kadem8,53 metre
Yukarı ki suda Kömürü 900 ton 1000 ton 900 ton  
Mai mahreç 20000 ton 18750 ton 22500 ton 26350 ton
Beygir kuvveti 25000 43000 27000 70000
Resmi sürati 21 knot (38,9klm) 25 knot (46,3klm) 21 knot (38,9klm) 28 knot (51,9klm
Tekne ve zırh Sıkleti 12449 ton 10735 ton    
Ana batarya 10 – 12 pusluk 8 – 12 pusluk 10 – 13, ½ pusluk 8 – 13, ½ pusluk
İkinci batarya 16 – 4 pusluk 16 – 4 pusluk 16 – 4 pusluk 16 – 4 pusluk
Torpido kovanları 3 – 21 pusluk 3 – 18 pusluk 3 – 21 pusluk 2 – 21 pusluk
Kuşak zırhının Azami kalınlığı 11 pus 7 pus 12 pus 9 pus
Levazım hariçOlarak mecmu Fiyat 1.845.500 Osmanlı lirası 1.707.521 Osmanlı Lirası   2.131.969Osmanlı lirası 2.298.152Osmanlı lirası

 

Muayyen bir sermaye ile ticarete girişecek olan bir tacir sermayenin çoğunu eğer demirbaş eşyaya sarf ederse az emtea alabilir. Eğer çoğunu emteaya sarf ederse ilânat ve ihtiyat için az kalır. Bir muayyen mai mahreç yani mecmu sıklet de böyledir. Resmin bir cihetinden alacak bir tezayüd diğer cihet veya cihetlerinden tenkis ile telafi edilmelidir. Eğer gemiye konan sıkletler mecmuu resimdekinden fazla olursa geminin suyu – çaresiz – resimdekinden fazla olur. 1905 gemilerinden 16360 tonluk bir gemiye sevk, muhafaza ve saire gibi maksad için konan sıkletler ile bunların mai mahreç nazaran yüzde ne miktar oldukları aşağıdaki cedvelde verilmiştir:

Teçhizat %   4 Ton: 655
Esliha % 19 Ton: 3110
Alât-ı sevkiyye % 10,5 Ton: 1720
Kömür %   5,5 Ton:   900
Zırh % 26 Ton: 4250
Tekne % 35 Ton: 5730

 

     1910 gemilerinden 19250 tonluk HMS St. Vincent dretnotuna dâhil olan sıkletler ile mai mahrece nazaran yüzde ne miktar oldukları da aşağıda ve daha tafsilen gösterilmiştir.

 

Tekne sıkleti % 30,4 5847 ton
Zırh ve muhafaza için sıklet % 28,2 5417 ton
Teçhizat %     5,3 1016 ton
Direkler, serenler, bombalar ve donanım %   0,7 140 ton
Makine ve kazan % 10,4 1998 ton
Topa ait tertibat mihanike Siperler, taretler ve saire  % 10,9  2104 ton
Torpido kovanları ve tertibatı %     0,1     27 ton
Toplar: 3 fundluk, 4 pusluk,Ve 12 pusluk  % 3,9 759 ton
Levazım %     1,7   322 ton
Kömür %   4,7 900 ton
Zincir, demir, cephane, su, kumanyaMürettebat ve eşyayı zatiyeleri için  %     3,7     720 ton
  % 100 19250 ton

 

     Bu cetveldeki tekne sıkleti şu veçhile toplanmıştır.

Bünyeye ait sıklet % 25 4812 ton
Teçhizata müteferri sıkletler %   2,2 429 ton
Teslihât-ı müteferri sıkletler %     0,7   142 ton
Âlât-ı sevkiye ve mahrukata müteferri sıkletler %   2,4 454 ton
Hidrolik boruları ve saire %     0,1     10 ton
  % 30,4 5847 ton

 

   Kezalik 322 ton olan levazım sıkleti de şu veçhile toplanmıştır.

Makinaya ait levazım 73,8 ton
Topçuya ait levazım 24,9 ton
Torpidocuya ait levazım 18,7 ton
Porsuna ait levazım 147,9 ton
Marangoza ait levazım   56,7 ton
  322     ton

 

     Tekne bünyesine ait 4812 ton sıkleti vücuda getiren aksamın başlıcaları şunlardır:

Dış kaplamanın sarf-ı elvah sıkleti %   5,1 980 ton
İç kaplamalar sarf-ı elvah sıkleti %   1,4 266 ton
Yalpa omurgası %     0,3     48 ton
Üst güverte (muhafazalı) %   3,1 590 ton

 

          Zırh ve muhafazaya ait 5417 ton sıkleti dolduranlar en ziyade borda zırhı ile barbetlerin zırhıdır. Aşağıdaki erkam bunlara sarf olunan makadir-i azimeyi verir:

Yalnız bordaların yalnız zırhı %   7,8 1517 ton
Baştaki taretin yalnız zırhı %   1,3    246 ton

 

     Yek nazarda ehemmiyetsiz gibi görünen şeylerin ne büyük yekûnlar teşkil ettiğini aşağıdaki cetvel gösterir:

Sarf olunan boya %   0,93 179 ton
Bundan yalnız levha arasına sıkılanı %   0,47    91 ton
Yalnız ağ sıkleti %     0,13     26 ton
Yalnız kurtusin %   0,05    10 ton

 

     Ne azim bir şebeke-i elektrikiye ile donatıldığı şu miktarlardan anlaşılır:

Yalnız kablonun sıkleti 56 ton
Yalnız elektrik lambalarının sıkleti 392 kilogram

 

     Elbette dikkat edilmiştir ki birinci cedvelde kömür için 900 tonluk bir sıklet var. Bu miktar kömür resme göre yani resimdeki suyu bulacak miktarda gemiye konan kömürdür. Mecmu kömür miktarı daima bundan çok fazladır. Mesela bu gemide takriben 2000 ton ve dretnot ’ta 2700 tondur. Bundan başka, dretnotlarda double bottom, yağ mahruki koymak için tertip olunmuştur. Gemiye resimdeki miktar muayyeninden fazla sıklet konduğu zaman suyu artar ve yolu düşer.

     Yeni bir tarzda bir harp gemisi resmi bil zarure bir deneme meselesidir. Resmin muhtelif aksamı birbirine tabidir. Mesela, farz ediniz ki bir muayyen yol isteniyor; Bu yol için icab eden beygir kuvveti geminin kıtasına ve şekline tabidir. Hâlbuki ki bunlar başlangıçta meçhuldür. Bu sebepten müteselsil takriblerle deneye deneye işe başlamak ve bir tecrübe resmi yapmak lazımdır. Bu resim şerait-i matlubeyi ihtimal ki ikna edebilir, ihtimal ki edemez. Fakat her halde bir başlangıç noktası olmak üzere işe yarar. Bazen mevcut havuzlara tevafuk için geminin kıtası tehdid edilir yahut mecmu masrafına bir had konur. İstenilen yola en uygun gelecek şeklin resmi, tecrübe sarnıçlarında ufak mikyastaki modeller üzerinde yapılan tecrübelerle ikmal edilir. Geminin yolu ile tûlu beyninde bir münasebet-i mühimme vardır. Mutedil tûllerdeki gemilerde yüksek yol – pek fazla beygir kuvveti icab ettiğinden dolayı – mümkün değildir. 21 knot yollu zırhlılara nispeten 25 ilâ 28 knot yollu kruvazörlerin tûllerinin fazla olmasına sebep de budur. Bu noktadan ileride bahis olunacaktır. Fakat burada şunu bildirmek isteriz ki yollu gemi tûlunun cezir merbaına nispeti takriben 1,1 miktarını aşmamalıdır. Aşarsa pek ziyade kudret sarfı lazım gelir. Geminin tûlu ile şekli deneme tarikiyle kararlaşınca, tecarib-i sabıka ve model tecrübeleri ianeleriyle makine beygir kuvveti tahmin olunabilir. Beygir kuvvetinin tahminiyle âlât-ı sevkiyenin sıklet ve cesameti takribi olarak bilinir. Bundan sonra teknenin, kezalik eslihanın sıkletleri de takribi olarak bulunur. Bu sıkletlerin mecmuuyla tekmil mai mahreç beyninde ki fark; levazım, teçhizat, kömür ve muhafazaya tahsis olunabilecek sıkleti verir. Eğer bu sıklet kâfi değilse resmi tekrar gözden geçirmek ve biraz daha tadilat yapmak icab eder. İşte böyle deneme ameliyatıyla en nihayet sıkletlerin yekûn-u umumiyesiyle geminin mai mahreç beyninde tevazin husule getirilir. Bir yeni resim evvelki bir resmin yalnız bir tahlifinden ibaret ise iş süratle icra edilir. Fakat evvelkilerden oldukça başka yeniden yeniye hususatı cami ise son neticeye ancak birçok cihetleri birden tefekkür ve hesap ile varılır.

     Bir resimde temini lâ-büdd iki şart-ı ehemm vardır. Bunlar: Kâfi metanet, ve kâfi istikrardır. Bir gemi hem bünye cihetiyle ve hem de mevzuu itibariyle metin olmalıdır. Bünyevi kaviliği geminin tekmil bünyesine nazaran olan metanetidir. Mevzu kaviliği bir kısım-ı mahsusunun metanetidir.

     En ehemmiyetli bünyevi taharruf baş kıç istikametinde yani tûlunu eğilmeğe raci olanlardır. Gemiye bir azim putrel nazarıyla bakılır. Bir sivil mühendis bir köprü resmi ettiği zaman köprü bünyesinin maruz kalacağı taharruflar için sahihane pek yakın bir takribi bulabilir. Çünkü köprü işinde ayaklarına sabit mesnetler vardır. Ve hesabat, sıkletler, yükler, rüzgar tazyikleri ve saire için yapılır. Bir gemide ise – geminin denizde maruz kalacağı hâlât gayri kabili tayin bir mahiyette bulunduklarından – köprüde olduğu gibi hakiki ve sahih hesabat yapılamaz. Bunun için geminin metanet hesabını, bir dalga üzerinde bulunabileceği en gayri müsaid iki hadde nazaran icra edilir. Bu usul kanaat bahsi neticeler verdiği için bir hayli zamandır kullanılmaktadır. Gayri musaid hadler şunlardır:

Bir gemi dalga tepesinde “düşüklük”

Gemi dalga çukurunda “bel vermiş

     1 – Geminin bir anda, gemi tûlundaki bir dalganın tepesinde bulunması.

     2 – Geminin bir anda, gemi tûlundaki bir dalganın çukurunda bulunması.

     Dalganın irtifaı tûlunun umumiyetle yirmide biri olarak alınır. Birinci halde geminin vasatına nazaran nihayetleri düşmeğe sâidir. İkinci halde de nihayetlere nazaran vasat sarkmağa sâidir ki bu halde geminin yukarı aksamı kırışmağa ve aşağı aksamı da yırtılmağa sâidir. Geminin evvela sıklet tevziatı icra edilmeli bade bu iki hale göre sebhiyyet tevziiyeti yapılmalıdır. Böyle yapılmakla vasat sefine bünyesi üzerine icrayı tesir edecek olan ekme ve zinneti tayin eder.   Ve bundan gemi bünyesinin üst ve alt aksamının maruz kaldığı mukabele bulunur. Bu mukabele evvelce yapılmış ve güzel netice vermiş olan gemilerinki ile mukayese edilir.

     Ekme ve zinneti sıklet ile tuluk hâsıl zarbıyla tahalluf eder.

     Binaenaleyh, eğer emsali HMS Lion ile HMS Indefatigable’da bir olarak kabul edersek, 660 kadem tûlunda ve 26350 ton mai mahrecinde olan HMS Lion muharebe kruvazörüne tesir eden ekme ve zinneti 555 kadem tûlunda ve 18750 ton mai mahrecinde olan HMS Indefatigable muhrib kruvazörüne tesir eden ekme ve zinnetinden % 70 fazla buluruz. Bu sebebden HMS Indefatigable’a nazaran HMS Lion’ın bünyesi kuvvetlendirilmelidir ki makta teşkil eden malzeme-i inşaiye üzerine olan azami mukabele için aynı kıymet elde edilebilsin. Bu misal pek aşikar olarak gösterir ki gemilerin cesameti arttıkça ekme tahrifi daha ziyade artmaktadır.

     [ * ] – Bir çivi bir tahtaya vurulurken tahtanın elyafını yanlara doğru iterek kendisine yer açar. Bunun gibi suya giren bir cisim de ecza-i mai etrafa iterek yani bulundukları mevkiden atarak kendini oraya yerleştirir. Tabiri diğerle, cismin girdiği yerdeki su kitlesi ihraç olunur. Eğer cisim sabh ise o halde ihraç olunan suyun hacmi, cismin su içinde kalan kısmının hacmine müsavidir. İşte bu ihraç olunan su miktarına mai mahreç denir. Mai mahreç veznen tamamen cismi sâbihin veznine müsavidir. Geminin mai mahreci; Sath-ı ebhardan aşağı kısmının hacmine müsavi hacimdeki su kitlesinin veznidir. Vezin cihetiyle tamamen geminin mecmu sıkletine müsavidir. Eğer mümkün olup da bir terazinin bir kefesine mai mahreç ve bir kefesine de gemi konulup terazi veya çekilse terazinin dili ortada kalır. Yani ikisi müsavi çıkar. Binaenaleyh mai mahreç tabirinden geminin mecmu sıkleti anlaşılmalıdır.

     Mabadı var.

0486_0043-91_Page_10Taht-ı âli baht-ı Osmaniye cülûs-i hümâyûnlarıyla Pertev bahş olan sevgili Hâkanımız:

Sene-i devriyye cülûsları âlem-i İslâm için pek karib bir saadetin bir yed şanı olan zaferlerle küşad ediliyor.

0486_0043-91_Page_11Asr-ı hâzır muharebatı safahatından;

Sabh tayyare ile tahtelbahir arasında

 

ÂLEM-İ İSLÂM’IN ISTİKBÂLİ ZİRAİYESİ

Hangi usul ziraiye dedir?

2

     Havâlı-ı yabisenin kıymet-i ziraiye ahz etmesi meselesi yalnız âlemi İslâma ve Osmanlılığa ait hususi bir mesele değildir. Belki bütün dünyaya ait cihani bir meseledir. Zira senevi elli santimetre miktarından daha az yağmur ahz ve mass eden havalı, yabis yahut nim yabis ad olunursa sath-ı arzın beşte üçü kadar bir kısım-I azamını işgal eder ki bu havaliden temin-i istifade zımnında beşeriyete yardım edecek olan tecarib-i ilmiye, usul ve keşfiyat-ı fenniyenin ne derecelerde haiz-i ehemmiyet olduğu ednâ bir mülahaza ile anlaşılır.

     Meselenin aynı zamanda olanca ehemmiyetiyle sureti hususiyede bizim istikbalimize taalluk etmesi, memleketimizin iklim-i tabii ve coğrafi itibarıyla usul-ü ziraat yabis ile pek sıkı bir surette alakadar bulunmasından münbaisdir. Çünkü Anadolu’muzun iklim dâhili birisi – ki kısm-ı azamını teşkil eder – ile beraber bütün Arabistan, diğer cihetten Irak, Elcezire, hep yabisdir. Şu halde (ziraat yabis) mesaili ile uğraşmak öyle zan ederiz ki zimâm-dârân ziraatımız için ehemm umurdandır. Son zamanlarda Fransızları Tunus, Cezayir, Fas, İtalyanları Trablus garba gitmeğe sevk eden . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . o kuru fakat kıymettar topraklar oldu.

     Acaba zamanımızda havayı yabiseyi muhtevi müstemlekelere malik olan müterakki ve mütemeddin diğer milletler bunlardan ne suretle istifade ettiler ve ediyorlar? Nasıl çalıştılar ve çalışıyorlar? Zaman-ı kadimde medeniyet-i şarkıyyenin ziraat yabise tarihinde büyük bir mevki işgal ettiğini bundan evvelki makalemizde izah etmiştik. Asr-ı hâzırda ise tarih-i ziraat yabisenin en mezheb, müşa’şa sahifelerini Amerikalılar vücuda getirmiştir. Hakikaten bu hususta Amerika olanca faaliyet ve azametiyle pişi itinamızda yükselir. Bu cihetle tarih ziraat yabisenin hiç olmassa Amerika’ya taalluk eden mübâhis ve aksamını nazar tetkik ve tetebbudan imrâr etmek teşkilât-ı ziraiyeyi müstakbelemiz için elzemdir. Bakınız Amerikalılar ziraat-ı yabiseye nasıl başlamışlar ve ne suretle çalışmışlar ve çalışmaktadırlar?

     Cemahir-i müttefike Amerika da bugün muvaffakıyetle iska’sız olarak tatbik edilen (dry farming) sisteminin ihdası şerefi Utah (ABD) hükümetine râcidir. Bu usulün nazariyat ve ameliyat esasiyesine girişmeden evvel Amerika’daki suret-i tekâmülat-ı mütevaliyesine nisab-ı niğah dikkât edelim.

     1847 senesi Temmuz’unun yirmi dördüncü günü idi. Amerika müşahir-i ziraiyesinden Brigham Young ile kendisine refakat eden çiftçiler, arazi sürücüleri, rencberler hep birlikte Great Salt Lake arazisine dâhil olmuşlardı. Sahranın kızgın, hararet-i şemsle kavrulan toprakları kendilerine vaktiyle ziraat ettikleri Illinois’in ratip topraklarından o kadar farklı göründü ki buralardan iska’sız olarak mahsulât almanın gayri mümkün olduğunu zan ettiler. 1863 senesine kadar hiçbir ism ve lakab vermeksizin belâyı iskâ-i ziraat tecrübeleri yaptılar. Bu zamanlarda oralarda bulunan İskandinavyalı bazı muhacirler River City cihetlerinde sakin olmuşlar Malad Creek nehrinin mevâdd-ı kaleviyyeyi ihtiva eden muzır sularını iska’ maksadıyla kendi çiftliklerine çevirmişlerdi. Tabii bu su, mahsulatı mahvetmişti. Zavallı çiftçiler nâ-ümid bir halde misk otları ve yabani karanfillerle mestur bulunan diğer bir araziyi sürerek hububat ektiler. Fakat bu ümidsizliklerine rağmen iyi mahsul aldılar. Elde ettikleri bu güzel neticelere hayret ettiler. İşte bu günler Amerika tarih ziraat yabisesi için kayda şayan olan büyük günlerdir. Çünkü bu günlerden beri (ziraat yabise – dry farming) Amerika’nın Great salt lake yaylalarında teessüs etmeğe başladı.

0486_0043-91_Page_14Bir mitralyöz bölüğümüz ateş ederken. 

     İki sene sonra kimya terapi mütehassısı Christopher Layton kumlu toprakların gayet güzel hububat ita edebileceklerini fennen ispat etti. Hâlbuki o vakte kadar bu topraklar kıymeti ziraattan mahrum ad olunurdu.

     1880 tarihinden beri “Dry Farming” sistemi Utah dâhilinde kesb-i tekmil ve tevsi etmeğe başladı. Utah’dan sonra usul-ü mezkûrenin ihdası hususunda ikinciliği ihraz eden memleket California’dır. California arazi-i yabisesi Columbia havzasının bütün “Grand Plain” cihetlerini ihata eder. Bu havaliye “Bon – Dieu” = uğur memleketi manasına olarak Goud’s Countriy tesmiye ettiler.

     1893 – 1895 senelerinde vukua gelen müthiş kuraklar rezâik gayretini kesr etmiş idi. Bu cihetle istimlak arazı meselesi biraz gecikiyordu. Bu gün Dry Farming sistemini etraflıca tetkik ve mütalaa edenlere malumdur ki bunların adem-i muvaffakıyetleri takip ettikleri usul ve kuvaidin yanlışlığından ve yaptıkları ameliyelerin iklim-i mahalli ile tevafuk ve imtizaç edecek ameliyeler olmasından neş’et ediyordu. Fakat bugün Grand Plain havalisinde Dry Farming pek kuvvetli bir surette teessüs etmiştir.

     Mûmâ-ileyh tecarib-i ilmiye ve fenniyesini (Salt Lake City) ile Ogden arasında bulunan Sand Ridge dahilindeki arazide icra ediyordu. Bilahare Amerika ziraiyesinden J. W. Povelle Utah arazi-i yabesesi için yazıp 1878 de neşir ettirdiği eserinde Christopher Layton’un elde ettiği nesaiç-i ilmiye ve fenniyeyi şerh ve izah etti. Daha sonraları Joshua Salisbury ve George L. Farrell şöhret-gir azim ziraiyun Dry Farming sistemini oralara on kilometre mesafede kâin Cach Valley dâhilinde ihdas etmeğe muvaffak oldular ki bugün burası cemahir-i müttefike Amerika’nın bu usul için en meşhur olan havalisidir.

     Bu usulün tekâmül ameliyesinde görülen garip bir haldir ki Utah, California, Washington, Grand Plain bu dört havali aynı usulü biri diğerinden almaksızın müstakilen ihdas etmeğe muvaffak oluyorlardı. Mehaza istimal olunan usul ve kavaide hep yekdiğerinin aynı idi.

     Amerika’da bulunan arazi-i yabisenin sahayı kıymete vazı hususunda icra edilen mesai saireye arazisini kendi namına işleten muhacirlerin de fiiliyatı inzimam ediyordu. 1862 tarihinde Marillc kanunu muhtelif hükümetler dahilinde ziraat kolejlerinin ihdasına bais oldu. Bundan da anlaşılıyor ki artık efkârı umumiye arazi-i yabisede ziraatın yeni, makul usul ile tatbiki lüzumunu his etmişti.

     Bilâhare 1887 de bütün hükümetler dahilinde tecrübe istasyonlarının ihda-ı için ray verilmiş ve fünun cedideyi ziraiye tecaribe mesâid olabilecek istasyonlar ilk defa olarak yağmurları mahdud olan yabis havalide ihdas olunmuştu. Yalnız California darülfünûnu dahilinde bulunan tecrübe istasyonunda 1872 den beri ziraat yabise mütehassısı muallim Hilgard olanca faaliyet ve gayretiyle bu hususa çalışıyordu. Diğer taraftan Colorado istasyonu da kati tecrübeler icra ederek Dry Farming meselesinin fevaidini irâe ediyordu. Sonraları 1892 tarihlerine doğru ve vukua gelen büyük sıcaklarda diğer bir ziraat istasyonu ki Grand Plain eteklerindedir. Birçok tecrübelerle meşgul idi. Bu esnalarda buralarda yapılan tecarib-i ziraatiyye yabise 1894 den 1900 tarihlerine kadar devam edip gitti. Bu tecrübeler ekseriyetle havalı yabisede yapılan büyük ziraatların muhtelif nevileri arasındaki mukayesat-ı ilmiye ve fenniye ye taalluk ediyordu.

     Ehemmiyet kadimesine rağmen muamelat ve muâlecât türabiyye meselesiyle layık derecede iştigal olunmuyordu. Mamafih geçen makalemizde ismini bilmünasebe zikr ettiğimiz Mr. H. W. Campbell’in 1898 de bir tecrübesi yapıldı. Bu istasyon bidayet-i mesaiyesini biraz tezyid ettikten sonra gerek manen gerek maddeten daha ilmi ve fenni bir surette tahriyatta bulunabilecek derecede mücehhez olmağa başladı.

0486_0043-91_Page_14.jpg-2Almanya müstemleke muharebatı safahatından: bir piş-dar mitralyözü.

     Colorado istasyonunun 1900 senesinde neşir olunan bir mecmuası Payen “Anselme Payen” tarafından neşir edilmiş idi ki mezkûr mecmua mütemadi bir surette yedi senedir icra edilen tecarib, ziraiyeyi yabisenin netayiç müfidesini ihtiva ediyordu. Diğer taraftan keza Colorado istasyonunun neşriyatı müteaddideyi sairesi Grand Plain havaleyi yabisene taalluk eden mesail hususiyeyi ziraiye ile iştigal ediyordu. Aynı zamanda diğer cihetten Utah istasyonunun 1894 tarihinden beri Grand Bassin havalisinin yabani karanfiller ve misk otlarıyla mestur olan çöllerinin sahayı kıymete vaz meselesi ile mütemadiyen uğraşılıyordu.

     1901 tarihinde bir yaz vaktinde mütehassıs L. A. Merrill, Utah’da Dry Farming usulü üzerine oldukça tecrübelerle beraber tahriyat-ı ilmiye-i ziraiyede bulundu. İşte bu tahriyat ve müşahedat-ı fenniye Dry Farming nazariyatının zuhur ve hudûsuna sebeb oldu. Bunun üzerine Dry Farming usul ve kuvaidi hakkında sistematik denilecek bir tarzda tahriyatta bulunulmak için cemahir-i müttefikeyi Amerika hükümatı içerisinde ilk defa ita-i rey eden Utah hükümeti olmuştu. Bu maksat uğrunda altı adet tecrübe çiftliği ihdas olundu ki bu güne bu çiftlikler pek büyük hizmetler etmişler ve etmektedirler. Utah istasyonu ile ziraat koleji tahriyatının arasını kesmediler sureti mütemadiyede fiiliyatla çalışıyorlardı. Diğer taraftan kolej talebesi de hükümet hesabına tahriyatta bulunuyordu. Hava-i yabise ve nim yabisenin diğer tecrübe istasyonları da metbû oldukları hükümetleri dahilinde aynı mesail ziraiye ile meşgul idiler. Fortier ve Linfield, Utah dahilinde dry farming ile ülfet hasıl ettikten sonra Montana – Vernon’da başkaca tahriyat-ı ziraiye ye teşebbüs ettiler ki muma-ileyhmanın bu teşebbüsleri Utah tecrübe istasyonu müdürü Foster’in idaresi tahtında icra ediliyordu. Bilahare Foster, New Mexico’daki tahriyatının resm-i küşadını icra ediyor, Washington istasyonu Columbia havzasına taalluk eden mesail hususiye-i ziraiye yi mütâlaa ediyor ve Oregon istasyonu da keza aynı suretle çalışıyordu.

     Amerika hükümat müttefikesinin cihad sairesinde ziraat yabise hususunda daha ne gibi mesai sebkat etmiş ve etmekte olduğunu ve dry farming sisteminin nazariyat ve ameliyat esasiyesini makalât-ı atiyemize terk ediyoruz.

Beykoz, 13,Nisan,1331

Cevad Rüşdi

1914 ŞİMAL DENİZİ MUHAREBEYİ BAHRİYESİ

mukaddeme

     takriben üç sene evvel Times gazetesinin asar-ı münteşir sütununda 1914 Şimâl Denizi muharebe-i bahriyesi adlı bir kitabın ilânını görmüştüm. Times, bu kitabı yazan Amiral Sir Adlei Wilmouth’un iktidarından, tecrübesinden bahisle eseri, memleketini seven, memleketinin selametini isteyen her ferde kemali ehemmiyetle tavsiye ediyordu.

     Kitabı derhal tedarik ettim ve okudum. Münderecatını faideli bulduğum cihetle tercüme ettim. Fakat bazı mevanin araya girmesi yüzünden tab ettirememiştim.

0486_0043-91_Page_15Aksâ-yı şarkda Japonya, Rusya, İngiltere

     Kitabında Taharri feneri “Searchlight” nam müstearını kullanmış olan Amiral Wilmouth, devletler arasında senelerden beri devam edegelen rekabet müthişesinin, nihayet 1914 senesinde – tabir-i mahsusuyla – patlak vereceğini adeta bir kâhin gibi söylüyor. Fakat kehânetini, iskambil kâğıtları, rimeller ve saire ye değil, belki hadisat ve siyasiyat âlemin mahiyetini görür bir nazar ve hakayık ahvali olanca vuzuhuyla meydana çıkarır bir muhakemeye istinat ettiriyor. Kitabın bütün muhteviyatı, hakayık-ı tarihiye ve fenniye ye müstenittir. Bittabi, harbin tarz-ı cereyanı, hayali ve muharririn emeline muvafıktır.

     Bu ufak kitapta asıl nazar-ı dikkât ve istigrabımı celb eden şeyi, muharririn ortaya sürdüğü mütalaat ve kanaatten bir çoğunun bu günkü cereyan-ı ahvale tamam mutabakatıdır. Mesela muharrir, İngiliz Kuvayı bahriyesi başkumandanlığına, bir çok müşirler dururken genç bir ferikin – Vis Amiral – tayin edildiğini söylüyor ve bu zata da Amiral Sir George Velicom adını veriyor.

     Hâlbuki İngiliz filosunun bu günkü başkumandanı nispeten genç bir yaşta bulunan Amiral Sir John Chelicov’dur. Sonra amiral, kitabında tasvir ettiği mehil harp esnasında İtalya’nın alacağı vaziyete dair söylediği sözlerle adeta İtalya’nın bu günkü aldığı vaziyeti izah etmiş oluyor.

     Amiral kehanetinde yegâne yanıldığı nokta, harbin tarzı cereyanıdır. Amiral Alman filosuna pek acil ve ihtiyatsız bir plan, bir hareket isnat ediyor. Ve bir iki mehil muharebe neticesinde o filoyu tamamıyla mahva değilse de, işe yaramayacak bir hale getiriyor! Fakat bu muharebelerde, Almanlar için de bir hisseyi şeref ayırmaktan men nefis edemiyor! Amiralin, tahtelbahirleri hiç de hesaba katmadığı anlaşılıyor!  

     Harbin bu günkü tarzı cereyanına bakılırsa, Alman Erkân-ı harbiye-i Bahriyesi İngiliz amiralinin arzu ve keyfine muvaffak bir plan takip etmiyor.

     Biraz yukarıda kitabı faideli buldum demiştim. Bulduğum faidenin birisi kitabın, heyeti umumiyesi itibariyle gününü gün etmek desturu sakimeni kendilerine düstur-u siyaset ittihaz etmeyenlerin istikbali ve istikbalde hudusu melhuz ahval ve vakayı ne derecelerde sıhhate karib bir tarzda düşündüklerini, düşünebildiklerini göstermesi. İkincisi; Azimkâr bir millet için, kısa bir müddet zarfında dünyanın en büyük devlet-i bahriyesini titretebilecek bir kuvveyi bahriye tedarikinin mümkün olduğunu göstermesi. Üçüncüsü de; Harb-i hazıra iştirak eden devletlerin, arife-i harpte malik oldukları kuvveyi bahriye ile o kuvvetlerin geçirdikleri safahat-ı tekâmülü esasat ve mukayesat-ı fenniye ye tevfikan tarif ve izah etmesidir.

     İşte bu üç esaslı kaideden – bahriyesizlik dolayısıyla birçok acı felaketlere düşen – bizlerin de istifade edebileceğimiz düşüncesi, ümid eder ki bu kitabın donanma mecmuasıyla neşrine vesile olmuştur.

 A. Ş.  0486_0043-91_Page_15.jpg-2

 

1

Harbin ilânı

          Milletler arasında büyük büyük muharebeler doğuran muhtelif sebepler gözden geçirilince insan bunların temelindeki hiçliğe hayrette kalır. 1870 de Fransa ile Almanya beyninde hadis olan ve hatırası uzun müddet Avrupa sulh ve müsâlemeti üzerinde bir korku bulutu gibi dolaşıp duran müessif mücadele, bir kâğıdın – muhteviyatından ziyade – usul-ü takdim ve ahzındaki yolsuzluk üzerine bina edilmişti. Bu hususta daha bir çok misaller irad edilebilir. Hakikat hal ise şudur; ne vakit ki vukuat muhtelif cemaatleri, ihtimal hayali olan bazı şikayat üzerine biri birini nefret ve adâvet gözüyle görmeğe sevk eder, işte o zaman ufak bir hadise onların efkârını infiali mucib olan sebeple bi-l-külliye nispetsiz bir netice hâsıl edecek surette alevlendirebilir. Medeniyet, efrada, mücadelelerinden ekserisinde müracaat edebileceği bir çare veriyorsa da, milletler beynindeki her türlü ihtilafın halline mahsus beynelmilel bir mahkeme tahsisinden henüz aciz bulunuyor. Filhakika efradın haysiyeti mahkemede hakkını arar ve bulabilir. Fakat haysiyeti milliye mevzuu bahis olunca hüküm usulüne inkıyada her vakit için karşı gelinir.

     Yirmi sene evvel İngiltere ile Almanya arasındaki bir harbin zuhuru değil, tasavvuru bile gayri mümkün görünürdü. Filhakika o zamanlar bütün işimiz, bize karşı kin besleyen Fransa ve Rusya devletleriyle aramızda zuhuru mümkün olan bir boğuşmaya karşı göz kulak olmaktan ibaret idi. Biz her ikisi ile de harp etmiş ve galip gelmiştik. Birine karşı Türkiye’ye karşı yardım etmiştik ve de Lespos “Midilli” bizim muavenetimizi aradığı bir sırada Süveyş kanalın inşasına muhalefet ederek tedrici surette Mısırda haiz-i rüçhan ve tefevvuk olmuştuk. Diğer taraftan Almanya ile zulme karşı icra ettiğimiz harekâtta birçok muavenet müştereke hatıralarıyla müttefik bulunuyorduk.

     Bilahare, Waterloo’dan sonra İngiltere’ye geldiği zaman hakkında yapılan merasim-i istikbaliye, Wellington’a yapılanın tamamıyla aynı idi. Bize karşı gayet kuvvetli bir ittihad husulü takdirinde acaba yine aynı cihetten muavenet bekleyemez miydik?

     1870 vekayından sonra müttehid Almanya için şerefiyle mütenasip bir filo vücuda getirmek kadar tabii bir emel olabilir miydi? Gerçi 1870 vakayı neticelendirildiyse de Almanların, kendi sahillerinde gördükleri düşman filosuna karşı çıkamamaları aczi veyahut haiz-i ehemmiyet bir miktar ve kıymete malik olan ticaret bahriyelerini himaye edememeleri hakareti, şüphesizdir ki yüreklerini ezmekte idi. Elli sene evvel bir İngiliz firkateyni, iki küçük buharlı gemi için, talim ve terbiye görmüş Prusya gemicileri götürmüştü. Binaenaleyh biz o zaman, eski müttefikimizin sefin harbiye tedarik ve inşasını nazarı memnuniyetle görmüştük.

     Yirmi senede ne büyük tebdil! İngiltere, Fransa, Rusya artık birbirini en ufak bir husumet gözüyle bile görmüyorlar; Şimdi aralarındaki bütün münabi ihtilaf kurumuş, en iyi şerait ile geçiniyorlar. Hâlbuki eski dost bu günün düşmanı bulunuyor! Bu nasıl oldu da böyle oldu?

     İmparatorluğumuzun hiçbir kısmı hiçbir vakit Almanya’dan koparılmamıştır. Vakayı 1870 de Fransa’ya karşı teveccüh beslemiştik. Fakat hiçbir muavenette bulunmadık. Danimarka, 1864 de Prusya ve Avusturya ile olan mücadelatında bizden muavenet görmedi. Heligoland müsâlemet pervane bir devir ile İngiliz idaresinden Alman’a geçti. O halde husumet için sebeb nerede?

     Bunun vücudu, Afrika-i cenubideki muharebemiz esnasında kendini göstermiştir. O esnada Almanya’da sakin bulunan ve Almanya’yı ziyaret eden İngilizler bu hissin pek nahoş tezahüratına maruz kalmışlardı. Lakin bu tezahüratta hâkimiyeti bahriyemizin ihtimaline hiç de dahli yok idi. Sonra ortada üç yüz sene evvel Hollanda ile İngiltere beyninde olduğu gibi bir de rekabet-i ticariye çıktı.

     Felemenkliler o zaman bütün denizlerin ticareti ve nakliyatıyla dünyanın en güzel parçalarına sahip idiler. Şimdi Almanya bazı iyi şeyler ardına yani, her dem artmakta olan bir halk ve ticaret neticesi olarak denizler aşırı ittisâ arzusuna düştü. Fakat bütün münasip mahalleri başlıca Büyük Britanya tarafından işgal edilmiş buldu. Mühim ticaret limanlarının hemen hepsinde İngiliz bandırası temevvüç etmekte idi.

     Efrad beynindeki rekabetin hasılası rekabet-i milliyedir. Nihayet, o pek eski meseleyi rekabet, için için yanmakta olan ateşi alevlendirdi. Esas itibariyle, şüphesiz Avrupa bahriyelerinden her hangi birine karşı çıkabilecek bir kifayeti haiz olmak fikriyle tesis edilmiş olan Alman filosunun terakkisi, 1900 senesinden sonra daha büyük bir emele matuf ve Britanya İmparatorluğunun mevcudiyeti için zaruri olan hâkimiyeti bahriyeyi tehdit edebilecek bir hal almaya başladı. Biz Almanya ya meseleyi şöylece izah edebilirdik. Sizin mağlubiyet katiyeniz ancak karada olabilir. Eğer ordunuz mağlup olursa hiç bir filo sizi kurtaramaz. Binaenaleyh siz beş hatta on milyondan mürekkep bir ordu ihzarına lüzum görseniz bu bizi hiçbir veçhile müteessir edemez. Bilakis biz eğer denizde mağlup olacak olursak her şeyi kayıp ederiz ve bu sebepten öyle bir tefevvuk katiyi haiz bir donanmaya malik olmalıyız ki onu ancak bize karşı teşkili en baîd-ül-ihtimâl olan bir ittihad mağlup edebilsin. Şüphesizdir ki bu tarz muhakeme kabul edilemez. İhtimal ki bundan elli sene evvel İngiltere ile Fransa arasında zuhur eden aynı mahiyette bir mesele için bir Fransız amiralinin verdiği cevap, bu gün de kabili tatbik görülür.

[ mabadı var ]

Zamanımız vesait-i muharebesinden:

TORPİLLER HAKKINDA

temas ederek infilâk ederler. Sath bahre çıkan torpiller ya toplanır veyahut küçük toplarla tahrip edilir. Bazen, bu ameliyat esnasında tırmık demirleri ve muvad müştailinin istimaline lüzum görülür.

Tırmık ile tarama usulü

     Bu ameliyat tırmık demirini havi filikalarla icra edilir. Bu demir vasıtasıyla kablolar, iştirak ve kat iştirak kutuları koparılarak torpil gayri müessir bir hale getirilir. Bazen kablo tertibatını tahrip etmek üzere kabil-i iştial tırmıklar dahi kullanılır.

     Bu ameliyat kabloları ele geçirebilmek için sığ sularda ve mümkün olduğu kadar sahile yakın icra edilir.

     Bu usul; Müdafaa torpillerinin, sademe ile patlatılarak, iştirak ve tesirlerini imha etmek için torpil sahasına bitekrar torpil dökmektir.

     Bu hususta kullanılan torpillere “Tahrip torpilleri = Countermines” ismi verilip ekli 500 librelik pamuk barutunu ihtiva ederler.

     Her bir hat üzerine dökülen torpiller sevk tahrip torpili denize atılınca hep bir anda infilak ettirilmek üzere tek bir kablo ile mürettibdir.

     Her hangi bir boğaz bu cihetle müdafaa torpillerinden tathir edilince, mezkûr boğaz müdafilerinin tekrar torpil dökmelerine imkân verilmemelidir. Çünkü müdafiler esnayı leylde, veya müsaid bir havada elektriki temas torpilleri dökmek suretiyle boğazı bitekrar kapatmak çarelerine tevessül ederler.

     Torpillerin Rus – Japon harbindeki tesiratı:

     Aksâ-yı şarkda vukua gelen muharebat-ı bahriye esnasında torpillerin ehemmiyet ve tesiratı tamamıyla tezahür etti. Her iki tarafta bu silahla vukua gelen zayiat bir veçhe atidir.

   Grombui – Sürat tahribiyesi için Vladivostok limanından huruç eden bu sefine on Kazanskaya istikametinden 70 metre umk da demirli bir torpil ile müsademe etti. Barut hakkı 60 kilo kordayt barutu olan mezkûr torpil ile açılan gedik, yedi sekiz posta vasatında idi.

     Sefine kaplaması ve double bottom’ları harap oldu. Kömürlük bölmeleri parçalanarak sular içeriye hücum etti. Fakat kömürlüklerin dolu olmasından içeriye ancak 200 ton kadar su girebildi. Tulumbalar suyu yenmeye muktedir oldu. Binaenaleyh mezkûr sefine batmadı.

     Bayan class – bu sefine Ağustosun onuncu günü Port Arthur’dan dışarı çıktı. Fakat bodoslamasından bir torpil ile müsademe edince duçar olduğu hasardan dolayı tekrar limana avdete mecbur oldu.

     Sevastopol – Temmuzun yirmi üçüncü Japon kruvazörlerini takip için yollandığı limandan huruç etti. Limana avdet ederken sancak bordasından bir Japon torpiline çarptı. Ve karinesinde 37 metre murabba bir rahne açıldı. Bu sefine bilahare tamir edilip 20 Eylül hurucunda yine aynı mevkiden bir torpile çarptı. Bu defa rahne 65 metre murabba idi. Mezkûr sefine yine batmadı.

     Petropavlovsk – bu sefine tek bir demir üzerinde yekdiğerine kaz ayakları ile merbut üç adet torpile birden çarptı. Mezkûr torpillerden birisinin sefine karinasına çarpmasını müteakip diğerleri dahi sefine teknesiyle müsademe ettiler. Bilahare Port Arthur civarı tethir edilirken daha bir çok üçüzlü Japon torpilleri zuhur etti. Bu sefineler alevler içerisinde alt üst olup birkaç dakika zarfında battı. Bir rivayete göre torpillerin infilakıyla cepaneliklerde iştial vukua gelmiş, diğer rivayete göre de sefinenin double bottomlarına torpil istif edilmiş imiş.

     Yashima – bu sefinenin sancak bordasında birbirini müteakip iki infilâk vukua geldi. Ve gemi 10,5 kadar bir tarafa meyil etti. İçeri giren suların yenilmesi için mevcut vesait gayri kâfi olduğundan sefinenin meyli ziyadeleşti.

 

İCMÂL

Bir haftalık vakayı harbiye

Garb cephesinde – Karpatlarda – harekâtı bahriye – Çanakkale’de

     Garp cephesinde; Harb-i umuminin ibtidasında Alman ordusunun bi-iman savletleri karşısında mağluben ricat eden Fransız – İngiliz – Belçika orduları Alman kuvvetlerinin garp cephesinde taarruzdan feragat ettikleri zamandan beri biraz kendilerini toplamağa meydan bulmuş olmakla beraber aylardan beri, bazı köylerin zaptı, birkaç siperin işgali gibi gayet ehemmiyetsiz mevzii muvaffakiyetlerden başka bir şey elde edemediler. Bir hizb-i kalilden ibaret kalmış olan Belçika ordusunu bir tarafa bırakırsak, İngilizler Antwerp’in Almanlar tarafından zaptından beri yalnız bir defa ciddi bir taarruzda bulunarak pek azim zayiat verdikten sonra Almanlardan Newchapel kariyesini alabilmişlerdi. Fransızlar ise, Almanları birkaç hafta zarfında bütün Fransa ve Belçika’dan tard eyleyeceklerine dair tafra füruşane ilanlardan sonra müteaddid taarruzlarda bulundular. Bunların birincisinde ancak birkaç yüz metrelik siperler zabt etmeğe muvaffak oldular. Fakat aynı zamanda Soissons’da hatırı sayılır bir mağlubiyete uğrayarak taarruzdan vaz geçtiler. Champagne’daki hücumlar ise haftalarca devam ettikten sonra Alman mukavemet savlet Mouse ile Moselle arasında icra ettikleri taaruzi harekatda telefat-ı azimeyi mucib olduktan sonra Colmar’da birden bire taarruza geçen Alman kıtaatının hücumu karşısında mağlubiyete uğramak suretiyle neticelenmek üzere bulunuyor. İsviçre hududundan ta Belçika’da Ypres-Yser kanalı civarına kadar imtidad eden uzun bir cephe üzerinde Alman siperlerine çarpıp kırılan bu harekât-ı taarruziyeye Fransızlar “yıpranma harbi” ünvanını veriyorlar. Mütemadiyen hücum ederek Alman ordusunu takatten düşüreceklerini, yıpratacaklarını ümit ediyorlar. Fakat yıpranma asıl harbi en ziyade Fransız kıtaatının safında boşluklar husule getirmektedir. Bunun en büyük delili ise Colmar’da Alman taarruzu karşısında uğradıkları mağlubiyettir.

     Almanlar bir taraftan Fransız taarruzlarını böyle galibane bir surette def ederken diğer taraftan da Ypres’de ani bir hücumla İngiliz – Fransız hatt-ı müdafaasını yarmağa, Ypres kanalını geçmeğe muvaffak oldular ve 45 top ile 50 mitralyöz 5000 esir aldılar. Bu suretle Lord Kitchener, aylardan beri hazırladığını, göndereceğini, gönderdiğini söylediği iki üç milyonluk orduları ile Mayısta taarruza geçeceğini ilan ile meşgul iken Almanların gayri kabili mukavemet bir taarruzuna maruz kaldı. Almanlar Ypres’deki taarruzlarını biraz daha ileri götürdükleri takdirde Donkirque ve Calais yolunu tutacaklar, La Manche kanalının en dar mevkiine hâkim olarak Büyük Britanya adasının karşısına dikileceklerdir ki bunun bilhassa tahtelbahirlerin harekâtı noktayı nazarından azim bir ehemmiyeti vardır.

     Karpatlarda; Rus ordularının bu muharebedeki harekâtı umumiyesi tetkik edilirse Rus erkânı harbiyesinin başlıca iki maksad ve gayeye erişmek istediği anlaşılır.

     Biri Şarkî Prusya’dan Almanya ya dâhil olarak Berlin’e doğru ilerlemek, diğeri de Karpatları geçerek Macaristan ovalarını istila eylemek. Moskof ordularının birinci emellerini Mareşal Paul von Hindenburg “Masurian” bataklıklarına gömdü. İkinci arzuları ise Karpat silsileyi cibalinin tepelerindeki karlar gibi eriyip mahvolmak üzere bulunuyor. Filhakika efranci Mart ibtidasından beri Rusların Ujok, Lysa, Lubkaw gibi geçitlerin zabtı için icra ettikleri geceli gündüzlü hücumlar yüz binlerce Moskof askerinin telef olmasından başka bir netice vermedi. Alman kolordularıyla takviye edilmiş olan Avusturya kıtaatı bütün bu muhacematı def ettiler ve nihayet geçen hafta zarfında Moskof taarruzatını büsbütün durdurarak kendileri taarruza geçmeğe başladılar. Henüz ibtida eden bu Alman – Avusturya taarruzu muvaffakıyetle ileri götürüldüğü takdirde Ruslar Karpat sırtlarından aşağıya atılmış olacaklar ve tarihin şimdiye kadar kayıt etmiş olduğu en kanlı bir muharebeye, “Karpatlar muharebesini” tamamen kayıp edeceklerdir. Bu ise Rusların muharebeyi hazıradaki en mühim mağlubiyetini teşkil edecektir.

     Harekât-ı bahriye: son (Heligoland) muharebeyi bahriyesinden beri harekâtı bahriyede büyük bir durgunluk müşahede olunmaktadır. Yalnız Alman tahtelbahirleri İngiliz sefain-i bahriyesinden rast geldiklerini torpillemek suretiyle vazifelerini ifa etmektedirler. Geçen hafta Alman erkân-ı harbiye-i bahriyesinin bir raporu neşir edildi. Bu raporda Alman açık deniz donanmasının Şimal Denizinde dolaştığı halde İngiliz filosuna tesadüf edemediği beyan ediliyordu.

     Bu suretle Alman donanması İngiliz bahriyesine meydan okuyor, demektir. İngiliz donanmasının Şimal Denizinin hiçbir tarafında görünmeyişi hem tahtelbahirlerden pek korktuğuna, hem de Alman açık deniz filosuyla kati bir harbe girişmekten ictinab ettiğine delalet eder.

     Hâlbuki her iki devlet elyevm Şimal Denizinde bulundurdukları kuvayı bahriye arasında gerek sefainin adedi ve gerek kuvvetleri cihetinden, aşağıdaki cedvelde görüleceği üzere İngilizler lehine büyük bir fark vardır:

  İngiltere Almanya
Dretnot      26      17
Zırhlı        8      15
Dretnot kruvazör        9        5
Zırhlı kruvazör      20        5
       63      42

 

     Hâlbuki asıl harp edecek sefain dretnotlarla saf harb kruvazörleri olduğuna göre İngiltere’nin bu husustaki tefevvuku pek aşikârdır. İngiliz donanması işte bu tefevvuku kayıp etmek endişesiyle limanlarda kapanıp kalmaktadır.

     Çanakkale de: müttefik düşman donanmalarının 5 Martta uğradıkları mağlubiyetten sonra Çanakkale’ye karşı icra eyledikleri harekât-ı istikşâf ve izaç mahiyetini tecavüz etmiyordu. Fakat düşmanın 12 Nisanda Gelibolu şibh-i ceziresinin muhtelif mevakine asker çıkarmak suretiyle giriştiği teşebbüs ciddi İngiliz ve Fransızların 5 Mart’ta bahren zorlayamadıkları Çanakkale boğazını bir de karaya asker çıkarmak suretiyle biran tecrübe etmek istediklerini gösteriyor. Bu satırları yazdığımız saatte, boğazı müdafaa eden kahraman Osmanlı askerleri, karaya çıkan düşmanı her tarafta denize dökmeğe başlamışlardı. Bu ikinci teşebbüsün de birinci hücum gibi düşmanın mağlubiyet ve inhizamıyla neticeleneceğine Osmanlı dilaverlerinin kahramanlıkları bir zaman kavî teşkil eder.

     14,Nisan,1331

         Abidin Daver

İDMAN SÜTUNLARI

Sakamet-i bedeniyye

     Umumi bir usul terbiye-i bedeniye ye malik olmayan memleketlerde bu yoksulluk pek zahir (açık) bir surette nazara çarpar. Efradın ufaklığı, kavrukluğu, çelimsizliği, teşkilatı azimiyelerindeki inhirafat – yani çarpıklıklar – bu halin vazıh delilidir.

     Sakamet-i bedeniyye pek mütenevvi esbab ile husule gelir. Muhitin, itiyadın, irsin ve kazaların bunda tesir-i küllisi vardır. Burada yalnız bir ciheti mevzuu bahis etmek istediğimden evvela esbabı tahlil etmek mecburiyetindeyim. Zayıflık bedenin gayeyi nemasına vasıl olmaması da gerçi terbiyeden mahrumiyet neticesi ise de asıl daireyi tetkikimize dâhil olan cihet iskeletin duçar olduğu sakamet, çarpıklıklardır. Kemiklerimiz, icra ettiğimiz sanatın, oturmak yürümek gibi tabii harekette itiyad ettiğimiz vaziyetlerin tesiriyle tabii duruşlarını kayıp ederek çarpılırlar. Mesela; zürra çift sürerken sabanın üzerine daima eğilmek mecburiyetinde olduklarından amûd-i fekarileri öne doğru kavislenir. Bu sebeple göğüsleri çökük, sırtları tümsek olur. Kaldırımcıları hemen her zaman görüyoruz. Bu zavallılar daima iki kat olarak taşlarla uğraştıkları için fıkarat-ı kataniyye – bel kemiği – lerindeki tabii kavis düzlenir. Bunlar da bel kamburluğuna duçar olmuşlardır.

     Son intihaba muvafık olmayan mektep sıraları talebenin amûd-i fekarisini umumiyetle öne doğru meyillendirir. Fakat talebe de, kaldırımcılar gibi bel kamburu. Umumi değildir. Onların fıkarat-ı zahriyyeleri – sırt omurları – kavislenir. Sıhhi sıraların ve terbiyevi jimnastiklerin kabulü ile talebe için bu mahzur izale edilebilir. Fakat diğer bir inhina (eğrilme) daha vardır ki şimdiye kadar nazarı dikkati celb etmedi. Canib-i inhina, yani bedenin yan tarafa doğru çarpılması, bu nevi çarpıklık iki suretle görülüyor. Birisi, amûd-i fekarinin istikameti şakuliyeden inhiraf ile yana doğru bir meyil ahz etmesi. Diğeri, bir taraf azim ketifinin (omuz) diğer tarafa nisbeten bir miktar yüksek veya alçak olmasıdır.

     Bunda, doğuşun ve kundak hayatının tesiri münker değilse de ekseriyeti teşkil etmez. İnhiraf canibi ekseriyetle çocukluk ve gençlikte kazanılır. Mektep sıraları ne kadar sıhhi olsa yine yan tarafa bir parça olsun çarpık oturmağa mani olamaz. Koltukta kitap, paket pardösü taşıyanlar da ale-l-ekser canibi inhirafa maruzdurlar. Dikkat edilirse pek çok kimselerin omuz çarpıklığına uğradıkları görülür. Eski devirde, sol omuzları daima yüksekte yengeçvari kaldırım kabadayıları da görülürdü. Hamdolsun bunlar bugün mevcut değil jimnastik ve sporun intişarı da bu hususta büyük bir müessir olmuş ve kudret ve kuvvetin omuz çarpıklığında, fes eğriliğinde olmadığı anlaşılmıştır. Sırası geldikçe <<beden nasıl çalışırsa o şekli alır>> demiştim. Bu lâ-yetegayyer kaide bu günkü mevzuumu teşkil eden inhina meselesinde de caridir. Vücut itiyad ettiği vaziyeti muhafaza eder. Biraz izah edelim:

     Bedenin şu gördüğümüz şeklini, ba’âdini muhafaza eden kemiklerdir. Fakat azamın vaziyetini, hareketi temin eden de adalâttır. Vücudun dörtte üç miktarına yaklaşan adalât, gemi serenlerini dört taraftan zabt eden iplere tamamen müşabihtir. Bir tarafın ipi biraz kûtâh edilip mukabil cihetinki gerilirse direk bittabi ipi gerilen tarafa meyil eder. Adalede tıpkı böyledir. Bir tarafın etleri biraz bozulur, diğer tarafınki biraz uzarsa beden adalesi bozulan tarafa meyillenir.

     Adale nasıl büzülüyor?

     Adalât elastikiyetinden naşi harekâtı tevlid ediyor. Adale bir hareket icra edeceği zaman takallüs eder. Daha doğrusu adalenin her hangi bir hareketine <takallüs> namı veriliyor.

     Koltuğunda kitap taşıyan bir adamın omuz adalâtı, kitapların sıkletini tutabilmek için mütemadiyen takallüs halinde kalacaktır. Fakat bu takallüs adalenin kendi merkezine doğru toplanmasını icab ettiren bir takallüstür. Ve mütemadiyen böyle kendi merkezine toplanan adalenin bu toplanmak itiyadı neticesi olarak tûlu azalır. Adalenin tûlu azalınca iki uçundan merbut bulunduğu kemikleri hafifçe birbirine yaklaştırır. Bu adalenin omuz adalesi olduğunu farz edersek kısalmak ve yaklaşmak kelimelerinin omuzun yukarıya kalkık bir halde kalacağını anlarız ki omuz çarpıklığı da bundan ibarettir. Yukarda da söylediğim veçhile bu cihet şimdiye kadar nazarı dikkati celb etmiş değildir. Mekteplerimizde tatbik edilmekte olan terbiyeyi bedeniyede bu cihet nazarı dikkate alınmağa layıktır. İnhina zuhuru ve kutn için – eğer hakkıyla tatbik edilmesi bilinirse – birçok hareket mevcut. Fakat yapılan yan hareketleri aynı zamanda her iki tarafa da yapılmakta olduğundan husulü tabii olan muvazenet-i inhinayı tashih edemez. Keza kol hareketi daima mütenazır olarak yapılır. Hâlbuki böyle inhinalara uğrayanlar için hususi harekât intihab edilmeli ve daima bir kolda kitap, palto ve saire taşımamalı, icap ettiği zaman sağ ve sol kol ile münavebeli taşımalıdır. Aksi takdirde inhina tehlikesi daima mevcuttur.

         Terbiye-i bedeniyye muallimi

                   Ali Seyfi

FUTBOL MÜSABAKALARI

Galatasaray – Anadolu müsabakası

Mabad

Galatasaray: 3 sayı – Anadolu: 2 sayı

     Oyunun ikinci kısmı başladığı vakit evvela bir müddet ortada dolaşan top, merkez muhacimi tarafından pek muntazam bir surette idare edilen Galatasaray akıncı hattının sevkiyle nihayet Anadolu’nun kalesi önüne geldi. Bu az sonra Habinun Galip Beyin bütün temaşa giranın mazharı takdiri olan güzel bir oyunu ve mahirane bir darbesi ile Galatasaray ikinci sayıyı yaptı. Pek çok geçmeden Galatasaray, merkez muhaciminin bir darbesiyle üçüncü sayıyı da kazandı. Bu esnada Anadolu’nun müdafaası biraz gevşemiş ve bilhassa Oberle, Habinun ve Selami Beylerin seri ve gayri kabili tevkif akınları karşısında müdafilerle muavinlerin kuvveyi maneviyeleri biraz münkesir olmuştu. Fakat bu hal çok devam etmedi. Galatasaray muhacimeyi kuşatmıştı. En mühim bir zamanda gösterilen bu gayretsizlik üzerine Anadolu kendini

0486_0043-91_Page_20İstanbul futbol birliği son müsabakası

Anadolu, Galatasaray

   topladı ve der-akab tecavüze geçerek, neticesiz olmakla beraber bazı akınlar icra etti. Fakat bundan sonra müsabaka hararet ve heyecanını kayıp etmişti. Top mütemadiyen Galatasaray’ın sol, Anadolu’nun sağ tarafına tesadüf eden kısımdan oyun sahası haricine çıkıyordu. Müsabakanın hitamına doğru Anadolu muhacimleri seri bir akınla topu Galatasaray kalesine götürdüler, Adnan Beyin nakıs bir müdafaasından sonra ikinci bir sayıyı yaptılar. Bu sırada seyircilerden bazıları müsabaka müddetinin hitam bulduğunu hakeme bildirmek üzere oyun sahasına dâhil olmuşlardı. Bu efendilerin müdahalesi yüzünden bir iki dakika tevakkufa uğrayan müsabaka üç dört dakika daha devam etti. Anadolulular bir sayı daha yapabilmek emeliyle teşdid muhacime ettilerse de bütün muhacimlerinin de iltihakıyla kesb-i kuvvet eyleyen Galatasaray hudud müdafaasının mukavemeti karşısında bu son hücum akim kaldı ve müsabaka da Galatasaray’ın galebesiyle hitama erdi.

     En mahir oyuncuların bile idmansız olunca muvaffakıyet gösteremeyeceğine Emil Oberle ve Adnan Beylerin bu müsabakadaki muvaffakiyetsizliklerinden bariz bir misal olamaz. Hakikat, silahaltında bulunmaları münasebetiyle idman yapamayan bu iki iyi ve kavi oyuncu o gün kendilerinden mamul ve muntazır olan maharet ve katiyeti gösteremediler. Galatasaray’ın en iyi oynayan Hüsnü Galip ve Celal Beylerdi.  Celal Bey büyük bir gayret göstererek muhacimin hattını mütemadiyen takviye etmiş, hasım muhacimesini ale-l-ekser durdurmuştu. Türk futbolculuk âleminin medâr-ı iftiharı birkaç oyuncudan bir’i olan Hüsnü Galib Bey ise her türlü takdire seza bir çeviklik ve san’at, cidden büyük bir itidal dem ve maharet göstermişti. Galatasaray’ın en iyi oyuncularından olan Muzaffer Bey her zaman solda oynarken o gün sağ tarafa geçirilmiş ve bu tebdil-i mevki yüzünden her vakit ki mükemmel oyununu oynayamamıştı. Herkesin alıştığı yerde oynaması lüzumuna bu hal güzel bir delil teşkil eder.

     Fazıl Bey bu müsabakada pek her zamanki gibi oynayamadı. Sağ açık vazifesini görürken yerini muhafaza etmiş sonra yine kendinin yorulmasını intaç ediyordu. Selami Bey, günden güne mütezâyid bir terakki gösteriyor. Herkese doğru topu yollayışları cidden pek muntazam ve kıymetli idi. Saadet pek solda sağa geçtiği için oyunun birinci kısmında iyi oynayamıyordu. Fakat ikinci partide kendini topladı. Ve Anadolu’nun soldan yapmak istediği akınların kısmı azamını tevkife muvaffak oldu. Nami Bey, birinci takıma henüz dâhil olan bu idmancı, oyunun birinci kısmında gayet fena oynadı ise de sonra oyununu düzeltti. Hüseyin Bey, her ne dense her zamanki gibi mükemmel ve kusursuz oynayamadı. Mamafih düşünmeli ki karşısında Anadolu’nun en iyi muhacimleri bulunuyor. Ve oyunundaki muavin kendisine pekiyi yardım edemiyordu. Kaleci ise biraz terakki göstermekle beraber yine kâfi derecede nüfuz-u nazar ve çevikliğe malik değildi.

     Anadolu takımının en iyi oynayan uzuvları Cemal ve Hüdai Beyler idi. Hüdai Bey akınlarında ale-l-ekser muvaffak olan iyi bir sağ açıktır. Bu müsabakada da daima seri hücumlarda bulunarak ispatı maharet eyledi. Cemal Beyin de en büyük meziyeti çevikliğidir.

     Bu genç her oyunda daha mütezâyid bir maharet ibraz etmek suretiyle daima terakki ettiğini gösteriyor. Mazhar, Halid ve Kadri Beyler de iyi ve istikbali açık genç oyuncularımızdandır. Fakat biraz daha çalışmağa ve eskimeğe muhtaç bulunuyorlar. Her halde gelecek sene İstanbul’un güzide oyuncuları meyanına dâhil olacakları şüphesizdir. Raif ve Hüsnü Beyler muavin hattında kemal-i gayretle ifayı vazife ettiler. Hüsnü Bey, İstanbul’da büyük bir şöhret sahibi olan bu eski oyuncu geçen senelerdeki bi-misal maharetini gösterememekle beraber yine Anadolu hudud müdafaasının ruhunu teşkil ediyordu. Daima müdafaada kalarak kendi muhacimlerini takviye edememesi vaziyetin icabı ve muvaffak olmakla beraber bazen kalenin önünde topu geriye ve kaleciye vermesi her halde tehlikeden hali değildir. Anadolu’nun müdafaaları Atıf ve Halil Beyler de iyi oynadılar. Bilhassa Halil Bey çok fedakârane çalışıyordu. Her ikisinin de müdafiler için vücudu elzem olan kuvvetli darbeleri topu tehlikeli zamanlarda kaleden çabukça uzaklaştırıyordu. Kaleci Şemseddin Bey vazifesini hüsnü suretle ifa ederek bilhassa havadan gelen havaleleri daima iadeye muvaffak oldu. Heyecanlı zamanlarda bile soğukkanlılığını ve şetâretini muhafazaya muvaffak olması iyi bir meziyettir.

     Hakem vazifesini Fenerbahçe kulübünün güzide oyuncularından Said Bey ifa ediyordu. Mumâ-ileyhin, ceraid yevmiyeden birinin yazdığı gibi oyunun birinci partisini sekiz dakika uzattığı doğru değildir. Ne Galatasaray, ne de Anadolu tarafından birinci partinin uzadığından dolayı hiçbir şikâyet dermeyan edilmemiştir. Yalnız ikinci partinin bir iki dakika fazla sürdüğü o gün oyunun sonunda da söylenmişti. Bu da belki sui tefhimden yahut saatler arasındaki tefavütten mütehassıl ve ehemmiyetsiz bir farktan ibarettir.

         Abidin Daver

 0486_0043-91_Page_21

İstanbul futbol birliği son müsabakası

Anadolu, Galatasaray

++++++++++++++

Galatasaray: 4 sayı         Yavuz: 2 sayı

     Hilâl-i ahmer cemiyeti menfaatine Galatasaray terbiyeyi bedeniyye kulübü futbol takımı ile Yavuz Sultan Selim zırhlısı futbol takımı arasında icra edilen müsabaka şehrimiz idmancılık âleminin güzâriş yek-rengini biraz tebdil etti. Yavuz takımı geçen sene bir defa Fenerbahçe ile oynamış idi. İki tarafın birer sayı yapmak suretiyle berabere kaldıkları bu müsabakadan sonra Yavuz takımı ikinci defa olarak geçen Cuma günü meydan-ı müsabakaya çıkıyordu. Bir taraftan hilâl-i ahmere muavenet arzusu, diğer taraftan yeni bir takımın oyununu görmek hevesiyle şehrimizin bütün idman meraklıları Kadıköy ittihad kulübü meydanına şitab etmişlerdi.

     Güzel bir hava ile kuru bir çayırda icra edilen müsabaka ümid edildiği kadar güzel ve hararetli oldu. Tarafeyn müsabakanın hemen hemen muadil ve müsavi kuvvette olmaları ve mütekabilen hücum ve müdafaaya geçmeleri oyunun pür heyecan bir masâri halinde cereyan etmesini intaç eyledi.

     Hizmet-i askeriyeleri münasebetiyle müsabakaya iştirak edemeyen Emil Oberle, Adnan, Ahmed Cevad Beyler gibi en kuvvetli üç oyuncusundan mahrum bulunan Galatasaray takımı bilhassa müdafaa kısmı olarak bir veçhe ati teşkil etmişti.

     Kaleci; Hamdi, Müdafaa; Hüseyin, Sedad, Muavin; Danış, Celâl, Nami, Muhacim; Ahmed Ali, Fazıl, Muzaffer, Hüsnün Galip, Selami Beyler.

     Yavuz takımı ise kuvvetli, çevik ve mukavim oyunculardan terekküb ediyordu.

     Müsabaka başladıktan sonra her iki takımın meziyet ve kusurları anlaşılmıştı. Yavuz takımının efradı bir azim-i şedid ile gayet sürat ve seri oynuyorlar, topu durdurmakta, alıp vermekte, havadan gelirken karşılamakta ve bilhassa mukabil taraf oyuncularından almakta zerre kadar tereddüt ve batâet göstermiyorlardı. O derecede ki şimdi kader bizim futbol âleminde bu derece sürat ve azim ile oynayan bir takım görülmemişti. Mamafih bu fazla atılmanın bazen zararı oluyor. Kale önünde gösterilen bir az bi-lüzum bir şiddet ve isti’câl sayı yapılmasına mani oluyordu.

     Galatasaray takımı ise her zamanki gibi batî fakat itidal demle ve mukabil tarafı şaşırtan, fazla yorulmağa sevk ve icbar eden kısa alıp verme usulüyle oynuyordu.

     Oyun başladıktan takriben on beş dakika sonra Sedat Beyin yaptığı mucibi ceza bir hareket neticesinde hakem Fuad Bey tarafından verilen bir serbest vuruş üzerine Yavuz takımı birinci sayıyı yapmağa muvaffak oldu.

     Galatasaraylılar bunun üzerine biraz daha tezyidi gayret ettiler. Her ikisi de Galatasaray’ın en seri akıncıları olan Ahmed Ali ve Fazıl Beyler sağ taraftan birkaç hücum yaparak topu Yavuzun kalesine kadar getirdiler, Muzaffer Bey de bir iki kuvvetli darbe yapıştırdıysa da Yavuzun bülend kamet sol müdafii ile çevik kalecisi topu iade ettiler. Biraz sonra maharet ve çevikliği henüz hasımları tarafından takdir edilmediği için üzerine o kadar hücum edilmeyen Hüsnün Galib Bey Muzaffer Beyden aldığı topu kalenin tamam sol köşesinden sokarak birinci sayıyı yapmağa muvaffak oldu.

     Bundan sonra yirmi dakika kadar her iki taraf birçok mukabil hücumlarda bulundular. Galatasaray’ın hücumlarını en ziyade Yavuzun merkez muavini ile müdafaaları tevkif ediyorlardı. Yavuz takımının muhacematı ise pek şedid olduğu için ale-l-ekser kale haricine çıkıyor, boşa gidiyordu. Bir defa müdafi Hüseyin Bey biraz fazla ileri atılan kaleci Hamdi Beyin boş bıraktığı kaleyi müdafaa ederek muhakkak olacak bir darbeyi halkın alkışları arasında iadeye muvaffak oldu. Mamafih bu müsabakada, biraz da tâlihin lütfuna mazhar olan Galatasaray kalecisi epey güzel müdafaalarda bulundu.

   Galatasaray ikinci sayıyı yine Hüsnün Galib Beyin aşağıdan yukarıya yapıştırdığı bir darbe ile kazandı. Oyunun ilk kısmı da bu suretle hitama erdi.

     İkinci partide birinci partinin aksine olarak Galatasaray rüzgârı arkasına aldığı gibi meydanın meylinden de istifade ediyordu. Yavuz takımı ise topun kürülmesi noktayı nazarından bilhassa müdafaa hududundaki oyuncular için pek muzır olan güneşten kurtulmuştu.

     İkinci partinin ilk on dakikası Yavuz takımının mütemadi muhacimeleriyle geçti. Bu takımın Alman ırkına has bir fedakârlıkla ileri atılan merkez muavini topu mütemadiyen son derece çevik ve seri olan akıncılarına gönderiyor, onlar da bilhassa pek mahir ve süratli merkez muhacimlerinin sevk ve idaresiyle mütemadi akınlar yapıyorlardı. Fakat Galatasaray merkez muavini Celal Beyin müsabakanın birinci kısmındaki gevşek oyunlarını bırakarak şedid ve gayretle oynamaya başlamış olan Nami ve Daniş Beylerin kesr ettikleri bu hücumları Sedat ve bilhassa Hüseyin Bey tamamen tevkif ve iadeye muvaffak oluyorlardı. Bir müddet sonra Galatasaray muhacimleri de hücumlarını teşeddüd ve tezyid ettiler ve Selami, Hüsnün Galib ve Muzaffer Beylerin mahirane bir akını Yavuz takımının bütün hudud müdafaasını aşarak kalecinin önüne geldi. Yavuzun kalecisi topu Hüsnün Galib Beyin ayağından almak için ileri fırladı ise de Galatasaray’ın bu güzide oyuncusu kuvvetli bir darbe ile üçüncü sayıyı yapmıştı.

     Yavuz takımı bunun üzerine tezyidi gayretle çok geçmeden sağ ve sol iç ve merkez muhacimlerinin mükemmel bir hücumuyla ikinci sayıyı kazandılar. Galatasaraylı Ahmed Ali ve Fazıl Beyler Celal Beyin muaveneti müessiresiyle icra ettikleri birçok hücumlar Yavuz müdafaasını epey sıkıştırmış ve top kaleye dâhil olmamakla beraber oradan da ayrılmamakda bulunmuştu. Bu esnada Hüsnün Galib Beyin kuvvetli bir darbe ile kaleye havale eylediği topu tutmağa çalışan Yavuz takımı kalecisi Fazıl Beyin bir hücumuna maruz kaldığından müdafaa edememiş ve bu suretle Galatasaray dördüncü sayıyı da yapmağa muvaffak olmuştur.

     Yavuz takımı bundan sonra bir iki iyi akın yapmış ve bir defasında topu Galatasaray kalesine atabilmiş ise de kaide harici olarak yapılan bu sayı hakem tarafından kabul edilmemiş ve biraz sonra müsabaka iki sayıya karşı dört sayı ile ve Galatasaray’ın galebesiyle hitama ermiştir.

     Abidin Daver

HOKEY BİRİNCİLİĞİ MÜSABAKALARI

Galatasaray – İdman Yurdu

     Geçen haftaki nüshamızda yazmış olduğumuz veçhile, bu sene memleketimizde ilk defa tertip edilmiş olan hokey birinciliği müsabakayı umumiyesinin birinci müsabakası memleketimizde ilk defa hokeyi tatbik etmiş olan Galatasaray ve İdman Yurdu takımları arasında, hürriyeti ebediyye tepesindeki mahalli mahsusunda icra edilmiştir. Takımlar bir veçhe âtî teşkil etmişti.

     Galatasaray – kaleci: Bahri, müdafaa: Haydar, Muzaffer muavin: İbrahim, Rıza, Hüseyin muhacim: Hamid, Ahsen, Hüsnün Galib, İsmet, Ahmed Ali Beyler.

     İdman Yurdu – kaleci: Server, müdafaa: Rami, Muhiddin muavin: Şahab, Mecdi, Sedad muhacim: Kazım, Sadi, Mehmed Sadi, Sırrı, Taib Servet Beyler. Sırrı Bey oyunun ortasında rahatsızlanarak çekildiğinden yerine Muhtar Bey oynamıştır. Müsabaka, pek şedid ve hararetli olmamakla beraber pek güzel bir surette icra edilmiştir. Galatasaray, futbolda olduğu kadar Hokeyde de maharet gösteren Hüsnün Galib ve Muzaffer Beylerle Ahsen, İbrahim, Haydar Beyler gibi en iyi Hokeycilerden mürekkeb kuvvetli bir takımla meydana çıkıyordu. Epey müddetten beri idman âleminde nadir görülmekte olan meşhur hokeycilerimizden Rıza Beyin merkez muavin vazifesini ifa etmekte olması Galatasaray takımını daha ziyade takviye etmişti. Buna mukabil idman yurdu takımı, en güzide oyuncularının vazifeyi askeriyelerini ifa etmekte bulunmaları hasebiyle, oldukça zayıf teşkilatla meydana çıkıyordu. İşte takımlar arasındaki bu nispetsizlikten dolayı Galatasaray takımı sehl bir muvaffakıyet ihrazına muvaffak oldu ve beş sayı yaparak oyunu kazandı. Galatasaray’ın yukarıda ismini zikir ettiğimiz oyuncuları büyük bir maharet gösterdiler. İdman Yurdu’ndan ise Sedat, Şahab, Rami ve iki Sadi Beyler temayüz ettiler. İkinci müsabaka yine Galatasaray ve İdman Yurdu takımları arasında Nisanın 17 nci Cuma günü Kadıköy ittihad spor kulübünde icra edilecektir.

     A. D

NASIL GİTMİŞLER

Sidi bin Nur – 29,Mayıs,1911              yirminci ikinci makale

Kendilerine mal etmeğe alışmış İtalyan kafaleri, Osmanlıların bu harekâtı vataniyyeleri karşısında inkisarı hayale uğradılar.  Muharririn, Türkiye’yi o senelerde, kapısı açık bir baruthaneye benzetmek derecesindeki göz karartısı, o inkisarı hayalin mahsulüdür. Ali Fahri, Niccolò Machiavelli’n ve kavruk İtalya’sı bir ihtimamı mahsule düşünerek, ona temas için, öyle bir şekil vaz edecektir ki bununla Trablus’un ortasına bir güzel gün yağmuru yağacak Ve bunun cebri feyyazıyla Trablus olmuş bir armut haline gelecektir. İşte dört seneden beri, hululü meslihanenin şekli vaz olunmuştur. Tatbikat ve semeratını kayıt ediyorum.

     Banco di Roma tavzi etti, Trablus’un pek müstaidd inbisat iktisadiyatını nazarı dikkate aldı. Kemal-i zındığı ve cesaretiyle ve intihayı bir gayretle bu noktayı programına ithal eyledi. Banco di Roma’yı tesis eden ruhban sınıfı ki, vatandaşın gayrı bir sınıfı teşkil edebiliyorlardı. Müthiş bir hıyanetle işin güçlüğünü ileri sürdüler. İtalyanlığın bu pek hararetli işi olan Banco, yalnız memleketin mali mahfilinde cay-i kabul buldu. Trablus’ta Türklerin alınlarının ortasında Banco’nun tesisine cesaret olundu. Böylece vatanın harici davası vaz edilmiş oldu.

     Banço, zeki fiil, şedid teşebbüs, bütün bu o saf ile beraber, sebat sayi vukuf sahibi bir adam bularak mesut oldu ki bu adam, bu geç kalmış, perişan memlekette kabiliyeti mahalliyenin münevveriyetine düşman, onu münker olanlar arasında menfaatleri canlandırmak nemalandırmak, tevsi etmek istiyordu. Trablus’taki Banco di Roma’nın direktörü: Erika Breshiany, ancak benim olduğum kadar rahip olan adam da, dört senelik mücadeleyi mütemadiyyeden, vasi kahramanadan sonra şu vasi menfaatleri Trablus da ve Sirenayka’da tesise muvaffak oldu.

     1 – Trablus’ta, Bingazi’de ve Derne’de bankalar tesis etti.

     2 – Trablus da, Zliten’de, Hums’da, Tabye’de, Misrata’da, Trablus dâhilinde, Sirt’te, Bingazi’de, Derne’de, Souman’da, Tobruk’da, Sirenayka dâhilindeki Bomba’da (toptan alış veriş) için ticaret acentaları vücuda getirdi.

     3 – Trablus da silindirli ve en son sistem makinalarla müteharrik muazzam bir değirmen yaptı ki; Bugün günde alelade olarak iki yüz kantar öğütüyor. Biraz tesri edilse günde dört yüz kantar ve nihayet bin kantara kadar öğütecek.

     4 – Ticareti bahriyede İskenderiye için iki hat yaptı ki; Biri Trabluslular ve Sirenaykalılar için en ehemmiyetli olan limanlara uğrayacak, diğeri Trablus, Hums, Misrata, Tliten, Sirt, Bingazi, Derne, Bomba (Trablus da), Soulm beyinlerinde kabotaj yaparak, Malta’ya ve İskenderiye’ye vasıl olacak.

     5 – Sirenaykalılarla şirket müzarebe akid ederek Bingazi’de binlerle hektar toprakta, (15000) on beş bin baş hayvanlı, vasi bir ziraat ameliyesini canlandırdı.

     6 – Trablus, Bingazi ve Derne’de ufak faizle rehin üzerine ikraz işine başladı.

     7 – Trablus zeytin tasir makinası getirdi.

     8 – Buz yapmak, sünger ve tüy işleri tipografya işleri, sanayi mihanikiye, taş hak etmek gibi küçük sanatlar ihdas etti.

     Bu teşebbüsatın her biri başlı başına haizi ehemmiyet idiler. Ve her biri, muhtelif ve mesud muvaffakıyetlere doğru yürüyorlardı. Banço di Roma müesseseleri, daha ilk günlerinde, azim bir hayır havahi ile göründüler. Bir faaliyet mahsusa ile çalıştılar ve iyi kazanç temin ettiler. Bu tezahürata mukabil hükümeti Osmaniye, Trablus’ta bir Osmanlı bankası şubesi tesis etti. Müteakiben bir şube de Bingazi’de açtı.

     Mabadı var.

 

 

 

 

 0486_0043-91_Page_14

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.